Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: EZOTERİK GÜNEŞ  (Okunma sayısı 6429 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Ağustos 09, 2010, 11:19:23 öö
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 1741
  • Cinsiyet: Bay

Güneşe tapınma, dini ifadenin en eski ve en doğal biçimlerinden biridir. Gelişmiş modern teolojiler bu ilksel inancın karmaşıklaşmasından ve ona ilavelerden başka bir şey değildirler. Güneş küresinin faydalı gücünü gören ilkel akıl, Mutlak İlahiliğe benzerliği, yakınlığı dolayısıyla ona tapındı. Alpert Pike Morals and Dogma adlı eserinde güneş tapıncının kökenine dair şu özlü yargıda bulunur: “Güneş onlar için (ilkel insanlar) bedenlerin, doğanın içsel ateşiydi. Hayatın, ısının ve tutuşmanın sahibiydi. Onsuz herhangi bir hareket, bir mevcudiyet, bir form mümkün olmayacağı için güneş bütün doğumların etken nedeniydi. Güneş bölünemez, yok edilemezdi ve her yerde mevcuttu. Onun ışığına ve yaratıcı ener­jisine duyulan ihtiyacı hissediyorlardı ve hiçbir şey onun yokluğundan daha korkutucu olamazdı. Faydalı etkileri onun İyilik İlkesiyle özdeşleşmesini sağladı: Hinduların Brahma’sı, Perslerin Mitra’sı, Mısırlıların Athom, Amun, Phtha ve Osiris’i, Kaldelilerin Bel’i, Fenikelilerin Adonai’si, Yunanlıların Adonis ve Apollon’u, Güneş’in yaratıcı ilke, dünyanın varoluşuna nüfuz edip onu yenileyen be­reket olarak kişileştirilmesiydi.”

Kadim zamanların bütün uluslarında sunaklar, höyükler, tapınaklar Güneş küresinin tapıncına adanmışlardı. Bu kutsal yerlerin harabeleri bugüne kadar kalmıştır: Mısır ve Yukatan piramitleri, Kızılderililerin yılan höyükleri, Khalde ve Babil’in Zigguratları, İrlanda’nın yuvarlak kuleleri, Britanya ve Normandiya’nın kaba taşlardan yapılmış büyük halkaları bunlar arasında en göze çarpanlardır. Kutsal metinlere göre Tanrı’ya erişmek için yapılmış olan Babil kulesi muhtemelen bir rasathaneydi.

Kadim dönemde birçok rahip ve peygamber, astronomi ve astroloji öğrenmiştir; bunların yazıları ancak söz konusu kadim bilimlerin ışığında anlaşılabilir. İnsanın göksel cisimlerin yapısı ve döngüleri hakkında bilgisi arttıkça, astronominin ilkeleri ve terminolojisi dini sistemlere girdi. Koruyucu tanrılara göksel tahtlar verildi, göksel cisimler onlara tayin edilen tanrıların ismiyle anıldı. Sabit yıldızlar takımyıldızlarına ayrıldı. Güneş ve gezegenleri ve onların uyduları bu takımyıldızlarında seyahat etmeye başladı.

GÜNEŞSEL ÜÇLEME (SOLAR TESLİS)

Kadim çağların astronomlarının gözlemleyebildiği göksel cisimler arasında en yüce konumu almış olan Güneş, tanrıların en yücesi mertebesine terfi etti ve bizatihi Yaratıcı’nın mutlak otoritesini sembolize etmeye başladı. Güneş’in ilkeleri ve güçleri üzerine derin felsefi düşünüşten, bugün anladığımız anlamıyla Teslis fikri doğdu. İlahi Üçleme inancı, ne Hıristiyan ne de Musevi teolojiye özeldir. Bu inanç hem kadim hem modern zamanlara ait dinlerin çok önemli bir parçasını oluşturur. Perslerin, Hinduların, Babilin Teslis inancı vardı. Bütün örneklerde teslis tek bir Mutlak Aklın üç katlı doğasını temsil etti. Modern masonlukta ilahilik eşkenar üçgenle sembolize edilir. Ebedi Bir’in ilksel tezahürlerini simgeleyen üç kenar, küçük bir alevle temsil edilir ve İbraniler onu Yod ile gösterirler. Cermen mistik Jakop Böhme, Teslis’e Üç Tanık adını vermiştir. Bunlar aracılığıyla görünmez olan görünür, cisimsel evren için bilinir kılınmıştır.

