Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Avrupa Tarihinden ilginç notlar  (Okunma sayısı 5334 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Mayıs 10, 2009, 02:47:23 ös
  • Seyirci
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 4170
  • Cinsiyet: Bay

CENAZEDE SİYAH GİYMEK
Batı kültüründe görülen "cenazede siyah giymek" ise hayalet korkusundan kalma bir gelenek. Lüzumsuz Bilgiler Ansiklopedisi’ne göre, binlerce yıl önce cenaze töreninde bulunanlar, gömülecek ölünün hayaletinin orada bulunanlardan birinin bedenine girmek isteyeceğine inanıyorlardı ve hayaletten saklanmak için vücutlarını siyaha boyuyorlardı.
Zamanla bu adet, siyah giysi olarak devam etti ve günümüze kadar geldi.

Avrupa da Hekimlik
13.yy başlarında Papa Honorius III. hekimliği hakir saydığı için rahipler sınıfının doktorluk yapmasını yasak etti. Würzburgda 1298 yılında toplanan ruhaniler meclisi, din adamlarına sadece cerrahlık yapmayı değil, cerrahi ameliyatlarda hazır bulunmayı da yasak etti ve cerrahlık uzun zaman ayıp sayıldı. 1416 yılında Viyana Üniversitesi, doktor unvanı almak için müracaat eden bir cerrahı, arzusunu yüzsüzce bularak reddetti. 1577 yılında imparator Rudolf III. cerrahlığın şerefli bir meslek olduğunu ilan etti. Bavyerada 1912 yılına kadar alaydan yetişme itfaiye subayları bile saraya girebilirken, askeri doktorlar, hatta rütbe olarak tümen komutanı düzeyinde olan ordu sıhhiye reisi bile, bu imtiyazdan mahrum kalmışlardır.
Kral Albrecht’in tedavisi
Kral bir gün balık ve av eti yerken birden fenalaştı ve zehirlendiğini düşündü. Gelen doktorlar macun, tiryak ve kutsal ruhlarla tedaviye çalışmışlarsa da başarılı olamadılar. Bunun üzerine zehrin göz, kulak, burun ve ağızdan dışarı çıkabilmesi için kralı ayaklarından tavana asıp, uzun süre baş aşağı asılı tuttular. Uzun süre bu şekilde kalan kral aklını oynattı ve bir göz kör oldu. Bu arada yemeklerin gerçekten zehirli olmadığını göstermek isteyen iki iç oğlan tüm yemekleri yemelerine rağmen hasta olmadılar. Kral Albrecht büyük olasılıkla sindirim bozukluğu sonucu aklını oynatan ve gözü kör olan ilk ve tek kişi oldu.

Deneysel yaklaşımın karşısında kilise

Kilise deneysel fiziğin amansız düşmanı idi, çünkü o vakte kadar sadece rahipler mucize ve keramet adını verdikleri değişik durumlar gösteriyorlardı. Bu durumda fizikçiler bir nevi, rahiplerin rakibi gibi algılanacaktı. Kilise işi o kadar abarttı ki, sahibi tarafından bir kaç numara öğretilen bir at, 1601 yılında mahkemeye verildi ve bedenine şeytan girdiği için diri diri yakıldı.

Manastırlar
13. yy.da rahibe manastırlarında sevicilik iyice yaygınlaşmıştı. 11.yy.da İngilterede diri diri yakılma cezası uygulanmasına rağmen manastırlarda pederasti önlenemiyordu. 1526 yılında Nürnbergde lağvedilen bir kadın manastırındaki rahibelerin bir kısmı, genel evlerde çalışmaya başladılar.

Manastırlardaki çocuklar
16.yy.da Strassburgda bir gece kadın manastırına yıldırım düşüp yangın çıkınca halk kapıları kırıp içeri girdi ve bir çok rahibenin genç erkeklerle koyun koyuna oldukları görüldü. Daha sonra bu genç erkeklerin manastırdaki özel pencerelere bırakılan gayri meşru çocuklar oldukları anlaşıldı. Bu çocuklar ergenlik çağlarına gelince yaşlı rahibelerin kapatmaları olmuşlardı. Yine bu manastırlarda suyu hiç boşaltılmayan havuzlar bulunur, rahibeler doğurdukları gayri meşru çocukları bu havuzlarda boğarak öldürürlerdi.
Genelevler
Ortaçağın sonlarına doğru, 12 yaşındaki erkek çocuklar bile genelevlere dadanmışlardı. 1527 yılında Ulm belediyesi, 12-14 yaş arasındaki çocukların genelevlere alınmalarını yasakladı ve böyleleri için sopayla kovalanmalarına karar verdi. 1472 yılında Nördlingen belediyesi, papazların genel evlere gitmelerini yasaklamaya cesaret edemeyerek, sadece bütün gece orada kalmalarını menetti.

