Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: HASTANECİLER VE TÖTONLAR  (Okunma sayısı 4138 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Ocak 17, 2010, 03:02:42 ÖS
  • Seçkin Üye
  • Uzman Uye
  • *****
  • İleti: 7281
  • Cinsiyet: Bay




Masonluktaki Eski ve Kabul Edilmiş İskoç Riti’nin tarihçesini ve bu ritin kökeninde bilinmeyen ya da anlatılmasından kaçınılmış olanları konu olarak aldığım bir dizi yazının 27. bölümünü bitirdim ve 28. bölümünü hazırladım. Baktım ki orada Töton Şövalyelerinden söz ediyorum, forumun bu bölümüne bir de bu şövalyelik örgütüyle bağlantılı biraz daha ayrıntılı bilgiler eklemenin iyi olacağını düşündüm. Fakat Tötonların tarihte Tapınak Şövalyeleri ile hırgürlü ilişkileri söz konusu olduğundan, yine Tapınak Şövalyeleri ile kimi zaman iç içe kimi zaman ise tersine giden Hastaneciler (Hospitaliyeler) de bu konu kapsamına girecek.



Kıta Avrupası’nda 18. yüzyılın ortalarından başlayarak ilkbaharda yeniden doğarak serpilen kır çiçekleri gibi başta Fransa olmak üzere hemen hemen her yerde ortaya çıkan birçok ezoterik nitelikli örgüt arasında bazıları, kökenini Tapınakçılardan aldığını ileri sürdü.  Onlara, aynı dönemde oluşturulan birtakım mason ritleri de katıldı. Hatta bunlardan bazıları aslında bir mason örgütü olmamakla birlikte Masonluktaki örgütlenme tarzına ve uygulamalara ile pek benzer öğeler içermekteydi. Masonlar, bu tür oluşumları “paramasonik” (Masonluğa benzer) olarak nitelendirdi.

Kır çiçeği benzetmesindeki gibi, bu örgütlerden birçoğunun tarihteki ömrü pek kısa sürdü. Bir parlayıp, kısa bir süre sonra sönüp gittiler.

Kimileri şöyle bir kanıya kapılmıştı: «Tapınakçılar, alşiminin, çok üstün nitelikli ezoterik bilgilerin, okült bilimlerin -hatta büyünün- üstatları, olağanüstü güç sahibi kimselerdi.»

Kimileri de onları, “insanlığı gerçek Hıristiyan dininden ve inancından saptırıp kendi oluşturduğu dogmalara boğmuş olan Katolik Kilisesi’ne karşı dikilmiş kahramanlar”, dolayısıyla idam edilenlerini de “şehit” olarak benimsemişti.

Tapınak Şövalyelerini anlatırken, Sistersiyen Tarikatı’nın keşişleri gibi saçlarını kesip sakal bıraktıklarına değinmiştim. Kıta Avrupası’ndaki Tapınak Şövalyeleri arasında bulundukları ülkedeki kolluk güçlerine yakalanmadan Fransa kralının papa ile iş birliği ederek başlarına açtığı vartadan yakasını sıyırabilmiş olanlar, tarikatın resmen ortadan kaldırılışından sonra bu kez sakallarını kesip saçlarını uzattı. En değerli varlığı olan kılıcını saklayıp sivil bir görünüme büründü. Ya bir yerde halkın arasına karıştı ya da bir başka tarikata katılarak izini yitirtti.

Denize açılıp korsanlık etmeye başlayanları bir yana bırakacak olursak, karada kalanları her ülkede rahatça katılabileceği ya da sığınabileceği bir başka tarikat bulamadı. Aralarında bu bakımdan en şanslı olanları, İskoçya, Portekiz ve henüz “İspanya” adını almamış olan Kastilya’daki şövalyelerdi.

Kimileri şövalyeliği terk etti. Adını bile değiştirdi. Gerçekten “şövalye” olup bunu kendine yediremeyenler ise, bulundukları yere göre ya Töton Şövalyeleri’ne ya da Aziz Yahya Şövalyeleri’ne yani Hastanecilere sığınıp bundan sonraki yaşamlarını bu kurumlarda sürdürmeyi yeğledi. Hiçbiri bundan hoşnut değildi ama başka bir çareleri de yoktu.

