Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Ruhsallık mı? Hücresellik mi?  (Okunma sayısı 1437 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Ağustos 21, 2008, 01:51:15 ös
  • Ziyaretçi

Ruh kavramı 4-5 bin yıl öncelerine ait insanlık bilgi düzeyine göre oluşturulmuş canlılık gücünü tanımlayıcı bir terimdir.

Atalarımız, varlıkları hareket ettiren, onları yönlendiren faktörü hep varlıkların dışında bir yerde aramışlardır. İçimizde bir şey kıpırdadığında, kafamızda bir düşünce oluştuğunda, bu hareketliliği tetikleyen faktörlerin, bedenimiz içindeki minicik hücrelerden kaynaklandığı son asırlarda ortaya çıkarılmış bilgilerdendir. Mikroskop gibi küçük öğeleri görmemizi ve incelememizi sağlayan donanımlardan yoksun olan atalarımız, kendisine canlılık veren bu varlıklardan habersiz olduklarından, canlılıklarını, bedenleri dışından içlerine üflenen bir faktöre borçlu olduklarını düşünmüşler ve adını ruh koymuşlardır.

Atalarımız bilgi denilen şeyin de beden dışındaki bir oluşturucu güç sisteminden kökenlendiğini sanmışlar ve bu gücü “vis plastica” olarak tanımlanan antropomorf (insana benzer) şekilli görünmez bir canlı olarak tasavvur etmişlerdir. Son 10-15 yıl içinde gerçekleştirilen bilimsel araştırmalar ise, bilginin hep varlıkların bileşenleri olan temel öğelerde bulunduğunu ortaya koymuştur.

Örn bir insan oluşturma bilgisi, insanın sperm ve yumurtasında depolanır; insanın yaşamı sırasında öğrendiği bilgiler ise, bedeni oluşturan hücrelerin kendi aralarında oluşturdukları haberleşme ağı içerisinde (sinaps bağlantıları olarak) depolanmaktadır. Bilgi oluşumunun üssel olarak gelişmesi ise, varlıkların en temel yapıtaşları olan atom-altı-parçacıkların da bilgi sahibi olmaları gerektiğini ortaya koyar ki, fizik deneyleri bu öngörüyü doğrulamaktadır.

Doğa ve dünyamız sürekli değişim-dönüşüm içindedir ve bu değişim dönüşümler 14 milyar yıldan beri sürekli bilgi artışına dayanılarak hep daha gelişmiş yeni yapısallaşmalar oluşturulması şeklinde, atom-altı-parçacıklarından başlanılarak devam ettirilmektedir. 4.6 milyar yıllık bir geçmişe sahip olan dünyamızda yaklaşık 3.5 milyar yıl önceleri çekirdeksiz tekhücreli canlılarla başlayan hayat yarışı, varlıklar arası karşılıklı bağımlılık ilişkileri çerçevesinde devam ettirilmektedir.

Her varlık oluşması ve yaşaması için gerekli çevre koşulu bilgilerini en hassas şekilde kalıtsal bilgi deposunda kayıt altına alır ve nesilden nesile aktararak bu çok önemli verilerin sürekliliğini sağlar. Dolayısıyla bir canlının hücreleri, o canlının hangi şeylere bağımlı olduğu, nelerden çok nelerden az etkileneceği gibi önemli hayati bilgilere sahiptir. Bizlerin bedenlerini oluşturan hücrelerimiz de bedenlerimizin nelere çok bağımlı, nelerden iyi veya kötü şekilde etkileneceği gibi tüm hayati bilgilere sahiptirler.

Bunun yanı sıra, doğada her şey olasılık hesaplarına göre gerçekleştiğinden ve her türlü olasılık söz konusu olduğundan, hücrelerimiz kendilerine duyu organlarınca aktarılan bilgileri ciddiye alırlar. Dolayısıyla bizler “ruh” diye adlandırdığımız bir canlılık faktörünü hücrelerimize aktardığımızda, onlar bu faktörü nasıl değerlendireceklerinin hesabını yapmaya başlarlar. Hücrelerin kalıtsal veri depolarında değişim-dönüşümlü bir doğada yaşadıkları ve de her şeyin olası olması temel bilgileri bulunduğundan, ruh kavramı olarak kendilerine aktarılan faktörü şöyle yorumlamak zorundalar:

