Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: CHRISTIAN ROSENKREUZ’UN KİMYASAL DÜĞÜNÜ  (Okunma sayısı 5042 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Ocak 27, 2010, 04:34:38 ÖS
  • Seçkin Üye
  • Uzman Uye
  • *****
  • İleti: 7281
  • Cinsiyet: Bay




Farklı farklı konularla ilgilenirken bunu unuttum. İlgilenenlerden özür dilerim.



1616 yılında Johann Valentin Andreä’nin bu kez yazarı olarak doğrudan kendi adı altında olmak üzere piyasaya çıkardığı üçüncü kitap, “Chemische Hochzeit der Christian Rosenkreuz” (Christian Rosenkreuz’un Kimyasal Düğünü) adını taşıyordu.



Bu yapıtta, sahiden yaşamış olup olmadığı bilinmeyen Rosenkreuz’un dünya görüşü ve felsefesini, birbiri ardınca yedi gün içinde geçen bir dizi olaylar biçiminde, bu serüveni yaşamış olan kişinin ağzından anlatmıştı. Çok daha sonra bir otobiyografi kaleme almış olan Andreä, bu kitabı 19 yaşındayken yazmış olduğundan söz etmişti.

Şimdi Andreä’nin bu kitapta neler anlatmış olduğunu özetleyeceğim. Ancak şunu öncelikle belirtmek isterim ki, bu öykü, ezoterik bir kurumda kullanılan alegorik anlatımların güzel örneklerinden biridir. Bu nedenle, aslında önemli noktalara değinen bir “özet” yapmakla birlikte, bu kitabın kapsamının anlatımını öncekilere oranla biraz daha uzun tutacağım. Öykünün arasına yer yer bazı açıklamalar koyup yorumlar da yapacağım.

Christian Rosenkreuz’un yedi gün süren serüveni şöyle başlar:

“Paskalya’dan bir önceki gün masamın başında dua ediyor, ertesi gün için hazırlanıyordum. Aniden bir fırtına çıktı. Az sonra melek gibi bir hanım göründü. Elinde birçok mektup vardı. Birini masamın üstüne bırakıp gitti. Zarf mühürlüydü ve üzerinde IN HOC SIGNO VINCES yazılıydı. Zarfı açtığımda bunun bir kralın düğününe davet olduğunu gördüm. Katılmaya karar verdim.”

Öykünün ikinci gününde şu olaylar anlatılır:

“Düğün yerine gitmek için önce bir ormandan geçmem gerekti. Sonra karşıma dört yol çıktı. En kısa olanı tehlikeliydi. İkincisi rahattı ama çok uzundu. Üçüncüsü dosdoğru şatoya gidiyorsa da sıradan birinin onu kullanması yasaktı. Dördüncünün ise nereye vardığı belli değildi. Hangisinin en doğrusu olacağını kestirebilmek zordu. Birini seçip yoluma devam ettim.”

Not: Hangisini seçmiş olduğunu açıklamamış.

“Art arda üç kapı ile karşılaştım.

İlk kapıdaki bekçi davetiyemi görmek istedi. Gösterdim; inanamadı. Ona Rozkrua Kardeşi olduğumu söylemem de yetmedi; geçebilmem için, yanımda taşıdığım suyu onunla paylaşmam gerekti.

İkinci kapıda, zincirle bağlı olsa da üzerime saldırmak isteyen bir aslan ile karşılaştım. Bekçi aslanı geri çekti. Geçmeme izin vermek için benden bir şey istedi. Ona verebileceğim tek şey, daha önce ekmeğime katık ettiğim tuzun arta kalanıydı. Aldı; teşekkür etti.”


Buraya da bir not: Ekmek ile su, bir arada ya da yan yana olmak üzere masonların çok önem verdiği simgelerdir. Loca toplantısından sonra düzenlenen ve “Kardeş Sofrası” olarak anılan yenilen yerde yenilen yemeği, bir simgesel terimle, “tuz ile ekmeğin paylaşılması” olarak anarlar... Böyle olunca, Rozkrua Tarikatı ile ondan yüz yıl kadar sonra ortaya çıkacak Masonlukta kullanılan simgesel terimlerin benzeşmesi dikkati çekiyor.

“Şatonun kapısından içeriye girebilmek için, ayakkabılarımı çıkarmam gerekti. Onları alıp, bana yeni bir çift verdiler.