Malta Şövalyeleri

Hastanecilerin tarikatı, Tapınak Şövalyeleri’nden daha önce ve biraz farklı bir tarzda, doğrudan Benediktin Tarikatı’nın ilkelerini benimseyerek kurulmuştu. Ancak 1113 yılında Papa 2. Pachalis tarafından yayımlanmış olan bir bildirge, Hastaneciler için Benediktin Tarikatı’nın ilkelerinin yerine Saint-Augustine de Hippo adlı keşiş tarafından kurulmuş olan Ogüstin Tarikatı’nın ilkelerini getirmişti.

Çalışmaları, hastalar ve bakıma gereksinmesi olanlar için hastane kurup işletmek üzerine yoğunlaşmış olan bu tarikatın da merkezi Tapınakçılar gibi 12. yüzyılın sonlarına kadar Kudüs’teydi. Müslümanlar Kudüs’ü yine ele geçirdiğinde, önce Trablus’a, sonra da Akkâ’ya taşınmışlardı. Sadece o çevrede değil, Avrupa’nın birçok yerinde de hastane kurmuşlardı. Giderlerini karşılayabilmek için başlangıçta Katolik Kilisesi’ne yaslanmışlardı. Buna topladıkları bağışları da ekliyorlardı. Fakat yetmiyordu. Bu nedenle gelir sağlamak amacıyla mal ve mülk de edindiler.

Önemli bir noktanın yanlış anlaşılmaması gerekir.

Hastane işletmek, hastaları iyileştirip yaralılara ve bakıma gereksinmesi olanlara yardım eli uzatmak elbette Hastanecilerin en önemli uğraşı alanıydı ama ilgileri sadece bunun üzerinde toplanmış değildi. Tarikatın tıpkı Tapınakçılar gibi bir askeri yönü de vardı. Zaten öyle olmasaydı, üyelerine “Aziz Yahya Şövalyesi” anlamına gelen bir unvan verilir miydi?... Bu şövalyeler de gerek kendi başlarına gerekse zaman zaman Hıristiyan ordularına katılarak, hatta Tapınak Şövalyeleri ile bir araya gelerek Müslümanlar ile savaştı.

12. yüzyılın ikinci yarısında, bu tarikatın üyesi olan şövalyeler giderek rahiplerin yerini almaya ve örgütün askeri niteliğini ön plâna çıkarmaya başlamıştı. Bu nedenle de 1180 yılında Papa 3. Alexander, Hastanecileri uyarmak, onlara temel dinsel görevlerini anımsatmak gereğini duymuştu. Ancak bundan on yıl sonra Katolik Kilisesi, bu tarikatın askeri niteliğini resmen onaylamak zorunda kaldı.

Belki de bu konu açıkça ortaya konulmamış olduğu içindir ki, Hastaneciler ile Tapınakçıların işlevleri birbirinden çok farklı olarak nitelenmiş, dolayısıyla bu iki tarikatın birbirleriyle iyi geçinemeyişinin gerekçesi anlaşılamamıştır.

Oysa sadece bazı amaçları ve işlevleri farklıydı. Bazıları ise örtüştüğü için de sık sık çekişiyor, hatta didişiyorlardı. Üstelik Tapınakçıların da bazı yerlerde doğrudan kendi hastanelerini kurmuş olduğunu unutmayalım.

Elbette Müslümanlar da bu iki örgüt arasında sık sık doğan anlaşmazlıklardan yararlanmasını bilmişti. Memlûklar Akkâ’yı düşürdüğü zaman, Hastaneciler de Tapınakçılar ile birlikte tası tarağı toplayıp Kıbrıs’a göçtü. Ancak orada da uzun boylu kalmayıp Rodos’a, kısa bir süre sonra Malta adasına taşındılar. Malta Şövalyeleri ile kaynaşıp birleştiler. Böylece, Hastaneciler ile Malta Şövalyeleri âdeta özdeşleşti. Tarikatın etkinliği 18. yüzyıl sonlarına kadar sürdü.