Değişim-dönüşümlü doğada her şey mümkün olduğuna göre, doğada çok etkileyici bir güç sistemi (Allah) oluşmuş ve bizlerin oluşturduğu bedenlerin içine girip-çıkabilen bir canlılık faktörüyle bizlerin oluşturduğu bedenleri etkileyebiliyor.
Bu durum karşısında, hücreler tüm eylemlerinde bu ruh faktörünü değerlendirmek zorunda kalıyorlar. Sorunlar da bu noktada başlıyor. Doğada her şey birbiriyle bağlantılı olduğundan, hücreler bu “ruh” faktörünün bağlı olduğu ve etkilediği sistemleri araştırmaya kalkıyorlar, ama doğada böyle bir faktör mevcut olmadığından, hiçbir bağlantı ve ilişki oluşturamıyorlar.

Çünkü hücrelerin kalıtsal veri kaynaklarında (genetik bilgi depolarında) sadece ve sadece gerçek doğa ve dünyada var olan varlıklarla ilgili etkileşim ve değişim-dönüşüm kayıtları bulunuyor. Ruh kavramı ise, bölüm 6.1’de belirtilen insan özelliği nedeniyle, tamamen hayali olarak oluşturulmuş bir kavram ve doğal sistemde hiçbir karşılığı bulunmuyor. Bu beklenilmedik faktörü nasıl değerlendireceklerini çözemeyen hücreler strese girerler. Bu stres tüm sorunlarımız, hastalıklarımız ve huzursuzluklarımızın temel nedenini oluşturur. Korku dediğimiz tüm ruhsal bozukluklar bu stresin bir sonucudurlar.

Hastalanma korkusu, başaramama korkusu, ölüm korkusu, vs.. Ve de diğer hayvanlar aleminde pek görülmeyen bir sürü bedensel hastalık da cabası!
Şimdi yazının başlığındaki diğer “hücresellik” faktörünün çocuklarımıza belletilmesi durumunu değerlendirelim. Doğada her şeyin atom-altı-parçacıklardan başlanarak, varlıkların çevrelerini algılamaları ve olasılık hesapları yaparak daha ekonomik üst yapısallaşmalar oluşturma çabaları sonucu olarak oluştuğunu, bedenlerimizin de hücrelerimiz tarafından oluşturulan böyle bir üst-yapı olduğunu çocuklarımıza belletirsek sonuç tamamen değişik olur.

Çünkü bu durumda, insanlar çevrelerinde nelerin değişip-dönüştüğünü göz-kulak-burun gibi duyu organlarıyla algılayıp, bu verileri hücrelerine aktaracaklardır. Örn.
-doğal bitki örtüsü ve hayvan çeşitliği azalmakta,
- insan katkılı bitki ve hayvan türleri artmakta (ormanlar yok oluyor, tarlalar seralar artıyor, yabani hayvanlar yok oluyor, evcil hayvanlar (inek tavuk, vs) artıyor),
- plastik denilen suni malzemeler çoğalıyor,
- radyasyon türleri gittikçe artıyor (radyo, TV dalgaları, cep telefonları, radyoaktif madde radyasyonları, vs),
- vs. gibi önemli değişim-dönüşümleri
aktarırsak, hücreler yapacakları olasılık hesaplarını çok daha gerçekçi olarak yapacaklar ve korku nedir bilmeyen, huzurlu ve doğa ve dünya koşullarına çok uyumlu saygılı insanlar dünyada yerlerini alacaklardır.

Doğa ve dünyamızdaki madde ve enerji miktarı sabittir. Her şey atam-altı-parçacıkları denilen proton-nötron-elektron- foton gibi temel yapıtaşlarından oluşurlar. Bu temel parçacıklar, oluşturabildikleri bilgi düzeyine göre, atom, molekül, hücre, kayaç, hayvan, bitki gibi öğeler şeklinde üst-sistemler oluştururlar ve zaman içinde bilgi düzeyi artıp-geliştikçe, doğadaki madde kompozisyonu değişir.

Madde kompozisyonunu değişmesiyle de jeolojik zamanlar dediğimiz, Paleozoik (eski canlılar devri), Mezozoik (ortaç canlılar devri), Senozoik (Çağdaş canlılar devri) gibi değişik canlı ve cansız varlık kombinasyonlarından oluşan zaman birimleri ortaya çıkarlar.