Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Atatürk “şeytan dostu” öyle mi?  (Okunma sayısı 272 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Mayıs 01, 2019, 02:51:31 ÖÖ
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 2919
  • Cinsiyet: Bay

Atatürk “şeytan dostu” öyle mi?
30 Nisan 2019

Boğaziçi Üniversitesi İslam Topluluğu tarafından davet edilen Yunan yazar Andreas Tzortzis, Atatürk'ü “şeytan dostu” ilan etti.



Atatürk'ün Allah'ın kelamını tanımadığını, ezanı yasakladığını, örtünmeyi yasakladığını söyledi, “bunu yapan Allah dostu mudur, şeytanın dostu mudur?” diye sordu, İslam Topluluğu öğrencileri hep bir ağızdan “şeytaannnn” diye bağırdı, kahkahalarla alkışladı.



Türkiye'de, Türk üniversitesinde, Atatürk'e “şeytan” diye bağırılmasından pek memnun olan Yunan yazar Andreas Tzortzis “tarihinizi okuyun, bu gerçekleri göreceksiniz” diye de akıl öğretti.



E öyle yapalım…
Tarihimizi okuyalım!



Milli mücadele sırasında işgal bölgelerini dolaşan Fransız kadın gazeteci Berthe Gaulis mesela, şunları yazmıştı…



– “Yunan geri çekilmesinin kurbanı Söğüt'teyim. Bursa'ya çok yakın. Harabe haline gelmiş. Savaşı kaybedip geri çekilmeye başladıklarında, böyle işler için özel olarak yetiştirilmiş artçı taburları tarafından yakılıp, tahrip edilmiş.”

– “Söğüt'ün hali, bizim Birinci Dünya Savaşı'nda Almanların geri çekilmelerinden sonra gördüğümüz Roye ve Lassigny kasabalarını andırıyor. Önemli miktarda dinamit, yangın bombası ve patlayıcı kartuşlar kullanmışlar.”

– “Yıkıntıların altında insanların cesetleri kalmış. Bu cesetlerden o kadar tahammül edilmez bir koku havaya karışmakta ki, savaş alanı bunun yanında hiç kalır.”

– “Ortalığa akşamın alacakaranlığı çöktü. Yanmış evlerin üzerinde tüneyen baykuşların sesleri duyuluyor. Ağaçlarının birçoğu kömür haline gelmiş. Camilerin hepsi yıkılmış.”

– “Bostanlar bağlar tamamen harap olmuş. Maddi zarar çok büyük, Yunanlar her şeyi götürmüşler. Fakat yağmalanan dükkanlardan daha kötüsü, evler yakılmış ve kadınlara, ihtiyarlara ve çocuklara hakaret edilmiş. Bunlar Aydın'da yapılanların aynısı.”

– “Ertuğrul Gazi'nin türbesindeyim. Müslümanların en kutsal ziyaret yerlerinden biri… Çeşitli biçimde kirletilmiş, tahrip edilmiş. Türbenin kapısı ile içindeki granit lahitin kapağı açılmış.”

– “Bilecik Garı'na geldim. On sekiz ay önce buralardan geçerken gördüğüm güzel Bilecik şehri şimdi iskelet halinde… Felaket ve acılar diyarı olmuş. Demin sözünü ettiğim ceset kokusu burada da dayanılmayacak kadar fazla. Henüz dumanı tüten bu taş yığınlarının altında kimbilir ne kadar insan gömülü. Tahribatın büyüklüğü korkunç.”

– “Bilecik ve Küplü'de büyük facialar olmuş. Buraların ahalisinden sağ kalanlar büyük bunalım içinde. Tecavüze uğramamış genç kız veya kadın kalmamış. Bilecik, Pompei gibi.”

– “Her yer kül, is ve kurum içinde… Toprak sanki altüst olmuş. Sık sık dinamit tahribatını gösteren taş yığınlarına rastlıyoruz. Bazen de bu taş yığınları arasında iki güzel kız çocuğu ipek ipliği bükerken bizim kafilenin geçişini seyrediyorlar. Biraz ötede, kızını kurtarmak isterken kafasına taşla vurularak öldürülmüş bir ihtiyarın mezarı var.”

– “Yapılan toptan imha işlerinden, her şehir ve kasaba payına düşeni almış. Saatlerce bu harabeleri gezdik ve anlatılanları dinledik.”

– “Savaş bölgesinin içindeyiz. Geçerken yol kenarındaki cesetlerle cephane yığınlarına şöyle bir göz attım. Hiç düşünmeden, alışılmış bir hareketle mendilimle burun deliklerimi kapadım, artık savaş alanındaki bazı görüntülere başımı çevirmeden bakabiliyorum.”