Papa 5. Clementhus 1312 yılında Tapınak Şövalyeleri Tarikatı’nı kapatmıştı ama sonraki papalara da yüzyıllar boyunca giderilemeyen bir korku bıraktı: Ya Tapınakçılar yeniden örgütlenip canlanırsa!... Bu nedenle, 14. yüzyıl ve sonrasında papalar, kimi Tapınakçıların onlara sığınmış olduğunu bile bile ellerinden geldiğince Hastanecilere destek verdi.

Papaların asıl kaygısı neydi?... Tapınakçıların Kilise’den öç alacağına ilişkin söylentileri ciddiye alıp kendilerini korumak üzere önlemli olmak gereğini duymaları mı?

Hayır!... İş Papa Clementhus V’in bu tarikatın ortadan kaldırılışına alet oluşuyla kalmıyordu. Bu sorunun bir de inanç yönü vardı ki, asıl bu konu daha sonraki Katolik din adamlarını da kaygıya düşürmekteydi.

Çeşitli kaynaklarda belirtildiğine göre, Tapınakçılar şuna inanmıştı:

“İsa, Tanrı’nın oğlu falan değil, sıradan bir insandır. Olsa olsa bir “peygamber” sayılabilir ve herhangi bir diğer insan gibi ölmüştür. Ölümden sonra “yeniden bedenlenme” diye bir şey yoktur. Dolayısıyla İsa da diğer insanlar gibi sonsuza kadar “ölü” kalacaktır.”

Bu olgu, -doğruysa- inanç bakımından Tapınakçıları 12. yüzyıldaki Katharlar ile benzeştiriyordu. Nitekim Tapınak Şövalyelerinin yargılanması sırasında bu görüş, bir suçlama olarak da kullanılmıştı. Gerçekten de böyle bir inanç edindiği anlaşılanlar, sorgusu pek uzatılmadan ve tüm yargılamaların bir sonuca varması beklenmeden suçlu bulunup hemen idam edilmişti.

Katolik Kilisesi, kendi onuru ve stratejisi uyarınca elbette dünya yüzünde artık Tapınak Şövalyesi diye bir şey kalmamış olduğunu ileri sürüyordu. Tötonlara ve Hastanecilere katılmış olanlar bir yana dursun, arta kalmış olanların tümünün ortadan kaldırılamamış olduğunu bilmiyor değildi ama göz ardı eder gibi bir tavır takınıyordu. Kilise’ye göre, Tapınak Şövalyelerine yöneltilmiş diğer çeşitli suçlamalar arasında Kathar inancını benimsemiş olmak en önemlisiydi.

Katolik Kilisesi, kendi ruhani egemenliğini kurmuş olduğu bölgelerde bu tür inanç sapkınlıklarına katlanamazdı. Bunun için de hâlâ Ogüstin Tarikatı’nın ilkelerinden sapmaksızın Malta Şövalyeleriyle birleşmiş olan Hastanecilerin her bakımdan desteklenmesini gerekli gördü.

Tapınakçılardan arta kalan taşınmaz malları olabildiğince ele geçirdiklerinden beri Malta Şövalyeleri ile iyiden iyiye özdeşleşmiş olan Hastanecilerin, daha önce Avrupa’daki birçok ülkede yerleşmiş hayli güçlü örgütleri vardı. Ancak, sonradan oluşan politik değişimler nedeniyle zayıflamaya başladılar. 18. yüzyıl ortalarına doğru artık hemen her ülkede papadan önce kralların etkisi altına girdiler. O tarihlerde Malta’nın başlı başına bir bağımsız devlet oluşu bir değişiklik yaratmadı. Hatta 1775 yılından sonra, artık Hastanecilerden değil, sadece Malta Tarikatı’ndan söz edilir oldu.

Bu da pek uzun sürmedi. 1789 yılında başlayan Büyük Fransız Devrimi’nin etkisiyle bu tarikat da varlığını yitirme yolunu tuttu. Hele Napoléon Bonaparte 1798 yılında Mısır seferine çıkmışken ve hazır yolu üzerindeyken bir de Malta’ya uğrayıp bu adayı Fransa’ya katıverince, dolaylı olarak Hastanecilerin tarihteki varlığı tümüyle sona erdi.