Güneş’in günlük hareketini gözlemleyen herkes Teslis’in nereden geldiğini hemen anlayacaktır. Bütün ışıkların sembolü olan bu kürenin üç farklı fazı vardır: doğuş, gün ortası ve batış. Filozoflar bu yüzden hayatı üç aşamaya bölmüşlerdir: büyüme, olgunluk ve yok oluş. Güneş’in doğuşuyla batışının alacakaranlıkları arasında gün ortasının harika ihtişamı yer alır. Baba Tanrı, dünyanın yaratıcısı şafakla temsil edilir. Rengi mavidir, çünkü sabahları doğan Güneş mavi bir sisle örtülüdür. Tüm âlemlere Babasının varlığına tanıklık etmek için gönderilen Oğul Tanrı, aydınlatıcı, öğle vakti parıldayan, muhteşem küre, Yahuda’nın Aslan’ı, dünyanın altın saçlı kurtarıcısıdır. Rengi sarıdır ve gücü tükenmezdir. Kutsal Ruh olarak Tanrı akşam fazıdır; günün küresi alev kırmızısı bir cüppenin içinde ufuk çizgisinde bir an durur, sonra gecenin karanlığı içinde yok olur; aşağı âlemlerde gezer ve daha sonra karanlığın kucağından zaferle yükselir.

Mısırlılar için Güneş ölümsüzlüğün sembolüdür. Çünkü her gece ölse de, ertesi sabah tekrar dikilir. Güneş’in günlük faaliyetinin dışında bir de yıllık faaliyeti vardır; bu yıllık faaliyetinde her birinde otuz gün kaldığı göklerin on iki evinden geçer. Buna ek olarak bir de üçüncü bir yolu vardır ki buna ekinoksların presesyonu (ilerlemesi) denir. Bu harekette Zodyak üzerinde yetmiş iki yılda bir derece geri gider.

Göklerin on iki evinden Güneş’in geçişiyle ilgili olarak Robert Hewitt Brown, şu yargıda bulunur: “Zodyak’ın ‘canlı varlıkları’ arasındaki yolu izleyen Güneş’in mecazi dilde, ya girdiği burcun doğasını benimsediği ya da ona galebe çaldığı söylenir. Böylece Boğa burcunda güneş bir Boğa olur ve bu haliyle Mısırlılar tarafından Apis, Asurlular tarafından Bel, Baal, veya Bul (Boğa) olarak tapınılır. Aslan’da o Aslanı katleden Herkül, Yay’da okçu olur. Balık’ta Filistinlilerin balık Dagonu veya Hinduların balık tanrısı Vişnu olur.”

Mısırlı rahipler seremonilerinin çoğunda aslan kürkü giyerlerdi. Aslan kürkü, Güneş’in yöneticisi olduğu Aslan takımyıldızında asalet kazanıp yükselmesinden, burada talihli bir yerleşime sahip olmasından kaynaklanıyordu. Herkül yine güneşsel bir tanrıdır. Çünkü bu güçlü avcı on iki işi gerçekleştirirken, Güneş de Zodyak kuşağının on iki evindeki seyahati, haccı sırasında özelde insan ırkının ve genelde doğanın on iki vazgeçilmez ve lütufkar işini yerine getirir. Herkül tıpkı Mısırlı rahipler gibi aslan postuyla örtünüyordu. İbrani kahraman