– “Pazarcık sekiz gün öncesine kadar Papulas'ın yönetimi altındaymış, kasaba halkı bunu hatırladıkça korkudan ürperiyor. Yanmakta olan İnegöl'ün üstündeki karlarla kaplı Uludağ'a son defa bakıyorum.”



Tarihimizde işte bunlar yazıyor!



Yunan halkı, sadece Boğaziçi Üniversitesi İslam Topluluğu tarafından davet edilen yazarlardan oluşmuyor…
Vicdan sahibi, insan evladı Yunan yazarlar da var.
Onlardan biri, araştırmacı gazeteci Tasos Kostopulos.
2007 yılında “Savaş ve Etnik Temizlik” adıyla, Yunan işgalini anlatan belgesel kitap yazdı, bizzat işgale katılan Yunan askerlerinin anlatımıyla, kendi milletini yüzleştirdi.



– “Uşak yakınlarındaki köyde Türk kadınları, çocuklar ve yaşlılar camiye kapanmıştı. Bizim askerler arasındaki reziller etraftan ot topladılar, sonra da toplanan otları yakıp caminin penceresinden içeri attılar. İnsanlar dumandan dışarı koşuştular. O zaman da bizim reziller kadın ve çocuklara atış talim tahtasıymış gibi ateş etmeye başladılar.”

– “Eve girdim. Ölü bir Türk ihtiyarın cesedi üzerinden geçtim. İçerden sesler geliyordu. 10 kadar askerimiz bir Türk kızının eteklerini kaldırmışlar, zorla dansettiriyorlardı. Beni görünce ‘gel sen de mezeden tat' dediler. ‘Ayıp' dedim. Türk kızı yanıma koştu, ayaklarıma kapanarak ‘beni kurtar' dedi. Askerlere yalvardım, kadındır yapmayın dedim. Biri süngüsünü çıkarıp bana yöneldi. Kaçmak zorunda kaldım. Kızın çığlıklarını unutamadım. Sabaha karşı Köprühisar'daki bin kadar ev alevler içindeydi.”

– “Her şeyi yakmamız emrini Prens Andreas vermişti.”

– “Ayrıldığımız her yeri yakıyoruz. Dehşet verici bir manzara.”

– “Bazılarımız Roma'yı yakan imparator Neron gibi mutluydu. Verilen emir açıktı. Neyi taşıyamıyorsanız yakın… Onca köyde yaşlılar, hastalar, sakatlar, çocuklar ne yaptı, meçhul.”

– “Köye girdik. Kızlara ailelerinin gözü önünde tecavüz edildi. Askerlerimiz o gece yağmaladıkları ipek yorganlarda yattılar.”

– “Türkler korkudan ailelerini geceleri mezarlıklarda saklıyorlardı. İki askerin tecavüz etmeye çalıştığı kızı kurtardım. Annesi koşarak ellerimi öpmeye başladı. Az ilerde diğer iki kızı cansız yatıyordu.”

– “Birden kendimi yaşlı adamın karşısında buldum. Yapabileceğim bütün iyilik, onu bir an önce ve birden öldürmekti. Bazıları çok acı çekiyordu, boğazlanan danalar gibi debelenirken… Köy ateşe verildi.”



Ve…
Bu vahşi emperyalist işgalin 100'üncü yıldönümünde, Boğaziçi Üniversitesi İslam Topluluğu öğrencileri, “müslüman Yunan yazar” ayaklarına yatan bu herifi davet ediyor, Atatürk'e küfrettiyor, kahkahalar eşliğinde alkışlıyor.



Eminim, Boğaziçi Üniversitesi'nde bu olan biteni görüntüyle kayda alan Yunan istihbaratı bile, gördükleri karşısında tiksinmiştir.



Kindar nesil nankörlüğü…
Yani, bir milletin kendi eliyle kendi sırtından vurulması, işgalci mezaliminden beterdir!


ALINTI
SÖZCÜ-YILMAZ ÖZDİL
audi-vide-tace
    dinle-gör
        sus


Mayıs 01, 2019, 05:01:41 ÖÖ
Yanıtla #1
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 2919
  • Cinsiyet: Bay

audi-vide-tace
    dinle-gör
        sus


Mayıs 01, 2019, 02:57:55 ÖS
Yanıtla #2
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 2919
  • Cinsiyet: Bay

iÇİMİZ DE NEYMİŞ HER ZAMAN BÖYLE ALÇAKLAR  çıkarmış ...