Loş bir odada bir berber saçlarımı kesip kafamın tepesini tıraş etti. Sonra tıpkı benim gibi birçok davetlinin bulunduğu büyük ve aydınlık bir salona alındım.

Zengin bir sofra düzenlenmişti, Yemek boyunca felsefî konular üzerinde konuşuldu. Birçokları bildiklerini anlattı.”


Bu aşamada Christian Rosenkreuz, kimi efsane kahramanlarına, özellikle Platon ve Demokritos gibi Antik Yunan düşünürlerine değiniyor. Sonra da ikinci günün öyküsünü şöyle sürdürüyor:

“Davetliler arasından benimle birlikte dokuz kişiyi ayırıp daha küçük bir odaya götürdüler. Her birimizin rızasını aldıktan sonra ellerimizi, kollarımızı, gözlerimizi sıkıca bağladılar. Birbirimizle konuşmamamızı tembih ettiler. Hepimizi sabaha kadar öylece bıraktılar.”

Bu aşamada, tüm gece boyunca neler düşünmüş olduğunu, âdeta görmüş olduğu bir düş gibi anlatıyor. Böylece serüvenin ikinci günü sona eriyor.

Özellikle bu ikinci günün anlatımı üzerine şunu sorabilirsiniz: «Bu ne biçim düğün?»

Burada “düğün” sözcüğü simgesel bir terim olarak kullanılıyor. İşin içinde bir düğün olayı var ama bunu bir gerçek düğün olarak almamak gerekir.

Peki, ne anlama gelmek üzere kullanılmaktadır?

Bu bağlamda çeşitli yorumlar yapılabilir. Ancak bu alegorik öyküde bir bütün olarak ne anlatılmak istendiğini düşünürsek, “bireyin kendi iç evrenine özgü bir dönüşüm oluşturması olayı” anlamında kullanıldığını söyleyebiliriz.

Öyküdeki her bir gün, yedi aşamalı bir inisyasyonun karşılığıdır. Söz konusu düğün, görünüşte bir kral ile kraliçenin evlenme törenidir ama bu olay aslında “can” ile “ruh” kavramlarının birleşiminin karşılığıdır. Alşimistlerin benimseyişi uyarınca biri kükürt diğeri cıvadır; bu iki öğenin birleşiminden bir “tuz” oluşur. Bu oluşumu simgesel bir anlamda değerlendirmek gerekir.

Nitekim bu üç öğenin Masonlukta da birer simge olarak yer aldığı görülür.

Kimyasal düğünün üçüncü günü:

“Sırtında bir altın pelerin taşıyan bir genç kız, bağlarımızı çözerek bizi bahçeye götürdü. O kadar susamıştım ki, oradaki çeşmeden kana kana su içtim. Sonra bizi daha yukarıdaki bir terasa çıkardı. Tüm davetliler orada toplanmıştı.

Hepimizi teker teker bir terazide tarttılar. Terazinin diğer kefesinde dördü küçük, ikisi daha büyük, biri hayli iri olan daralar kullanıldı. Herkesin ağırlığı farklıydı. Tek bir darayı bile kaldıramayacak kadar hafif çekenler bile oldu. Tümünün birden yetmediği tek tük kişi çıktı. Çoğunluğun ağırlığı ise ortalardaydı. Benim de...

Ağırlığı yetersiz bulunanlara çeşitli cezalar verildi. Uzaklaştırıldılar. Sonunda pek az kişi kaldık. Genç kız bizi yine bahçeye indirip çeşme başında iyice yıkanmamızı istedi. Sonra bir sofra başında toplandık. Her birimize farklı yiyecek ve içecekler verildi; yaşantımızdaki önemli bir deneyim anlattırıldı. Yemekten sonra da şatodaki çeşitli tablo ve heykeller gösterildi; müzik dinletildi.”


Bu üçüncü günde olan bitenler üzerine de demeli?... Burada ezoterik kurumlardan birçoğunda uygulanan inisyasyonun bir aşaması, simgelerle anlatılıyor. Önemli noktalardan biri, bu derecede kişilerin bir seçme işleminden geçirilmesi... Kimilerinin yolu buraya kadar... Bundan sonrasını ancak bireysel nitelikleri uygun olanlar edinebiliyor.