Samson yine bir güneş tanrısıydı. Nubiyan Aslan ile dövüşü, karanlığın gücünü sembolize eden Filistinlilerle savaşı ve Gaza kapılarını unutulmaz bir biçimde taşıması, hepsi Güneş’in faaliyetleriyle ilgilidir. Birçok kadim halkın birden fazla güneş tanrısı

vardı; aslına bakılırsa, bütün tanrı ve tanrıçalar en azından kısmen Güneş’in parlaklığından bir şeyler almıştır. Çeşitli dinlerin rahiplerinin kullandığı altın süsler, yine güneş enerjisine ince bir göndermedir. Tıpkı kralların taçları gibi. Kadim zamanlarda taçların Güneş’in ışınları gibi dışa doğru çıkan okları vardı. Modern âdetlere bağlılık yüzünden, birçok örnekte taçlardaki bu ışınlar ya kaldırılmış ya da ortada bir yerde bir haç veya küreyle birleştirilmiştir. Kadim peygamberler ve filozoflardan çoğu elinde bir asa taşırdı ve bu asanın üst kısmında ışınları gösteren çivili bir küre bulunurdu. Yeryüzünün bütün krallıkları gökyüzünün bir kopyasıydı ve göklerin krallıkları en iyi şekilde güneş krallığıyla temsil edilebilirdi. Güneş burada mutlak egemen, gezegenler onun divanı ve doğadaki her şey onun imparatorluğunun uyruklarıydı.

Birçok tanrı güneşle ilişkilendirilmiştir. Yunanlılar Apollon, Bakhüs, Diyonisos, Sabazius, Herkül, Jason, Ulysses, Zeus, Uranüs ve Volkan, Güneş’in görünür veya görünmez özelliklerini almışlardır. Norveçliler Güzel Balder’i bir güneş tanrısı olarak görüyordu, Odin özellikle tek gözü yüzünden yine bu göksel küreyle ilişkiliydi. Mısırda Osiris, Ra, Anubis, Hermes, hatta gizemli Ammon bile güneş diskiyle benzerlikler içeriyordu. İsis Güneş’in annesiydi ve hatta Typhon, Yıkıcı bile bir tür güneşsel enerji biçimiydi. Mısır güneş miti sonunda Serapis denilen gizemli bir tanrının etrafında toplanmıştır. Orta Amerika’nın iki tanrısı Tezcatlipoca ile Quetzalcoatl, sık sık rüzgârlarla ilişkilendirilse de, kuşkusuz güneş tanrılarıydılar.

Masonlukta Güneş’in birçok sembolü vardır. Güneş enerjisinin ifadelerinden biri de Solomon’dur (Süleyman). SOL–OM–ON ismi üç farklı dilde Yüce Işık anlamına gelen kelimelerin birleşiminden oluşmuştur. Hiram Abif, Kaldelilerin Hiramı, bir güneş tanrısıydı. Ona saldırılması ve öldürülmesinin hikâyesinin güneşle ilgili yorumu Hiram Efsanesi bölümünde bulunabilir. Güneş’in Hürmasonluğun ritüellerinde ve sembollerinde oynadığı önemli role dair George Oliver’in Dictionary of Symbolical Masonry adlı eserinde çarpıcı örnekler verilmiştir:

“Güneş doğudan yükselir ve doğu Muhterem Usta’nın yeridir. Güneş bütün ışığın ve sıcaklığın kaynağı olduğu gibi Muhterem Usta da kardeşlerin çalışmalarını canlandırmalı ve ısıtmalıdır.”

Gizem okullarının rahip ve rahibeleri güneşsel gücü gösteren çeşitli amblemler kuşanırlardı. Katolik rahiplerin elbiselerinin sırtındaki altın yaldızlı işleme, rahibin aynı zamanda Sol İnvictus’un bir temsilcisi ve elçisi olduğunu gösterir.

HIRİSTİYANLIK VE GÜNEŞ

İsa’nın işlerini ve hayatını kronolojik sırasına koyan kişiler, İsa’yı tartışmasız nedenlerle bir güneş tanrısı olarak görmektedirler. Tarihi İsa şahsiyeti unutulmuştur; dört İncil’de kaydedilmiş olan neredeyse tüm önemli olaylar gök cisimlerinin işlevlerine, fazlarına ve hareketlerine tekabül etmektedir. Hıristiyanlığın kadim paganlıktan ödünç aldığı mecazlar arasında, altın saçları omzuna dökülen, tepeden tırnağa bembeyaz giysiler içinde kolunda Tanrı’nın kuzusunu taşıyan mavi gözlü güneş tanrısı hikâyesi ilkbahar ekinoksunu sembolize eder. Bu yakışıklı tanrı, Apollon, Osiris, Mitra ve Baküs’ün bir bileşimidir; çünkü bütün bu pagan tanrılardan her biriyle birçok ortak yöne sahiptir.