Papazların odalığı
De rebus Alsaticis isimli bir fragmanda yazıldığına göre 1200 yıllarında hemen her papazın birer odalığı vardı. Halk papazları bu işe teşvik eder, çünkü papazların nefsaniyetten uzak kalamayacaklarını bilirler; herkesin karısına saldırmalarını engellemek için bu tedbiri ehveni şer bulurlardı. Yine aynı yıllarda tek kadınla yaşayan papazlara evliya gözüyle bakılırdı. Basel şehri piskoposu Heinrich (1213-1238) 25 yaşında öldüğünde ardında tam 20 çocuk bıraktı. 16.yy’da İsviçre’de masum kadınların namuslu kalmaları için kanunen her papazın odalığı olmak zorunda idi.

Batıda Yemek Kültürü
İsviçre’nin Branderburg Prensi, ziyafete çağırdığı bir derebeyine gönderdiği davetiyenin meşruhat (açıklama) hanesine:
—Eti yedikten sonra kemiği arkaya atmak yok! Yağlı ağzını yenine silmek yok! Tabağı kaldırıp altına tükürmek yok, diye yazmak mecburiyetinde kalmıştır...
Ya Para Cezası, Ya da Tecavüz!
Braunau ile Salzburg arasında yer alan Weistumda 1400 yıllarında alınan bir karara göre bir köylü, mahkum olduğu para cezasını ödemediği takdirde, cezayı veren yargıç tarafından, mahkumun karısına tecavüz edilecektir. Bu kanunu koyan kimse kadının, yargıcın hoşuna gitmemesi ihtimalini de düşünmüştü. Cezalandırılacak olan kişi madem ki yargıç değil, köylüdür(!!!), şu halde yargıca, hükmü infaz işini isterse katibe devretmek yetkisi verilmiştir. Ola ki, mahkemenin kâtibi de kadını beğenmezse, o zaman bu işi becermek, hademeye düşer. Kanunu koyan, hademenin zevkini kaale almamıştır. Ayrıca mahkumun bekâr olması durumunda, nasıl hareket edileceği de belirtilmemiştir.

HAYVAN MAHKEMELERİ
Hayvan haklarını dünya gündemine sokan bazı Avrupa ülkelerinin, Ortaçağ’da hayvanlara karşı “zalim” olduğu kadar “komik” cezalar uyguladığı ortaya çıktı. Almanya, İsveç, Fransa ve Flamanların yoğun yaşadığı bölgelerde, 13. yüzyıldan itibaren hayvanlara karşı açılan davalarda, yüzlerce büyük ve küçükbaş hayvan hâkim karşısına çıkarıldı. Geç Ortaçağ Avrupası’nda ürünlere verdikleri zararlar nedeniyle fare, çekirge, tırtıl ve benzeri hayvanlar hakkında mahkemelerde davalar açıldı.
1487 yılında Fransa’nın Beaume kentinde mayıs böceklerine, Autin ve Lyon’da sümüklüböceklere karşı davalar açılırken, 1699 yılında büyük bir tırtıl istilasıyla karşı karşıya kalan Fransa’nın Auvergne kentinde, “başkalarının malına zarar vermekten suçlu bulunan tırtıllar”, prosedüre uygun olarak mahkemeye davet edildi.
Dost Kitabevi tarafından yayımlanan “Ortaçağ Avrupası’nda Cadılar ve Cadı Avı” adlı kitapta, araştırmacı Haydar Akın’ın Avrupa ülkelerindeki cadı avı ve ilginç cezalara ilişkin araştırmalarına yer verildi. “İnsanlarda olduğu gibi hayvanların da işledikleri suçlardan dolayı mahkemeye çıkarılarak yargılanması ve cezalandırılması” görüşünün hakim olduğu Ortaçağ Avrupası’nda 824-1845 yılları en az 144 hayvanın yargılandığı kayıtlara geçti.
Hayvanlara karşı açılan davalar kilise mahkemelerinde, “insanlara karşı kitlesel olarak eyleme kalkışan” fare, çekirge, tırtıl, köstebek gibi hayvanları “iyileştirme” ve “kazanma” amacına yönelik davalar görülmeye başladı. Sivil mahkemeler ise daha çok “bireysel suç” işleyen domuz, köpek, inek gibi hayvanları yargılamakla görevlendirildi., “savunma hakkının kutsallığı” göz önünde bulundurularak, davaya konu olan hayvanlara avukat bile tayin edildi.
En kriminali domuzlar
Bu dönemde, sivil mahkemelerde daha çok köpek gibi evcil veya kırsal kesim insanı için büyük önem taşıyan domuz, öküz, eşek gibi hayvanlara karşı davalar açıldı. Bunlar arasında hâkim karşısına en çok, çocukları ısırdıkları gerekçesiyle domuzlar çıkarıldı. Bu konuda bilinen en eski dava, 1266 yılında Fransa’da görüldü. Bu davada, küçük bir çocuğu yiyen domuz, hâkimin emriyle diri diri yakılmaya mahkûm edildi.
1386’daki bir başka davada ise Fransa’nın Falaise belediye meclisi, bir çocuğu yaralayan domuzu ayakları ve başı kopartılmak suretiyle ölüme mahkûm etmişti. Bu hayvanlara verilen cezalar genellikle ölüm olurken, infazlar “asılma, diri diri gömme veya yakılma” yöntemlerinden biriyle yerine getiriliyordu. Yargılama, eğer hayvan firarda değilse sanık huzurunda yapılıyor, suçlu bulunarak ölüme mahkûm edilen hayvanlara infaz öncesinde elbise giydiriliyordu.