Herkes hep Tapınakçıların hazinesinden söz ederek bunun peşinden koşmuştur. Hastaneciler de aslında onlardan pek aşağı kalmazdı. 12. ve 13. yüzyıllarda maddi sıkıntı çekmişlerdi ama sonradan hayli para edinmiş, zenginleşmişlerdi. Tapınakçıların hazinesinin nerede olduğu bilinmiyorsa da Malta’da oldukça yüklü bir hazine vardı.

Napoléon Bonaparte bu hazineyi Malta’da bırakamazdı. Bırakırsa, döndüğünde yerinde yeller esebilirdi. İşini sağlama bağlamalıydı ama sırf hazine nedeniyle çıktığı seferden geri dönemezdi ya!

Hani halk arasında “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak” diye bir deyim kullanılır, bilirsiniz. İşte öyle bir şey oldu.

Napoléon, hazineyi de yanına aldı. Mısır’a çıkarken, İskenderiye yakınlarında bir körfeze demirlemiş olan gemileri, Amiral Horatio Nelson komutasındaki İngiliz donanmasının baskınına uğradı. 1800 yılındaki bu ünlü deniz savaşında Fransızların hemen tüm gemileri battı. Böylece Hastanecilerin hazinesi de Akdeniz’in dibini boyladı.

Geriye sözünü etmek üzere kala kala yine “Tapınakçıların Hazinesi” kaldı.

Malta Şövalyeleri’nin sonrasını ise hiç sormayın… Bu örgüt daha sonraki yıllarda öyle bir biçime dönüştü ki, insanın dudakları uçuklar.

Alman Asıllı Şövalyeler

Töton Şövalyeleri, Üçüncü Haçlı Seferi öncesinde Suabia Dükü Friedrich tarafından örgütlenmişti. Bu örgüte yalnızca Alman kökenli şövalyeler alındığı için, birçok yerde adları “Germen Şövalyeleri” olarak da geçer.

1199 yılında Papa 2. Innocentus, Töton Şövalyelerini de Tapınak Şövalyeleri gibi bir askeri tarikat olarak kabul etmiş, 1221 yılında da Papa 3. Honorius ise, bu tarikata Tapınakçılar ve Hastaneciler ile özdeş hak ve ayrıcalıkları tanımıştı.

Töton Şövalyeleri doğuda girişmiş oldukları savaşlarda Hıristiyanlık açısından kayda değer bir yararlılık gösterememiş olsa da, 13.yüzyıl sonlarına doğru merkezlerini hâlâ Akkâ’da tutmayı sürdürüyordu. Umutları sönmemişti. Ancak 1291 yılında Müslümanlar Doğu Akdeniz’de Hıristiyanların elinde kalmış olan bu son kaleyi de düşürünce, Töton Şövalyeleri de artık o çevrede kalamayacağını kavradı. Nitekim bu yüzden Tapınakçılar ve Hastaneciler ile birlikte Akkâ’yı terk etti ama Kıbrıs’a taşınmak yerine Venedik’i merkez edinmeyi yeğlediler.

Töton Şövalyeleri’nin merkezi yüz yıldan uzun bir süre Venedik’te kaldı. Fakat yakınlarında Tapınakçıların başına gelenler üzerine, burasını güvensiz görerek ana yurtları olan Prusya’ya taşınıp Marienburg kentini merkez edindiler.

Avrupa’nın kuzeyinde, Töton Şövalyelerinin ulusal kimlikleri bakımından iki ezeli düşmanı vardı: Polonyalılar ile Lituanyalılar. 14. yüzyıl sonlarında giderek güçlenen bu iki ülke, Prusya için büyük tehlike oluşturuyordu.

Kendilerine sorarsanız, Töton Şövalyeleri çok güçlüydü. Üstelik aralarına bir de Tapınak Şövalyeleri katılmıştı. Kendi kafalarına göre kurmuş oldukları teokratik devleti hiç kimseye ezdirmezlerdi. Durup dururken her iki ülkeye birden savaş açtılar. 1410 yılında, Tannenberg adlı yerdeki çatışmada perişan oldular.

Bu savaş, yarattığı askeri çöküntünün yanı sıra ekonomik bakımından da Töton Şövalyelerinin iflasıyla sonuçlandı. Giderek ne askerî ne de politik güçleri kaldı. 1467 yılından sonra, çareyi kendi kabuklarının içine çekilmekte buldular.