Yunan ve Mısır filozofları Güneş’in yıl içindeki hayatını dörde bölmüşlerdir; dolayısıyla Güneş İnsan’ı dört farklı figürle sembolize etmişlerdir. Kış gündönümünde doğan güneş tanrısı, gizemli nedenlerle onu yok etmek için arayan karanlık güçlerden kaçmayı başaran, beşiğinde korunmasız bir şekilde yatan bir bebek olarak sembolize edilir. Yılın bu mevsiminde güçsüz olan Güneş’in altın saçları yoktur, fakat kışın karanlığında hayatta kalabilen güneş ışığı Göksel Çocuğun başında tek bir tutam saçla sembolize edilir (Güneş’in doğumu Oğlak burcunda gerçekleştiği için genellikle bir keçi tarafından emzirilirken sembolize edilir).

İlkbahar ekinoksunda güneş yakışıklı bir delikanlı olur. Altın saçları bukleler halinde omzundan aşağı dökülür ve ışığı, Schiller’in söylediği gibi, sonsuzluğun her yanına yayılır. Yaz gündönümünde güneş güçlü bir erkeğe dönüşür, olgunluğunun ilk aşamasında olan gür sakallı bu güçlü erkek doğanın yılın bu zamanında en güçlü ve verimli döneminde oluşunu sembolize eder. Sonbahar ekinoksunda güneş beyaz saçları, bükülmüş sırtıyla kışın karanlığına doğru ayaklarını sürüyerek yürüyen yaşlı bir adamdır. On iki ay bu şekilde Güneş’in ömrünü belirler. Güneş bu ömür içinde Zodyak’ın on iki burcunu muhteşem bir zafer yürüyüşüyle geçmiştir. Sonbahar geldiğinde, tıpkı Samson gibi, ışınlarının kesildiği ve gücünü yitirdiği Delilah’ın (Başak) evine girer. Masonlukta bu zalim üç kış ayı, Işık ve Hakikat tanrısını yok etmeye çalışan üç katil tarafından sem­bolize edilir. “Dünyaya gelen her insanı aydınlatan bu gerçek ışık, günün bu parlak ve muhteşem küresi, ölüleri kaldıran, aç yığınları doyuran, fırtınaları sakinleştiren, öldükten sonra tekrar dirilen ve her şeyi hayata yeniden döndüren bu mutlak lütufkâr, insancıllığın ve insan severliğin bu mutlak tini, Hıristiyanlıkta Mesih, Âlemlerin Kefaletini Ödeyen, Babanın Tek Oğlu, Bedene Bürünmüş Kelam ve Zafer Umudu hitap ve nitemeleriyle bilinir.

GÜNEŞİN DOĞUM GÜNÜ

Paganlar 25 Aralık tarihini Güneş İnsan’ın doğum gününe ayırmıştı. Bu tarihte oruç tutar, alaylar halinde ilahiler söyler, tapınaklara sunularda bulunurlardı. Çünkü kışın karanlığı sona ermiştir ve ışığın muzaffer oğlu Kuzey Yarımküre’ye dönmektedir. Yaşlı Güneş Tanrısı son bir çabayla Filistinlilerin (Karanlık Ruh­ların) evini yıkmış ve yeraltının derinlerinde, aşağı dünyanın sembolik hayvanları arasında o gün doğan yeni güneş için yolu hazırlamıştır.

