Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: 14 Mart Tıp Bayramı tarihçesi  (Okunma sayısı 148 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Mart 14, 2019, 03:48:01 ÖS
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 2774
  • Cinsiyet: Bay

14 Mart Tıp Bayramı tarihçesi



http://i.milliyet.com.tr/GazeteHaberIciResim/2017/03/13/fft16_mf8731266.Jpeg



DÜŞÜNENLERİN DÜŞÜNCESİ »Bir Milliyet klasiğ[email protected]üm Yazıları
Prof. Dr. Cengiz KUDAY

Tıp Bayramı, ilk kez, 1. Dünya savaşı sonunda, İstanbul’un işgal edildiği günlerde, yabancı işgal kuvvetlerine karşı tıp öğrencilerinin bir tepkisi olarak 1919 yılında kutlandı. Günümüze kadar gelen bu 14 Mart kutlamaları, artık içinde bulunduğu haftayı da kapsayacak şekilde, “Sağlık Haftası” olarak kutlanıyor.

Tıbbın ilk insanla birlikte başladığı söylense de, genelde kabul görmüş olan ilk tıp büyüğü Aesculapius’dur. Kendisinden ilk kez İlyada’da Homeros bahsetmiştir: “Çağır Asklepios oğlunu, kusursuz hekimi” demektedir. Önce Zeus’un gazabıyla yıldırım çarpmasıyla öldürülen Asklepios daha sonra yine Zeus tarafından tıp tanrısı olarak ilan edilir. Tıp amblemlerinde yer eden, temeli doğu kültürüne dayanan ve tarihi M.Ö. 3000’ lere uzanan yılan figürü de, Asklepios ve onun asası ile bütünleşmiştir. Hatta Asklepios sözcüğünün grekçe “Askalabos” sözcüğünden geldiği söylenir ki, bu da yılan anlamına gelir. Ve Asklepios’un şifa veren gücünü yılandan aldığı, halkın da adaklarını Asklepios’a değil de bu yılana sunduğu söylenir. Öyle ya da böyle, yılanlı asası ile Asklepios tıp tarihinin önemli dönemeçlerinden birini tutan bir sembol olarak yerini almıştır.

Mitolojiden öte, yaşadığı kesin olarak bilinen ve hizmetleri sonucu tıbbın babası olarak kabul gören ise Hippocrates olmuştur. M.Ö. 460-450 yılları arasında Kos adasında doğan ve babası da doktor olan Hipokrat’ın tıbba katkıları ve getirdiği felsefe dünya tıp çevrelerince hâlâ kabul görür ve bu sebeple birçok ülkede hekimler mezun olurken “Hipokrat Andı” adı altında meslek yemini ederler.

Kişiler değil olaylar yön vermiş

Osmanlı tıbbı 15. ve 16. yüzyıllara kadar İslam tıbbının etkisi altında kalmış. Bu sırada batıda 14. yüzyılda İtalya’da başlayan Rönesans 15. ve 16. yüzyıllarda bütün Avrupa’ya yayılmış. Tıp alanında da birçok buluş ve ilerlemeler kaydedilmiş. Osmanlı’da ise 17. yüzyıldan itibaren her sahada ortaya çıkan bozulmalar tıp eğitiminde de kendini göstermiş ve tıp medreseleri eskisi kadar yeni bilgilerle donatılmış hekimler yetiştiremez olmuş. Ayrıca Batı’da yazılan Latince, İtalyanca, Almanca tıp kitaplarını hekimler takip edememişler, dil bilen sayısının az olması, matbaanın Osmanlı’ya geç giriş ve kitap basmanın 1729’da başlamasından dolayı kitaplar tercüme edilmemiş ve yeterince basılamamış. Az sayıda bazı Osmanlı hekimleri ve bilim adamları kendi çabaları ile dil öğrenerek bu yenilikleri takip etmişler ve bu bilgileri de katarak kendi kitaplarını yazmışlar. Ama bu bilgileri yine de hekim adaylarına yeterince iletememiş.

19. yüzyıla geldiğinde durum tıp eğitimi açısından pek iç açıcı değilmiş. Tıp medreseleri eski parlak dönemlerini kaybetmiş, hatta bazıları kapanmış. Bu arada ortalığı azınlıklardan ve Avrupa’dan gelen, yabancı hekimler sarmış. Mütabbib (tabip olmayan sahte hekim) hekimler serbest hekimlik yaparak, orduda da görev alarak birçok insanın ölümüne sebep olmuşlar. Bunların önlenmesi için birçok ferman çıkarılmışsa da engel olunamamış. Çünkü yeterli tıp eğitimi verilmediği gibi yeterli sayıda hekim yetiştirilemiyormuş. İtalyanca ve Fransızca bilen az sayıda hekim gelişmeleri takip ederek çevresinde yararlı olmaya çalışmışlar. Bunlardan Şanizade Mehmet Ataullah (17711826), Mustafa Behçet Efendi (17741834) gibi büyük hekimler bu durumdan çok rahatsız olmuşlar ve yeni tıbbın tıp eğitimine girmesini savunmuşlar.