Sanık at, ayağa kalk
1389 yılında Dijon’da bu kez sanık sandalyesinde bir at oturtuldu. Bu davada da sahibini yaralamaktan suçlu bulunan hayvan, başı kesilerek idam edildi. Fransa’da ülkenin en yüksek yargı organı olan Paris parlamentosu, 1546 yılında çevresine zarar vermekten suçlu bulduğu bir ineğin önce asılmasına, daha sonra bir şişe geçirilerek kızartılmasına karar verirken, 1604’de bir eşeği de asılarak ölüme mahkûm etmişti.
1488 yılında Autin’de farelere karşı açılan bir davada fareleri savunma görevini, yazdığı eserle bu alanda ün kazanan Chassaneux üstlendi. Chasseneux, müvekkillerine tek tek çıkarılan bir davetin, bu davada pratikte mümkün olamayacağını, müvekkillerinin sayılarının çok fazla olduğunu ve çevreye dağılmış olarak yaşadıklarını bildirdi. Mahkemenin bu talebi kabul etmemesi üzerine Chasseneux, farelerin, “kendileri hakkında dava açıldığında haberdar olan” kediler tarafından parçalanacaklarını ve bu yüzden mahkemeye gelmelerinin mümkün olmadığını söyledi. Chasseneux, bu itirazı da kabul edilmeyince hâkimin insanlığına ve adaletine sığınarak müvekkillerinin affedilmesini talep etti.

İNGİLİZ MEDENİYETİNDEN ÖRNEKLER
1500’lerde İngiltere’de insanların çoğu Haziranda evleniyordu çünkü senelik banyolarını Mayıs ayında yapıyorlar, Haziranda hala çok kötü kokmuyorlardı. Ama yine de kokmaya çözüm için gelinler vücutlarından çıkan kokuyu bastırmak amacıyla ellerinde bir buket çiçek taşıyorlardı.
Banyolar içi sıcak suyla doldurulma büyük bir fıçıdan meydana geliyordu. Evin erkeği temiz suyla yıkanma imtiyazına sahipti. Ondan sonra oğulları ve diğer erkekler, daha sonra kadınlar, sonra çocuklar ve en son olarak ta bebekler aynı suda yıkanıyordu. Bu esnada su o kadar kirli hale geliyordu ki içinde gerçekten bir şeyleri kaybetmek mümkündü. İngilizcedeki banyo suyuyla birlikte bebeği de atmayın? (Don a throw the baby out with the bath water) deyimi buradan gelmektedir.
Evlerin çatıları üst üste yığılmış kamıştan yapılıyor, kamışların altında tahta bulunmuyordu. Burası hayvanların ısınabilecekleri tek yer olduğu için bütün kediler, köpekler ve diğer küçük hayvanlar (fareler, böcekler) çatıda yaşıyordu. Yağmur yağdığı zaman çatı kayganlaşıyor ve bazen hayvanlar kayarak çatıdan aşağı düşüyordu. İngilizce’deki kedi-köpek yağıyor? (It s raining cats and dogs) deyimi buradan gelmektedir. Yukarıdan evin içine düşen şeyleri engelleyecek hiçbir şey yoktu. Böceklerin ve buna benzer nesnelerin yatakların içine düşmesi büyük bir sıkıntı oluşturuyordu. Etrafında yüksek direkler ve üstünde örtü bulunan İngiliz usulü yataklar buradan gelmektedir.
Zemin topraktı. Sadece zenginlerin zemini topraktan başka bir şeyden yapılmıştı. Toprak kadar fakir (dirt poor) tabiri buradan çıkmıştır. Zenginlerin ahşaptan yapılmış zeminleri vardı. Bunlar ıslandığı zaman kayganlaşıyordu. Bunu önlemek için yere saman (thresh) seriyorlardı. Kış boyunca saman sermeye devam ediliyordu. Bir zaman geliyordu ki kapı açılınca saman dışarıya taşıyordu. Buna mani olmak üzere kapının altına bir tahta parçası konuyordu ki bunun adı thresh hold (saman tutan; Türkçe’si eşik) idi.
