Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Felsefe Tarihinde Türkler  (Okunma sayısı 3229 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Nisan 07, 2007, 02:17:36 ös
  • Ziyaretçi

Ünlü Felsefe Tarihçisi Ernst Von Aster anlatıyor:

FELSEFE TARİHİNDE TÜRKLER


İlkçağ’dan başlayıp gelecek çağlara uzanan felsefe, insan aklının ve zekâsının, çağlar boyunca hiç eskimeyen, eskimeyecek olan düşüncelerini, buluşlarını, yaratılarını daima yenileyerek, bilim hayatının gelişmesine paralel olarak kâinat içinde insanın yeri ve hayatın mânâsı üzerine düşünmeye devam edecektir.

Geçmişte ki felsefeleri bilmeden bugünün ve geleceğin felsefesini anlamak mümkün değildir.

Evrensel felsefeye katkıları bakımından Türk aklının ve zekâsının Felsefe Tarihindeki ve felsefi düşüncenin aşamalarındaki yeri Batılı felsefecilerin ilgisini ve takdirlerini çekmeye devam etmektedir.

Dünyanın sayılı Felsefe Tarihi otoritelerinden Prof. Dr. ERNST VON ASTER 1930’lar Türkiye'sinin aydınlıklarına, aydınlıklar sunan bir ilim adamı olarak Ankara Üniversitesinde Felsefe Tarihi Dersleri veren büyük hocalarımızdandı.

Türkiye ikinci Tarih Kongresinde Ernst Von Aster’in verdiği, FELSEFE TARİHİNDE TÜRKLER (1937) konulu konferansının metnini izleyicilerimize sunmaktan mutluluk duyuyoruz.

Her birey ve her millet için, kendi milli tarihi ve eserleri hakkında kendi kendini sorgulamak ve geçmiş zaferlerin defne dalları üzerinde istirahata koyulmayıp, başarılarını yeni çalışmalara çıkış noktası yapmak ihtiyacı duyduğu bir zaman gelir. Her millet, çalışmalarında ilk önce kendisine karşı ve sonra tabiatın ve talihin kendisine faydalı olması gereken bir unsur olarak içine yerleştirdiği bütüne, yani devlete ve insanlığa karşı sorumludur. İşte Türk Milleti, tarihinin vâdlerle dolu bir dönemine girdiği önemli bir anda, kendisine düşen vazifeleri şimdiye kadar nasıl başardığını, benliğine has bir milli kültürün yaratılmasında ne gibi aşamalardan geçtiğini ve dünya kültürüne ne gibi yardımlarda bulunduğunu haklı olarak kendi kendisine sormalıdır. Burada, Türklerin, felsefe tarihindeki payından bahsetmekle bu sorunun ufak bir parçasını düşünmüş olacağım. Fakat şunu da unutmayalım ki, felsefe tarihi, yani kâinatın özü ile insan hayatının manâsına dair olan ebedi mesele etrafında insanların ileri sürdükleri fikirlerin tarihi, insan kültürü tarihinin bir kısmıdır.

Sözlerime, şu olguya işaretle başlıyorum. Batı felsefesinin başlangıçları gözümüzün önünde ilk defa olarak Küçük Asya sahillerindeki eski beldelerde, yani bugün Türk Devletinin nüvesine ait olan bir coğrafyada belirmektedir. Burada yaşamış olan ilk ve en eski tabiat feylesoflarının kökenleri hakkında pek az şey biliyoruz; mamafih, meselâ bir Thales’in kaynağının hiç olmazsa kısmen olsun Karya’da ve binaenaleyh Anadolu’nun içinde bulunduğu muhtemeldir. Fakat şu nokta bizim için daha önemlidir. İyonya düşünürlerinin toplu ve bütünlükçü bir dünya imajı kurmak hususundaki teşebbüslerinde gökteki cisimler aleminin büyük bir yol oynamış olduğunu biliyoruz. Daha evvel gelen Sümerlerin ve Babillilerin, asırlarca süren çalışmalar neticesinde elde etmiş oldukları gözlem ve bilgilerin teşkil ettiği o fevkalâde mühim kültür mirası İyonyalılara intikal etmemiş olsaydı, bunlar hiç bir zaman astronomik tasavvurlarını kuramayacaklardı. Sümerlerle Türk Milleti arasındaki -Preistuvarcılarınızın başlıca çalışma mevzularından birini teşkil eden.sıkı münasebeti doğru ve hakiki bir olgu olarak kabul edelim;o zaman burada preistorik atalarımızdan fışkıran bir ilgi kaynağının Batı felsefesi başlangıçlarına kadar akıp geldiğini görüyoruz.

