Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Dekolman  (Okunma sayısı 132 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Ekim 09, 2019, 08:24:50 ÖÖ
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 2886
  • Cinsiyet: Bay

Dekolman
Yine işsiz dolaştığım günlerdeydi. Ankara'da hususi bir
hastane sahibi olan bir akrabamın yanında sığmtı gibi yaşıyordum. Hastanenin üst katını kaplayan eve çekine çekine girer,
bir köşede kitap okumaya uğraşır, evin şımarık çocuklarının
beni içerletmeyi hedef tutan hallerini, akrabamın: "Siz dejenereler..." diye başlayan nasihatlerini bazan gülümseyerek, bazan dalgın görünerek karşılamaya çalışırdım.
Evinde yedikten, içtikten, yattıktan ve çamaşırım yıkandıktan sonra, üstelik bir de harçlık isteyemezdim. Ama hiç olmazsa tıraş bıçağı ve ara sıra bir mecmua alacak kadar paraya da
ihtiyacım vardı. Bunun için hastaneye gelip giden doktorlara,
lazım oldukça ufak tefek tercümeler yapıyordum. Bazan, o
günlerde bir dış gebelik ameliyatı yapacak olan doktor, bana
Kadının Fizyolojisi ve Patolojisi adlı 20 ciltlik Almanca eserden
beş on sahifelik bir makale verir, satırı bir kuruştan tercüme ettirirdi. Koskocaman bir lügat büyüklüğündeki kitabın sahifesini böylece kırk sekiz kuruşa Türkçeye çevirmiş olurdum. Bazan
da herhangi bir tıp mecmuasındaki yedi sekiz sahifelik makaleyi götürü olarak iki buçuk liraya tercüme ederdim. Daha o zamanlar vizitelerine beş lira, on lira alan doktorlar, benim, bilmediğim tıp terimlerini bulmak için beş altı lügat karıştırarak
üç günde yaptığım bir tercümeye verdikleri bu iki buçuk lirayı
bile çok görürler, eksiltmeye çalışırlardı. Ama bir gün onlardan
bunun acısını çıkardım. Daha doğrusu kendime göre acısını çıkardım ve bir an olsun onların karşısında kendi zaferimi hisset
tim. Hayır, öyle de değil, ben bir köşeden onların nasıl küçüldüklerini seyrettim; halbuki onlar biraz şaşırmışlar, ama küçüldüklerini yine fark etmemişlerdi. Neyse, biz asıl hikâyeye geçelim.
O sıralarda büyük zatlardan birinin gözleri hastalanmıştı.
Ankara'nın çeşitli göz mütehassısları baktılar, İstanbul'dan profesörler geldiler. Bu mühim zatın gözlerinde dekolman dedikleri mühim hastalığın bulunduğunu tespit ettiler. Göz yuvarlağının içinde, sarı noktanın yanlarında bir tabaka çatlamış, yerinden ayrılmış imiş. Pek tehlikeli olduğu söylenen bu hastalığın
yakın zamanlara kadar tedavisi mümkün değilmiş. Ancak beş
altı sene evvel çok ince bir ameliyatla bu derde deva bulmaya
uğraşmışlar, söylendiğine göre, muvaffak da olmuşlar. Bizim
memlekette şimdiye kadar hiç yapılmamış olan bu çok ince ve
tehlikeli ameliyatı, hele böyle pek mühim bir zatın üzerinde
tecrübe etmeyi bizim doktorlardan hiçbiri gözüne kestiremiyordu. Bunun için İstanbul'da bulunan Alman Yahudisi bir
profesörün çağrılması münasip görüldü. Adam, Almanya'da
bu ameliyatı birçok kereler yaptığını söyleyerek bu mühim zatı
da derdinden kurtarmayı kabul etti. Bizim mütehassıslar ve
profesörler bu yabancı hekimin işi tamamen üzerine aldığına
ve bütün mesuliyeti yüklendiğine emin olduktan sonra pek ustalıklı bir şekilde onun aleyhinde bulunmayı da ihmal etmediler. Bizim hastanenin başhekim odasına toplandıkları zaman
