Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: CEHALETİN BU KADARI ANCAK EĞİTİMLE OLUR  (Okunma sayısı 4928 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Ekim 25, 2009, 01:30:42 ÖÖ
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 784
  • Cinsiyet: Bay

EMRE KONGAR
Kaynak :  http://www.kongar.org/makaleler/Milliyet_Sanat_Makalesi_II.php

İnanılmaz bir cehalet yaşamın her dalında toplumu pençesine aldı.

Aslnda bu "bilgisizlik" anlamında bir cehalet değil.

Tam tersine "öğrenilen" bir cehalet.

Yani insanlar, cahil olmayı ve cahilce davranmayı sonradan "eğitim alarak öğreniyorlar".

Kültürün en önemli göstergelerinden biri olan "dil alanındaki cehalet" bu durumun en klasik örneklerinden biri.

Köşe yazarlarına bakıyorsunuz, her konuda "ahkâm kesiyorlar".

Köşe yazarları, özellikle genel yayın yönetmenleri tarafından ayrıca, "saldırgan" olmaya özendirildiklerinden, bunların çoğu "hem cahil hem saldırgan".

Aynı eğilimi televizyon sunucularında da görüyoruz.

Medyadaki arkadaşların önemli bir bölümü hem bilmedikleri konularda kamuoyunu "aydınlatıcı!" yalan yanlış şeyler yazıyorlar ve söylüyorlar, hem de bu yalan yanlış yargılarını bozuk bir Türkçe ile ifade ediyorlar.

"Bozuk Türkçe" kullanımları hem arı Türkçeye hem de arapça ve Farsçaya ilişkin sözcüklerde ortaya çıkıyor.

Çünkü bu "öğrenilmiş cehaletin" ardında yatan ana güdü "özenti".

Yani köşe yazarları ve televizyon sunucuları, "özentili Türkçe" kullanımını eğitimle öğreniyorlar.

Aldıkları eğitim, normal düz, sade Türkçe yerine özentili sözcükler kullanmak, anlaşılmaz cümleler kurmak ve böylece "havalı olmak".

Bu tutumun en klasik örneklerinden biri "çözmek" sözcüğü yerine kullanılan, "çözümlemek" sözcüğü.

Biliyorsunuz, "çözmek", "halletmek" demek.

"Çözümlemek" ise, "analiz etmek" anlamına geliyor.

Başbakanın kurduğu kabine Meclisten güvenoyu alırsa, hükümet sorunu "çözülmüş" yani "halledilmiş" olur, "çözümlenmiş" değil.

Buna karşılık, Başbakan, parti liderleri ile, nasıl bir kabine kurarsa meclisten güvenoyu alabileceğine ilişkin bir toplantı yapıyorsa, bu toplantıda hükümet sorunu "çözümlenmekte", yani "analiz edilmekte" olur.

Şimdi soru şu: Yazarlarımız ve sunucularımız niçin, doğru olan "çözme" sözüğü yerine yanlış olan "çözümleme" kelimesini kulanıyorlar?

İşte tam bu noktada "cehaletin" "öğrenilmiş olanına" geliyoruz.

Çünkü yazarlarımız ve sunucularımız, daha uzun, daha süslü sözcüklerin daha üst düzey bir kültürü yansıttığını (yanlış olarak) öğrenmişler de ondan.

"Çözmek" herkesin bildiği, günlük dilde kullandığı basit sade bir sözcük.

"Çözümlemek" ise hem daha uzun, hem daha süslü, hem de (analiz etmek anlamına geldiği için) daha çok toplumsal ve siyasal bilimlerde kullanılan ve bu nedenle de "cehalet eğitimi almış olanlar için" daha makbul bir sözcük.

Çünkük "cehalet eğitimi" almış olanlar için, ister arı Türkçe olsun, ister Arapça, isterse Farsça, anlamları kendilerince çok açık seçik bilinmese de, belli alanlarda kullanınlan "kalıp sözcükler" onların "yüksek kültürlerinin" bir göstergesi, bir delili oluyor.

Bu konudaki en klasik Arapça örnek "arz ederim" ifadesinde görülüyor:

Bilindiği gibi, "arz etmek" "sunmak" anlamına gelir ve bir astın, bir üste bir şey vermesi ya da bir öneride bulunması veya bir düşünce söylemesi sırasında kullanılır.