Fikirler, düşünceler, düşünülür, bulunur, keşfolunurlar. belli milletlerde, belli zamanlarda baş gösterirler. Fakat bunlar münhasıran bir bireye, yahut bir tek millete ait şeyler değillerdir. Düşünme, biyo-psikolojik bir olaydır. Düşünülen şey, yani fikir ise zamanın dışında bulunan entellektüel bir varlıktır. Fikirler hakikatlerden ibarettir. Hakikat belli bir insan, yahut belli bir millet için muteber değil, genel olarak muteberdir. Bir ferdin, yahut bir milletin bulduğu bir fikir, bir hakikat, insaniyete bir armağandır. Bunun için başka taraftan alınmış olan hakikatlerden ibaret bir tefekkür hazinesini muhafaza etmek vazifesi, yenilerini bulmaktan daha önemsiz bir görev değildir bilgi kaynağının Batı felsefesi başlangıçlarına kadar akıp geldiğini görüyoruz.

Bu kanaatle; felsefe tarihinin Türk Milletine ait kuvvetli şahsiyetler yetiştiği bir dönemde en büyük açıklıkla ifade olunmuştur. Doğu Ortaçağ felsefesini kasdediyorum. Bu zamanlarda Türk Milletine mensup yüksek zekâlara rastgeliyoruz; hepsini kısa bir konferansta saymaya imkân olmadığından, en önemlileri olan Farabi ile İbni Sina’yı irdelemekle yetineceğim.

Ortaçağ Felsefesinin bütünü hakkında –Rönesans ve aydınlanma dönemlerinin etkisi altında- olumsuz hükümler vermek ve onu, düşünüşün tükenişi ve düşünüşte kısırlık olarak görmek adetinin hakim olduğu zaman henüz uzak bir maziye karışmış değildir. Orijinallikten yoksunluk, otoriteye iman, teoloji ve taassuba bağlılık, gözlem ve deneye dayanan bir tabiat ilminin mevcut olmaması... İşte bütün bunlar bu döneme karşı ileri sürülen suçlamalardı. Biz bugün artık Ortaçağ Felsefesini başka açıdan görmeyi ve hakkında daha adil bir hüküm vermeyi öğrendik. Eflâtun’la Aristo’nun eserlerinin felsefeye sokulmasının, felsefe bakımından büyük bir iş olduğunu artık biliyoruz. Ortaçağın mahiyet itibariyle büsbütün başka türden orup devletle toplumu tamamen değiştirmiş olan dini dünya görüşünü İlkçağ felsefesi ile birleştirmenin ne kadar bağımsız bir iş olduğunu görüyoruz. Ortaçağ düşünce âleminin yeni zamanların ta içlerine kadar tesirler yaptığını ve izler bıraktığını, ve bir Descartes’ın bir Spinoza’nın ve bir Leibniz’in evvelce zannedildiğinden çok fazla ölçüde Ortaçağ tesiri altında olduklarını, Roger Bacon’nun tabiat araştırmasına temel olarak deneyi gösterdiği vakit, Ortaçağa ait bir takım eskilere dayandığını biliyoruz ki dogmanın ve mukaddes kitapların metinleri ile çelişik olmamak mecburiyeti, Ortaçağ düşünürlerini, çok defa felsefi düşünmeyi daraltmaktan ziyade dini eserlerin gayet geniş ve sembolik bir şekilde tefsirine yöneltmiştir. Bu sözün, Ortaçağın bilhassa İslâm düşünce çevresi ve bu çevre içinde de bilhassa Doğu kısmı için, yani şimdi irdelemek istediğim zaman ve şahsiyetler için doğrudur. 8. yüzyıldan 11. yüzyıla kadar geçen uzun zaman bu düşünürlerin, Batıdaki şahsiyetlere nazaran hem felsefe, hem tabiat ilimlerinde –ve tıp ile matematik- hakim mevkide bulundukları şüphe götürmeyen bir gerçektir.

