Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: 13. Cuma Neden Uğursuzdur.  (Okunma sayısı 179 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Şubat 04, 2020, 07:44:23 ÖS

Alıntıdır.
www.kahramangiller.com sitesinden Özlem Buket Duru’nun yazısıdır.

13. Cuma Neden Uğursuzdur?

Yazan; Özlem Buket Duru

“Zaten Türkiye’de yaşıyoruz, bir de 13. Cuma çıkarma başımıza!” diyebilirsiniz. Ama ülkemizin her gün iyice yorucu hale gelen gündeminden sıkıldıysanız ve 10-15 dakika sizi oyalayacak bir şeyler istiyorsanız, size anlatacak bir hikayem var ve hayır, içinde Jason ya da manyak annesi yer almıyor.
Ucundan köşesinden tarih araştıranlar mutlaka duymuştur; ayın 13’üne denk gelen Cuma gününün uğursuz sayılmasının bilinen en yaygın nedeni, ünlü Tapınak Şövalyeleri’ne dayanır.  Tapınak Şövalyeleri ismine denk gelmemiş olamazsınız; hakkında en çok komplo teorisi çıkarılmış ve kitap yazılmış tarikatlardan biridir. Çoğu oluşum gibi, bunların da kuruluş nedeni iyi bir şeyler yapmaya çalışmaktır. Şöyle ki; 1. Haçlı Seferi’nin sonunda Hristiyanlar Kudüs’ü ele geçirince, bu Avrupa’da hem dindar, hem maceraperest insanlar arasında büyük heyecana yol açmıştı ve gerek ganimet edinmek, gerek hac yolculuğu yapmak için binlercesi kendini yollara attı. Ancak hesap etmedikleri bir şey vardı; evet Kudüs ele geçirilmiş ve güvenliydi, ama ya öncesi?  Kutsal Topraklar’ı kendi gözleriyle görmek isteyen bu insanların bir çoğu, ne yazık ki Kudüs’e giden yolları tutmuş eşkıyalar tarafından soyularak katledildi. (*)
(*) Kudüs’ü alan Fransızlar bu bölgeye Outremer, yani “Denizlerin Ötesi” demişlerdi. Çok kabaca bugün Tarsus’un güneyindeki Suriye toprakları olarak düşünebiliriz. 
Sonunda Fransız şövalye Hugues de Payens, Kral 2. Baldwin’e gidip, bu yolcuları korumak üzere bir tarikat kurmak için izin istedi. Kral bunu hemen onayladı; soyguncuların yağmaladığı kervanların ve gösterdikleri vahşetin haberleri Kudüs’e ulaştıkça, huzursuzluk artıyordu. Tapınak Şövalyeleri’ne garnizon olarak Tapınak Tepesi’ni (Temple Mount) kullanmalarını söyledi. İşte bin yıllık tantana da bundan çıktı. Nasıl mı?

Hugues de Payens’in Kral 2. Baldwin’den izin isteyişi;

Şöyle söyleyeyim; Kudüs üç din için de kutsal bir şehir, değil mi? İşte Tapınak Tepesi bu husumetin tepe noktalarından biriydi desem, abartmış olmam. Burası Museviler için çok kutsal bir yerdi, çünkü Süleyman Tapınağı’nın yıkıntılarının burada olduğuna inanıyorlardı. Aynı zamanda, inanışa göre burası, İbrahim Peygamber’in oğlunu kurban etmek için çıktığı tepeydi. Sonradan gelen Müslümanlar, bu kutsal yeri tabii ki boş bırakmamış ve buradaki Morya Tepesi’nin (Moria ismi tanıdık geldi mi?) üstüne Mescid-i Aksa’yı inşa etmişlerdi. Tarihte en az üç dini grubun “en kutsal” diye tabir ettiği bir yerin hakimiyetine sahip olmuş Tapınak Şövalyeleri’nin  ardından tonla komplo teorisi çıkarılması normal. En meşhuru, tarikat üyelerinin kazılar yaparak Süleyman’ın kayıp hazinelerini çıkardıklarıdır.
Tapınak Şövalyeleri’ne, aynı zamanda Süleyman Tapınağı Şövalyeleri (Order of Solomon’s Temple) denmesinin bir nedeni budur. Tarikat ilk kurulduğunda, dokuz şövalyeden oluşuyordu. Fantastik edebiyatta görebileceğiniz “dokuz kral”, dokuz büyücü” gibi hikayelerin çoğunun esin kaynağı buradan gelir.  İsa’nın Fakir Askerleri diye de bilinirler. Neden mi fakir? Eh, ilk başlarda yaptıkları tamamen gönüllü işiydi de ondan. Tarikat, topladığı bağışlarla geçiniyordu. Hatta ettikleri Fakirlik Yemini, sembollerine tek atın üzerine binen iki şövalye şeklinde yansımıştı. Bu aynı zamanda hayat boyu kardeşliği de temsil ediyordu.