Yani küçük büyüğe, örneğin, bir öğrenci hocasına, veya bir memur amirine bir düşünce ya da bir öneri "arz eder" klasik kullanımda.

İşte "arz etmek" deyişinin "tumturaklı bir şekilcilik" içinde kullanılması, pek çok genci, "lügat paralama" arzusuyla, "Hocam siz bana şu kitabı arz eder misiniz?" gibi yanlış bir ifadeye yöneltmektedir.

Oysa buradaki doğru Arapça sözcük "lûtfetmek"tir.

Yani cümlenin, "Hocam siz bana şu kitabı lûtfeder misiniz?" biçiminde olması gerekir.

İşte "öğrenilmiş cehalet" budur:

Doğrudan doğruya, "Hocam bana şu kitabı verir misiniz?" demek dururken, "arz etmek" deyişini "öğrenmiş olan" genç, bu deyişin kullanılmasının "daha kibar bir söylemi ve daha üst bir kültür düzeyini simgelediğini" de "öğrenmiş" olduğu için, bu garip yanlışı yapmaktadır.

Benim "Cehaletin bu kadarı ancak eğitimle olur" dememin nedeni de budur.

Yani biz insanlarımızı "cahil olmaları için eğitiyoruz"

Sonunda "cehalet eğitiminden geçmiş, cahil diploması almış" kişiler üretiyoruz.

Bakın size politikadan bir kaç örnek anımsatayım, hemen bana daha çok hak vereceksiniz:

Bizim köylülerimizin pek çoğunun öyle derin bir eğitimi yoktur.

Ama doğanın kucağında yoğrulmuş ve bozulmamış olan köylü vatandaşlarımız duygu ve düşüncelerini genellikle, pek güzel, kestirme olarak, pat diye ifade ediverirler.

Bunların politikacı olanları, "cehalet eğitimi" gördükten sonra "demokrasi" ve "bürokrasi" sözcüklerini (kavramlarını değil, sadece sözcüklerini) öğrenirler.

İşte o zaman biz "cehaletin bu kadarı ancak eğitimle olabilir" yargısının zaman zaman Meclis kürsüsüne bile yansıyan iki örneğini görürüz:

"Demokrasi" sözcüğü "Demokraaaasi", "bürokrasi" sözcüğü de "bürokraaaasi" olarak uzun "a"lar ile katledilerek telaffuz edilir.

"Öğrenilen cehaletin" bir başka yönü de "egzistansiyalizme" ve "postmodernizme" dayalıdır.

"Geçmişi ve geleceği bırak, gününü yaşa", "nasıl hissediyorsan öyle davran", "başkaları için değil kendin için yaşa", "sen de herkes kadar değerlisin, düşüncelerin ve duyguların da onlar kadar değerlidir" gibi aslında hiç de yanlış olmayan felsefi yargılar, köşe yazarlarının ve sunucuların elinde ve dilinde, toplumsal geleneklere, göreneklere, kültüre ve dile aykırı bireysel davranışların, nezaketsizliklerin, terbiyesizliklerin ve kültürsüzlüklerin yani "öğrenilmiş cehaletin" gerekçeleri olmaktadır.

Ekranda sunduğu müzik programını esneyerek takdim eden ve "Aman dün gece barlarda fazla kaçırmışım, hala ayılamadım" diyen VJ'ler, sütunlarında (üstelik Türkçeyi de katlederek), sevgilileriyle hangi pozisyonlarda cinsel ilişki kurduklarını anlatan "köşe yazarları", Mecliste, muhaliflerine "cinsel tercihlerine ya da annelerinin mesleklerine ilişkin zarif sıfatlarla" saldıran milletvekilleri, hep bu "öğrenilmiş cehaletin" ürünüdürler.

Çünkü "köşe yazarlarının" başlarında yazı işleri müdürleri ve genel yayın yönetmenleri, politikacıların başlarında parti liderleri, VJ'lerin başlarında ise yayın sorumluluları vardır.