Yemek pişirme işlemi her zaman ateşin üzerine asılı durumdaki büyük bir kazanın içinde yapılıyordu. Her gün ateş yakılıyor ve kazana bir şeyler ilave ediliyordu. Çoğu zaman sebze yeniyor, et pek bulunmuyordu. Akşam yahni yenirse artıklar kazanda bırakılıyor, gece boyunca soğuyan yemek ertesi gün tekrar ısıtılarak yenmeye devam ediliyordu. Bazen bu yahni çok uzun süre kazanda kalıyordu. Bezelye lapası sıcak, bezelye lapası soğuk, kazandaki bezelye lapası dokuz günlük (peas porridge hot, peas porridge cold, peas porridge in the pot nine days old) tekerlemesinin menşei budur. Bazen domuz eti buluyorlar o zaman çok seviniyorlardı. Eve ziyaretçi gelirse domuz etlerini onlara gösteriş yapıyorlardı. Birisinin eve domuz eti getirmesi zenginlik işaretiydi. Bu etten küçük bir parça keserek misafirleriyle oturup paylaşıyorlardı. Buna yağ çiğnemek (chew the fat) adı veriliyordu.
Parası olanlar kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabaklar alabiliyordu. Asidi yüksek olan yiyecekler kurşunu çözerek yemeğe karışmasına sebep oluyor, böylece gıda zehirlenmelerine ve ölüme yol açıyordu. Domatesler buna sık sık sebep olduğu için bundan sonraki yaklaşık 400 yıl boyunca domateslerin zehirli olduğu düşünülmüştü. Çoğu insanın kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabakları yoktu. Onun yerine tahta tabaklar kullanıyorlardı. Çoğu zaman da tabaklar bayat ekmekten yapılıyordu. Ekmekler o kadar bayat ve sertti ki uzun zaman kullanılabiliyordu. Bunlar hiçbir zaman yıkanmadığı için içinde kurtlar ve küfler oluşuyordu. Kurtlu ve küflü tabaklardan yemek yiyen insanların ağızlarında tabak ağzı (trench mouth) denen hastalık ortaya çıkıyordu. Ekmek itibara göre bölüşülüyordu. İşçiler yanık olan alt kabuğu, aile orta kısmı, misafirler de üst kabuğu alırdı.
Bira ve viski içmek için kurşun kadehler kullanılıyordu. Bu bileşim insanları bazen birkaç gün şuursuz vaziyette tutabiliyordu. Yoldan geçen insanlar bunların öldüğünü sanıp defnetmek için hazırlık yapıyordu. Bunlar birkaç gün süreyle mutfak masasının üstüne yatırılıyor¸ aile etrafına toplanıp yiyip-içerek uyanıp uyanmayacağına bakıyordu. Buna uyanma nöbeti deniyordu.
İngiltere eski ve küçük bir yerdi, insanlar ölülerini gömecek yer bulamamaya başlamıştı. Bunun için mezarları kazıp tabutları çıkarıyor, kemikleri bir kemik evine götürüyor ve mezarı yeniden kullanıyorlardı. Tabutlar açıldığında her 25 tabutun birinde iç tarafta kazıntı izleri olduğu görüldü. Böylece insanların diri diri gömüldüğü ortaya çıktı. Buna çözüm olarak cesetlerin bileklerine bir ip bağlayıp bu ipi tabuttan dışarıya taşıyarak bir çana bağladılar. Bir kişi bütün gece boyu mezarlıkta oturup zili dinlerdi. Buna mezarlık nöbeti "graveyard shift" denirdi. Bazıları zil sayesinde kurtulur ("saved by the bell") bazıları da ölü zilci (dead ringer) olurdu.
İnsan hayatından 11 gün çalan akademi
1752 yılında İngiliz akademisi, kilisenin şiddetli muhalefetine rağmen Gregorian takvimini kabul edince, hayatlarının 11 gününü çaldıkları iddiası ile, akademi üyelerinden bazıları, Londra sokaklarında, kışkırtılmış halkın hücumuna uğradılar.