Haçlı Seferleri’nde dünya gerçekten acımasız bir yerdi. (*) Bu tür insani değerler ve kardeşlik, üstelik katılacak üyelerin mal varlıklarından tamamen vazgeçmeleri, biraz dürüstlük özlemi çeken insanlarda çok iyi bir etki bıraktı ve popülariteleri hızla arttı. Daha da iyisi, Clairvaux’lu Bernard adında, onları destekleyecek nüfuzlu bir başrahip buldular. Bir başrahibin desteği önemli şeydi; Tapınak Şövalyeleri, 1139’da yani kuruluşlarından sadece 20 yıl sonra kilise tarafından resmi olarak tanınıp kabul edildi. O dönemde yolculukların ne kadar sürdüğünü bir gözünüzde canlandırın, bir tarikatın varlığını oturtup şöhret kazanması için çok kısa bir süre olduğunu anlarsınız.
(*) “Dünya ne zaman iyi bir yer oldu ki?” diyebilirsiniz, ama size şunu söyleyeyim; eğer o dönemde internet olsaydı ve herkesin her yaptığını görebilme imkanı bulsaydık, büyük ihtimalle kendimize Derinkuyu gibi bir mağara kompleksi kazar ve bir daha dışarı çıkmazdık. 


Peki bu 13. Cuma’ya nasıl gitti? Az sabredin, oraya geliyorum. Tarikatın bir kaç olmazsa olmazı vardı; ilk olarak sadece en iyi savaşçıları kabul ediyorlardı. Bu şekilde herkese korku saldılar. Peki her üye savaşçı mı olmak zorundaydı? Bağış kabul ederek ilerleyen bir toplulukta, elbette hayır. Lojistiğe ve evrak işine bakan üye sayısı hiç de az değildi. 1139’da resmi olarak tanındıklarında, onlara akan para ve bağış miktarı hızla arttı. Üstelik kuruluş amaçlarına hizmet edecek şekilde, Kutsal Topraklar’a yolculuk yapanları korumanın çok etkili bir yolunu keşfettiler: Bağış ve evrak işlerine bakan üyelerini, Hristiyan Avrupa ülkelerine ve Kudüs’e yakın güvenli bölgelerde oluşturdukları cemiyet binalarına yerleştirdiler. Kutsal Topraklar’ı ziyaret edecek siviller, mal varlıklarını cemiyet binalarına emanet ederek, isimlerine özel yazılıp mühürlenmiş bir kredi mektubu alıyorlardı. Sonra da bu kredi mektuplarını Kudüs’teki ana binada bozduruyorlardı. Böylece, çoğu yük taşımadıkları için soyguncuların hedefi olmaktan kurtuluyordu. Tapınak Şövalyesi denince gözünüzde nasıl bir şey canlanıyor bilmiyorum, ama bu adamlar Orta Çağ’ın bankacılarıydı.

O dönemde mal varlığınızı yitirmekten korkan, gözü gibi saklayan bir aristokratsınız diyelim. Bir bakıyorsunuz ki, harika atların tepesinde tozu dumana katarak ilerleyen bembeyaz, lekesiz zırh elbiseleri üzerine işlenmiş kızıl haçları, ışıl ışıl zırhları ve sizin boyunuzdaki silahlarıyla bir grup şövalye beliriyor. Miğferlerinin sorguçlarından, atların toynaklarına kadar üstlerinden karizma akıyor. Sizi korumaya geldiklerini söylüyorlar. Sadece sizi değil, sahip olduklarınızı da. Daha ne istersiniz? Beyaz üzerine Kızıl Haç sembolü bugün aklınıza hastaneleri getirebilir, ama o dönemde insanlar bu şövalyeleri hatırlıyordu.
İcraat kadar imajın da büyük bir önemi olduğunu fark etmiş Tapınak Şövalyeleri, kişisel mal varlığı edinmemek için yemin etmişlerdi, evet. Ama yukarıda saydığım özellikleri sayesinde, Hristiyan ülkelerin bütün soylularının parası onlara akmaya başladı. Yani Avrupa ve Kudüs’ün zenginliğinin önemli bir kısmını yönetmeye başladılar. Usta savaşçıları sayesinde Selahaddin Eyyübi’nin 26.000 askerini perişan ettikleri Montgisard Savaşı’ndaki zaferden sonra, ünleri iyice artmıştı (üstelik sadece 500 kişilik bir kuvvetle yardıma gittikleri halde, 2005 yapımı Orlando Bloom’un oynadığı Kingdom of Heaven’da da geçer bu).
Savaşçıların görevi savaş kazanmaktır, malum. Peki, bir banka ne yapar? Kuşkusuz, paranızı emniyette tutar, hatta paranızı yatırmanız için cazip teklifler sunar. Kimdi bu adamlar? Orta Çağın en korkulan savaşçıları. Peki elektronik şifrelerle metal kasaların olmadığı öyle bir ortamda para en iyi, içinizin en rahat edeceği şekilde nerede saklanır? Şöyle güvenli, kapı gibi adamların koruduğu sapasağlam bir kalede. Peki, bu kadar mı? Hayır, bir bankanın en önemli özelliği şüphesiz kredi vermesidir. “İlki çok iyi oldu ya, bir daha yapalım!” diye zaferle anılmak isteyen kralların Haçlı Seferleri organize ettiği bir dönemde, asker dediğin elbette ağaçta yetişmiyordu, ordu kurmak için para gerekliydi.