Hıristiyan Avrupa’nın iskolastik adını taşıyan Ortaçağ felsefesi birbirinden açıkça ayırt edilebilen iki aşamaya ayrılmaktadır; birinci aşama ile ikinci aşamanın arasındaki esas farkı, ikincisinde Aristo’nun eserlerinin İslâm düşünce aleminden Batıya geçmiş olması teşkil eder. Aristo’nun kavimler göçü sırasında kaybolup gitmiş olan eserlerin Arapça tercüme ve tefsirler sayesinde Doğudan Batıya tekrar intikal ettiği malûmdur. Batıda ise Aristo’nun başlıca yazıları, Eflâtun’la Yeni Eflâtuncuların eserleri ile birlikte, muhafaza edilmiş bulunuyor. Yahut şöyle diyebiliriz: Tâ ilk zamanlardan beri Doğuda, Eflâtun ile Pisagor’un fikirleri ile birlikte Aristoculuğa ve Revakiliğe ait unsurları ihtiva eden Yeni Eflâtunculuk, Elkindi, Farabi ve İbni Sina gibi şahsiyetlerde Eflâtun’la Aristo’yu ahenkli bir surette birleştiren bir felsefe karakterini –Batıda olduğundan daha yüksek bir derecede- muhafaza etmiştir. Sonraları, İslâm kültür çevresi içinde de Aristo hakim mevkie çıkmıştır; fakat bu, ancak Mağrib, yani Endülüs-Fas çevresinin ve bilhassa İbni Rüşd’ün tesiri ile gerçekleştirilmiştir. Ancak İbni Rüşd’den itibarendir ki Hıristiyan Ortaçağ felsefesi, Ortodoks bir Aristoculuk manasında otoriteye boyun eğen bir karakter kazanmıştır ve İbni Rüşd’ün bu istikamette yaptığı tesir, Sen Toma’nın İbni Rüşd ve taraftarlarına (Averroistlere) karşı açtığı mücadeleye ve belirli noktalarda bizzat kendi tefsirinin Aristo’dan hayli sapmasına rağmen, pek büyük bir önemi içermektedir. İbni Rüşd, sık sık İbni Sina’ya ve bazen de Farabi’ye karşı keskin surette hücum ettiği vakit, dayandığı yer , Aristo’nun, doğruluğunu onlara karşı ispata kalkıştığı metinleridir. Böylece Hıristiyan yüksek iskolastiği, kökeni daha ziyade Fas ve İspanya olan Ortodoks bir Aristoculuğun tesiri altında bulunmaktadır; halbuki Türk-İslâm yüksek iskolastiği, daha ziyade doğrudan doğruya Farabi ile İbni Sina’ya dayanmaktadır.

Bundan başka, Avrupai Hıristiyan iskolastiği ilk dönemi esas itibariyle teolojiden ibarettir; daha doğrusu, Hristiyan doğmalarını akla kabul ettirmeyi, bunları imanla bilginin, meşhur “Credo ut intelligam” (=Evvelâ inanıyorum ve inandığımın doğruluğunu ondan sonra aklımla idrak ediyorum) sözleri ile tespit edilmiş olan münasebetine bağlayan mantıkla temellendirmeyi kendisine vazife bilen bir teolojidir. Şüphesiz Farabi ve İbni Sina gibi düşünürler de imanla bilginin çelişik olamayacağına inanmış, samimi mü’minlerdir. Fakat bunlarda, fikir ve lisan bakımından kesin olarak tespit edilmiş doğmaların sonradan ispatı meselesi çok önemsiz bir rol oynamaktadır. İslâm felsefesinde Allah’ın iskolastik tarzda ispatlarının mevcut olduğuna, fakat bunların Hıristiyanlarda oynadığı rolden çok daha az bir rol oynadığına çok defa işaret edilmiştir. Bunun sebebi Hıristiyan iskolastiğinin Allah’ın mevcudiyetini kabul için ispatsız olarak kabul etmeleri değildir; hakiki sebep şudur: “dogma”nın kilise otoritesi altında kesin bir şekilde formüle etmiş olduğu münferit bir kuralı, mektebe uygun tarzda ispat niteliğin, İslâm feylesoflarına önemsiz tali derecede olan bir iş olarak görünmektedir.