Kitle Psikozu
Max Kemmerichin kitabından: Haçlı seferlerini bir kitle psikozu olarak vasıflandırmak hiç de yanlış olmasa gerek. Tarihimizin, iki asır süren, en azından bir milyon yiğit muharibin hayatına mal olan bu devresine marazi bir tezahür denmekten çekinilse bile 1212’de güney Fransa’da çocukların teşkil ettikleri Haçlı ordusu, delilik değil de nedir? O tarihte bir çoban çocuğu olan Etiennesin idaresi altında 30 bin çocuk Kudüse gitmek üzere yola çıktılar. Marsilya’da bindikleri 7 geminin ikisi yolda battı, Mısıra ulaşabilenler de burada köle olarak satıldılar.

Ortaçağın Savaş Adetleri
15 ve 16.yy.da askerler karılarını ve çocuklarını da savaşa götürürlerdi. Bekârlar da sıkıntı çekmezler, çünkü hafifmeşrep kadınlar artçı kolları gibi ordunun peşi sıra gelirlerdi. 30 sene savaşları sırasında 3.000 mevcudu olan bir birlik yanında 2.000 kadın götürmüştü. Bu savaşlar sırasında doğan çocuklar anneleriyle birlikte sefalete terk edilirdi. 15.yy.da ücretli İtalyan askerler savaşı bir sanat haline getirmişlerdi. Vaziyeti idare ediyorlar ve sonunda her iki taraf birden mağlup oluyordu. Zagonara harbinde sadece bir kişi ölmüş, o da atından düşüp bataklıkta boğularak ölmüştü. Yarım gün süren Molinella savaşında hiç ölen yoktu. Anghiari savaşında yine bir kişi o da atların altında çiğnenmek suretiyle ölmüştü. Caldanayı muhasara eden Floransa birliklerinden 200 asker, şarap bittiği için düşman birliklerine (Napoli) geçtiler. Şarabın bitmesi gibi önemli bir durum ortaya çıktığı için Floransalılar muhasaradan vazgeçtiler.
Kiralık Ordu
Eskiden Avrupa’da ordular kiraya verilirdi. Herhangi bir durumda başı sıkışan bir hükümdar için hemen bir ordu kiralayıvermek işten bile değildi. Ancak kiracı ve kiralayan arasında önemli bir anlaşma da yapılırdı. İngiltere kralı III.George, Fransa’ya karşı kullanmak üzere Almanya’daki Hannovra Krallığı’nın ordusunu kiralamıştı. Yapılan anlaşmaya göre bir ölü veya üç yaralı piyade erinin fiyatı 84, süvari erinin fiyatı 33 marktı. Buna karşılık bir atın kıymeti 270 mark olarak tespit edilmişti. Bu duruma göre o zaman bir atın kıymeti bir Alman piyade erinden 186 ve süvari erinden de 237 mark fazla demekti.
*İnsan haklarını savunan Avrupa için tarihteki kara bir leke olsa gerek.

Kral ördek avında
Kral ördek avında... Av uşakları çevredeki ördekleri kışkırtıp, kralın önüne getiriyorlar. Sonunda hazret önünden geçen bir ördeğe ateş ediyor, heyecanla dalkavuğuna soruyor:

— Nasıl? Vurdum mu? Vurdum mu?
Dalkavuk:
- Majesteleri zavallı ördeğin hayatını bağışlamak âlicenaplığında bulundular.

Dalkavukluk
Habeşistan imparatoru bir kaza geçirip de gözlerinden birini, bir bacağını veya bir kolunu kaybedecek olursa, dalkavukları ile saray erkânının da aynı gözlerini, aynı bacaklarını veya aynı kollarını derhal kestirip, tıpkı imparator gibi kör, topal veya kolsuz kalmaları eski bir adet gereği imiş.
*Böyle dalkavukların sadakat ve samimiyetinden nasıl şüphe edilebilir ki!

Tükürük Hokkası
Milattan önce 4. yüzyılda Siragüza hükümdarı olan II.Denis’in iğrenç bir adeti varmış. Sık sık tükürür, fakat hiçbir zaman tükürükleri yere gelmezmiş. Çünkü haşmetmeab tüküreceği zaman, o kıymetli tükürüğün yere düşmesine tahammül edemeyen maiyetindekiler hemen yüzlerini uzatıp öyle bir felakete kesinlikle izin vermezlermiş.

İskender Ve Haydut
Büyük İskender bir gün huzuruna getirilen eşkıya reisini sorguya çekip niçin haydutluk ettiğini sormuş ve şu cevabı almıştır:
—Elimdeki kuvvet bir çeteden ibaret olduğu için eşkıyalık ediyorum. Eğer benim de büyük bir ordum olsaydı, ben de sizin gibi namusumla dünyayı fethederdim!

Neron'un Marifeti
Eski Roma tarihinin en meşhur zalimlerinden Neron’un annesi oğlunun tahta geçmesinden bir gün önce bir kahine başvurup, oğlunun imparator olup olamayacağını sormuş ve şu cevabı almıştı:
- Neron imparator olacak, olacağına şüphe yok ama bir çok kimseler içinde kendi anasını da öldürecek!
Neron’un annesi bu cevaba çok memnun olmuş ve :
- Kendisi tahta çıksın da varsın beni öldürsün! demiştir.
Gerçekten de Neron tahta çıktıktan sonra binlerce kişiyi öldürtmüş, annesini ve karısını da idam ettirmiştir.

Kan Dökme
18. yüzyılın aydın despotu sayılan Prusya kralı Büyük Frederic saray hekimine bir gün şöyle bir soru sormuş:
- Açıkça konuşalım doktor, sen hayatında kaç insan öldürdün?
Doktor da hemen şu cevabı vermiş:
- Haşmetmeab efendim, benimkilerin tutarı sizinkilerden yaklaşık 300 bin aşağıdadır!

Vahşetin Böylesi
1096 yılında Haçlıların Kudüs'e girerek 40. 000 Müslümanı kılıçtan geçirdikten sonra Gödofroi dö Buygom' un Papa II Urban' a yazdığı mektupta:
"Kudüs'te bulunan bütün Müslümanları katlettik, malumunuz olsun ki, Süleyman Mabedi'nde atlarımızın diz kapaklarına kadar Müslüman kanına batmış olarak yürüyoruz. " diyerek barbarlıklarını belgelediklerini...
Kotan, Necati; Tarih Fıkraları, M E.B Yay, İst/1988, s. 80