Yani, tarikatımıza hatırı sayılır miktarda borçlu olan pek çok soylu vardı. Üstelik, Tapınak Şövalyeleri sadece para alıp satmıyordu. Ellerindeki parayla, tarikatın adına hem Avrupa’da, hem Yakın ve Orta Doğu’da verimli topraklar satın aldılar. Bunlardan gelen ürünlerin kârı çok büyüktü. Bu kârla büyük kaleler ve katedraller inşa ettirdiler. Sakın “Aman bunlar da sıcak paraya doyunca inşaata girişmiş!” diye düşünmeyin, zira o devirde başka bir şey yoktu. Zaten “Kutsal Topraklar’ın en prestijli kuruluşu” için mimarlar, üreticiler herhalde sıraya girmişlerdi. Ne tasvir etmeye çalıştığımı anladınız, değil mi? Dünyanın ilk çok uluslu şirketinden söz ediyorum! Nüfuzlu kralların, yani politikacıların dahi borçlu olduğu çok uluslu bir şirket…
Ancak bu ilk çok uluslu şirketin ömrü sadece iki yüzyıl kadar sürdü. Batık şirketle dolu günümüzde tabii “İnsan daha ne ister?” diyebilirsiniz. Ancak Kudüs’teki karışık durum, Selahaddin Eyyübi’nin Kutsal Şehir’i geri alması, başka askeri Hristiyan tarikatlarıyla sürtüşmeleri ve en son Harezmşahlar’ın ortaya çıkmasıyla, Tapınak Şövalyeleri ana binalarını kaybederek önce Akka’ya (İsrail), sonra da Kıbrıs’a taşınmak zorunda kaldılar. Zamanla o aman vermez askeri yapı da çözüldü ve eski prestijlerini kaybettiler, kendi ana binasını bile elinde tutamayan bir askeri bankaya kim güvenirdi ki?


Devir Biter, Kültür Kalır
Ancak, Tapınak Şövalyeleri’nin gerek Avrupa, gerek Orta Doğu’da inşa ettikleri yüzlerce cemiyet binasını unutmayın. Bu binalar erken Avrupa tarihinde günlük hayatın bir parçası olmuşlar ve kendi kültürlerini yaratmışlardı. Tarikat, 12. yüzyılın ortalarından itibaren iyice şirketleşmeye başladı; tabii askeri bazı hareketler de oluyordu, ama bunlar Kutsal Şehir’in korunmasından, filanca bağı tutan eşkıyaların temizlenmesine düşmüştü artık. Banka faaliyetleri ise artarak sürüyordu.

1305’te Papa 5. Clement, en büyük iki askeri Hristiyan tarikatının liderini Fransa’daki Avignon şehrine çağırdı; bu tarikatlardan biri Tapınak Şövalyeleri, diğeri ise herhalde en çok sürtüşme yaşadıkları Hospitaller Şövalyeleri’ydi. Bunları en büyük dini şirket tarafından barıştırılmaya çalışılan rakip holdingler gibi düşünebilirsiniz. O dönemde, tarikatın Büyük Üstad’ı (Grand Master) Jacques de Molay‘dı. Hospitaller Şövalyeleri’nin lideri Fulk de Villaret, her nedense bu görüşmelere  bir kaç ay “geç kaldı”. Molay, Hospitaller’le birleşmeye yanaşmayınca, Papa 5. Clement kurnaz bir şekilde, Büyük Üstad’ın önüne eski tarikat üyeleriyle ilgili yolsuzluk davalarını getirdi ve bu konuda hakemlik etmesi için Fransa Kralı 4. Philip’e yazdı. 4. Philip, o sırada İngilizlerle savaşıyordu ve Tapınak Şövalyeleri’nden yüklü bir miktarda borç almıştı, pek tabii ki borcunu ödemek istemiyordu. Büyük ihtimalle Papa ile önceden anlaşmışlardı. Ancak Papa’nın o sırada Tapınak Şövalyeleri’nin dağıtmak gibi bir maksadı olduğunu sanmıyorum, en fazla diğer tarikatla birleşmesi için gözdağı vermek istemiş olabilir.
Ancak aynısı kesinlikle 4. Philip için geçerli değildi. 13 Ekim 1307 Cuma gününün şafağında, Kral Philip bütün Tapınak Şövalyeleri’nin tutuklanmasını emretti. Tutuklama emrinde “Tanrı memnun değil. Din düşmanları aramızda,” yazıyordu. Tarikatın bir zamanlar saygın olan üyeleri, putlara tapmak, haça tükürmek, İsa’yı inkâr etmek, erkekler arasında dudaktan öpüşmek,  homoseksüellik (bir ata binmiş iki şövalyeyi gördüğünüzde onu düşündünüz hepiniz değil mi, alt kültürü tanıyorum), işte yakmak istedikleri biri olduğunda paket halinde gelen suçlamalarla itham edildi ve hepsi gördükleri yoğun işkenceden sonra suçlarını “itiraf edip” asıldılar. Bunların arasında Molay da vardı. Ancak daha sonra, “işkence altında” olduğunu söyleyerek itirafını geri aldı. Ancak Paris’teki halk, çoktan“Amanın! Tarikat şövalyeleri ne ahlaksızmış! Artık kime güveneceğiz?” havasına girmişti ve 4. Philip talepleriyle Papa Clement’in üzerine gittiğinde, Papa daha fazla karşı koyamayarak Tapınak Şövalyeleri’ni dağıtmayı kabul etti. 23 Kasım 1307’de, tüm Avrupa ülkelerinde tarikat üyelerinin yakalanıp mal varlıklarına el konulması emrini verdi. Bütün mallar da Hospitaller Şövalyeleri’ne bağışlandı. Nasıl buram buram üçlü entrika koktu burası, değil mi? Tapınak Şövalyeleri tarikatça aforoz edildi ve tüm üyeleri, gerek idamla, gerek yakılarak öldürüldü.