Töton şövalyelerinin askerî, politik ve ekonomik bakımından bu acıklı sonu, aynı anda tarikatın da sonu olmadı. İşin ilginç yanı, bu tarikatın bir zamanlar papa tarafından tanınıp çeşitli ayrıcalıklarla donatılmış olmasına karşın, hiçbir zaman belirgin bir destek alamamış oldukları Katolik Kilisesi’ne olan güvenlerini, hatta inançlarını yitirmeleriydi.

Nitekim, Almanya’daki Protestanlık eylemi henüz açıkça ortaya çıkmadan önce tarikatın o tarihteki büyük üstadı Albrecht von Brandenburg başta olmak üzere Töton Şövalyeleri Martin Luther’in yanında yer aldı. Bu tutum, tarikatın bundan böyle dinsel niteliğinin de değişime uğradığını gösteriyordu.

Bu nitelik değişimiyle birlikte Töton Şövalyeleri Tarikatı, özellikle 17. yüzyıl başlarında, “gizli” sayılmasa da tümüyle kendi içine kapanmış, Alman ülkeleri başta olmak üzere Avrupa’daki politik etkinlikleri perde arkasından etkilemeye çalışan bir örgüt kimliğine büründü. Hatta 1739 yılında Avusturya-Macaristan İmparatoru 1. Ferdinand, bu tarikatı “Alman Şövalye Tarikatı” anlamına gelen bir ad altında yeni baştan örgütledi.

Büyük Fransız Devrimi’nin ardından, Töton Şövalyelerinin Avrupa’nın çeşitli yerlerinde kurulu olan kolları da birbiri ardınca kapandı. Buna karşın tarikatın varlığı hiçbir zaman sona ermedi. 1866 yılında bu örgüt, “Töton Tarikatı’nın Saygıdeğer Şövalyeleri” adını aldı. Bundan böyle Orta Çağ’daki Hastanecilere benzer bir amaç edindiler. Hatta bir de sadece kadınlar için bir tarikat kurdular. Böylece, yüzyıllar önce başladıkları özgün uğraşılarına dönmüş oldular.

1940’lı yıllara doğru, diğer birçok örgüt ile birlikte Töton Şövalyeleri de hemen tüm Avrupa ülkelerindeki örgütsel varlığını zamanla yitirdi. Ancak İkinci Dünya Savaşı’nın acıları kısmen giderildikten sonra, bu eski tarikatın yeniden yaşama döndürülmesi için girişimlere başlandı. Özellikle Berlin’deki duvarın yıkılması ve Sovyetler Birliği’nin parçalanmasıyla birlikte Avrupa’da yeni demokratik ülkeler kurulunca, bu bağlamdaki girişimler de hızlandı.

Günümüzde merkezi Viyana’da olan bu tarikatın birçok Avrupa ülkesinde, hatta Orta ve Kuzey Amerika’da bile kolları var.



ADAM OLMAK ZOR İŞ AMA BUNUN İÇİN ÇALIŞMAYA DEĞER.


Ocak 17, 2010, 07:18:07 ÖS
Yanıtla #1

“İsa, Tanrı’nın oğlu falan değil, sıradan bir insandır. Olsa olsa bir “peygamber” sayılabilir ve herhangi bir diğer insan gibi ölmüştür. Ölümden sonra “yeniden bedenlenme” diye bir şey yoktur. Dolayısıyla İsa da diğer insanlar gibi sonsuza kadar “ölü” kalacaktır.”