Ortaçağın İslâm ve Hıristiyan felsefelerinde görülen müşterek noktalardan biri, tabiat ilimlerine karşı alakanın yavaş yavaş kuvvetlenmesi ve tabiat hadiselerinin izah ve tasavvurunun Yeni Eflâtunculuktan ziyade Aristo tarzına yaklaşmasıdır. Ortaçağ İslâm felsefesinde de esas itibariyle Yeni Eflâtunculuğa eğilimli bir felsefeden, Aristo’ya dönük bir felsefeye geçişi müşahede etmekteyiz; yalnız, buradaki geçit Avrupa’dakinden daha yavaş, daha içten olmuştur.


Nisan 07, 2007, 02:19:31 ös
Yanıtla #1
  • Ziyaretçi

Orta Çağ Felsefesinde

İlim Ve Felsefe İlişkileri

Ortaçağ felsefesi, yeni zaman sistemlerinin bireyselciliğinden habersizdir. Ortaçağ her biri ispatı mümkün subjektif hakikati içermek iddiasında bulunan, fakat aynı zamanda da bir tek düşünürün eseri olarak önümüze çıkan metafizik sistemlerin bir devamı manzarasını göstermektedir. Ortaçağ bir bütün olarak alındığı taktirde, “anonim”dir, belirli şahsiyetlerin damgasını taşımaz ve genel mahiyettedir. Bu devirde, her filozof, bugünkü kimyagerin, fizikçinin yahut biyologun, disiplinin kendi zamanına kadar yükselmiş olan yapısına devam etmesi gibi, öncekinin eserini daha ileriye götürdüğüne inanır.

Yeni zaman filozofunun kendi disiplini hakkında bu inancı kaybettiği bilinmektedir. Descartes ve Bacon’dan beri bir tek felsefe yoktur; ancak felsefeler, ayırıcı unsurları öne süren, müşterek olanları küçük gösteren felsefi sistemler vardır. Halbuki Ortaçağ filozofları, hakikatin kesin sisteminin ana hatlarını bulduklarını kabul ediyorlar: bu suretle, aralarında müşterek olana önem veriyor ve ayırıcı unsurları geriye bırakıyorlar. Bu itibarla Farabi ile İbni Sina’nın sistemleri ayni türdendir. İbni Sina, Aristo’yu anlamasını pek hürmet ve takdir ettiği Aristo tefsirlerine borçlu olduğuna önemle işaret ediyor. Fakat bu husus, tarihi tetkikte bulunan bizler için, iki şahsiyetin fikir istikametlerinin ayrılığı ve bu ayrılık gerisinde saklı bulunan ayrılığı açıkça görmeye engel değildir. Bir millette yalnız belirli bir düşünür tipinin ve yalnız belli bir tarzda kainatı tasvir etmenin gerekli olduğunu düşünmek şüphesiz bir hatadır. Bilâkis, ayrılıklar, yeteneğin zengin ve çok cepheli olduğunu gösterirler.

İlkçağ sonunda olduğu gibi Ortaçağda da felsefe ile ilmin (ansiklopedik düşünen bu devir için felsefe ile ilim arasında çok yakınlık vardır.) başlıca vazifesi, insana saadetin yolunu göstermektedir; saadete, ruhumuzun temizlenmesi ile ulaşırız. Zekâ ve akıl haline girdiğimiz ve tefekkürümüzü fani şeylerden uzaklaştırıp zamandan soyutlanmış ebedi varlıklara yaklaştığımız nisbette ruhumuzu temizleriz. Kökü Yeni Eflâtunculukta bulunan bu entellektüalist mistisizm Farabi’de yalnız öncekilerden alınmış bir gelenek olarak kalmayıp, kendi ruhuna ve tabiatına uygun bir görüş şekline girmiştir. Bu kanaatle dolu olan Farabi, bir biyografın dediği gibi; “zekâ aleminde bir melik, dünyevi âlemde bir derviş gibi, kitapları ve bahçesinin kuşları ile çiçekleri arasında mesut yaşıyordu”. Farabi felsefi idealini canlı bir şekilde taşıdı ve bir sofi olarak öldü.