Bu aşamada bir başka önemli nokta daha var... Ataerkil toplum düzeni üzerine kurulu bir ortamda, erkeklere bir genç kız rehberlik ediyor. Bu, kadın ve erkek arasındaki eşitlik gereğinin vurgulanışı olarak düşünülebilir. Ancak bunu çok daha derin anlamlı almak, “genç kız” kavramını bir simge olarak değerlendirmek gerekir. Hatta özgün öyküde bu bağlamda “Virgo” sözcüğü kullanılmış.

Dördüncü güne geldik.

“Genç kız hepimize birer altın pelerin giydirdi. Bizi 365 basamağı olan bir kuleye çıkardı; yeni genç kral ile kraliçeye tanıttı.

Aşağıya indiğimizde, ak sakallı önceki kral ile birlikte üç başka kral ve üç kraliçenin katıldığı, yedi aşamalı bir düğün töreni izledik. Törenin sonunda herkes «Yaşasın damat! Yaşasın gelin!» diye hep bir ağızdan seslenerek bu mutlu olayı kutladı.

Töreni izleyen ziyafette, krallar ile aynı masada oturtulduk. Yemekten sonra, herkes üzerindeki bembeyaz giysiyi çıkarıp kapkara giyinerek çember biçiminde toplandı. Uzun boylu bir adam, elindeki baltayla önceki kralın kafasını kesti. Bedeni bir kara kefene sarılırken, akan kanı bir altın kupa içine toplandı. Ardından aynı işlem, oradaki diğer üç kral ve kraliçeye de uygulandı.

Genç kız bizi yatacağımız yere götürürken, onu izlersek burada ölmüş olanların birçoklarının yaşamasını sağlayacağını söyledi.”


Kuşkusuz buradaki anlatımı, insanların bir düğünde hunharca katledilişi olarak değil, bambaşka anlamda değerlendirmek gerekir.

Akan kanın toplandığı söylenen altın kupa da gözden kaçmamış olsa gerek. Elbette  “Kutsal Kâse”...

O zaman burada önceki yaşlı kral ve yeni genç kral için de daha önceki bölümlerde sözünü ettiğimiz bir başka terimi anımsarız: “Balıkçı Kral”.

Zaten Rozkrua Tarikatı’nda bu kavramlar ya da bunların karşılıkları bulunmasa, yokluğuna şaşmak gerekir.

“Confessio Fraternitatis” adlı bildirgenin başında belirtilmiş olduğu üzere, bu tarikat hiç de yeni bir icat değil.

Christian Rosenkreuz, serüveninin beşinci gününü özetle şöyle anlatıyor:

“Sabah erkenden kalkıp şatoyu gezmeye başladım. Bir saray görevlisi* bana rehberlik etti. Beni bir merdivenden indirip yer altına uzanan bir dehlize soktu. Karanlıkta hayli yol aldıktan sonra, bir demir kapı açtı. Kralın hazine dairesine girmiştik. Oradaki mücevherlerin yanı sıra tam ortada altından yapılma bir kartal, aslan ve öküz heykeli üzerine oturtulmuş, zengin süslemelerle donatılmış bir tabut vardı.

Rehberim beni elimden tutup daha derine götürdü. Çekip açtığı bir perdenin ardında çırılçıplak yatan Venüs’ü gösterdi.

Döndüğümde, kalkmış olan diğer dostlarla buluştuk. Bahçede yapılan cenaze törenini izledik. Törende bir konuşma yapan genç kız, şimdi bu ölülerin yeniden yaşama kavuşması için Olimpos Kulesi’nden iksir getirilmesi gerektiğini söyledi. Bunun için yedi ayrı gemiye binerek yelken açtık.
Kare biçiminde bir ada üzerinde yapılmış olan Olimpos Kulesi, iç içe yedi yuvarlak duvardan oluşuyordu. Bizi karşılayan yaşlı kule bekçisi, önce gezdirdi; sonra en dibindeki laboratuvara götürdü. Oradaki âlet ve malzemeyi kullanarak çalıştık.”


Öyküsünün bu aşamasında Andreä’nin anlattıklarının ayrıntılarına bakılacak olursa, alşimi deneylerinden söz ettiği anlaşılıyor. Ancak konunun ayrıntısına girmeyerek hiçbir açık vermemeye özen göstermiş olduğu da dikkati çekiyor.

Kendisini öykünün akışına kaptıran kişi, laboratuvarda başarılı bir çalışma yapan bu seçilmiş kişilerin ertesi gün yine gemilere binip ölüleri canlandırmak üzere geri döneceğini bekleyebilir ama serüvenin altıncı günü öyle değil.