III. Selim zamanında yeni tıp eğitimi veren, bir tıphane açılması düşünülmüş. Teşrih (anatomi) yasağından dolayı ulemadan çekinen III. Selim buna cesaret edememiş, Rumlara tıp fakültesi kurmaları için izin vermiş. (1805). O dönemin hekimbaşısı 21 yaşında ilk hekimbaşılığını yapan Mustafa Behçet Efendi’ymiş. Bu dönemde de yeni tıp eğitimi veren bir Tıphane kurulması için çaba sarf etmiş, ama amacına ulaşamamış. Nitekim Mustafa Behçet Efendi, II. Mahmut zamanındaki hekimbaşılığı sırasında (53 yaşında) tıp eğitiminin düzeltilmesi için yeniden büyük bir çaba içine girmiş ve 1827 yılında bu amacına ulaşmış.

Sultan II. Mahmut 1826 yılında uzun zamandır uğraştığı bir meseleyi halletmiş. Düzeni tamamen bozulmuş olan Yeniçeri Ordusu’nu ortadan kaldırıp (17 Haziran 1826) yeni bir ordu kurmuş (Askair-i Mansure-i Muhammediye). Bu yeni orduya bir hekim ve cerrah yetiştirilmesi gerekiyormuş. Bunu fırsat bilen hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi 26 Aralık 1826’da II. Mahmut’a, arada da üç dilekçe vererek, yeni tıp okulunun kurulmasının amacını, bu okulun nasıl ve nerede kurulacağı konusunda teklifini              yapmış ve Padişah da onaylamış.

14 Mart 1827’de açıldı

Bizde tıp bayramının ne zaman kutlanacağı, ya da hangi tarihle ilişkilendirilmesi gerektiği sorusu ancak yakın tarihimizde cevap bulabilmiş. Sultan II. Mahmut’un yenilikçi hareketleri sonucu, hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’nin de katkılarıyla batılı anlamda ilk tıp mektebi olan, Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire 14 Mart 1827 Çarşamba günü Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağı’nda kurulmuş. Bu şekilde, tıp tarihimizde 14 Mart yerini almış. Aynı bina içinde Tıphane ve Cerrahhane eğitimlerini ayrı ayrı yapıyormuş. Tıp eğitimi o yıllar batıda olduğu gibi dört yılmış, son sınıfta hocalar tarafından usta ve yetenekli olanlar tesbit edilerek sınava alınıp ve başarılı olanlar askeri hastanelere veya ordunun tabur alaylarına muavin tabip unvanı ile tayin ediliyorlarmış. Orada bir hekimin gözetiminde birkaç sene çalışıp deneyim kazandıktan sonra da serbest hekim oluyorlarmış.

Tıphane-i Amire 1827’den 1836’ya kadar Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağında gündüz eğitimi yapıyormuş. 1836 yılında Sarayburnu’ndaki Askeri Kışla’ya (Otlukçu Kışlası’na) taşınmış. Ayrı binada eğitim gören Cerrahhane de burada tıp eğitimi ile birleşip, eğitim yatılı hale getirilmiş. Bu binanın yetersiz hale gelmesi ile Galatasaray’daki Enderun ağaları okulu tekrar elden geçirilip duzenlenmiş ve Tıbbiye 1839’da Galatasaray’ya taşınmış. Bu okula Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane adı verilmiş.

Bu okulun 17 Şubat 1839’da açılışı Sultan II. Mahmut tarafından yapılmış ve eğitiminde yeni düzenlemeler getirilmiş. Eğitim dili Fransızca olmuş ve öğrenci alınmaya başlanmış. Eğitim dilinin Fransızca olması zamanla hekim sayısında azalmaya yol açmış. Nitekim 1867 yılında Türkçe tıp eğitimi yapan Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye (Sivil Tıp Mektebi) açılmış. 1870 yılında da askeri tıp okulunda dersler Türkçeleşmiş. 1878 yılında şimdiki Sirkeci Tren İstasyonu yanındaki Demirkapı Askeri Kışlası’na taşınmış. 1894 yılında Sultan II. Abdülhamit’in emriyle Haydarpaşa’daki Tıbbiye Binası inşa edilmeye başlanmış. Bu görkemli binaya 6 Kasım 1903’te taşınılmış. Önce Askeri Tıbbiye sonra, Sivil Tıbbiye taşınmış ve 1909 yılında iki mektep birleştirerek Darülfünun Tıp Fakültesi olmuş.