Jacques de Molay ile tarikatın ileri gelenlerinden Geoffroi de Charney , 18 Mart 1314’te Notre Dame’da dua ettikten sonra kazığa bağlanarak yakıldılar. Molay, Notre Dame’ı görebilecek şekilde bağlanmak istedi ve iki adam da sonuna kadar masum olduklarını savundular. Rivayete göre, Molay’ın son sözleri şunlardı; “Tanrı kimin masum, kimin suçlu olduğunu biliyor. Bizim ölümümüze sebep olanlar, felaketten kurtulamayacaklar!” Eh, bu sözler gerçekten söylendi mi bilmiyorum, ama Papa 5. Clement bundan bir ay sonra öldü. Kral 4. Philip ise, aynı yılın sonunda, avlanırken uğradığı bir kazada hayatını kaybetti.
Bir zamanlar Kutsal Tepe’ye hakim olmuş güçlü bir tarikatın böyle güm diye düşmesi, halk arasında sonsuz söylentiye neden oldu. 13. Cuma korkusunun bu şekilde yayıldığına dair iddialar vardır. Avrupa’daki Hristiyanlar, uzun bir süre bu olayın travmasından kurtulamamıştır. Öyle ya, saygın bildiğiniz adamları canları isteyince topluca idama götürecek kadar güç sahibi olan krallar, kim bilir size neler yaparlar? 13. Cuma pek çok dine ve söylenceye bağlanmıştır, ama burada asıl önemli olan şey, insan ırkı olarak korku kaynaklarımızı kendi kendimize yarattığımızdır.
13. Cuma biz Türklere pek bir şey ifade etmeyebilir, zira bizim uğursuz bellediğimiz gün daha çok Salı’dır, “Salı sallanır,” derler ve bu da Bizanslılardan kalma bir inanıştır. Yine bir rivayete göre, İstanbul Salı günü fethedilmiştir mesela. Ancak yurt dışında bu iş ciddi; 13. Cuma günü yaşanan korkunun bir ismi bile var; Triskaidekaphobia diyorlar. Valla bence okuyabilen fobiyi edinmekte serbest. Ancak 13. Cuma’nın şöyle bir iyi yanı var; Avrupa ve Amerika’da yaşayan insanlar bugün temkinli davrandıkları için çoğu evden çıkmıyor ve trafik kazalarında belirgin bir azalma görülüyor. Eh, her şeyde bir hayır var.

Son olarak… Tapınak Şövalyeleri, aslında Mecdelli Meryem’in kalıntılarını koruduklarını söyleyen Dan Brown’ın Da Vinci Şifresi’nden tutun, Asssassin’s Creed’e kadar pek çok filme ve bilgisayar oyununa konu oldular. Hatta bir gecede yapılan tutuklamanın Star Wars’daki “Command 66″‘nin esin kaynağı olduğu da düşünülür. Söylentilerin ne kadar doğru olduğunu bilmemiz imkansız tabii. Ancak, kilise kayıtlarında tapmakla suçlandıkları “Baphomet”‘in (bu ismi Therion şarkılarından anımsayabilirsiniz) şeytanlaştırılmış boynuzlu bir tanrı olması, ayrıca yine ana binalarında Vaftizci John’a ait olduğu sanılan bir baş mumyasının tutulması filan ilginç detaylardır. Üstelik, Dan Brown’un Da Vinci Şifresi ile öncesinde yazılmış Michael Baigent’in Kutsal Kâse, Kutsal Kan adlı kitabında, Leonardo da Vinci’nin Son Akşam Yemeği adlı tablosunda Vaftizci John’un yerinde Mecdelli Meryem’in oturduğu ve o sırada İsa’dan hamile olduğunu iddia edilmiştir. Bu nedenle Tapınak Şövalyeleri’nin başlıca görevinin, İsa’nın soyunu korumak olduğu ileri sürülmüştür. Hatta ünlü bilgisayar oyunu Gabriel Knight 3’te de bu işlenmiştir. Bu konuda söz bitmez; zira Orta Doğu ülkelerinin sahip olduğu ılık iklim ve ganimetlerin, Batı’nın her zaman gözünü kamaştırdığı ve sayısız efsanenin kaynağı oldukları bir gerçektir.
13. Cuma’yla ilgili tonla efsane var, ben size sadece birini ve en uzununu anlattım. Bir sonraki 13. Cuma yanılmıyorsam Ekim’de, diğerlerini de o zaman eklerim. Esen kalın!
(*) Tapınak Şövalyeleri ile ilgili anlatılacak çok şey olmasına rağmen, ben sadece özet yazdım.


Alıntıdır. www.kahramangiller.com sitesinden Özlem Buket Duru’nun yazısı.
Errare humanum est.


Şubat 04, 2020, 07:59:40 ÖS
Yanıtla #1

Tapınak Şövalyeleri bir nevi Esseniler ve ya Katharlar ve ya Pavlikenler gibiymiş. Sanırım Kral Philip ve 5. Clement öte tarafta baya bi sıkıntı çekmiştir...

Tapınakçılara saygı duymak gerek...