 >:( >:( >:(
audi-vide-tace
    dinle-gör
        sus


Mayıs 01, 2019, 02:59:50 ÖS
Yanıtla #3
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 4165
  • Cinsiyet: Bay

Bununda adına özgürlük ve demokrasi diyorlar.Bogazicinde bu konuşmayı dinleyip tepki göstermeyen bir salon dolusu salak boğaziçi mezunu olsa ne olur.Atasini korumaktan aciz bu insanlar ile ben kendime türk demeyi zül addederim. Bu salağın anlattığı herşey yanlış iken islam adına neyi araştırdığını düşünüyor bu beyinsiz sefiller.
Atatürk hilafeti kaldırdı evet lakin o kadar doğru bir karar ki bu sorarım size osmanlı padişahları dahil 4 halife hariç hangi halife peygamberin temsilcisidir?
Sorarım bu sefil ordusuna Allahın yeryüzündeki halifesi peygamberdir,peygamberin halifesi olurmu?

Devam edemeyeceğim ağzıma geldiği gibi yazmaya başlayabilirim susayım en iyisi.
Bu pazar o büyük adamı ilk defa anıtkabirde ziyaret ettim duygularımın coşku seviyesi çok yüksek o yüzden söylenecek çok şey varken susayım.
Boğazıcinin sefilleri islami araştırırsın.
ÖZGÜRLÜK BİLE SAHİP OLMAK İÇİN SINIRLANDIRILMALIDIR.

EDMUND BURKE

Hayat Bizi Resmen Dört İşlemle Sınar. Gerçeklerle Çarpar, Ayrılıklarla Böler, İnsanlıktan Çıkarır ve Sonunda Topla Kendini Der.  leo


Mayıs 01, 2019, 03:47:30 ÖS
Yanıtla #4
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 2919
  • Cinsiyet: Bay

audi-vide-tace
    dinle-gör
        sus


Mayıs 02, 2019, 09:47:27 ÖS
Yanıtla #5
  • Orta Dereceli Uye
  • **
  • İleti: 155
  • Cinsiyet: Bay

"Medeniyet öyle bir ateştir ki ona bigane olanları yakar, mahveder" M. K. ATATÜRK
no one


Mayıs 03, 2019, 01:48:54 ÖS
Yanıtla #6
  • Orta Dereceli Uye
  • **
  • İleti: 187
  • Cinsiyet: Bay

besle kargayı oysun gözünü meselesi gibi söylemek isterim burada MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün 4 defa cumhur başkanı oldu ve hiç bir zaman insanlara zulüm etmeye çalışmadı aksine türkiye yi nereden nereye getirdi.

İşte o boğaz içindeki ve salondaki salak şakşakçılar ATATÜRK'ün hizmetlerini unutmuşlar mezun olsa ne yazar bu türkiye nin kahramanları bitmez ama bunu unutmamak gerek türkiye nin karşısına orduda çıkar zorbada işte kim bilir oradaki şakşakçılar yakında ülkemize ihanet ederler ben bunlarla birlikte aynı çatı altında yaşamak istemiyorum tiksiniyorum öyle kişilerle ben öyle kişilerle ne yapayım.

saygılarımla ve sevgilerimle

« Son Düzenleme: Mayıs 03, 2019, 01:56:01 ÖS Gönderen: Suat »


Mayıs 03, 2019, 11:03:29 ÖS
Yanıtla #7
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 2919
  • Cinsiyet: Bay

Kur’an’ı aldatmak için kullananların hedefinde neden Atatürk var
Kur’an ile aldatmayı meslek edinmiş olanlar istisnasız bir biçimde Atatürk düşmanlığı noktasında da yekvücutturlar. Onlara göre Atatürk bir din düşmanıdır, dinsizdir.


   
03.05.2019   
Kur’an ile aldatmayı meslek edinmiş olanlar istisnasız bir biçimde Atatürk düşmanlığı noktasında da yekvücutturlar. Onlara göre Atatürk bir din düşmanıdır, dinsizdir.

Peki, neden böyle düşünüyorlar?

Çünkü onlara göre Atatürk az zamanda yaptığı çok ve büyük işlerle İslam’ı tahrip etmiştir.

Ne yapmıştır Atatürk?

Her şeyden önce emperyalist işgal kuvvetlerini Anadolu’dan söküp atmıştır.

Göktürklerin ardından yaklaşık 1300 yıl sonra tarihte ikinci kez Türk adıyla kurulmuş bir devlet olan Bağımsız Türkiye’yi tüm dünyaya ilan etmiştir.

Saltanatı kaldırmıştır.

Halifeliği kaldırmıştır.

Cumhuriyet’i kurmuştur.