Bu kutlama mevsimi için Oxford Balliol Kolej’den bir sanat profesörü Mankind Their Origin and Destiny [İnsanlığın Kökeni ve Kaderi] adlı akademik çalışmada şunları yazmıştır: “Romalılar da güneş festivalini kutluyor ve günün tanrısının doğumu onuruna sirk oyunları düzenliyorlardı. Bu festival ocak ayından sekiz gün önce, yani 25 Aralıkta kutlanıyordu. Virgil’in yeni güneşten bahsettiği Enad kitabının yedinci cildinin 720. mısrasını yorumlarken, doğru söylemek gerekirse, der, ocaktan sekiz gün önce, yani 25 Aralıkta güneş yenidir. I. Leo zamanında (Leo, XXI. serenom, De Nativ. Dom. s. 148) bazı Kilise Babaları, ‘Festivali (Christmas) kutlu kılan şey, İsa Mesih’in doğumundan zi­yade onun dönüşüdür’ ya da onların kelimeleriyle ‘yeni Güneş’in doğuşudur’ diye tarif etmişlerdir. Roma’da Görünmez Güneş (Natalis solis invicti), Constantine ve Julian dönemlerinde yayınlanan roma takvimlerinden de anlaşılacağı üzere aynı gün kutlanıyordu. Bu ‘İnvictus’ unvanı aynı tanrıya Perslerin verdiği isimdir. Persler bu tanrıya Mitra ismini vermişlerdi ve o bir mağarada doğmuştu, tıpkı Hıristiyanların onu İsa ismiyle bir ahırda doğdurması gibi.”

Katoliklerin kutladığı Meryem’in Uruç Yortusu ve onun astronomik olaylarla paralelliğiyle ilgili olarak aynı yazar şunları eklemektedir: “Güneş’in ışığı artarak sekiz burçtan geçtiği sekiz ayın sonunda, göksel Bakireyi sindirir. Bakire, oğlundan çıkan parlak ışınlar içinde erir. Her yıl ağustos ortalarında gerçekleşen bu fenomen, bugün bile var olan bir festivalin kaynağıdır. Bu festivalde İsa’nın anası dünyevi yaşamını bir kenara bırakarak oğlunun zaferine katılır ve gökyüzünde onun yanındaki yerini alır. Roma takvimi tam bu dönemde –eylülden on üç gün önce– Bakirenin (Başak) ölümünü ve yok oluşunu gösterir. Katolikler Bakire’nin Uruç Yortusunu, yani Bakire’nin tekrar oğluyla birleşmesini işte bugün kutlarlar. Bu yortunun eski adı Bakire’nin Geçişidir ki Library of the Fathers’ta (Bibl. Part. vol. II. parti i. p. 212) Kutsal Bakire’nin Geçişi anlatılır. Eski Yunan ve Romalılar da aynı Bakire’den başka biri olmayan Astraea yortusunu aynı gün kutlardı.”

Hıristiyan tanrının aslına uygun bir biçimde muhafaza ettiği Güneş Tanrısını doğuran bu Bakire Ana, onun Sais tapınağında ortaya çıkan Mısırlı prototipi İsis’i anlatır: “Verdiğim meyve güneştir.” Bakire (Başak burcu) ilk dönem paganlar tarafından ayla ilişkilendirilmiş olsa da, onun yerini gökyüzünde bir takımyıldızı olarak belirlediklerine hiç kuşku yoktur. Çünkü neredeyse bütün kadim halklar ona Güneş’in anası olma onurunu vermişler ve ay bu görevi yerine getiremese de Başak burcunun bunu yapabileceğini, hatta 25 Aralıkta yaptığını fark etmişlerdir. Albertus Magnus şunları söyler: Göksel Bakire burcunun (Başak) Efendimiz İsa Mesih’in doğum anında ufuktan yükseldiğini biliyoruz.”

Bazı Arap ve Pers astronomlar Orion kuşağını oluşturan üç yıldıza, genç Güneş Tanrısını ziyarete gelen Magi ismini vermiştir. Mankind Their Origin and Destiny kitabının yazarı şu ilave bilgiyle katkıda bulunmaktadır: Gece yarısı başucuna yükselen Yengeçte Ahır ve Eşek takımyıldızı bulunur. Kadimler ona Praesebe Jovis adını vermişlerdi. Kuzeyde Arapların Marta ve Meryem dediği Büyük Ayı’yı ve aynı zamanda Lazarus’un tabutunu görebiliriz.” Paganizmin ezoterizmi bu şekilde Hıristiyanlığa nakşedilmiştir. Ancak anahtarlar kayıptır. Hıristiyan kilise, körce kadim gelenekleri takip ediyor olsa da bunun nedeni sorulduğunda yüzeysel ve yetersiz açıklamalar yapıyor, her dinin ondan önceki dinin gizli öğretilerinden doğduğu gerçeğini ya unutuyor ya da inkâr ediyor.
ÜÇ GÜNEŞ