Ben, bu düşünceye karşı çıkıyorum. Sayın Adam; yazılarınızı ilgiye takip ediyorum ancak bu hususu farkedince kendi düşüncemi belirtme gereksimini hissettim. Neden Tanrı' nın Oğlu olarak görülmüyor ya da düşünülmüyor? Burada kalkıp elbette ki Rab İsa' nın Mesih olduğunu, Tanrı' nın Oğlu olduğunu kanıtlayacak değilim ama gelgelelim yaşadığımız dünya gereği bizler hala derin uykudayken -genelleme yapmıyorum- çünkü uyanmışlar ve açık şuurla bu dünyada bedenlenmiş dostlarımız vardır- Tanrı' nın Planı çok güzel ve kusursuz birşekilde işlemiştir. Neden böyle bir ifade kullandığımı merak ederseniz Size şu şekilde söylemek isterim ki, Insanlığın, Insan neslinin ve Dünyamızın geleceği için Insanoğlunun neden kendi hür iradesine özgür bırakılmasının, yapmış olduğu seçim sonucunda ise kaderini belirlemesi ve bir silsile takip eden Tanrı' nın Planının mükemmell şekilde seyretmesi ve haliyle de Dünyamızın, Insanlığın geleceğinin bu yönde belirlendiği, bunun yanısıra bu tür bilgilere sahip olmanın ise genelde evrim merdivenlerinin en üst basamakların yeralanlara açıklanması ise dünyanın bazı çoğunluğunun bu gibi şeylerden kasti olarak mahrum ya da yoksun bırakıldığı yine aynı şekilde bazı kimselerin ise bildiklerini paylaşamama gibi nedenlerden ötürü herkesçe alenen bilinmediği için üzerine yorumlar yapılıyor da yapılıyor. Mesela geçmiş dönemlerimizde Insanlığa Cennet ve Cehennem olayı o anki bilinçle anlatılmaya çalışılmış ancak anlaşılamadığı gibi bu gibi önemli sırların da herkesçe bilinmesi durumunda özellikle de evrim derecesi düşük olanlarca, düşünün artık ne olacağı malum..

Genelde hep bu tür yaklaşıma tanık olduğum içindir ki, sanki bazı şeylerin yok edilmesi ya da saptırılması olayının arkasında olanların genelde hep bir tür artniyet taşıdıkları ve nedense Gerçeklerin de Insanlar tarafından öğrenilmesi belki de güçleştirilmesi açısından kasti olarak planlanmış birşeydir. Buna gerçekten yürekten inanmak lazımdır.

Affedersiniz, konu itibariyle sadece değindiğim nokta gereği belki saptırma olarak düşünebilirsiniz, bunun içinse özür dilerim ama genelde karşılaştığım bir durum olduğu için detayına girme lüzumunu hissettim.

Tanrı' nın Insanlık ve Dünya için gerçekleştirdiği 'Plan' ın mahiyeti ve içeriği ne yazıkki hala Insanlık tarafından tam manasıyla belkid e öğrenilememiş, anlaşılamamıştır.

Şunu da ifade etmek isterim ki, bazı Kutsal Öğretilerin aslında okunduğu gibi anlaşılması ve mahiyetinin derin olmasına rağmen genelde mecazi olayının da pek düşünülmemesi olaya hep bu açıdan bakılması ve yaklaşılması itibariyle ne yazıkki önemli içerikten yoksun kalmamıza ve neyin ne olduğunu farketmemizi önemli ölçüde zorlaştırmaktadır. Oysa mana itibariyle içerikten tamamiyle uzak kalmış kuru ve basmakalıp deyimlerin sadece dünyevi terimlerin direkt karşılığı olaral almamız sebebiyle birçok anlam karışıklığı da ortaya çıkmıştır. Yani biz aslında uyurken dışımızda birçok şey gerçekleşmiş ve işin kötü tarafı da bizlerin maalesef yüzyıllar önce gerçekleştirilmiş olayı henüz yeni yeni öğrenmeye başlamış olmamızdır.

Saygılarımla, vermiş olduğum rahatsızlıktan ötürü de özürler.. :)
הדבר היחיד לשמור על אנשים בחיים הוא אהבה וכבוד

Aimer et être aimé c’est sentir le soleil des deux cotés.

«Ոսկե Տարիքը - Փոթորիկները, չի կարող կանխել մարդիկ սիրում են ծովը.


Ocak 18, 2010, 08:05:44 ÖÖ
Yanıtla #2
  • Seçkin Üye
  • Uzman Uye
  • *****
  • İleti: 7281
  • Cinsiyet: Bay


Sayın Isabella, konunun sadece bir noktasını kendine göre değerlendirmiş.