Sevgiler
« Son Düzenleme: Şubat 04, 2020, 08:28:25 ÖS Gönderen: Mandıra Filozofu »
Errare humanum est.


Şubat 05, 2020, 09:24:49 ÖÖ
Yanıtla #2
  • Mason
  • Orta Dereceli Uye
  • *
  • İleti: 436
  • Cinsiyet: Bay

Alıntıdır.
www.kahramangiller.com sitesinden Özlem Buket Duru’nun yazısıdır.

13. Cuma Neden Uğursuzdur?

Yazan; Özlem Buket Duru

“Zaten Türkiye’de yaşıyoruz, bir de 13. Cuma çıkarma başımıza!” diyebilirsiniz. Ama ülkemizin her gün iyice yorucu hale gelen gündeminden sıkıldıysanız ve 10-15 dakika sizi oyalayacak bir şeyler istiyorsanız, size anlatacak bir hikayem var ve hayır, içinde Jason ya da manyak annesi yer almıyor.
Ucundan köşesinden tarih araştıranlar mutlaka duymuştur; ayın 13’üne denk gelen Cuma gününün uğursuz sayılmasının bilinen en yaygın nedeni, ünlü Tapınak Şövalyeleri’ne dayanır.  Tapınak Şövalyeleri ismine denk gelmemiş olamazsınız; hakkında en çok komplo teorisi çıkarılmış ve kitap yazılmış tarikatlardan biridir. Çoğu oluşum gibi, bunların da kuruluş nedeni iyi bir şeyler yapmaya çalışmaktır. Şöyle ki; 1. Haçlı Seferi’nin sonunda Hristiyanlar Kudüs’ü ele geçirince, bu Avrupa’da hem dindar, hem maceraperest insanlar arasında büyük heyecana yol açmıştı ve gerek ganimet edinmek, gerek hac yolculuğu yapmak için binlercesi kendini yollara attı. Ancak hesap etmedikleri bir şey vardı; evet Kudüs ele geçirilmiş ve güvenliydi, ama ya öncesi?  Kutsal Topraklar’ı kendi gözleriyle görmek isteyen bu insanların bir çoğu, ne yazık ki Kudüs’e giden yolları tutmuş eşkıyalar tarafından soyularak katledildi. (*)
(*) Kudüs’ü alan Fransızlar bu bölgeye Outremer, yani “Denizlerin Ötesi” demişlerdi. Çok kabaca bugün Tarsus’un güneyindeki Suriye toprakları olarak düşünebiliriz.
Sonunda Fransız şövalye Hugues de Payens, Kral 2. Baldwin’e gidip, bu yolcuları korumak üzere bir tarikat kurmak için izin istedi. Kral bunu hemen onayladı; soyguncuların yağmaladığı kervanların ve gösterdikleri vahşetin haberleri Kudüs’e ulaştıkça, huzursuzluk artıyordu. Tapınak Şövalyeleri’ne garnizon olarak Tapınak Tepesi’ni (Temple Mount) kullanmalarını söyledi. İşte bin yıllık tantana da bundan çıktı. Nasıl mı?

Hugues de Payens’in Kral 2. Baldwin’den izin isteyişi;

Şöyle söyleyeyim; Kudüs üç din için de kutsal bir şehir, değil mi? İşte Tapınak Tepesi bu husumetin tepe noktalarından biriydi desem, abartmış olmam. Burası Museviler için çok kutsal bir yerdi, çünkü Süleyman Tapınağı’nın yıkıntılarının burada olduğuna inanıyorlardı. Aynı zamanda, inanışa göre burası, İbrahim Peygamber’in oğlunu kurban etmek için çıktığı tepeydi. Sonradan gelen Müslümanlar, bu kutsal yeri tabii ki boş bırakmamış ve buradaki Morya Tepesi’nin (Moria ismi tanıdık geldi mi?) üstüne Mescid-i Aksa’yı inşa etmişlerdi. Tarihte en az üç dini grubun “en kutsal” diye tabir ettiği bir yerin hakimiyetine sahip olmuş Tapınak Şövalyeleri’nin  ardından tonla komplo teorisi çıkarılması normal. En meşhuru, tarikat üyelerinin kazılar yaparak Süleyman’ın kayıp hazinelerini çıkardıklarıdır.
Tapınak Şövalyeleri’ne, aynı zamanda Süleyman Tapınağı Şövalyeleri (Order of Solomon’s Temple) denmesinin bir nedeni budur. Tarikat ilk kurulduğunda, dokuz şövalyeden oluşuyordu. Fantastik edebiyatta görebileceğiniz “dokuz kral”, dokuz büyücü” gibi hikayelerin çoğunun esin kaynağı buradan gelir.  İsa’nın Fakir Askerleri diye de bilinirler. Neden mi fakir? Eh, ilk başlarda yaptıkları tamamen gönüllü işiydi de ondan. Tarikat, topladığı bağışlarla geçiniyordu. Hatta ettikleri Fakirlik Yemini, sembollerine tek atın üzerine binen iki şövalye şeklinde yansımıştı. Bu aynı zamanda hayat boyu kardeşliği de temsil ediyordu.