Kadim bilgeler, güneş küresini tıpkı insanın doğasına yaptıkları gibi üç ayrı bedene ayırmışlardı. Mistiklere göre her bireysel yapıdaki üç hayat merkezine benzer biçimde, güneş sisteminde üç güneş vardır. Bunlara üç ışık denir: ruhani güneş, akli veya solar güneşi ve maddi güneş. Ruhani güneş Baba Tanrı’nın kudretini tezahür ettirir, akli güneş Oğul Tanrı’nın hayatını yayar ve maddi güneş, Tanrı’nın Kutsal Ruh’un tezahürü için kullandığı araçtır. İnsanın doğası mistiklerce birbirinden ayrı üç kısma ayrılır: ruh, can ve beden. Fiziksel bedeni maddi güneşle büyütülür ve canlandırılır; ruhani doğası ruhani güneşle aydınlanır ve aklı ise solar Güneş’in ışığıyla –lütufuyla– kurtarılır. Bu üç kürenin yan yana duruşu, kimilerine göre gezegen yörüngelerinin daire değil de elips şeklinde olmasını açıklar.

Pagan rahipler, güneş sistemini her zaman bir Büyük Adam olarak düşünmüşler ve bu üç faaliyet merkezine dair analojilerini, insan bedenindeki üç hayat merkezinden –beden, kalp ve beyin– çıkarmışlardır. Mesih’in dönüşümü olayında [(Matta 17:1-6, Markos 9:1-8, Lukas 9:28-36 çv.] üç çadırdan bahsedilir: Ortada ve en büyük olanı (kalp) ve onun iki tarafında daha küçükleri (beyin ve üreme sistemi). Üç tane Güneş’in mevcut olduğuna dair felsefi hipotezin, tarihte birkaç kere meydana gelen tuhaf olayla ilişkili olduğu söylenebilir. İsa’dan sonraki 51. yılda gökyüzünde aynı anda üç güneş görünmüştür. 69. yılda gökyüzünde iki güneş birlikte görülmüştür. William Lilly’e göre 1156 ila 1648 yılları arasında yirmi tane benzer olay kayda geçmiştir. Güneş’in maddi dünyanın en önemli velinimeti olduğunu gören Hermesçiler, doğanın görünmez ve ilahi kısmının ihtiyaçlarını karşılayan bir ruhani güneş olduğuna inandılar. Büyük Paracelcus bu konuyla ilgili olarak şunları yazar: “Bütün ısının kaynağı Dünyevi Güneş vardır ve gözü olan herkes onu görür ve kör olanlar da onu göremese de ısısını hisseder. Bir de bütün bilgeliğin kaynağı olan Ebedi Güneş vardır, ruhani melekeleri uyanmış olanlar bu güneşi görür, onun varlığını bilir; ruhani bilince ulaşmamış olanlar ise onun gücünü Sezgi denilen içsel meleke sayesinde hissedebilir.”

Kimi Gül-Haç bilginleri, Güneş’in şu üç haline özel isimler vermişlerdir: Ruhani güneşe Vulcan; solar ve entelektüel güneşe, sırasıyla Mesih ve Lusifer; ve maddi güneşe Musevi Demiurg Yehova’nın ismini vermişlerdir. Burada Lusifer ruhani zihnin aydınlatmadığı entelektüel zihni gösterir, dolayısıyla o “sahte ışık”tır. Sahte ışık sonunda alt edilir ve ruhun, İkinci Logos veya Mesih denilen gerçek ışığı tarafından kurtarılır. Lusifer aklının Mesih aklına dönüştürülmesini içeren gizli süreçler, simyanın metalleri altına dönüştürme süreciyle sembolize edilir.

Franz Hartman, The Secret Symbols of The Rosicrucians [Gül-Haçlıların Sembolleri] adlı eserinde güneş simyasını şu şekilde tanımlar: “Bilgelik sembolü. Eşyanın ve kudretin merkezi. Güneş, enerjinin merkezi ve kudretin saklandığı yerdir. Her canlının içinde bir yaşam merkezi vardır, o büyüyüp güneşe dönüşebilir. Dirilenlerin kalbinde, Işık ve Kelam

aklı aydınlatan bir Güneş’e dönüşür.” Aynı yazar bu tanıma şu eki yapar: “Yersel güneş görünmez göksel Güneş’in imgesi ve yansımasıdır; birincisi ruh âleminde, ikincisi maddi âlemde mevcuttur, fakat ikincisi gücünü birincisinden alır.”