İlk kutlama 1919

İlk tıp bayramı 14 Mart 1919’da, işgal altındaki İstanbul’da, tıp öğrencileri tarafından kutlanmış. Tepkilerini bu şekilde dile getirmeye çalışan öğrencilerin bu törenine Dr.Fevzi Paşa, Dr.Besim Ömer Paşa, Dr.Akil Muhtar (Özden) gibi dönemin ünlü hocaları da katılmış.

1933’de “Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane” İstanbul Üniversitesi’ne dâhil olmuş. Peşinden de 1945’te Ankara Tıp Fakültesi, 1954’te Ege Tıp Fakültesi kurulmuş. Derken bugünlere gelinmiş...

Nereden nereye

Tıp Fakültesi’nden 1961 yılında mezun oldum. Bu yıl sınıf arkadaşlarımla birlikte 50. Yılımızı kutlayacağız. Bu arada tabii ki mesleğimiz ile ilgili çeşitli tarihlerde toplantılar yapıyoruz. Bu sene biz Beyin Cerrahları Akademi toplantısını Konya’da yaptık. Meslektaşım ve arkadaşım eski Hacettepe Rektörü Prof. Dr. Tunçalp Özgen bir konuşma yaptı. Konuşmanın konusu: Bilim ve İlim idi. (Atatürk en hakiki mürşit bilimdir) demiştir. Fakat bu (b) harfi bu metnin başından sanki cımbızla çekilir gibi bilim, ilim olmuştur.

Her yerde en hakiki mürşit ilimdir diye yazar. Bu iki sözcüğün farkını siz sayın okuyucuların kendi anlayışlarına bırakıyorum. Biri müsbettir, diğeri doğmatik. Fakat tarifler çok eskilere dayanır ve uzundur.

Sevgili arkadaşımız Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarına ait bir takım rakamlar verdi. Bu günü anlamak Cumhuriyeti yargılamak ve değerlendirmek için başlangıçta nerede olduğumuzu görmemiz lazım. 1923 nüfus 13 milyon. 11 milyon kişi köyde yaşıyor. Toplam köy sayısı 40 bin. 30 bin köyde okul yok. 2 milyon kişi sıtma ve verem, 3 milyon kişi trahomlu, bebek ölüm oranı binde 480 yani yarı yarıya ölüyor. Tüm Türkiye’de Doktor sayısı 337. 60 eczacı (8’i Türk). Diş hekimi yok. Diplomalı hemşire 4 kişi. 40 bin köyde toplam 135 ebe, ortalama ömür 40 yaş, okuma yazma erkeklerde yüzde 7, kadınlarda binde 4. Okur yazarların çoğu subay. Gayrimüslim okul çağına giren 4 çocuktan 3’ü okula gitmiyor. Toplam okul sayısı 4894. İlkokul 72, ortaokul 23, lise Türkiye’nin tüm liselerinde kız öğrenci sayısı 230, öğretmenlerin üçte birinin öğretmenlik eğitimi yok. Tek üniversite var. İstanbul’da bir yılda yazılan kitap sayısı Paris’te bir günde yazılandan azdır. Bugün nüfus 77 milyon. 20-24 arası 6 milyon genç var. Okul çağı (6-18) 19 milyon genç var. Üniverstie mezunlarının sayısı nüfus içindeki payı            yüzde 12.

Geçtiğimiz aylarda bir meslektaşımız aynı üniversiteden mezun; ilk öğrenimini Mardin’deki devlet okullarında yapmış bir kardeşimiz ve yine İstanbul Üniversitesi Gazetecilik ve Basın Okulu’ndan mezun bir yazarımız Nobel ödüllerini aldılar. Ayrıca 1992’de yüzyılın cerrahı seçilen ve bu yılda son 2500 yılda en yüksek seviyede yetişen 50 bilim adamının 48’i Batılı kaynaklardan, ikisi doğu kökenli idi. İbn-i Sina ve Mahmut Gazi Yaşargil seçildi. Bunlar bize ve ülkemiz müesseselerine gurur verdi. Bu gurur hissi içinde hepimizin 14 Mart Tıp Bayramı bu sıkıntılı günlerimiz içinde bile kutlu olsun.

Prof. Dr. Cengiz KUDAY

1942’de doğan Cengiz Kuday 1967’de İstanbul Üniversitesi (İÜ) Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. 1972’de Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroşirurji Ana Bilim Dalı’nda Uzmanlık eğitimini tamamladı. İÜ Tıp Fakültesi Cerrahpaşa Nöroşirurji Anabilim Dalı’nda 1978 yılında Doçent, 1987 yılında profesör unvanını aldı. 1982 ve 2006 yılları arasında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Nöroşirurji Anabilim Dalı Başkanlığı yaptı. 1992 ve 2006 arasında İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Nörolojik Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü görevini yaptı. 1994 ve 2006 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Senatosu üyeliğinde yer aldı. 2006 yılından bu yana Gayrettepe Florence Nightingale Hastanesi’nde çalışmaktadır.