Konunun asalının dışında oluşuna karşın sadece o bölümü alırsak, ben de şunu diyorum:

Kimisi öyle diyor, kimisi öteki türlü. Zaten yaklaşık iki bin yıl boyunca insanlar bunu yapıp durmuş. Batı dünyasında bir tek bu yüzden bile birbirlerine girmişler. Çatışmalar, savaşlar, kırımlar, dışlamalar olmuş. Bugün de oluyor.

Çaresi?

Herkes kendi inancında kalsın. Hiç kimse ötekine sırf inancı farklı diye saldırmasın. Kendi inancını ona zorla kabul ettirmeye girişmesin. Tolerans göstersin sonuna kadar. Barış olsun ki insanlar gönenç ve mutluluk içinde yaşayabilsin.

Sevgiler.

 


ADAM OLMAK ZOR İŞ AMA BUNUN İÇİN ÇALIŞMAYA DEĞER.


Ocak 18, 2010, 06:12:54 ÖS
Yanıtla #3


Sayın Isabella, konunun sadece bir noktasını kendine göre değerlendirmiş.

Konunun asalının dışında oluşuna karşın sadece o bölümü alırsak, ben de şunu diyorum:

Kimisi öyle diyor, kimisi öteki türlü. Zaten yaklaşık iki bin yıl boyunca insanlar bunu yapıp durmuş. Batı dünyasında bir tek bu yüzden bile birbirlerine girmişler. Çatışmalar, savaşlar, kırımlar, dışlamalar olmuş. Bugün de oluyor.

Çaresi?

Herkes kendi inancında kalsın. Hiç kimse ötekine sırf inancı farklı diye saldırmasın. Kendi inancını ona zorla kabul ettirmeye girişmesin. Tolerans göstersin sonuna kadar. Barış olsun ki insanlar gönenç ve mutluluk içinde yaşayabilsin.

Sevgiler.


Çok doğru söylüyorsunuz Sayın Adam; tamamen haklısınız.

Saygılar.
הדבר היחיד לשמור על אנשים בחיים הוא אהבה וכבוד

Aimer et être aimé c’est sentir le soleil des deux cotés.

«Ոսկե Տարիքը - Փոթորիկները, չի կարող կանխել մարդիկ սիրում են ծովը.


Ocak 18, 2010, 07:52:46 ÖS
Yanıtla #4
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 1741
  • Cinsiyet: Bay


Hz İsa,Tanrı'nın oğlu olduğu iddasını mecaz olarak kullanmış olabilir mi?

Katolik kilisesi,bilerek veya bilmeyerek bu anlamda Hz.İsa'ya haksızlık ediyor olabilir mi?

Tarih boyunca,aydınlanmış insanların neredeyse tamamı aynı mecazı kullanmamışlarmıdır?

Eğer bir Tanrı varsa,hepimiz "O"nun çocuğu değilmiyiz?

Gerçek ve tek kaynaka Tanrı adını veriyor,hepimizin "O"ndan geldiğine inanıyorsak,herbirimiz Tanrı'nın çocuğu gibi olmuyormuyuz?

Pavlus,paganlığın paradigmalarını hırıstiyanlığa yerleştirmek istemiş ve bu nedenle Hz İsa'yı Tanrı'nın fiziksel oğlu olarak dayatmak istemiş olabilir mi?

Ruhban sınıfı,bilerek bu haksızlığa alet oluyorsa günahların enbüyüğünü işlemiş sayılmaz mı?


Bu konuda üretilebilecek daha onlarca soru olabilir.Ancak endoğrusu sayın ADAM'ın da vurguladığı gibi,herkesin inancına saygı göstermek olmalıdır.



Saygılarımla
Ben"O"yum,"O"ben değil...


Nisan 27, 2020, 07:09:22 ÖS
Yanıtla #5

Errare humanum est.
Müzmin öğrenci


Nisan 27, 2020, 07:35:40 ÖS
Yanıtla #6
  • Orta Dereceli Uye
  • **
  • İleti: 263
  • Cinsiyet: Bay

Yazının geneli güzel bilgiler vermiş ama sayın ADAM'ın vakti ile yaptığı barış yorumu tüm sorunların çözümüdür.
Saygılarımla.
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine...


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
0 Yanıt
9279 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 29, 2009, 08:32:44 ÖÖ
Gönderen: ADAM