Çoğu vakada, kadim zamanların dinleri maddi, görünür Güneş’in bir güç kaynağı olmaktan ziyade bir yansıma olduğuna inanırlardı. Örneğin İskandinav Güneş Tanrısı Frey’in tasvirinde olduğu gibi, Güneş, Güneş Tanrısı’nın kolundaki bir kalkan olarak temsil edilir. Bu güneş, hayatın, ışığın ve hakikatin gerçek kaynağı olan görünmez ruhani Güneş’in ışığını yansıtır. Evrenin fiziksel doğası alıcıdır, o sonuçlar âlemidir. Bu sonuçların nedenleri ruhani dünyaya aittirler. Dolayısıyla ruhani âlem nedensellik planıyken, maddi dünya sonuçlar planıdır; akıl –veya ruh– ise ara plandır. Dolayısıyla yüksek aklın ve ruhun cisimleşmesi olan Mesih’e “Arabulucu” denir. O, mertebesi ve gücü sayesinde şunu söyler. “Hiç kimse, bensiz, Baba’ya yaklaşamaz.”

Güneş, güneş sistemi için ne ise, ruh da insan bedeni için odur. Çünkü onun doğası, organları ve işlevleri, hayat merkezini (güneş) çevreleyen ve ondan taşanlarla yaşayan gezegenler gibidir. İnsandaki güneş gücü üçe ayrılır; bunlara insan ruhunun üç katmanı denir. Bu ruhani doğaların üçünün de aşkın ve nurlu olduğu söylenir; bunlar bir araya geldiklerinde insandaki Ulûhiyet’i oluştururlar. İnsan’ın üçlü aşağı doğası –fiziksel bedeni, duygusal dünyası ve akli melekeleri– fiziksel dünyada üç katlı Ulûhiyet’in ışığının yansımalarıdır ve ona tanık ve kanıt oluştururlar. İnsanın üç bedeni yukarı bakan bir üçgenle, üç katlı ruhani doğası ise aşağı bakan bir üçgenle sembolize edilir. Bu iki üçgen bir altı köşeli yıldız şeklinde birleştiği zaman Yahudiler ona “Davut’un yıldızı”, “Süleyman’ın Mührü” derler ki bugün genellikle Sion Yıldızı diye bilinir. Bu üçgenler hem doğadan hem Ulûhiyet’ten gelip insanda birleşen ruhani ve maddi evrenleri gösterirler. İnsanın hayvani doğası topraktan gelirken, ilahi doğası gökyüzünden gelir, insanın doğası ise bu ikisinin arabulucusudur.
Güneş’in Göksel Sakinleri

Bize meleklerin, başmeleklerin ve öteki göksel yaratıkların tasvirlerini yapan Rozikruzyenler ile İlluminati, bunların çok güçlü ışınların yayıldığı nurlu bir enerjinin merkezinde durduklarını ve küçük güneşlere benzediklerini ileri sürer. Bu dışa taşan güçlü ışınlar yüzünden, meleklerin kanatları olduğuna inanılmıştır. Bu kanatlar ışık haleleridir ki göksel yaratıklar bunlar sayesinde fizikötesi âlemlerin sübtil özleri içinde hareket ederler.

Gerçek mistikler meleklerin ve başmeleklerin, genellikle resmedildiği gibi, beşeri bir şekle sahip oldukları teorisini elbirliğiyle reddederler. İnsan şekli onların tezahür ettikleri esîrî tözler içinde tümüyle çaresiz olacaktır. Bilim uzun zamandan beri öteki gezegenlerde yaşam olup olmadığını tartışmaktadır. Bu fikre yapılan muhalefet, insan benzeri organizmalara sahip yaratıkların Mars, Jüpiter, Uranüs ve Neptün çevre şartlarında yaşayamayacakları savına dayanır. Bu sav, doğanın her yerde geçerli olan çevreye uyum yasasını hesaba katmaz. Kadimlere göre hayat güneşten gelir ve Güneş’in ışığını alan her şey güneşsel hayat unsurlarını emerek, onları flora ve fauna olarak saçma yeteneğine sahiptir. Bir felsefi kavrayışa göre Güneş anadır ve gezegenler Güneş’e hayat ve besin aldıkları esîrî göbek bağlarıyla bağlı ceninlerdir.