Öğrenilmiş cehaletlerini medyada sergileyen bütün bu "arkadaşlar" yaptıklarını, sadece öğretmenlerinden ve toplumdan aldıkları eğitimle değil, aynı zamanda kendilerini gündelik olarak denetleyen "ustalarından" aldıkları onaylarla da gerçekleştirmektedirler.

Eğitim sistemimiz, ezberciliğe, kültürsüzlüğe, araştırmanın ve düşünmenin reddedilmesine dayalı olduğu için, "resmi eğitim" düzenimiz bu "cehalet eğitiminin" ayrılmaz bir parçasını oluşturmaktadır.

Tabii bütün bu sistemin en başında siyasal lilderler ve medya patronları oturmaktadır ki, eskilerin deyimiyle onları "echeli cühela" diye nitelemek yanlış olmaz.

Belki bu "öğrenilmiş cehalet kısır döngüsünü" kırmaya "cahillerin en cahili" olan beyleri ve hanımları eğiterek başlıyabiliriz.

Onlara "kişisel kültür" yerine "kurum kültürü" kavramını öğreterek, kendilerinde olmasa bile bazı kültür ögelerinin kurumlarında yani medya kuruluşlarında ve siyasal partilerde egemen olması gerektiğini anlatabilirsek, yine de olumlu anlamda bir adım atmış oluruz diye düşünüyorum.

Tabii işin temelinde çocuklarımızı eğiten öğretmenlerin eğitilmesi gibi ana bir sorun yatıyor ki, bunun çözümü de tüm resmi eğitim sistemimizin yeniden elden geçrilmesini gerektiriyor.

Böyle bir eğitim reformu ise, medyanın desteğiyle, ancak politikacılar tarafından gerçekleştirilebilecek geniş kapsamlı ve siyasal nitelikli bir iş.

Bilmem "öğrenilmiş cehalet" kavramına niçin "kısır döngü" dediğimi anlatabildim mi!


Ekim 25, 2009, 01:50:26 ÖÖ
Yanıtla #1
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 784
  • Cinsiyet: Bay

Cehalet!

Konuyu açarken amacım,  etrafımızı saran cehalet ve cehalette olan mücadelenin zorluğunu tartışmaya açmaktı.

Kimine göre üniversite okumamış kesim, kimine göre lise bitirmemiş kesim, kimine göre  dinci kesim, kimine göre dindar olmayan kesim, kimine göre de kendi ideolojisinden olmayan kesim cahildir!

Peki cehalet nedir?

Türkçe sözlükte bilgisizlik durumu. Osmanlıca-Türkçe  sözlüğe göre : bilmezlik, nâdanlık, ilimden ve her nevi müsbet mâlûmatdan habersiz olma.   http://www.turkcebilgi.com/cehalet/sozluk

İyi de cahil olmadığımızın göstergesi nedir?

Konu hakkında internetten bulduğum sözleri sizlerle paylaşarak konuyu birlikte tartışmak istiyorum.

.Abidin cahili, şeytanın oyuncağıdır. Fareyi cebinde taşıyanlar gibi. Hz.Ebubekir

• Asla her şeyi bildiğini sanma. Gerçekten çok bilgili olsan da, kendi kendine “ben cahilim’’ diyebilecek cesaretin daima olmalı. Ivan Pavlov

• Başa gelen cehaletlerden başkalarını sorumlu tutmak, cehalet alâmetidir. Akif Cemil

• Bilmezlikten gelmek, irfanın; bilgiçlik taslamak, cehlin eseridir. Ahmet Selim

• Bin kör adamdan bir şahit, bin cahilden bir adam olmuyor. Alaaddin Başar

• Cahil olanların, merhameti ve lütfu azdır. Mevlâna

• Câh ile gelmez fazilet cahile. İbn-i Kemal

• Cahil insan, gül ise de koklama. Aşık Veysel

• Cahil kimsenin yanında, kitap gibi sessiz ol. Mevlâna

• Cahil olan zengin, altın koyun gibidir. Diyojen

• Cahil olduğunu bilmek, bilgiye yönelik bir adımdır. B.Disraeli

• Cahil sual sormaz. B.Franklin

• Cahil, sulak alanda bile susuzdur. E.Goblot

• Cahil; yaşlı dahi olsa küçüktür, alim,küçük de olsa büyüktür. O.Şaik Gökyay

• Cahile verme sırrını, sır elden gider. Kul Nesimi

• Cahilin kalbi ağzında, akıllının lisanı kalbindedir. Ahmet Rıfai

• Cahilin sonunda göreceği şeyi, akıllılar önce görür. Mevlâna

• Cahiller, cesur olurlar. Hz.Muhammed

• Cahiller, kâmile sen bilmen deyip, anın için kaybettiler irfanı. Pir Sultan Abdal