İbni Sina hekimlik yaptı ve bu sayede meşhur olup bir takım hükümdar saraylarına davet edildi. Siyasi bir rol oynadı, vezir oldu, sonraları, mevki ve ikbalden düştü ve hatta hayatının bir müddetini de mahpus olarak geçirdi. İbni Sina, bütün faaliyetleri yanında, bilhassa hükümdarların gözünden düştüğü vakit geçirdiği mecburi istirahat devirlerinde, fevkalâde verimli bir yazar idi. Bu büyük adam durmak, dinlenmek bilmeyen faaliyeti ve bilgisinin ansiklopedik genişliği ile, Rönesans filozoflarını, Francis Bacon’u, yahut İtalyan Rönesansı mütefekkirlerini hatırlatır. Farabi ise bir filozof, çok defa aforizma tarzında yazmasına rağmen, bir sistemcidir; maddi âlem hakkında yazdığı şeyler de pek orijinal değildir. Halbuki İbni Sina yalnız fizik, biyoloji ve biyolojiye dayanan psikolojiye ait çok miktarda malzemeye malik olmakla kalmıyor, fizik nazariyelerini takdire şayan keskin bir görüşle münakaşa ettikten başka, teorilerinin doğru ve yanlışlığına dair kati fikirler verecek deneyler tasarlıyor. Fiziğinin temelleri –son Grek fizikçi ve matematikçilerin yazılarını tanımasına rağmen- tamamen Aristo’ya uygundur. Onun da çıkış noktası niteliklerin fiziki gerçeği, bunların bazı muayyen unsurlara (hararetin ateşe ait olması tarzında) mahiyetleri itibariyle, bazı diğer unsurlara da arizi olarak ait olduğu ve keyfiyetlerin yayılmasındaki illetin, mahiyetleri ile bağlı eşyanın, bunları yalnız arizi olarak almaya müsait eşya üzerine tesirinden ibaret olduğu fikirlerdir. Madde ve biçim kuvve ve fiil gibi Aristo’nun ana mefhumları da İbni Sina tarafından niteliklerin gerçekliği ile birlikte esas olarak kabul olunmaktadır. İbni Sina fiziğinin kullandığı mefhum malzemesi Aristo’dan alınmış olmakla beraber, hem Farabi’nin, hem İbni Sina’nın metafizik sistemleri ana hatlarında Yeni Eflatuncudur. Malumdur ki Yeni Eflatunculuk, varlıklar alemini bir takım sahalar sırasına ayırır. Bu muhtelif alemler varlığın ilahi olan esas kaynağın an sudur ederek uzaklaşan ve diğer taraftan yine ona rücu eden varlık mertebeleridir. Allah kendisine mahiyeti itibari ile mevcudiyet izafe edilen bir varlık değil, varlığın kendisidir. Mahiyet ve varlık Allah’ta birbirinden ayrılamaz; bundan dolayıdır ki Allah’ın mevcudiyetinin nereden geldiği suali zait bir sual olduktan maada, menşei Allah’ta bulunmayan, binaenaleyh Allah tarafından “yaradılmayan” bir varlığı tasavvur etmek imkânsızdır. Varlığın ilk mertebesi Yeni Eflatunculuğa nazaran Eflatunun ideler Aleminin ve ruhun zamandan münezzeh ve ebedi varlığıdır; ikinci olarak mahvolmayan fakat zamanın içinde bulunan Cihan Ruhu ve Cihan Ruhunun ihtiva ettiği münferit ruhlar gelir; üçüncü olarak, eşyanın zamanda oluş ve mahvoluşu ve nihayet sonuncu olarak “mad­de”nin gayri muayyen ve keyfiyetsiz “varlığı” gelir; tabiattaki şe’ni eşya demek olmayan bu madde, ancak suretleri aldıktan sonra muayyen şeyler olabilir, yani şe’niyeti değil, sırf bir imkânın boşluğunu temsil eder. Yeni Eflatuncu metafiziği, varlık alemini en geniş manada bir mertebeler sırası olarak tasavvur etmek hususunda muhteşem bir teşebbüs ve gayret. olarak telâkki edebiliriz. Burada mevzuu bahis sıra mutlak. surette var olan ulûhiyetten tâ en aşağı mertebedeki “hiç”e yani, varlığı ayni derecede bir yokluk olan maddeye kadar erişir. Bu Alemler yalnız varlık, ve mahiyetle mevcudiyetin bağlanması bakımlarından değil, birlik ile çokluk, faal müessir olma ile münfail olarak suret alabilme