DÜKÜN KARISI, VERGİ İSYANIYLA KENTTE ÇIPLAK DOLAŞMIŞ
1057 yılında bugünkü İngiltere’nin hakimi olan Mercia Dükü Leofric, Coventry kenti halkına insafsızca ağırlıkta yeni vergiler salınacağını açıklayınca, eşi Leydi Godiva "Böyle bir şey yaparsan kenti çırılçıplak dolaşırım" diye tehdit eder. Kitapta, yaşanan olay şöyle anlatılıyor:
"Bu tehdide rağmen ağır vergileri konulunca Leydi Godiva, çırılçıplak soyunup bir ata biner ve kent sokaklarında dolaşır. Ancak daha önce haber gönderip, Coventry halkının kendisi sokaklardan geçerken pencerelerinin perdelerini kapatmasını ister. Kentliler buna uyar.
Sadece Tom adında bir kişi perdenin aralığında çıplak kraliçeyi izler. O günden beri de İngilizce’de röntgenci deyiminin karşılığı olarak ’Peeping Tom’ kullanılır"
27 Aralık 2007 / Perşembe milliyet

Heykelin Yaşını Bulan Teknik
Bir İngiliz turist Mısırda'ki Tutankamun heykelini ziyaret ederken, orada bulunan müze tercümanı gence sorar:
- Bu heykelin yaşı kaçtır?
Memur cevap verir:
- Dört bin bir sene, altı ay, on gün...
Turist çok şaşırmıştır, hemen sorar:
- Bu kadar ince bir hesabı, buralarda, hangi teknikle bulabiliyorsunuz?
Tercüman kendinden emin bir eda ile cevap verir:
- Teknik falan değil, ben burada işe başladığımda bunun dört bin yıllık olduğunu söylemişlerdi. Ben ise burada bir yıl, altı ay, on gündür çalışıyorum. Ne eder?


İyi İdare
Almanlar Polonya'yı işgal ettiklerinde bir Alman subayı, esir bir Polonyalı subaya "ihtiyaç görmek" için uygun bir yer göstermesini rica eder. O da,
- Şu tarlanın ortasına doğru yürü, der. Tarla bataklık gibi çamur, hava yağmurludur. Alman, her iki potinine ikişer batman çamur yapışmış olarak, bıkkın ve yorgun, bir zaman yürür ama "tarlanın ortasında" kayda değer bir şey bulamaz. Uzaktan bağırarak sorar:
- Yahu, burada bir şey yoook?!
- Sen en arıyorsun ki?
- Ne bileyim, en azından şöyle dört duvarı, bir kapısı, çatısı ve suyu olan bir yer!..
- Buralarda öyle bir şey bulamazsın, bulunduğun yere çök, deyince Almanın yüzü ekşir ve bağırır:
- Yahu, bu sizdeki ne biçim teşkilat, ne rezil idare! Beriki ağlamaklı bir sesle cevaplar:
- Zaten bizdeki teşkilat ve idare iyi olsaydı şimdi biz sizin tarlanıza.... yor olacaktık!...

Büyük İskender
Büyük İskender, felsefenin duayeni sayılan Aristo’ya bir mektup yazar. ”Zaptettiğim topraklardaki insanları tahakkümüm altında tutabilmek için neler yapmalıyım? ” diye görüş beyan eder;
- Ülkenin ileri gelen insanlarını sürgüne mi göndereyim?
- Ülkenin ileri gelen insanlarını hapse mi atayım?
- Ülkenin ileri gelen insanlarını kılıçtan mı geçireyim?
Aristo’nun cevabı:
- Sürgünde toplanıp sana karşı başkaldırırlar,
- Hapishaneler militan yuvası olur, kontrolden çıkar,
- Onlardan sonraki kuşak intikam hırsıyla büyür, tahtını sallar.
Çözüm olarak şu nasihati verir: ”İnsanların arasına nifak tohumları ekeceksin, birbirleriyle Savaşınca hakem olarak kendini kabul ettireceksin, ama anlaşmaya giden bütün yolları tıkayacaksın. ”

Tarihteki en ilginç vergiler!
Tarih içinde birçok devletin uygulamaya koyduğu ilginç vergiler dikkati çekerken, peruktan, öküz arabasının izinden hatta tekrar evlenen kadından bile vergi alınmış.
Yeminli Mali Müşavir Cazim Gürbüz tarafından kaleme alınan ve yıl içinde yayımlanan "Edebiyatlaşan Vergiler Vergi ve Muhasebede Bilinmeyenler" adlı eserde, şair ve yazar muhasebeciler hakkında bilgi verilirken, vergi ile ilgili ünlü şair ve halk ozanlarının yazdığı şiirlere de yer veriliyor.
Ünlü muhasebecilerden örneklerin yanı sıra yaşanmış ilginç vergi anılarının da yer bulduğu kitapta, bilinen ilk vergilerinin 6 bin yıl önce eski Mısır ve Mezopotamya’da tahakkuk ettirildiği ifade ediliyor.