Haçlı Seferleri’nde dünya gerçekten acımasız bir yerdi. (*) Bu tür insani değerler ve kardeşlik, üstelik katılacak üyelerin mal varlıklarından tamamen vazgeçmeleri, biraz dürüstlük özlemi çeken insanlarda çok iyi bir etki bıraktı ve popülariteleri hızla arttı. Daha da iyisi, Clairvaux’lu Bernard adında, onları destekleyecek nüfuzlu bir başrahip buldular. Bir başrahibin desteği önemli şeydi; Tapınak Şövalyeleri, 1139’da yani kuruluşlarından sadece 20 yıl sonra kilise tarafından resmi olarak tanınıp kabul edildi. O dönemde yolculukların ne kadar sürdüğünü bir gözünüzde canlandırın, bir tarikatın varlığını oturtup şöhret kazanması için çok kısa bir süre olduğunu anlarsınız.
(*) “Dünya ne zaman iyi bir yer oldu ki?” diyebilirsiniz, ama size şunu söyleyeyim; eğer o dönemde internet olsaydı ve herkesin her yaptığını görebilme imkanı bulsaydık, büyük ihtimalle kendimize Derinkuyu gibi bir mağara kompleksi kazar ve bir daha dışarı çıkmazdık.


Peki bu 13. Cuma’ya nasıl gitti? Az sabredin, oraya geliyorum. Tarikatın bir kaç olmazsa olmazı vardı; ilk olarak sadece en iyi savaşçıları kabul ediyorlardı. Bu şekilde herkese korku saldılar. Peki her üye savaşçı mı olmak zorundaydı? Bağış kabul ederek ilerleyen bir toplulukta, elbette hayır. Lojistiğe ve evrak işine bakan üye sayısı hiç de az değildi. 1139’da resmi olarak tanındıklarında, onlara akan para ve bağış miktarı hızla arttı. Üstelik kuruluş amaçlarına hizmet edecek şekilde, Kutsal Topraklar’a yolculuk yapanları korumanın çok etkili bir yolunu keşfettiler: Bağış ve evrak işlerine bakan üyelerini, Hristiyan Avrupa ülkelerine ve Kudüs’e yakın güvenli bölgelerde oluşturdukları cemiyet binalarına yerleştirdiler. Kutsal Topraklar’ı ziyaret edecek siviller, mal varlıklarını cemiyet binalarına emanet ederek, isimlerine özel yazılıp mühürlenmiş bir kredi mektubu alıyorlardı. Sonra da bu kredi mektuplarını Kudüs’teki ana binada bozduruyorlardı. Böylece, çoğu yük taşımadıkları için soyguncuların hedefi olmaktan kurtuluyordu. Tapınak Şövalyesi denince gözünüzde nasıl bir şey canlanıyor bilmiyorum, ama bu adamlar Orta Çağ’ın bankacılarıydı.

O dönemde mal varlığınızı yitirmekten korkan, gözü gibi saklayan bir aristokratsınız diyelim. Bir bakıyorsunuz ki, harika atların tepesinde tozu dumana katarak ilerleyen bembeyaz, lekesiz zırh elbiseleri üzerine işlenmiş kızıl haçları, ışıl ışıl zırhları ve sizin boyunuzdaki silahlarıyla bir grup şövalye beliriyor. Miğferlerinin sorguçlarından, atların toynaklarına kadar üstlerinden karizma akıyor. Sizi korumaya geldiklerini söylüyorlar. Sadece sizi değil, sahip olduklarınızı da. Daha ne istersiniz? Beyaz üzerine Kızıl Haç sembolü bugün aklınıza hastaneleri getirebilir, ama o dönemde insanlar bu şövalyeleri hatırlıyordu.
İcraat kadar imajın da büyük bir önemi olduğunu fark etmiş Tapınak Şövalyeleri, kişisel mal varlığı edinmemek için yemin etmişlerdi, evet. Ama yukarıda saydığım özellikleri sayesinde, Hristiyan ülkelerin bütün soylularının parası onlara akmaya başladı. Yani Avrupa ve Kudüs’ün zenginliğinin önemli bir kısmını yönetmeye başladılar. Usta savaşçıları sayesinde Selahaddin Eyyübi’nin 26.000 askerini perişan ettikleri Montgisard Savaşı’ndaki zaferden sonra, ünleri iyice artmıştı (üstelik sadece 500 kişilik bir kuvvetle yardıma gittikleri halde, 2005 yapımı Orlando Bloom’un oynadığı Kingdom of Heaven’da da geçer bu).
Savaşçıların görevi savaş kazanmaktır, malum. Peki, bir banka ne yapar? Kuşkusuz, paranızı emniyette tutar, hatta paranızı yatırmanız için cazip teklifler sunar. Kimdi bu adamlar? Orta Çağın en korkulan savaşçıları. Peki elektronik şifrelerle metal kasaların olmadığı öyle bir ortamda para en iyi, içinizin en rahat edeceği şekilde nerede saklanır? Şöyle güvenli, kapı gibi adamların koruduğu sapasağlam bir kalede. Peki, bu kadar mı? Hayır, bir bankanın en önemli özelliği şüphesiz kredi vermesidir. “İlki çok iyi oldu ya, bir daha yapalım!” diye zaferle anılmak isteyen kralların Haçlı Seferleri organize ettiği bir dönemde, asker dediğin elbette ağaçta yetişmiyordu, ordu kurmak için para gerekliydi.