Tekke ve zaviyeleri kapatmıştır.

Yazı devrimi yapıp Arap harflerini yasaklamıştır.

Okuma yazma seferberliği ile cehalete karşı savaşta büyük bir devrim gerçekleştirmiştir.

Uluslar arası ölçü ve tartı esaslarını almıştır.

Güneş takvimini esas alan takvim düzenlemesi yapmış, hafta tatilini cumadan pazara almıştır.

Şeriat yasalarını kaldırmıştır.

Kadınları erkeklerle hukuken eşit hale getirmiştir.

Seyyitlik, şeyhlik gibi unvanları yasaklamıştır.

Büyücülüğü, üfürükçülüğü, muskacılığı da yasaklamıştır.

Giyim kuşam devrimi yapmıştır.

Ümmet kimliği yerine modern Türk ulusu kimliğini inşa etmiştir.

Türk dilini sadeleştirmiştir.

Kur’an’ı Türkçeye çevirtmiş ve tefsirini yapmıştır.

Hadis kitaplarını da Türkçeye çevirtmiştir.

Okullar, fabrikalar yapmıştır.

Yollar, köprüler, demiryolları yapmıştır.

Hastalıktan kırılan Anadolu insanını tedavi için hastaneler inşa etmiştir.

Türk tarımını modernize etmiştir.

Hayvancılığı ayağa kaldırmıştır.

Sanayide dev adımlar atmıştır.

Limanlarımızı, denizlerimizi millileştirmiştir.

Bitmek bilmeyen savaşların ardından yorgun ve bitkin düşmüş olan bir halkın özgüvenini yeniden ayağa kaldırmıştır.

Yurtta barış dünyada barış diyerek memleketimizin çevresini bir barış bölgesi haline getirmiştir.

Peki, bunların nesi dine aykırıdır, nesi İslam’a terstir?

Açıklıkla ifade edelim ki bunların hiçbiri İslam’a yani bizim deyimimizle Muhammedî İslam’a ters veya aykırı değildir.

Ama bunlar aldatıcıların kafasındaki dine ters ve aykırıdır. Peki, nedir aldatıcıların kafasındaki din yahut dinsel anlayış?

Onu da açıklıkla belirtelim: Emevî Müslümanlığı yahut Emevî İslam’ı!

Şimdi yukarıda tek tek yazdığımız hususlara ilişkin açıklamalarımızı yapalım.

Büyük Atatürk son üç yüz yıldır Batı’ya karşı sürekli gerileyen İslam dünyasında emperyalizme karşı bağımsızlık savaşı verip bu savaşı zafere taşıyan ilk liderdir. Nitekim bu gerçeği teşhis eden pek çok siyasi önder Atatürk’ü övmekten geri durmamıştır.

Bunlar arasında yer alan ve Pakistan İslam Cumhuriyeti’nin kurucusu olan Muhammed Ali Cinnah; ölümünün ardından Atatürk için şunları söylemiştir:

“Atatürk, modern İslam dünyasındaki en büyük Müslüman’dı. Ve ben eminim ki bütün İslam dünyası onun ölümünü derinden hissedecektir.”

Muhammed Ali Cinnah; 1938 yılında Hint Müslümanlarının ve Pakistan’ın milli şairi kabul edilen Muhammed İkbal’in ve büyük Atatürk’ün ölümü üzerine bir başka konuşmasında ise şöyle demiştir:

“…Aramızdan ayrılan başka bir şahsiyet, dünya çapında tanınan devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk'tür. Onun ölümü, İslam Dünyası için büyük bir kayıptır. O, Müslüman Doğu'nun ileri gelen bir şahsiyetiydi. O, İran'da, Afganistan'da, Mısır'da ve tabii ki, Türkiye'deki nüfuzu ile Müslümanların nelere kadir olduğunu göstermiştir. Mustafa Kemal Atatürk'ün şahsında İslâm dünyası büyük bir kahramanını kaybetmiştir. Önlerinde böylesine ilham veren bir örnek dururken Hint Müslümanları bataklıkta kalmaya devam mı edeceklerdir?"

Büyük Atatürk’ün ulusal kurtuluş mücadelemizdeki destansı önderliği Muhammed İkbal’i de derinden etkilemiştir. Muhammed İkbal, Mustafa Kemal Paşa’ya Sesleniş adlı şiirinde Atatürk için şu dizeleri yazmıştır:

Bir millet var, biz onun varlığıyla ulaştık

İlahi kanunların gizli gerçeklerine

Bir bakışla yön verdi bizlere, dağları aştı

Dünya güneşi olduk bir kıvılcım yerine

Koş Mustafa Kemal koş atın çatlayana dek

Bizi tedbir mat etti, sana tedbir ne gerek?