“Sabah hep birlikte önceki gün yaptıklarımızı, bunun gerçekten bir işe yarayıp yaramayacağını tartışırken, aramızda görüş ayrılıkları çıktı. Bunun üzerine kule bekçisi bizi içeriye kilitledi ve çekip gitti.

En ortadaki kulenin tepesinde o genç kızı gördük. Bizi oraya, yanına çağırıyordu.

Oraya çıkabilmek için elimizde sadece bekçinin bıraktığı bir merdiven, bir halat ve bir çift kanat vardı. Birbirimizi destekleyerek bunları kullandık ve altı katlı kulenin tepesine tırmanmayı başardık.

Bundan sonra genç kız bizi bir başka yere götürüp hayli uzun süren bir gösteri yaptı.
 
Bir altın kürenin içinde sadece kum, su ve birtakım diğer çeşitli malzeme yerleştirdi. Bunu çeşitli işlemlerden geçirdi. Sonunda bir yumurta oluşturdu. Bunu altın kürenin içinde ağır ağır ısıtınca, içinden bir canlı civciv çıktı.”


Bu anlatımda yapılan işin “Ne sihirdir, ne keramet!” gibisinden bir hokkabazlık gösterisi olduğu düşünülebilirse de; aslında burada sözü edilen her bir öğenin simgesel bir anlamı olduğu, dolayısıyla uzun uzun anlatılan işlemin de felsefî açıdan değerlendirilmesinin öngörüldüğü unutulmamalı.

Altıncı günün serüveni şöyle sona eriyor:

“Daha birçok olağanüstü olayın nasıl gerçekleştirilebildiğini izledik. Doğanın yetkinliğini, insanın ise aklını kullanarak başardığı icatlar ile ancak onun taklitlerini oluşturabileceğini kavradık.”

Öyküyü yedinci ve son güne ilişkin anlatımların özeti ile bitirelim.

“Hepimize birden Altın Taş Şövalyesi unvanı verilip, madalyası takıldı. Gemilere binerek kuleden ayrıldık.

Döndüğümüzde bir baktım ki, buraya gelirken ilk kapıda karşılaşmış olduğum bekçi kralın yanı başında yer alıyor.

Onun aslında ünlü bir astrolog olduğunu fakat Venüs’ü görmekle bir kusur işlediğini, bundan ötürü ilk kapıda bekçilik etmek zorunda bırakıldığını öğrendim. Ancak onun yerini bir başkası alacak olursa kurtulabileceğini söylediler.

Bu söz yüreğimi dağladı. Onu özgürlüğüne kavuşturmam, artık ilk kapıda onun yerine benim bekçilik etmem gerekiyordu.

Altın Taş Şövalyesi olan diğer kardeşler, edindikleri tüm ayrıcalıkların yanı sıra bundan böyle bilgisizlik, yoksulluk ve hastalıklarla savaşmayı üstlenip görevlerini yapmaya çıktı.

Ben ise, ertesi gün kapı başındaki görevimi almak üzere eve gidip altın pelerinimi bilinmeyen bir zamana dek orada kalmak üzere bir askıya yerleştirdim.”


Johann Valentin Andreä bu öyküyü “En yüce bilgelik hiçbir şey bilmemektir.” sözüyle bitirmiş ve 1459 diye de bir tarih atmış.

“Fama Fraternitatis” adlı öyküyü anımsadığımızda; Christian Rosenkreuz’un hesapça bundan sonra yaklaşık 25 yıl daha yaşamış olması gerekiyor. Ancak her iki öykü de gerçek olsaydı, zaman bakımından nasıl bağdaştırıldıkları belli değil.

Bu öykü ile Rozkrua Tarikatı’nın yedi dereceli bir öğretim sistemi olduğu, bu sistemi izleyerek başarı elde eden bir kişinin sonunda kendi özüne, iç evrenine döneceği vurgulanmaktaydı.

En önemli nokta, bu kimyasal düğünün aslında kişinin kendi düğünü oluşuydu. Dolayısıyla, Rozkrua Tarikatı’na katılmak isteyenleri kendi kimyasal düğünleri yani zorlu bir inisyasyon işlemi bekliyordu.

Burada ortaya konulan felsefe, öncelikle Alşimistlerin ilkeleri üzerine kuruluydu. Hermetizm ve Kabala’dan da önemli alıntılar içeriyordu. Aslında buna doğrudan “Paracelsus’un Felsefesi” demek belki çok daha doğru olur.