• Cahillerin kalbi dudaklarında, âlimlerin ağzı kalplerindedir. Hz.Ali

• Cahillerin önünde güzel sözleri sayıp dökme, o vecizelerin emrettiği şeyleri yap. Epiktetos

• Cahillerle yaptığım bütün tartışmaları kaybettim. İmam-ı Azam

• Cahillik, dertlerimiz için etkisiz bir ilaçtır. Seneca

• Cehalet, Allah’ın laneti olduğuna göre; bilgi, göklere ulaştırabileceğimiz kanatlardır. W.Shakespeare

• Cehalet, asla soru sormaz. B.Disraeli

• Cehalet ateşinin yakmadığı orman yoktur. R.Necdet Evrimer

• Cehalet cehalettir. Cehaletten herhangi bir şeye inanma hakkı çıkarılamaz. S.Freud

• Cehalet, gönüllü talihsizliktir. De Segur

• Cehalet ile açıklayabileceğin bir şeyin ardından, kötü niyet arama. Bill Arnett

• Cehalet ilmin, günah feyzin perdesidir. Alaaddin Başar

• Cehalet öyle bir binektir ki, üzerine binen zelil olur, arkadaşlık yapan yolunu kaybeder. Hz.Osman

• Cehaletin kültürüne kitap gerekmez. G.Santayana

• Cehaletle deha arasında ki gerçek fark nedir biliyor musunuz? Dehanın sınırları var, cehaletinse hiçbir sınırı yoktur. Whoopi Goldberg

• Cehaletten kurtulmanın yolu; bazı şeylerin cahili olmaktan geçer. İsmet Özel

• Çılgınların elinde ki cehalet, hiçbir zaman bir şeyi çözememiştir. Dr.Asimov

• Dünyada her kötülük, daima cehaletten gelir. Albert Camus

• En koyu cehalet, hakkında hiçbir şey bilmediğin bir şeyi reddetmektir. J.Brown

• Eylem halinde ki cehaletten, daha korkunç bir şey olamaz. Goethe

• Hala en kötü şey, insanın kendi cehaletini tanımamasıdır. St.Jerome

• Herkes cahildir ama farklı konularda. Will Rogers

• İnsanın cahil olduğunu bilmesi, bilgiye atılmış ilk adımdır. B.Disraeli

• İnsanlara cehaletlerini tanıtmak imkânsızdır. Zira cehaleti tanıyabilmek için de bilgi lâzımdır; dolayısıyla cehaletini görebilen cahil değildir. J.Taylor

• İstediğin kadar oku, bilgine yakışır şekilde hareket etmezsen cahilsin. John Sheffield

• Size hiçbir şey öğretmediğimi söylüyorsunuz, bir cahil olduğumu belirttiğimi hatırlayın. Voltaire



« Son Düzenleme: Ekim 25, 2009, 01:58:50 ÖÖ Gönderen: dogudan »


Ekim 25, 2009, 03:52:10 ÖS
Yanıtla #2
  • Ziyaretçi

Evet cehalet insanin canini yakan acitan ve hangi konumda olrusa olsun karsidakine rahatsizlik veren bir durum, kisideki cehaletin farkina varilirsa ne ala farkedilemez ise her tarafi yakan sonuclara hazir olmak lazim....