Muhammed İkbal gibi Bangladeş’in milli şairi kabul edilen Gazi Nazrul İslam’ın da “Kemal Paşa” adını verdiği meşhur bir şiiri vardır. Şiir 258 mısradan oluşur ve 1921’de Kalküta’da yayımlanır. Büyük Atatürk’ün emperyalizme karşı verdiği mücadeleyi destansı bir şekilde anlatan şiir bütün Bangladeş halkı arasında meşhur olur. Bengal dilinde yazılan bu şiir Bengal edebiyatının da önemli unsurları arasında yer almaktadır. Şiiri yazdığında Gazi Nazrul İslam henüz 22 yaşındadır. Üstelik şiirin yazıldığı 1921 tarihinde henüz Türkiye’de bile Atatürk için bir methiye yazılmış değildir.

Bengalce yazılan destansı şiirin girişinden bir bölümün Türkçesi şöyledir:

“Bir sonbahar akşamüstüdür.

Gökler Kerbela’ya dökülen kan renginde kırmızı.

O günkü çarpışmalarda Yunan ordusu tamamen yok edilmiş.

Askerlerinin çoğu savaş alanında cansız yatıyor.

Geriye kalanlar canlarını kurtarmak için kaçıyorlar.

Türk ordusunun asil, cesur ve muzaffer Başkomutanı Kemal Paşa savaş meydanlarından karargâhına dönmektedir.

Etrafını çevreleyen askerlerin zafer şarkıları yeri göğü sarsıyor.

Her biri, ya yaralı, ya da şehit bir arkadaşını sırtında, omzunda taşıyor.

Aslında kendi üniformaları da kan ve vücutları yara bere içinde.

Umursamıyorlar bile bu hallerini.

Zaferin verdiği coşku onlara tüm yorgunluklarını unutturmuş.

Dimdik tuttukları sancak ve kan rengine dönüşmüş süngüleri ile zaman zaman omuzlarında taşıdıkları Kemal Paşa ile ve söyledikleri şarkılarla yeri göğü inleterek yürüyorlar.

Kabaran bir denizin coşkun sesini andıran zafer şarkıları her yerde yankılanıyor.

Bu zafer şöleninin ve durmayan davulların sesleri çok uzaklardan duyulabiliyor.

Sevinç gözyaşları durmak bilmiyor. Çavuş askerleri yürüyüş düzenine hazırlıyor. Muzaffer ve mağrur gaziler ağır ağır bir şarkıya başlıyorlar:

Ey kahırlı ananın yiğit oğlu

Kemal Kardeş!

Kararlıydı, kararlı ve kızgın

Düşman siperlerinde bir telaş bir bozgun

Canını kurtarmak beyhude oyun

Harikalar yarattın sen Kemal, harikalar

Harikalar yarattın sen Kemal Kardeş, harikalar…” (Büyükelçi Özcan Davaz’ın 4 Haziran 1999 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi’de yayımlanan makalesinden alınmıştır.)

MUSTAFA KEMAL HAYRANLIĞI İLERİCİ MÜSLÜMAN AYDINLAR ARASINDA YAYILMIŞTI

Mustafa Kemal hayranlığı aslında İslam dünyasındaki bütün ilerici Müslüman aydınlar arasında yayılmıştı. Buna ilişkin binlerce örnek sunmak mümkündür. Aynı zamanda Müslüman siyasetçiler arasında da Atatürk hayranlığı ve onu örnek alma temayülü çok güçlü idi. Sözgelimi bunlardan biri modern Tunus’un kurucusu Habib Burgiba’dır.

Bütün siyasi analistler Habib Burgiba’nın modern Tunus’u inşa ederken Atatürk devrimlerini ve dolayısıyla Atatürk’ü örnek aldığını belirtiyor. Bunu Tunuslu aydınlar da daima dile getiriyor.

İslam dünyasında Mısır’dan İran’a, Cezayir’den Afganistan’a kadar hemen hemen her coğrafyada aydınlar ve ilerici siyasetçiler tarafından Atatürk devrimleri gıpta ile izlenmiştir. Ne var ki kendileri aynı devrimleri yapmak isteseler de başarılı olamamışlardır.

Özetle ifade edelim ki, Atatürk Müslüman Doğu’nun özgürlük sembolü ve önderidir. Böylesi bir kişiliğe düşmanlık elbette ki İslam’a dostluk olarak telakki edilemez.