ALINAN İLGİNÇ VERGİLER
İspanya’da 14. yüzyılda tekrar evlenen kadından vergi alındığı anlatılan kitapta, Venedik’te 15. yüzyılda da peruktan vergi alındığı ifade edilerek Avrupa’da kral ve prenslerin vaftiz edilen çocuklardan, öküz arabalarının teker izinden bile vergi alındığına dikkat çekildi.
18. yüzyılda Prusya Kralı 2. Frederick’in çizmelerden vergi alınmasını
emrettiği kaydedilen kitapta, ustura imalathanelerinden rüşvet aldıkları iddialarına kulak tıkayan Rus çarlarının sakallılardan özel vergi tahsil ettiklerini kaydediliyor. Aynı dönemler içinde Polonyalılar’ın "Baca Vergisi"ni ödememek için evlerinin bacalarını yıktıkları de kaydediliyor.
BIYIK VERGİSİNDEN GERİ DÖNÜŞ
Uruguay’ın Durazno Kent Meclisi’nin 1867 yılında erkeklere bıyık vergisi koyduğu ve her santimine 2 peso olarak alınması planlanan vergiden tepkiler nedeniyle vazgeçildiğini bilgisinin de bulunduğu kitapta, Antik dünyanın harikalarından olan Halikarnas Mozolesinin halktan alınan ağır vergilerle inşa edildiği, günümüze kadar ulaşan söylenceye göre mozolenin inşası için uzun saç ve sakaldan dahi vergi alındığına dikkat çekiliyor.

BEKÂR ERKEKLERDEN VERGİ
Tek Parti döneminde Yozgat Milletvekili Süleyman Sırrı Beyin bekar erkeklerden vergi alınması isteğine ünlü yazar Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın, "Evlenmedim, evlenmeyi de düşünmüyorum. Bekarlığın ceremesi kaç lira ise çekmeye hazırım" diye cevap yazdığı anlatılan kitapta, muhasebe tarihi ile ilgili de ilginç bilgiler yer alıyor.

DEMİRBAŞA KAYDETTİĞİMİZ KRAL
İsveç Kralı Demirbaş Şarl’ın muhasebe uygulaması nedeniyle adının demirbaş olarak tarihe geçtiği ileri sürülen kitapta, 1697 yılında kral olan Şarl’ın Rusya, Danimarka ve Polonya arasındaki ittifakı bahane ederek önce Danimarka’ya sonra Rusya ve Polonya’ya savaş açtığı hatırlatılarak, Moskova’ya kadar ilerlediği sırada kışın ve salgın hastalıklar nedeniyle yenilen Şarl’ın Osmanlı’ya sığındığı belirtiliyor.
İsveç kralı ve 600 adamının tüm giderleri Osmanlı Devleti tarafından karşılandığı kaydedilerek 5 yılı aşkın süre Osmanlı topraklarında kalan kralın demirbaş lakabının misafirlik giderlerinin karşılanması için çıkan mevzuat tartışmaları sırasında takıldığı belirtiliyor. Bu giderlerin hangi bütçe kaleminden karşılanacağı konusunda Osmanlı maliyesinde sorun çıktığı ve sonunda harcamaların bütçedeki demirbaş kaleminden karşılanmasına karar verildiği ve lakabının demirbaş olarak kaldığı ileri sürülüyor.
ÇİN’DE VERGİYİ HADIMLAR TOPLUYORDU
Ünlü Arap Tarihçi Mesudi, 10. yüzyılda yazdığı "Murûc Ez-Zeheb (Altın Bozkırlar)" adlı eserinde, Çin’de vergi toplama işi ve diğer bazı hizmetlerde hadımların kullanıldığını, hatta bazı kimselerin saraya sokmak ve orada hızla yükselmelerini sağlamak için çocuklarını hadım ettirdiklerini de kitapta dikkat çekici bilgiler arasında yer alıyor.



SEYYAR MALİYE BAKANLIĞI
Kitapta, Osmanlı’nın seferlerine seyyar bir Maliye Bakanlığı götürdüğüyle ilgili şu bilgiler de bulunuyor:
"Sefere çıkan orduda birinci otağ Padişahın, onun hemen yanında ikinci daha ufak otağ ise Defterdar ve Hazine’ye aitti. Bu otağ ufak çapta seyyar Maliye Bakanlığı idi. Padişah otağı ile yana yana konularak beraber korunuyordu. Defterdar otağının içi kalabalıktı. Muhasebe defterleri, rahleler üzerinde ruznamçeciler (muhasebeciler) tarafından sefer esansında yapılan masraflar yazılıyordu. Ne masrafı idi bunlar?
Atların ve diğer hayvanların kuru ve yaş gıdaları, askerin yemek ihtiyaçları, giyim ihtiyaçları, gerekirse su ihtiyaçları buna benzer taşınamaz veya taşınması seferin hızını yavaşlatacak erzak, yol üstündeki insanlardan para ile satın alınıyordu. Bu insanlar her türlü din, ırk ve soydan gelenlerdi. Hiçbir ayrım yapılmaksızın ödeme yapılıyor, anında ruznamçe defterlerine yazılıyordu.
Sefer dönüşü bu masraflar Divan’da padişaha, sadrazam ve vezirlere sunuluyordu. Tahmin edilebilir sanıyorum; bu seferlerin masraf toplamları işgal edilen yörelerden alınacak vergilerle karşılanması için Divan’a bilgi veriliyordu."