Uluslararasi bir konferansta, en son teknoloji ve arastirmalarini saygin bilimadamlari sunmakta idi, bilinir, akademisyenler kendi arastirmalari ile ilgili ve baskalarinin arastirmalari ile ilgili soru sormayi cevap ver meyi ve tartismayi cok severler... Ama bu toplanti oyle olmamisti, her biri ayri ayri alanlarda uzman olan bu bilimadamlari , kendi calismalarina kendilerini oylesine kaptirmislardi ki, kendi calismalarinin uygulama sahalarinin insanliga saglayacagi kolayliklari saymakla bitiremiyorlardi, hepsi de hakli ve dogruyu soyluyordu. Ama bir eksik, bir yanlis vardi, hicbiri bir digerinin calismasina dair soru sormuyordu, cunku ona mantiksiz geliyordu ,
Dinledigi arastirmanin sahibinin emegi, cabasi mantiksizdi ona gore, olamazdi , hikaye idi, bir safsata idi, insanliga ne faydasi olabilirdi ki? Ancak kendi calismasi cok mukemmeldi, geri kalani bostu..... Galileo"yu yakmaya calisanlar da oyle yaklasmamismiydi? Bilim felsefesini, Copernicus"un  calismalarini bilmiyrolarmiydi? Egitimin ve arastirmanin, o yolda ilim irfan yolunda harcanan her saniyenin her adimin bir deger ifade ettigini bilmiyorlarmiydi?  Tarihi bilmiyorlar miydi? Iste bilerek okuyarak cahil olmak boyle bir sedi sanirim.....

Hepimizde biraz cehalet yokmudur? Farkinda olmak lazim bilmediklerimizin....

Saygilar


Ekim 27, 2009, 01:29:19 ÖÖ
Yanıtla #3
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 784
  • Cinsiyet: Bay

Henüz 5-6 yaşlarıma bastığım zamanları hayal meyal anımsıyorum da  o zamanlar başöğreticim olan, yürekleri sevgi dolu annem ve rahmetli babam benim en büyük öğretmenlerim diler. Kardeşimle beraber hayatı sorgulamaya henüz yeni başlamıştık.

Her gece gelmesini istemediğimiz uyku saatimiz geldiğinde ebeveynlerimizin geç vakte kadar TV seyretmesine imrenir, keşfettiğimiz zihin oyunlarını oynarken kardeşim benden önce sızardı. İşte yalnızlık vaktiydi o anlar. Neden vardık? Biz neydik? Yaratıcı nasıl bir şeydir? sorular zihnimde uçuşur, her soru yeni bir sorunun kaynağı olurdu.

Hayat güvenliydi anne, baba gözetiminde!

Gece sorularımın, tatminkar cevaplarını hiç bir zaman bulamasamda, hissederdim sorsam bile tatminkar cevaplar bulamayacağımı!

İlk okul gelip çattığın da yeni  öğretmenim herkesten hatta anne ve babamdan bilgiliydi benim için. Her ne kadar anaokulunda okuma yazmayı öğrenmiş olsam da mecburen yeni öğrenenlerle aynı sınıftaydım.

Bir çırpıda geçen 5 seneden sonra  vakit ortaokul zamanıydı. Sınıf öğretmenin yerini branş öğretmenler almaya başlamıştı. Fizik, matematik, yabancı dil, Türkçe öğretmenlerimiz vardı artık.

Duygusal olarak sınıf öğretmenime bağlılığımdan olsa gerek, branş öğretmenlerinin konuları hakkındaki bilgilerini fark ettikçe suçluluk hissediyordum eski öğretmenime.


Üç yıl boyunca hayatın tek bir sınıftan olmadığını fark etmeye başlamıştım. Sadece dersler için değil, insanlar arasında da sınıflar vardı artık. Ergenlik dönemide kendini iyice hissettiriyordu.  Duygusal etkileşimler başlamış  karşı cinse ilgide artışlar zirve yapmıştı utana sıkıla.

Bitmişti üç yıllık ortaokul başlamıştı lise hayatı. Artık kendimizi yetişkin sanan ben ve yeni sınıf arkadaşlarım ortaokuldakileri ufak görüyor, liseli olarak alt sınıflara biraz yüksekten bakıyorduk hafiften alaycı bir edayla. Ne de olsa büyümüştük! Ne de olsa 18 e az kalmıştı, anne baba kontrolünden kurtulmaya az kalmıştı. Hatta nüfus cüzdanımızda fotoğraf ekleye bilecektik.

Bize yüreğini maddi manevi herşeyini veren, okula başlamadan önce hayatımızın öğretmeni olan anne babamızdan uzaklaşma fikri nedense tatlı geliyor du!