Atatürk’e düşmanlığın bir diğer sebebi de aslında Türk kimliğine düşmanlıktır. Atatürk düşmanlarının Türk kimliği yerine ümmet kimliği yandaşı oldukları malumdur. Onlar Türklüğü günah görecek kadar bu ulusa yabancıdırlar. Zira onlar ümmet kimliği altında Araplaşmayı ve böylece daha iyi Müslüman olmayı savunurlar. Onlara göre Araplığa ait ne varsa İslam’ındır. O halde Araplaşmak Müslümanlaşmaktır. Bu konuda Abdurrahman Kevakibî (ölm. 1902) adlı Halepli yazarın görüşlerine daha evvel de yer vermiştik. O, “Ümmü’l- Kura” adlı kitabında, Araplık ve İslamlık birbirinden ayrılamaz, demektedir. Türklerin gerçekten Müslüman olabilmesi için Araplaşmaları gerekir, diyecek kadar Türklüğe düşmandır. Üstelik kendisi de ırken Türktür. Ne var ki ümmetçi ideoloji onu Araplaştırmıştır.

Atatürk’ün Göktürk Devleti’nden 1300 yıl sonra Türk adıyla bir devlet kurması Türkleri Araplaştırmak isteyen ümmetçilere ağır bir darbe vurmuştur. Bu darbenin altında halen ezim ezim ezilmekte ve hınç duygusuyla Atatürk düşmanlığını körüklemeye devam etmektedirler. Atatürk’ü din karşıtı ve dinsiz gibi göstermeye çalışmalarının en büyük nedenlerinden biri de budur.

Atatürk düşmanları tarihten bahis açtıklarında bin yıllık tarihimiz retoriğini kullanırlar. Zira onların tarihi Türklerin Müslümanlaşma tarihi ile başlıyor. Onlara göre İslam’dan öncesi yok hükmündedir. Oysa Atatürk; “Türkler İslam’dan önce de büyük millet idi!” diyecek kadar Türk kimliğine candan bağlı bir büyük kahramandır.

Atatürk düşmanlığı üzerinden Türk düşmanlığı yürüten ve ümmetçilik adı altında bütün Müslüman ulusları Araplaştırmak isteyenler Odalar Bölümü 13. Sözdeki ifadelere rağmen bu sapkın yönelimlerini Kur’an ile aldatarak devam ettiriyorlar.

Ne diyor Odalar Bölümü 13. Söz?

“Ey insanlar, gerçek şu ki biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi MİLLETLERE ve kabilelere ayırdık. Elbette ki Allah yanında en değerli olanınız, ondan en çok sakınanınızdır. Kuşkusuz Allah gereğince bilendir ve her şeyden haberi olandır.”

Kur’an insanların milletlere ayrılmasını ilahi bir düzenleme olarak belirtirken ümmetçiler bütün Müslümanları Araplaştırmayı adeta Kur’anî bir emirmiş gibi kabul ettirmeye çalışıyorlar. Çoğu kez bunu dolaylı olarak yapmaktalar. Açıkça söylemezler ki kimse uyanmasın. Yalnızca şöyle derler:

“Arapça bütün Müslümanların ortak dilidir. Peygamberimiz Arap’tır, Araplar Allah’ın son vahyine muhatap olan bir halktır.”

Bunları duyan gayri Arap samimi ve cahil bir Müslüman’ın Araplığa arzu duymaması mümkün müdür? Bu söylemler Araplaştırmayı amaçlayan söylemlerdir. Nitekim Atatürk düşmanları da Atatürk’ü kutsal Arap harflerini yasaklayan dolayısıyla ümmete ihanet eden biri olarak takdim etme gayretindedirler. Onlara göre Arap kültürü yerine Türk kültürünü savunmak İslam düşmanlığıdır. Zira onlar Araplıkla İslam’ı bir görme sapkınlığının faillerindendir.

Atatürk düşmanlığının sebeplerinden biri de saltanatçılıktır. Sultanlığın kaldırılıp Cumhuriyet yönetimine geçilmesi Atatürk’e düşmanlığın en ilginç gerekçelerinden biridir. Zira sağduyu sahibi hiçbir Müslüman’ın saltanatçı olması imkânsızdır. İslam’da sultanlık yoktur. İslam sultanlığı değil sosyal mukaveleyi yani biatı, şûrayı ve meşvereti esas alan bir dindir. Kur’an’da apaçık bir biçimde Müslümanların aralarında sürekli istişare eden bir topluluk olması gerektiğinden bahsedilir. Nitekim Danışma Bölümü 38. Sözde bu, çok net bir şekilde ifade edilmektedir:

“Onların işleri aralarında şûra iledir.”