ve nihayet hayat ile şuur bakımlarından da bir mertebeler silsilesi. ulûhiyet ile «hiç» arasında köprü kuran bir sıradırlar. Kainatın metafizik bir tarzda tefsiri tecrübeciliğin ve pozitivizim’in hakim olduğu bu zamanda, Türk, yahut Alman ve yahut ta Amerikalı olalım- bizlere, bugünün insanlarına, biraz aykırı gelmektedir. Bugün bu gibi tasavvur ve sistemleri, mefhumlarla yazılmış metafizik bir şiir, muhayyelenin bir mahsulü diye reddetmeye meyyaliz. Fakat unutmayalım ki spekülasyonlar, takriben yüz yüz elli sene evvel Schelling’in ve Hegel’in sistemlerinde tekrar canlanmış oldukları gibi, bunların yine avdet edeceklerinden de hiç şüphe yoktur; zira kainatı felsefi bir tarzda düşünmenin esas şekillerinden birini bunlar ifade ederler; spekülasyonu da ilk defa keşfedenler Plotin ve Yeni Eflatuncular olmamışlardır. Farabi, hiç şüphesiz, entelektüalist mistisizm taraftarlarının en mühim ve en müstakillerinden biridir. Spekülasyonların keskin tefekkürle nasıl uyuştuğuna ve bu spekülasyonların Farabi gibi tamamen içinde yaşayanın hayatına nasıl tesir ettiğine, yaşayışına nasıl ciddiyet ve üslup bahşettiğine bilhassa Farabi’nin şahsında şahit oluyoruz. Farabi’nin, Yeni Eflatuncu spekülasyonu müstakil olarak daha ileriye doğru inkişaf ettirdiği noktalardan biri, evvela: varlık ile ferdiyetin ayni olduğunun iddiasıdır; bir objeye varlık atfetmek, ona ferdiyet sahibi bir mahiyet vermek demektir. İşte Farabi’nin Eflatunun mefhum realizmini reddetmesi ve ilâhi varlığa şahsi bir ferdiyet vermesinin ve sudur mertebeleri ile küreler ruhlarını ayni görmesinin sebebi budur. Sonra, Farabi, kâinatın kuruluşunu, yani sudur veciresini Allah’ın kendi kendisini bilmesi ve düşünmesi şeklinde kavramağa gayret ediyor. Allah kendi kendisini düşünür; fakat bu düşünüş yaratıcı bir tefekkür olduğundan, Allah tarafından düşünülen şey istiklâl ve hakiki bir maliyet kazanarak, âfâki olarak var olanların, yani âfâki mahiyetleri, varlıklarından ayrı olanların silsilesinde ilk mertebeyi Logos’u teşkil eder. Allah yalnız kendisini düşünür. Fakat Logos’un düşünüşü bir taraftan Allah’a ve diğer taraftan kendisine müteveccih olduğundan, yaratıcı tefekkür fiilleri temadi eder ve böylece bir taraftan en aşağıda beşeri aklın bulunduğu bütün gayri maddi varlıklar ve diğer taraftan da dar manada objeler, yani cisimler hasıl olur. Cisimlerin içinde ilk yaratılanlar her nevi değişmeden azade olan ebedi gök cisimleri ve bunların değişmeyen devir hareketleridir. Tefekkür, son mertebesinde tamamen yaratıcı (ilâhi) olmaktan çıkıp kısmen yaratıcı ve kısmen alıcı ve münfail bir tefekküre kalbolur ki, bunu beşeri tefekkür ve marifette görüyoruz. Allah’ın yaratıcı düşünmesinin bir neticesi olarak vücut bulan kâinatın, onun yalnız bir eseri değil, ayni zamanda bir tasviri olması icap eder. Öyle bir tasvir ki, insan onu temaşa ettiği vakit, ulûhiyetin azamet ve heybetini, ancak elbisenin şeklinden bedenin şeklinin keşfolması, bedenin şeklinden ifadesi olduğu ruhun anlaşılması, ve bir tek ruhtan, münferit ruhun arayan ve yanılan tefekküründen, hissinden, cehtinden, külli akıl ile onun idelerine ait ebedi hakikatlerin sezilmesi nevinden keşfedebilir. (Farabi’nin sisteminde Yeni Eflatuncu, Aristo’cu ve teolojik mistik fikir motiflerinin gayri müstakil bir eklektizm neticesinde bir araya toplanmayıp müstakil bir mütefekkir şahsiyetinin mahsulü olarak birleştiğini göstermek için bu mülâhazalar kifayet eder.)