Gel zaman git zaman aşkı tatmaya başladığımız lise dönemide bitiyor artık üniversite dönemi başlıyordu.

Büyük ahkamlar kesilecek, dünyayı kurtaracak üniversiteliler arasına katılacaktık. Başka bir ilde okumak bağımsızlığımızın da garantisi gibiydi Ben diyebilmenin hürriyetiyle bir kuş misali başladık üniversiteye.

Adımımı atar atmaz ilk özlediğim ailemdi halbuki. Sonraki günler de ülkemde bilim adamı yetiştirecek uygun bir üniversite olmadığını görünce,  lise yıllarım da beslediğimin hayallerim sona ermişti. Hayal kırıklılığı ve aileme özlemle geçti bir dönemim. Değişen tek şey vardı özgürlük!

Özgür yaşamak gerçekten farklıymış. Zor bir yol du ama mücadele etmeye değerdi.

İlk yıl her öğrenci, bir profosörüydü hayata dair her şeyin.

Ne siyaseti ne de bilimi başkaları bilebilir di. Hatta bizi eğitenler bile. Fakültede dini gruplar, solcu gruplar, milliyetçi bir grup ve de diğer gruplar tarafından bir yere tabi olmadıkları için sevgenç denen aşk meşk peşinde olanların grupları vardı.

Ne gariptir genelde maddi durumu iyi olanlar sevgençlilerdi.

Garibanlar sevgenç dışındaki gruplarca bölüşülmüştü. Çok azı da zaten iş hayatında hayatın zorlukları ile boğuşan işçilerdi.

Ve yine ne gariptir ki herkes sevgençlilere içten içe özenirdi aslında nede olsa aşk ideoloji tanımıyordu.

İkinci yıl havalı burnumuz kırılmıştı az da olsa. Sanki doçentliğe düşmüş profösör gibiydik. Gene de çok şey biliyor sanıyorduk. Bir şeyler ters gitmeye başladı sapmalar başladı. Grup çobanları reddeden sol görüşlü, ateist, muhafazakar, dindar, liberal arkadaşlardan oluşan ve nasıl oluştuğunu bilmediğimiz grubumuz oluştu. Aslında grup değildik.

Ama grup gibiydik.

Felsefe, edebiyat ve fikirlere saygı temelli bir grup. Artık evlerimiz de yemek sırası, bulaşık yıkama sırası gibi saçma sıralar yoktu. Her nasılsa boşta olan biri yapardı bunu. Unutmadan beş veya altı ev vardı oturulan. Hepsi ortak evimizdi artık. Kazançlarımız ortaktı.

Oğuz Atay okurduk el kitabı gibi, Deep Purple dinler, Pink Floyd'ü yeniden keşfederdik her seferinde. Cem Karaca damardan alınan ilaç gibi gelirdi. Felsefi kitaplar,  İsmet Özel, Ahmet Arif, Orhan Veli, Nazım Hikmet,  din kitapları  v.s. sanki dünyamızı sarmışlardı.Nede olsa Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar romanının tutunamayan kahramanlarıydık.

Diğer grupların hiç biri bizi anlayamıyordu. Sınıfımız yoktu artık.

Üçüncü sınıfta  yüksek lisans seviyesindeki öğrenci pozisyonun daydık, doçent statüsü geride kalmıştı. Nedense her geçen sene bilgimiz azalıyor hayata karşı ne kadar az hazır olduğumuzu anlıyorduk. Hatta alt sınıflara daha babacan olmaya başlamıştık.

Dördüncü sınıfta  öğrenciydik. Mezun olduğumuz da malum hiç bir şey.

İş hayatına atıldığımda hiç unutmam üniversite mezunu olmanın kibiriyle ahkam kesen biriydim diğer mezunlar  gibi.

İşteki ilk yıllarım kıymıklarla dolu ahşap gibiydim. Nede olsa çok bilgiliydim. İnsanları kırabilir, dilediğimizi söyleyebilirdik. Tek doğru vardı öğrenciliğimizden atamadığımız. Okulu yenmiş mezun olmuştuk ama kendimizi yenememiştik. Kıymıklarımla kolaylıkla kalpleri kırabilirdim. Bu hakkı bana veren  siyah ve beyazdan oluşan bilgilerimdi.