Biliyoruz ki İslam tarihinde halife sanlı sultanların egemenliği söz konusudur. Bu konuda yalnızca birkaç ismi istisna edebiliriz. Kendilerine halife diyen sözde İslam sultanları Kur’an’ın açık beyanlarına rağmen tek adam yönetimini tercih etmişler, yeryüzünde Allah adına hüküm sürdüklerini söylemekten de imtina etmemişlerdir.

İslam’da kulluk yalnızca Allah’adır. Oysa yüzlerce yıl hüküm süren sultanlar tebaalarına “kul” muamelesi yapmışlar ve hatta onlara “kullarım!” diye seslenmişlerdir.

Büyük Atatürk önderliğinde kurulan Cumhuriyet idaresinde ise kulluk kavramı yerine yurttaşlık kavramı esas alınmış ve kulluk yalnızca Allah’a özgülenmiştir. Dolayısıyla Cumhuriyet’i savunmak aslında İslamî olanı savunmaktır. Saltanatçılığı savunmak ise hiçbir bakımdan dinden onay alır bir tavır değildir. Sultanların İslam’a hizmet ettikleri iddiası ise son derece gülünçtür. Kendisi İslam’a aykırı olan bir kurumun İslam’a hizmet için kullanıldığını söylemek abesle iştigalden başka bir şey değildir.

Gelelim halifelik meselesine…

Malumunuz önce saltanat kaldırıldı ama halifeliğe dokunulmadı. Sultanın iki vasfı vardı. Biri sultanlık diğeri ise halifelik… Önce bu iki vasıf ayrıldı. Sultanlık açıkça ilga edildi. Fakat halifelik sembolik olarak da olsa devam etti. Halife bir süre sonra fiilen sultanlık da yapmaya kalkışınca halifeliğin de kaldırılışı için zemin oluştu.

Halifeliği sultanlıktan ayrı düşünmek aslında pek isabetli bir düşünüş olmamakla birlikte dönemin koşulları gereği böyle davranıldığını tahmin edebiliyoruz. Her halife, sultan idi. Her sultan da yönetimi altındakilerin bir nevi halifesi idi. Sultanlık ve halifelik İslam tarihinde sanki ayrı makamlar imiş gibi gösterilmeye çalışılsa da gerçekte böyle değildir. Evet, bazı dönemler halife ayrı sulta ayrı idi. Ama o dönemlerde halife unvanlı şahıslar bazı sultanların kuklası konumuna düşmüşlerdi. Gerçek şu ki o halifelerin halifeliği göstermelik ve sembolik olmaktan öteye gidemeyen uyduruk halifeliklerdi.

Öte yandan egemen İslam düşüncesi ve inancında bir kimsenin halife olabilmesi için kesinlikle Kureyş soyundan gelmesi gerekir. Kureyş’ten olmayan halife de olamaz. Biz bu konuyu İSLAM BU kitabımızda, “Türk’ten Halife Olmaz!” başlıklı yazımızda genişçe ele almıştık.

Halifenin Kureyşîliği meselesi, Osmanlı sultanlarının halifeliğini de geçersiz kılmaktadır. Nitekim Arap Müslümanların nezdinde Osmanlı sultanlarının halifeliği sahih görülmemiştir. Öte yandan İslam dünyasını yaklaşık % 17 – 18’ini oluşturan Şii Müslümanlar da halifelik kurumunu kabul etmezler. Onlar hilafeti değil imameti savunurlar ki imamet de On İki İmam denilen Hazreti Ali soyuna mensup kişilere aittir. Dolayısıyla Atatürk’ün kaldırdığı yahut daha doğru bir ifadeyle halifenin yetkileri meclisin yetkilerinde mündemiçtir denilerek ilga ettiği halifelik kurumu hiçbir zaman Müslümanların birliğini sağlayabilmiş değildir. Kimi dönemler baskı ve zorla; kitleler ezilmek suretiyle halife sanlı sultanlara itaat ettirilmişse de özellikle Emevilerle birlikte hiçbir zaman halifenin etrafında gönüllü bir birleşme söz konusu olmamıştır.

Halifelik Müslüman kitlelerin belleğinde bazı zamanlar zulümle, katliamla, işkenceyle yer bulmuş bir kurumdur. Sözgelimi, Kerbela faciası dahi bu kurum yüzünden yaşanmıştır.

Halifeliği, Müslümanların birliğinin sembolü olarak görmek ve bu kurumu dinsel bir kurum olarak nitelemek kesinlikle İslam’a aykırıdır. Zira İslam’da böyle bir kurum yoktur.