ara sıra ben de yanlarında bulunuyordum. Hiçbir kararın değişmeyeceğini iyice bildikleri için, çekinmeden söyleniyorlardı:
"Efendim, ne demek? Bu memlekette bu ameliyatı yapacak
adam yok mu?"
"Olmaz olur mu, efendim? Türkiye'de dekolman ameliyatı
yapılmamış... Olabilir! Ama hepimiz Avrupa'da bulunduğumuz sıralarda müteaddit defalar bu ameliyatı yaptık. Literatürü de günü gününe takip ediyoruz."
"Bu memleket bu aşağılık duygusundan ne zaman kurtulacak bilmem? Gâvur olsun da kim olursa olsun. Hemen baş tacı
ederiz."
"Bu profesör iyi gözcüdür. Almanya'dan tanırım. Alim
adamdır. Ama nazariyatçıdır. Bilhassa göz teşrihi marazisi mütehassısıdır. Operasyonları hakkında bir fikrim yok
"Efendim, ecnebilerin ilmi kıymetlerini inkâr etmek aklımızdan geçmez. Fakat, sahalarını hudutlandırmak ve onları
her şeyin bilgini saymamak şartıyla. Mesela, falanca (burada
başka bir Alman Yahudisi profesörün ismi söylendi) dünyaca
tanınmış bir operatördür. Ama, göğüs cerrahisinde, Laparatomi'ye (yani karın açmaya) gelince herif herhangi bir asistanımız kadar muvaffak olamıyor."
"Zannetmem! Bu zat hakikaten her sahada büyük operatördür. Fakat, başından geçen o felaket bu adamı mahvetti.
Yoksa, üstüne operatör gösterilemez. Sauerbruch'la aynı ayardadır. Üstelik de genç."
"Hangi felaket yahu?"
"Bilmiyor musunuz? Zavallı, umumi harpte, siperde askeri doktormuş. Yanlarına bir mermi düşmüş ve bunlar beş
altı arkadaş toprak altında kalmışlar. Ötekilerin hepsi ölmüş,
yalnız bunu kurtarabilmişler. O zamandan beri kendisine sık
sık krizler geliyor. Mesela, ameliyatın ortasında makasları, bıçakları, pensleri hastanın açık karnına fırlattığı gibi çıkıp gidiyor."
Ben bu sözleri söyleyen iyi yürekli adamın yüzüne şaşkın
şaşkın baktım ve bu çok hünerli profesör operatörün bu krizini
öğrendikten sonra bıçağının altına yatacak kahraman hasta bulunabilir mi? diye düşündüm.
Gözleri hasta olan büyük adamın o çok mühim ameliyatından bir gün önce, İstanbul'daki Alman Yahudisi profesör Ankara'ya gelmişti. Öğleden sonra Ankara'nın iki üç göz doktoru ile
daha evvel İstanbul'dan gelmiş olan iki profesör, hastanenin
başhekim odasında konuşuyorlardı:
"Gördün mü kendini beğenmiş herifi? Sabahleyin trenden
çıktı, hâlâ gelip bizimle bir konuşmak, istişarelerde bulunmak
lüzumunu duymuyor."
"Onlar gâvur, iki gözüm. Trenden çıkınca otelde bir banyo
almadan, nazik vücudunu dinlendirmeden gelir mi hiç?"
"Ondan değil azizim. Bizi adam yerine koymadığı için."
Onlar böyle tatlı tatlı konuşurlarken ben bir köşede oturmuş, Almanca tıp mecmualarını rastgele karıştırıyordum. Haftalık Tıp Gazetesi adlı bir dergide dört buçuk sahife kadar tutan
bir yazı dikkatimi çekti. Bu, "Dekolman Ameliyatında Bir İki
Yenilik" adlı bir makale idi. Şöyle bir dikkatlice okumaya başladım. Anlayabildiğime göre, birtakım teknik şeylerden, ameliyat
şeklinde yapılması gereken bazı değişikliklerden bahsediyor,
mesela: "Göze önce falan noktadan değil de, filan noktadan girmeli. Falanca tabakayı kaldırmak için şu numaralı pensi değil
de, bu numaralı pensi kullanmalı" diyordu.
Dergiyi elime alıp gülümseyerek doktorlara yaklaştım:
"Bakın beyler" dedim. "Burda bir makale var, belki sizi alakadar eder."
Hemen mecmuayı elimden aldılar, başlarını bir araya toplayıp yazıyı söktürmeye çalıştılar. Üçer beşer aylık seyahatleri