AYAKKABI TARIHİNDEN İLGİNÇ NOTLAR
Günümüzdeki anlamı ve şekli itibariyle ayakkabının ilk olarak sandalet şeklinde sıcak iklimli ülkelerde ortaya çıktığı sanılıyor.
Avrupa’da 11’inci yüzyıldan 15’inci yüzyıla kadar sivri burunlu ayakkabılar kullanılırken, Ortadoğu bölgesinde "ayağı kızgın kumlardan yüksekte tutabilmek amacı"yla ayakkabılara topuk ilave edildi. Avrupa’da 16 ve 17. yüzyıllarda ise bütün ayakkabıların topukları, kırmızı renge boyanıyordu.
Öte yandan 18. yüzyıla kadar Avrupa’da kadın ve erkekler aynı tür ayakkabıları giyiyordu. 19. yüzyıla kadar ise tüm dünyada sağ ve sol farkı olmadan "her iki ayak için eş ayakkabılar" kullanılıyordu. Sağ ve sol ayaklar için ayrı ayrı ayakkabı üretimine, ilk olarak ABD’nin Philadelphia kentinde başlandı. Kadınlar için ilk bot ise 1840 yılında Kraliçe Victoria için dizayn edildi.
Ay’a ilk ayak basan astronot Neil Armstrong’un ayakkabıları, dönüş yolculuğunda herhangi bir hastalık veya bilinmeyen bir kirlenme tehlikesine önlem olarak dünyaya getirilmedi ve uzaya bırakıldı. Armstrong’un ayakkabıları, o gün bu gündür uzayda dolaşıp duruyor.


Tavla
Eski zamanlarda Hint imparatoru, satranç oyununu yanında bir mektup ile hediye olarak Pers imparatoruna göndermiştir. Mektubunda oyunla ilgili hiç bir açıklama yapmazken şöyle bir mesaj yazmıştır:
"Kim daha çok düşünüyor,
Kim daha iyi biliyor,
Kim daha ileriyi görüyorsa
O kazanır.
İşte hayat budur...”
Pers imparatoru dönemin en alim veziri olan Buzur Mehir ile bu mesajı paylaşarak, ondan oyunu çözmesi ve kendisinin de karşılık olarak Hint imparatoruna hediye edilmek üzere başka bir oyun icat etmesini ister.
Vezir haftalarca çalıştıktan sonra gönderilen satrancın her taş hareketini ve oyunu çözer, daha sonra da on günde tavlayı icat eder ve imparatora sunar.
Pers imparatorunun baş veziri Buzur Mehir tarafından 1400 yıl önce tasarlanan tavla oyunu; dünyanın en popüler oyunlarından biridir.
Zaman kavramından alınan ilhamla tasarlanan oyunun zamana böylesine direnmesi son derece etkileyici.
Senenin birliği olarak tavla bir tanedir.
4 köşesi 4 mevsimi, tavlanın içindeki karşılıklı 6'şar hane 12 ayı, pulların toplamı ayın 30 gününü, siyah-beyaz pullar gece ve gündüzü, karşılıklı 12'şer hane günün 24 saatini simgeler...
Hint imparatoruna satranca karşılık olmak üzere tasarlanan tavla oyunuyla birlikte gönderilmek üzere şöyle bir mesaj hazırlanır:
"Evet, Kim daha çok düşünüyor, Kim daha iyi biliyor, Kim daha ileriyi görüyorsa
O kazanır.
ÖZGÜRLÜK BİLE SAHİP OLMAK İÇİN SINIRLANDIRILMALIDIR.

EDMUND BURKE

Hayat Bizi Resmen Dört İşlemle Sınar. Gerçeklerle Çarpar, Ayrılıklarla Böler, İnsanlıktan Çıkarır ve Sonunda Topla Kendini Der.  leo


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
0 Yanıt
2911 Gösterim
Son Gönderilen: Ekim 31, 2006, 03:12:45 ös
Gönderen: MASON
Avrupa Hun İmparatorluğu

Başlatan Ittihatci Turkler

0 Yanıt
2563 Gösterim
Son Gönderilen: Mayıs 06, 2007, 04:00:45 ös
Gönderen: Ittihatci
3 Yanıt
3175 Gösterim
Son Gönderilen: Ekim 18, 2018, 08:11:21 ös
Gönderen: vendor
19 Yanıt
9969 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 01, 2011, 11:36:44 ös
Gönderen: Masor1976
Cok ilginc

Başlatan SublimePrince Mizah

7 Yanıt
3734 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 09, 2008, 10:42:21 ös
Gönderen: blossom
5 Yanıt
2794 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 25, 2007, 09:18:29 öö
Gönderen: zarathustra
0 Yanıt
2066 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 22, 2008, 12:56:28 ös
Gönderen: bugfree
1 Yanıt
2478 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 21, 2008, 03:21:55 öö
Gönderen: Mozart
0 Yanıt
1571 Gösterim
Son Gönderilen: Mayıs 10, 2009, 02:32:16 öö
Gönderen: Mozart
0 Yanıt
1122 Gösterim
Son Gönderilen: Nisan 04, 2013, 08:43:39 ös
Gönderen: peacewings