Yani, tarikatımıza hatırı sayılır miktarda borçlu olan pek çok soylu vardı. Üstelik, Tapınak Şövalyeleri sadece para alıp satmıyordu. Ellerindeki parayla, tarikatın adına hem Avrupa’da, hem Yakın ve Orta Doğu’da verimli topraklar satın aldılar. Bunlardan gelen ürünlerin kârı çok büyüktü. Bu kârla büyük kaleler ve katedraller inşa ettirdiler. Sakın “Aman bunlar da sıcak paraya doyunca inşaata girişmiş!” diye düşünmeyin, zira o devirde başka bir şey yoktu. Zaten “Kutsal Topraklar’ın en prestijli kuruluşu” için mimarlar, üreticiler herhalde sıraya girmişlerdi. Ne tasvir etmeye çalıştığımı anladınız, değil mi? Dünyanın ilk çok uluslu şirketinden söz ediyorum! Nüfuzlu kralların, yani politikacıların dahi borçlu olduğu çok uluslu bir şirket…
Ancak bu ilk çok uluslu şirketin ömrü sadece iki yüzyıl kadar sürdü. Batık şirketle dolu günümüzde tabii “İnsan daha ne ister?” diyebilirsiniz. Ancak Kudüs’teki karışık durum, Selahaddin Eyyübi’nin Kutsal Şehir’i geri alması, başka askeri Hristiyan tarikatlarıyla sürtüşmeleri ve en son Harezmşahlar’ın ortaya çıkmasıyla, Tapınak Şövalyeleri ana binalarını kaybederek önce Akka’ya (İsrail), sonra da Kıbrıs’a taşınmak zorunda kaldılar. Zamanla o aman vermez askeri yapı da çözüldü ve eski prestijlerini kaybettiler, kendi ana binasını bile elinde tutamayan bir askeri bankaya kim güvenirdi ki?


Devir Biter, Kültür Kalır
Ancak, Tapınak Şövalyeleri’nin gerek Avrupa, gerek Orta Doğu’da inşa ettikleri yüzlerce cemiyet binasını unutmayın. Bu binalar erken Avrupa tarihinde günlük hayatın bir parçası olmuşlar ve kendi kültürlerini yaratmışlardı. Tarikat, 12. yüzyılın ortalarından itibaren iyice şirketleşmeye başladı; tabii askeri bazı hareketler de oluyordu, ama bunlar Kutsal Şehir’in korunmasından, filanca bağı tutan eşkıyaların temizlenmesine düşmüştü artık. Banka faaliyetleri ise artarak sürüyordu.

1305’te Papa 5. Clement, en büyük iki askeri Hristiyan tarikatının liderini Fransa’daki Avignon şehrine çağırdı; bu tarikatlardan biri Tapınak Şövalyeleri, diğeri ise herhalde en çok sürtüşme yaşadıkları Hospitaller Şövalyeleri’ydi. Bunları en büyük dini şirket tarafından barıştırılmaya çalışılan rakip holdingler gibi düşünebilirsiniz. O dönemde, tarikatın Büyük Üstad’ı (Grand Master) Jacques de Molay‘dı. Hospitaller Şövalyeleri’nin lideri Fulk de Villaret, her nedense bu görüşmelere  bir kaç ay “geç kaldı”. Molay, Hospitaller’le birleşmeye yanaşmayınca, Papa 5. Clement kurnaz bir şekilde, Büyük Üstad’ın önüne eski tarikat üyeleriyle ilgili yolsuzluk davalarını getirdi ve bu konuda hakemlik etmesi için Fransa Kralı 4. Philip’e yazdı. 4. Philip, o sırada İngilizlerle savaşıyordu ve Tapınak Şövalyeleri’nden yüklü bir miktarda borç almıştı, pek tabii ki borcunu ödemek istemiyordu. Büyük ihtimalle Papa ile önceden anlaşmışlardı. Ancak Papa’nın o sırada Tapınak Şövalyeleri’nin dağıtmak gibi bir maksadı olduğunu sanmıyorum, en fazla diğer tarikatla birleşmesi için gözdağı vermek istemiş olabilir.
Ancak aynısı kesinlikle 4. Philip için geçerli değildi. 13 Ekim 1307 Cuma gününün şafağında, Kral Philip bütün Tapınak Şövalyeleri’nin tutuklanmasını emretti. Tutuklama emrinde “Tanrı memnun değil. Din düşmanları aramızda,” yazıyordu. Tarikatın bir zamanlar saygın olan üyeleri, putlara tapmak, haça tükürmek, İsa’yı inkâr etmek, erkekler arasında dudaktan öpüşmek,  homoseksüellik (bir ata binmiş iki şövalyeyi gördüğünüzde onu düşündünüz hepiniz değil mi, alt kültürü tanıyorum), işte yakmak istedikleri biri olduğunda paket halinde gelen suçlamalarla itham edildi ve hepsi gördükleri yoğun işkenceden sonra suçlarını “itiraf edip” asıldılar. Bunların arasında Molay da vardı. Ancak daha sonra, “işkence altında” olduğunu söyleyerek itirafını geri aldı. Ancak Paris’teki halk, çoktan“Amanın! Tarikat şövalyeleri ne ahlaksızmış! Artık kime güveneceğiz?” havasına girmişti ve 4. Philip talepleriyle Papa Clement’in üzerine gittiğinde, Papa daha fazla karşı koyamayarak Tapınak Şövalyeleri’ni dağıtmayı kabul etti. 23 Kasım 1307’de, tüm Avrupa ülkelerinde tarikat üyelerinin yakalanıp mal varlıklarına el konulması emrini verdi. Bütün mallar da Hospitaller Şövalyeleri’ne bağışlandı. Nasıl buram buram üçlü entrika koktu burası, değil mi? Tapınak Şövalyeleri tarikatça aforoz edildi ve tüm üyeleri, gerek idamla, gerek yakılarak öldürüldü.