sırasında öğrendikleri Almanca ile bu yazıyı anlayamadılarsa
da, mahiyeti hakkında bir fikir edinmiş ve ehemmiyetine hükmetmiş olacaklar ki, içlerinden biri bana dönüp:
"Haydi, bu akşama kadar şunu bize tercüme et!" dedi.
"Çalışırım, ama iki yüz liranızı alırım."
Bu çeşit yazıların en kabadayısını bana haydi haydi beş liraya çevirtmeye alışmış olan bir doktor, şaka mı ediyorum diye
yüzüme baktı. Ciddi olduğumu anlayınca:
"Budala mısın be!" dedi.
"Hakkın var, şimdiye kadar çok budalalık ettim. Müsaade
buyurun da böyle sıkışık olduğunuz bir zamanda acısını çıkarayım."
Sonra pazarlığı kızıştırmak ister gibi, mecmuayı elime alıp
onlara makaleden bazı parçalar okudum. Üstünkörü manalarını söyledim, "Yarın ameliyata gireceksiniz, bunları bilmeniz
herhalde faydalı olur!" dedim. Benimle bu mesele üzerinde daha fazla konuşmaya lüzum bile görmeden tekrar dördü beşi
birden yazının üstüne eğildiler. Birbirlerine yardım ede ede
okuyup bir şeyler anlamaya çalıştılar. Fakat ben o hain tebessümümle, her çıkardıkları mananın yanlış ve ters olduğunu kendilerine izah edince, tekrar pazarlığa giriştiler. Hastane sahibi
olan akrabamın da doktorlardan yana müdahalesi sonunda, bu
makaleyi yüz lira mukabilinde akşama kadar tercüme etmeye
razı oldum. Elli lirasını peşin aldım, yukarı kattaki odama çıktığım gibi, işe koyuldum.
Her zaman olduğu gibi, beş altı lügat yardımı ile, çok kere
tıp terimlerinin önce Fransızcasım, sonra Türkçesini araya araya, gece saat ona doğru tercümeyi bitirdim. Doktorlar salonda
bezik oynuyorlardı. Yanlarına gidince merakla makalenin tercümesini dinlemeye başladılar. Bazı kelime ve tabirleri, doktorluk dili üzere tashih ettiler. Sonra hep bir araya toplanıp cümle
cümle okumaya ve aralarında münakaşaya koyuldular.
Makalenin sahiden ehemmiyetli olduğu konuşmalarından
anlaşılıyordu. Hatta birisi:
"Yahu bu yazıyı profesöre de verelim de, yarın bir halt karıştırmasın!" dedi.
Fakat iri burnu alt dudağına kadar uzayan kara yağız bir
profesör, boğuk sesi ile:
"Ne münasebet yahu!" dedi. "Koskoca profesör bunları bilmez olur mu? Bilmesi lazım. Yarın hünerini göstersin de görelim bakalım."
Ötekiler anlayışlı gözlerle birbirlerine baktılar. Biraz daha
konuştuktan sonra dağıldılar.
Ertesi sabah yine başhekimin odasında toplanmışlardı. Bu
sefer Yahudi profesör de aralarmdaydı. Kısa boylu, zayıf, ürkek
bakışlı bir adamdı. Her hareketinde, hatta ağzını her açışında,
etrafını darıltmaktan korkan bir hali vardı. Herhangi bir asistan
kendisine herhangi manasız bir şey soracak olsa bile, yüzüne
tatlı bir ifade vermeye çalışarak ona dönüyor, adeta yalvarır
hissini veren bir sesle ve ellerini mahçup mahçup ovuşturarak
uzun uzun konuşuyordu.
Ameliyat öğleden sonra yapılacaktı. Bütün konuşmaların
mevzuu dekolman hastalığının incelikleri ve ameliyatın güçlüğü üzerindeydi. Doktorun kıt Türkçesi ve bizim doktorların daha kıt Almanca ve Fransızcaları benim tercüman olarak sık sık
söze karışmamı gerektiriyordu. Uzun burunlu kara yağız profesör, artık sırası geldiğine hükmetmiş olacak ki, o dik ve boğuk sesi ile:
"Eee, Herr Professor" dedi, "sol göze müdahale edeceğimize göre, hangi nahiyeden gireceksiniz?"
Ondan sonra bir garip münakaşadır başladı; bizim doktor