Farabi'nin Eflatun'un Eserlerini

Dikkatle Okuduğu Anlaşılıyor


Farabi’nin psikolojisi, felsefesinde oldukça büyük bir yer tutmakla beraber, metafiziktir, yani beşeri tefekkürü ilahi tefekküre dayanarak izaha gayret eder. İbni Sina’ya gelince, oda ilmi çalışmalarının ehemmiyetli bir kısmını psikolojiye has­retmiştir. Fakat kendisi evvelemirde tecrübeci bir alim ve- müşahittir; şu kadar ki psikolojik tahlilinin verimlerini Yeni Eflatuncu bir metafiziğin çerçevesi içine yerleştirmektedir. Bu nokta, umumiyet itibari ile Farabi ile İbni Sina’nın şahsi­yetleri arasındaki farka işaret ediyor: Yeni Eflatuncu metafizik gün geçtikçe daha ziyade an’anevi bir çerçeve haline gi­riyor ve tecrübe ile müşahede gittikçe daha büyük bir ehemmiyet kazanıyor.

Şu noktaya da kısaca temas edelim: Farabi, Yeni Eflatuncu­ olmakla beraber, ameli felsefesinde -ahlâkında ve siyasetinde - Eflatunun yazılarını esaslı bir surette tanıdığını gösteriyor; Eflatunun Gorgias’da Kallikles’in ve Politeia’da Thrasymachos’uıı ağzından söylediği nazariyeleri kale alarak insanların bir arada yaşamasına sebep olarak yalnız fertler veya milletler arasında hayat ve hakimiyet mücadelesi gören natüralist nazariyeleri tasvir ettikten sonra, bunları manâsız, imkânsız ve muzır diye cerh ve reddediyor. İnsanların bir arada yaşamasının mecburi mütekabil yardım ve iş bölümüne dayandığını iddia eden nazariye de ona kifayetsiz geliyor. Farabi’ye göre bu beraber yaşamanın hedef ve gayesi bilâkis ferdi ruhta ve devlette adaletin ve binaenaleyh insanda ve beşeri cemiyet kozmosunda ulûhiyetin hakiki bir tasvirinin tahakkuku olmalıdır. Bu hedefe ancak, melikin bir filozof, yahut filozofun bir melik olduğu bir devlette vasıl olunabilir. Farabi bu noktada Eflatunun meşhur noktai nazarını, dev­letin başına Eflatundaki hakim filozoflar sınıfı yerine aklı Allah tarafından aydınlanmış hakimi, Elan’lı dahiyi koymakla tadil etmiş oluyor.

Farabi’nin metafiziğine entelektüalist bir mistisizm de­dim. Bu metafiziği karakterlendiren nokta, bir taraftan her türlü panteizmin zıddına olarak Allah’ın vahdet ve “transcen­dance” nın, kainatın fevkinde bulunduğunun kuvvetle iddia edilmesi, ve diğer taraftan da kainatın, Allah’ın hür bir iradi filine hasıl olmayıp, kendi kendisini düşünmesiyle yara­tıldığının ileri sürülmesidir. Bununla kainatın zamanda yaradılışı yerine, zamandan evvel yaratılması geçiyor. Ona nazaran ruhun temizlenmesi ve Allah’a rücu etmesi Allah’ın iradesine tebaiyet olmayıp Allah’a müteveccih bir bilgiden ibarettir. Bilhassa Gazali, Farabi ile İbni Sina’ya hücumlarını bu telâkkiden dolayı yapmıştır. Gazali’nin mistisizminin çıkış noktası, Allah’ın kainatı hür, binaenaleyh izah olunamayan bir iradesi ile yarattığı, fikridir; Gazali’nin İbni Sina aleyhin­deki mücadelesinin bir muvazisini daha sonraları, Hıristiyan Ortaçağda, Franciscain tarikatına mensup Dun Scotus’un Tomist fikirlere karşı açtığı mücadelede görüyoruz.