Mesleki eğitimi tamamlamak sanki her konuda bir şeyleri aşmış bir şekilde konuşturuyordu beni.Tıpkı diğer yaşıtlarım gibi.

Öyle böyle otuzlara  dayanmıştı yaş. Artık kendime olan güvenle herşeyi yapabilirdim.İş tecrübesi v.s. Ama hepsi işle ilgili.Beni benden uzaklaştıran kazanç peşinde koşulan yıllar. Hemde kendimi iyi bir insan görerek, nede olsa hala tek doğruydum.

Az geçti uz geçti otuzbeşlere  dayandığında yaşım, başladım kendimi sorgulamaya neden? nasıl? niçin?

Tıpkı  5-6 yaşlarımdaki gibi! O yaşlardaki masumiyeti özleyerek.

Yaş ömrün yarısı!
Yaş artık yüzleşme zamanı!
Cehaletimle yüzleşme zamanı!

Bir filmin ikinci yarısı gibiydi hayat! Yeterince kendimden uzaklaşmış biriydim. Ama bir şeyler olmuştu. Yeniden düşünceler sarmaya başlamıştı zihnimi. Sorular yeni sorular? Cevabı zor sorular?

Ben neydim? kimdim? Meğer aklına güvenen benim yerini,  cehaletimle utanan ben almaya başlamıştı. Ahkam kesmeler azalmaya başlamış hatta doğrularım fululaşmaya başlamıştı.
Mutlak doğrular yerine muğlak doğrular vardı artık.

Siyah beyaz bir dünyadan  gri bir alana varmıştım koca 35 yılda. Artık ne kadar bildiğim değil ne kadar bilmediğim önemliydi!

Fark ettim ki "bildiklerim aslında bilmediklerimin örtüsüydü".
Yine fark ettim ki " algıladığımız yaşam, düşüncelerimin yansımasıymış".

Ve ne gariptir her geçen gün kendi cehaletimle savaşır buldum kendimi. En zor sınavımdı bu. Ben bana karşı, bugüne kadar öğrendiklerimi sorguluyor, öğreniyor ve aynı anda kendime direniyordum. Okul haytında ki tüm sınavların toplamından zor bir sınav bu.

Bir yüzleşmeydi bu.

Eskiden ne kolaydı, dış dünyada bir çok cahil vardı ve bir çok bilgim. Onları eleştirmek, onları değiştirmeye çalışmak kolaydı. Ama kendimi hala doğrultamadım.

Bu yolculuk sırasında bu siteye üye oldum.

Söz sizin arkadaşlar!

Saygılarımla,

« Son Düzenleme: Ekim 27, 2009, 01:42:07 ÖÖ Gönderen: dogudan »


Ekim 27, 2009, 05:46:49 ÖS
Yanıtla #4
  • Ziyaretçi

Sayin dogudan

Cok hos ve aci gerceklere dokunan bir kronoloji.....

saygilar


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
3 Yanıt
7210 Gösterim
Son Gönderilen: Mart 19, 2017, 09:01:22 ÖS
Gönderen: malang
11 Yanıt
9099 Gösterim
Son Gönderilen: Mart 03, 2008, 09:53:37 ÖÖ
Gönderen: sun
7 Yanıt
4153 Gösterim
Son Gönderilen: Mart 01, 2008, 01:31:00 ÖÖ
Gönderen: blossom
0 Yanıt
1530 Gösterim
Son Gönderilen: Nisan 12, 2008, 05:02:59 ÖÖ
Gönderen: Isis
4 Yanıt
7650 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 07, 2015, 10:49:25 ÖS
Gönderen: burakc
2 Yanıt
3019 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 20, 2008, 11:36:26 ÖS
Gönderen: poyraz06
29 Yanıt
13733 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 01, 2010, 09:06:19 ÖS
Gönderen: genau
0 Yanıt
2752 Gösterim
Son Gönderilen: Nisan 05, 2009, 12:00:03 ÖÖ
Gönderen: arte
8 Yanıt
4500 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 27, 2010, 06:50:36 ÖS
Gönderen: maka
14 Yanıt
6291 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 23, 2011, 03:06:19 ÖS
Gönderen: mevlüt