Halifeliğin kaldırılışını İslamî bir kurumun kaldırılışı gibi telakki etmek Kur’an ve İslam konusundaki cehaletin zirve yapmasıdır. İslam meşveret dinidir. Meşveret dininde sultan yahut halife söz konusu olamaz. İlk dönem Müslümanlar bu kavram yerine “Emir’ul- Müminiyn” kavramını kullanmışlardır. Bu da aslında bir nevi devlet başkanlığı kurumuna denk düşmektedir.

Emir’ul- Müminiyn unvanlı devlet başkanları Hazreti Muhammed’in ardından geldikleri için onlara bir sıfat olmak üzere halife denmişse de halifelik o kurumun aslî ve gerçek adı olmuş değildi. Bu sıfat Emevilerle birlikte sıfat olmak yerine devlet başkanlığı kurumunun adı haline getirilmiştir. Üstelik artık bu kavram Hazreti Muhammed’in ardından gelen kişiyi nitelemek yerine doğrudan doğruya Allah’ın ardından gelen kişi gibi bir anlama büründürülmüş ve Muaviye ile birlikte “Halifetullah” ifadesi kullanılmaya başlanmıştır.

Halifelik konusunda çok şey yazmak mümkündür. Lakin biz sözü boş yere uzatmamak niyetindeyiz. Bu konuda biz son sözü, en doğru değerlendirmelerden birini yapan büyük İslam mütefekkiri merhum Muhammed İkbal’e bırakalım.

Merhum İkbal’in oğlu, babasının bu konudaki görüşlerini bir söyleşide şöyle açıklıyor:

“…Babam, Mustafa Kemal’in yaptığı devrimi, içtihat gücünün halifeden alınıp Millet Meclisi’ne devredilmesi olarak görüyordu. Bu sistemde Meclis artık halife hükmündedir. Ulema sözlerinin üstündeki içtihat gücünün, hilafet makamından alınarak Meclis’e verilmesi, İkbal’e göre çok yeni bir olgudur. Babamın Mustafa Kemal’i çok sevmesinin bir sebebi de budur…” (Muhammed İkbal’in Atatürk’e Bakışı, Yurt Gazetesi,14 Kasım 2013 tarihli sayısı)

Merhum İkbal’in oğlu Cavit İkbal babasının görüşlerini açıklarken devamla şöyle diyor:

“İkbal’in zihnindeki devlette demokrasi olmalıydı. İnsan hakları garanti altına alınmalıydı. İkbal, bunların İslam’da esasen var olduğu kanaatinde idi. Bu konudan söz edildiğinde ‘Reform yapmıyorum, İslamiyet’i özüne çeviriyorum’ derdi. İkbal’e göre, laiklik de İslam’ın özünde vardı. Bana kalırsa, İslam’da hukukun üstünlüğünün kanıtı Kur’an’dır ve Peygamber bile hukukun üstünlüğüne tâbidir. Babam, bütün örfî hukukun içtihatla değişime tâbi olması gerektiğini düşünüyordu. Özellikle kadının durumuna vurgu yapıyordu.” (Muhammed İkbal’in Atatürk’e Bakışı, Yurt Gazetesi,14 Kasım 2013 tarihli sayısı)

Saltanatın ve halifeliğin kaldırılması ile Cumhuriyet’in ilanı birbirleriyle bağlantılı konulardır. Bu nedenle Cumhuriyet için ayrıca derinlikli bir izaha başvurmayacağım. Ancak şu kadarını söylemeliyim ki büyük Atatürk’ün Cumhuriyeti ile Hazreti Muhammed’in Medine Sözleşmesi arasında içerik ve anlam olarak büyük bir bağ vardır.

Medine Sözleşmesi, dinine, ırkına, kabilesine bakmadan bütün Medinelileri tek bir üst kimlikte buluşturuyor ve Medineliliği bir nevi yurttaşlık kimliği olarak inşa ediyordu.

Mustafa Kemal’in Cumhuriyet’i de bütün Türkiye halkını dinine, mezhebine, etnik kökenine bakmadan Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığı üst kimliği altında buluşturmuş ve modern yurttaşlığı inşa etmiştir. Bu yurttaşlık kimliği Türk ulusunun temelini oluşturmuştur.

Nitekim büyük Atatürk; “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk ulusu denir,” demiştir.

Cumhuriyet yönetiminde yöneticiler sultanlıkta yahut saltanata dönüşen hilafette olduğu gibi soydan gelmezler. Halkın seçimi sonucunu yönetici olurlar. Yani Cumhuriyet’te halkın istenci / iradesi esastır.

DEVAM EDECEK...

Cemil Kılıç

Odatv.com
audi-vide-tace
    dinle-gör
        sus