Türk felsefesi müstakil tefekkür karakterini taşımakta ve Eflatun ile Aristo’ya ait fikirleri inkişaf ettirip daha ileriye götürmektedir. Seleflerin entelektüel çalışmalarını terakki et­tirmek diye tespit edebileceğimiz bu vasıf, eski ve yeni zaman­lara ait her nevi felsefede mevcuttur. Burada zikrolunan Türk mütefekkirlerinin açtıkları felsefi çığır, bir taraftan Gazali’nin volontarist mistisizminden gelen hücumların ve diğer ta­raftan o zaman yükselmekte olan tabiat ilimlerinin karşısında inkıraza uğramıştır. Bilirsiniz ki Yeni Zamanın riyazi tabiat ilimlerinin bazı mühim kökleri Türk mütefekkirlerinin çalışmalarında bulunmaktadır. Bu hususta yalnız Harezmi’nin is­mini hatırlatmakla iktifa ederim. Fakat 16. asırdan itiba­ren bu sahada asıl hakimiyet, Avrupa garbının elinde temer­küz etmiştir. Temellerini İlk ve Ortaçağların verimleri ile• modem tabiat ilimlerinden alan Yeni Zaman felsefesi, 19 uncu asrın başındaki idealist sistemler devri müstesna, Descartes’den beri, tabiat ilimlerine istinaden kâinatın tatmin edici bir imajını kurmak ve insanın kainat içindeki mevkiini tayin etmek hususunda bir teşebbüsten ibarettir. Bu vazifeyi başarmaya koyulmuş olan tefekkür, fevkalade büyük işler gör­müştür; onun için bugünün kültürünün kurulmasına çalışan bütün milletlerin, yeni felsefenin mektebinden geçmeleri za­ruridir. Fakat yeni felsefe düşünüş bakımından daima itmam olunmaya muhtaç olduğundan, Avrupa mütefekkirlerinin nazarlarını, yine sık sık Şarka, Hint, Çin, Garbi Asya filozoflarının tefekküründe saklı bulunan hazinelere müteveccih gö­rüyoruz. Garp, tabiat üzerinde ilmi ve teknik hakimiyetini tesis etti; halbuki Şark, ruhun enginlerine karşı Garptan daha kıymetli ve daha derin bir anlayış gösterdi. Bugün bu iki tarafı birleştirmek icap eder. Eğer Arz yüzünde bilhassa bu sahada ehemmiyetli bir rol oynaması mukadder olan bir mil­let varsa, o da mazide Yeni Eflatuncu ve Aristocu tefekkür. Aleminden kalan kültür hazinelerini kurtaran ve şimdi -tarihinin yükselen bir devrinde- ruhi ve entelektüel hususiyetlerini muhafaza etmek şartı ile Avrupa tefekkürünün son asır­larda ortaya attığı kıymetleri temessül etmekte olan millettir.

http://www.msxlabs.org/forum/satirlarla-turkiye/15755-felsefe-tarihinde-turkler.html


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
2 Yanıt
2132 Gösterim
Son Gönderilen: Mayıs 23, 2008, 08:31:09 ös
Gönderen: bilmeliyimgalilei
0 Yanıt
1834 Gösterim
Son Gönderilen: Mayıs 09, 2009, 04:38:26 ös
Gönderen: karahan
0 Yanıt
1772 Gösterim
Son Gönderilen: Nisan 18, 2010, 02:21:36 ös
Gönderen: Texan
1 Yanıt
9050 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 04, 2010, 12:25:15 öö
Gönderen: Barbaros
2 Yanıt
4572 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 11, 2010, 02:35:31 öö
Gönderen: Genius Loci
2 Yanıt
7246 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 29, 2012, 04:42:58 ös
Gönderen: NOSAM33
2 Yanıt
6131 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 24, 2010, 10:57:54 ös
Gönderen: ozak1977
3 Yanıt
3026 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 14, 2011, 02:16:14 ös
Gönderen: ADAM
İstenmeyen Türkler

Başlatan Hacamat « 1 2 ... 5 6 » Genel

54 Yanıt
13604 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 10, 2012, 11:53:00 ös
Gönderen: Masor1976
0 Yanıt
1368 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 21, 2015, 01:06:42 öö
Gönderen: Risus