Nitekim Rozkruacıların 17. yüzyılda nelerle uğraşmış olduğu şöyle bir gözden geçirilirse, Johann Valentin Andreä’nin kitaplarında anlatmış olduklarından çok Paracelsus’un etkisi görülür.


Kimyasal düğünü anlatan kitabın ortaya çıkışının üstünden daha birkaç yıl bile geçmeden, birçok Avrupa ülkesinde birbiri ardınca çeşitli Rozkrua Tarikatı derneklerinin kurulmasına başlandı. Kimileri, bu tarikatın ileri gelenlerinden olduğunu ileri sürerek başkalarını da kendine göre düzenlediği bir ritüelik törenle tarikata kabul etmeye girişti.

Bunlardan hangisinin Rozkrua Tarikatı’nın gerçek bir kolu olup, hangisinin bir şarlatan tarafından uydurulduğunun anlaşılamadığı bir evreye girildi.

Her etkinin bir de tepki oluşturması gibi, elbette bu akımı hiç hoş görmeyen, hatta olanca gücüyle buna karşı çıkanlar da oldu.

Örneğin şöyle diyenler çıktı: «Rozkrua Kardeşliği adı takılan bu akım, sadece meraklısı için bir fanteziden öteye gitmez. İnsanı İsa’nın basit ve doğru olan yolundan saptırıp, yapay ve olağan dışı bir yola yönelmeye çalışmaktadır.»

1618 yılında Hıristiyan mitolojisi hakkında yayımlanan bir kitapta Rozkruacılar alaya alınarak, “Avrupa’da komediler oynayan beğenilesi bir kardeşlik örgütü” olarak nitelenmişti.

Rozkruacıların 17. yüzyılda ortaya çıkışı romantik bir efsaneye bağlanmıştı ama bu oluşum çok kısa bir süre içinde karmakarışık bir hale geldi. Öylesine ki, Johann Valentin Andreä da yayımlamış olduğu birçok kitapta bu tarikata eleştiriler yağdırmaya başladı. “Christianapolis” adını koymuş olduğu kitabında, kendilerine Rozkrua kardeşi diyen sahtekârlardan söz etmişti. Bir diğer kitabında da şöyle diyordu: «Rozkrua Kardeşliği fantezisi, zamanımızdaki Okültizm skandalının kalbidir.»

Hatta 1634 yılında yayımlanan bir kitabında kendisinden söz ederken, Evangelist Lutherci inancından başka hiçbir tarikata yüz vermediğini, Kutsal Kitabı her şeyin üstünde tuttuğunu, şayet bir zamanlar gençlik ateşiyle yazmış olduğu abartılı öykülerde bununla çelişkili gibi görünen ve insanları rahatsız eden bir izlenim yaratmışsa, şimdi onların tümünü yadsıdığını belirtmişti.

Bu tarikatın kurucusu olarak bile nitelenmiş bir kişinin böyle sözleri, kurumun daha ortaya çıkar çıkmaz yozlaşmaya uğratıldığının göstergesi sayılabilir.



ADAM OLMAK ZOR İŞ AMA BUNUN İÇİN ÇALIŞMAYA DEĞER.


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
1 Yanıt
6845 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 17, 2011, 06:26:15 ÖS
Gönderen: sundance
0 Yanıt
3071 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 27, 2006, 04:35:35 ÖÖ
Gönderen: MASON
6 Yanıt
3348 Gösterim
Son Gönderilen: Mayıs 18, 2009, 04:13:30 ÖS
Gönderen: ceycet
4 Yanıt
4404 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 07, 2009, 09:10:51 ÖÖ
Gönderen: TRca
0 Yanıt
1740 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 22, 2011, 08:50:29 ÖÖ
Gönderen: ozkann
0 Yanıt
2499 Gösterim
Son Gönderilen: Mart 10, 2011, 09:01:19 ÖÖ
Gönderen: ozkann
0 Yanıt
2210 Gösterim
Son Gönderilen: Mart 21, 2011, 09:19:47 ÖÖ
Gönderen: ozkann
4 Yanıt
11922 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 09, 2011, 01:05:43 ÖÖ
Gönderen: Eagle35
0 Yanıt
2247 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 12, 2011, 07:54:43 ÖS
Gönderen: 418
2 Yanıt
4497 Gösterim
Son Gönderilen: Mayıs 28, 2013, 11:27:33 ÖS
Gönderen: lmia