lar dün akşam okuyup ezberledikleri makaleye dayanarak keskin sualler soruyorlardı. Yahudi profesör ise şimdiye kadar dekolman ameliyatında tutulmuş olan klasik yolu anlatıyor, fakat
her defasında bizim doktorların yine o makaleden edinilmiş itirazları ile karşılaşıyordu.
Kim bilir ne yaman korkular atlattıktan sonra, evini barkını
bırakıp buraya sığınmış ve hâlâ içinde o korkunun izlerini taşıdığı belli olan zavallı adam, o minimini, ihtiyar vücudundan
umulmaz bir çeviklikle etrafmdakilerin birinden öbürüne dönüyor, "Aman darılmayın, nasıl münasip görürseniz öyle cevap vereyim" demek isteyen, fakat bu kadar fazlası insanı yadırgatan bir nezaketle herkesi cevaplandırmaya çalışıyordu. Bizim doktorlardan biri: "Nasıl olur doktor? O tabakayı o pensle
tutmanın şu mahsurları vardır, falan numara pens daha doğru
olmaz mı?" dediği zaman ihtiyar profesör hızlı hızlı başını sallayarak: "Evet, evet, çok doğru!" diye tasdik ediyordu.
Fakat bu şekildeki konuşma ilerledikçe adamın şaşkınlığı artıp canı sıkılacağına yüzüne memnun bir tebessümün yayılmakta olduğu gözümden kaçmadı; bizimkilerin on, on beş saat önce
edindikleri ilme dayanarak adamı böyle sıkıştırmaya başlamaları
canımı sıktığı için bir kenara çekilmiştim, merakla yine yanlarına
sokuldum. Alman profesör şimdi etrafmdakilerin itirazlarını
apaçık bir memnunlukla tasdik ediyordu. Nihayet bir aralık elini, kendisini en insafsızca siygaya çeken şişman, mavi gözlü,
genç yaşta saçları dökülmüş bir doktorun omuzuna koyarak:
"Ah, dekolman ameliyatında bu neticelere varmış olmanızdan ne kadar sevinç duyduğumu tasavvur edemezsiniz. Çok
zor olduğunu herkesin tasdik ettiği bu tehlikeli ameliyatta şimdiye kadar takip edilen usuller maalesef her zaman muvaffakiyete götürmüyordu. Yeni şekiller bulunması lazımdı. Çok doğru, çok doğru" dedi. Sonra sesini alçaltıp gözünü etrafındakilerin üzerinde teker teker gezdirerek:
"İşte görüyorsunuz ki, bir mesele üzerinde ciddi olarak çalışılınca aynı doğru neticelere varılıyor. Ben de uzun tecrübelerden sonra dekolman ameliyatında birtakım değişiklikler yapılması gerektiği neticesine vardım. Hatta bugünkü ameliyatta tamamen bu yoldan yürüyeceğim."
Bizim doktorlar gözlerinde zafer pırıltıları ile, dünya çapında şöhreti olan bu sözde bilginin prensipsizliğine şaşmış gibi, birbirlerinin yüzüne bakarken, o, aynı ürkek, çekingen hali
ile ve daha yavaş bir sesle ilave etti:
"Ben bütün bunları son çıkan Haftalık Tıp Gazetesi'nde yazdım. Fakat biliyorsunuz, Yahudi olduğumuz için imzamızı koyamıyoruz!" dedi.





SABAATTİN ALİ
SIRÇA KÖŞK


Beni etkiliyen bir yazı paylaşmak istedim .Burada mütavazi bir İnsan potresi beni oldukça etkiledi .
Saygılar
audi-vide-tace
    dinle-gör
        sus


Ekim 09, 2019, 09:16:10 ÖS
Yanıtla #1
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 1723
  • Cinsiyet: Bay

      Arif olan anlasın!.
      Saygılar-sevgiler.
"Vur ama dinle beni"


Ekim 09, 2019, 10:45:05 ÖS
Yanıtla #2
  • Forum ve Uye Yoneticisi
  • Aktif Uye
  • *****
  • İleti: 808
  • Cinsiyet: Bay

Sabahattin Ali gibisi var mı ?
2050 de Türkiye çöl olacak ! Ağaç dikin, ağaç diktirin....
Sayğıdeğer üyeler, forumla ilgili her türlü soru ve sorun için lütfen tarafıma başvurunuz.