Jacques de Molay ile tarikatın ileri gelenlerinden Geoffroi de Charney , 18 Mart 1314’te Notre Dame’da dua ettikten sonra kazığa bağlanarak yakıldılar. Molay, Notre Dame’ı görebilecek şekilde bağlanmak istedi ve iki adam da sonuna kadar masum olduklarını savundular. Rivayete göre, Molay’ın son sözleri şunlardı; “Tanrı kimin masum, kimin suçlu olduğunu biliyor. Bizim ölümümüze sebep olanlar, felaketten kurtulamayacaklar!” Eh, bu sözler gerçekten söylendi mi bilmiyorum, ama Papa 5. Clement bundan bir ay sonra öldü. Kral 4. Philip ise, aynı yılın sonunda, avlanırken uğradığı bir kazada hayatını kaybetti.
Bir zamanlar Kutsal Tepe’ye hakim olmuş güçlü bir tarikatın böyle güm diye düşmesi, halk arasında sonsuz söylentiye neden oldu. 13. Cuma korkusunun bu şekilde yayıldığına dair iddialar vardır. Avrupa’daki Hristiyanlar, uzun bir süre bu olayın travmasından kurtulamamıştır. Öyle ya, saygın bildiğiniz adamları canları isteyince topluca idama götürecek kadar güç sahibi olan krallar, kim bilir size neler yaparlar? 13. Cuma pek çok dine ve söylenceye bağlanmıştır, ama burada asıl önemli olan şey, insan ırkı olarak korku kaynaklarımızı kendi kendimize yarattığımızdır.
13. Cuma biz Türklere pek bir şey ifade etmeyebilir, zira bizim uğursuz bellediğimiz gün daha çok Salı’dır, “Salı sallanır,” derler ve bu da Bizanslılardan kalma bir inanıştır. Yine bir rivayete göre, İstanbul Salı günü fethedilmiştir mesela. Ancak yurt dışında bu iş ciddi; 13. Cuma günü yaşanan korkunun bir ismi bile var; Triskaidekaphobia diyorlar. Valla bence okuyabilen fobiyi edinmekte serbest. Ancak 13. Cuma’nın şöyle bir iyi yanı var; Avrupa ve Amerika’da yaşayan insanlar bugün temkinli davrandıkları için çoğu evden çıkmıyor ve trafik kazalarında belirgin bir azalma görülüyor. Eh, her şeyde bir hayır var.

Son olarak… Tapınak Şövalyeleri, aslında Mecdelli Meryem’in kalıntılarını koruduklarını söyleyen Dan Brown’ın Da Vinci Şifresi’nden tutun, Asssassin’s Creed’e kadar pek çok filme ve bilgisayar oyununa konu oldular. Hatta bir gecede yapılan tutuklamanın Star Wars’daki “Command 66″‘nin esin kaynağı olduğu da düşünülür. Söylentilerin ne kadar doğru olduğunu bilmemiz imkansız tabii. Ancak, kilise kayıtlarında tapmakla suçlandıkları “Baphomet”‘in (bu ismi Therion şarkılarından anımsayabilirsiniz) şeytanlaştırılmış boynuzlu bir tanrı olması, ayrıca yine ana binalarında Vaftizci John’a ait olduğu sanılan bir baş mumyasının tutulması filan ilginç detaylardır. Üstelik, Dan Brown’un Da Vinci Şifresi ile öncesinde yazılmış Michael Baigent’in Kutsal Kâse, Kutsal Kan adlı kitabında, Leonardo da Vinci’nin Son Akşam Yemeği adlı tablosunda Vaftizci John’un yerinde Mecdelli Meryem’in oturduğu ve o sırada İsa’dan hamile olduğunu iddia edilmiştir. Bu nedenle Tapınak Şövalyeleri’nin başlıca görevinin, İsa’nın soyunu korumak olduğu ileri sürülmüştür. Hatta ünlü bilgisayar oyunu Gabriel Knight 3’te de bu işlenmiştir. Bu konuda söz bitmez; zira Orta Doğu ülkelerinin sahip olduğu ılık iklim ve ganimetlerin, Batı’nın her zaman gözünü kamaştırdığı ve sayısız efsanenin kaynağı oldukları bir gerçektir.
13. Cuma’yla ilgili tonla efsane var, ben size sadece birini ve en uzununu anlattım. Bir sonraki 13. Cuma yanılmıyorsam Ekim’de, diğerlerini de o zaman eklerim. Esen kalın!
(*) Tapınak Şövalyeleri ile ilgili anlatılacak çok şey olmasına rağmen, ben sadece özet yazdım.


Alıntıdır. www.kahramangiller.com sitesinden Özlem Buket Duru’nun yazısı.


Bu yazıda çok fazla hata ve yanlış mevcuttur. Hadi o zaman düzelteyim desem, bütün Orta Çağ tarihine değinmek, sayfalarca yazı yazmak gerekiyor.

The Brotherhood of Man begins with the Manhood of the Brother.