ALINTI . Tekrar Kutlu olsun , Şiddetin olmadığı  güzel günlere doğru ...
audi-vide-tace
    dinle-gör
        sus


Mart 14, 2019, 11:23:39 ÖS
Yanıtla #1
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 1701
  • Cinsiyet: Bay

      Tıp üzerine konuşmak benim haddim değil. Ancak, tıp doktorlarına gerçekten çok önem verip onları  saygıya  en üst düzeylerde gören birisiyim (Sakın yanlış anlaşılmasın, gerçekten bütün mesleklere saygı duyarım. Özellikle hangi meslek olursa olsun mesleğini en iyi şekilde icra edenlere de hayranlığım vardır). Tıp doktorlarını Tanrının yer yüzündeki eli gibi görürüm. Neden böyle ifade ettiğimi çoğu kimse anlamayabilir. Kısaca arz edeyim.
       2002 yılı berbat bir 9 ocak gecesi bir eğlence gecesinde aniden yığılıp kalmışım. Sadece bir elin kalbimi çamaşır sıkar gibi sıktığını hatırlıyorum. Sonra ne oldu bilmiyorum. Gözlerimi açtığımda vücudumda bir sürü kordon ve bantlar olduğunu gördüm. O anda bir hemşirenin "doktor bey doktor bey bu hasta gözlerini açtı " demesini duydum. Neredeyim ne oldu diye sordum. Tıp Fakültesinde olduğumu söylediler. Ne zaman geldim  diye sordum 4 gün önce dediler. Yani 4 gündür  orada yatıyormuşum. Doktorlar  ve diğer sağlık personeli çok uğraşmışlar beni yaşatabilmek için. Yani 4 gün adeta ölü olarak orada yatmışım. Onlar olmasa idi bu gün yaşamıyor olacaktım. Aradan bir buçuk sene gibi bir zaman geçti, kalbime 2. stent takılmasına karar verildi. Stenti taktılar ama o gece yoğun bakımda yatmam gerektiğini de belirtip beni yoğun bakıma aldılar. Bir odada başımda Yüksek Hemşirelikte okuyan naif bir kız duruyordu, biraz sohbet ettik, Sivaslı imiş, bira da esprili kız,  şakalar yapıyordu. Birden ne olduğunu anlayamadım kalbim yeniden çamaşır sıkılır gibi sıkıldı ve sonra ne oldu bilmiyorum. Ayıldığımda başucumda başka bir hemşire vardı ve doktora seslendi, doktor geldi. "Geçmiş olsun, bir krizi daha atlattınız 
"Vur ama dinle beni"


Mart 14, 2019, 11:31:37 ÖS
Yanıtla #2
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 1701
  • Cinsiyet: Bay

dedi. Yani 2. kez ölmüş ve o doktorlar sayesinde yeniden yaşıyordum.
Bütün bu olaylar esnasında hastane kapısında sadece sevgili karım ve oğlum bulunuyordu. Onlar da oralarda günlerce sürünüp durmuşlardı.
       Bu gün hayatta isem bunu o doktorların ve Hemşirelerin müdahalelerine ve gayretli cabalarına borçluyum. O zaman torunlarım henüz yoktu. O doktorlar beni hayata döndürdükleri için bu gün dünyanın en muhteşem meyveleri olan iki torunumu görüp sevebiliyorum.
       DOKTORLARIMIZ! iyi ki varsınız. Sizlere müteşekkirim.
       Bu arada formumuz üyesi doktor sayın Adonai'nin şahsında Tüm doktorlarımızın Tıp Bayramını en içten dileklerimle kutlarım.
       Saygılar-sevgiler.
"Vur ama dinle beni"


Mart 15, 2019, 03:10:09 ÖÖ
Yanıtla #3
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 2774
  • Cinsiyet: Bay

Dokunaklı bir yazı .Tanrım bir daha göstermesin  Sayın Alşah ...
 Saygılar   ::)
audi-vide-tace
    dinle-gör
        sus


Mart 16, 2019, 01:00:20 ÖS
Yanıtla #4
  • Orta Dereceli Uye
  • **
  • İleti: 178
  • Cinsiyet: Bay

ALLAH 'tan dilerim bir daha böyle gerçekleşmez sn Alşah çok üzüldüm gerçi   :(
saygılarımla ve sevgilerimle