Bazı gizli tarikatlar Güneş’te bir ırkın ikamet ettiğini öğretir. Bu ırk, Güneş’in parlak küresinin yapısından çok farklı olmayan nurlu, spritüel bir esîrden oluşur. Güneş’in sıcaklığının onlar üzerinde zarar verici hiçbir etkisi yoktur. Çünkü organizmaları Güneş’in devasa titreşimleriyle uyumlu hale gelecek şekilde saflaşmış ve hassaslaşmıştır. Bu yaratıklar minyatür güneşlere benzerler ve bir tabaktan az biraz daha büyüktürler, bunların arasında biraz daha güçlü olanlar daha büyüktürler. Güneş’in altın rengindedirler ve onlardan güçlü ışık huzmeleri çıkar. Genellikle çok uzaklara kadar gidebilen bu huzmeler, sürekli hareket halindedir. Küre şeklindeki bedenlerinin her yerinde kendilerine özgü bir nabız atışı vardır ve bu nabız onların ışınlarında kabarcıklar olarak görülür. Bu küre şeklindeki varlıkların en büyüğü ve en parlağı Başmelek Mikhael’dir; güneş üzerinde yaşayan bu varlıklara modern Hıristiyanlar “nur varlıkları” veya “başmelekler” isimlerini vermişlerdir.
Simya Sembolizmasında Güneş

Altın, Güneş’in metalidir ve birçok kişi tarafından kristalize olmuş güneş ışığı olarak görülmüştür. Simya metinlerinde altın kelimesi metal altını gösterebildiği gibi, altının kaynağı ve ruhu olan göksel küreyi de işaret edebilir. Sülfür de yanıcı doğasından dolayı güneşle ilişkilendirilmiştir.

Altının ruhun sembolü oluşu gibi baz metaller de insanın aşağı doğasını temsil ederler. Bazı simyacılara “madenciler” denmiştir ve değerli metali –maddecilik ve cehaletin toprağıyla örtülmüş daha üstün insani nitelikleri– bulmak için ellerinde kazma ve kürekle toprağı kazarken betimlenmişlerdir. Bir kara kömürün ortasında gizlenmiş olan elmas da aynı ilkeyi gösterir. Illuminati ruhani kuvvetleri göstermek için denizin dibinde bir istiridyenin içinde gizlenmiş inci sembolünü kullanmıştır. Böylece hakikat arayıcısı bir inci dalgıcıdır: O inisiyelerin “Büyük Bedelin İncisi” adını verdikleri kavrayışı ararken maddi yanılsamaların denizine dalar.

Simyacılar evrendeki bütün canlı ve cansız varlıkların altın tohumları içerdiğini söylediklerinde, altın her şeyin ruhu olduğu için kum tanelerinin bile ruhani bir doğası olduğunu kast etmektedirler. Bu ruhani altın tohumlarıyla ilgili olan aşağıdaki Rozikruzyen aksiyom dikkat çekicidir: “Uygun bir ortama konmamış bir tohum faydasızdır.” Franz Hartmann bu aksiyom üzerine şu aydınlatıcı yorumları yapar: “Bir ruh, uygun bir beden olmadan gelişemez ve ilerleyemez; çünkü onun maddi gelişimini sağlayan şey fiziksel bedenidir.” (Bkz. The Pronaos of the Temple of Wisdom.)

Simyanın amacı hiçlikten bir şey yaratmak değil, zaten var olan tohumu gübrelemek ve beslemektir. Simya süreçleri altın yaratmamış, fakat her zaman mevcut olan altın tohumunun büyüyüp açmasını sağlamıştır. Var olan her şeyin bir ruhu vardır –içinde Ulûhiyet tohumu taşır– ve diriliş daha önce var olmayan bir şeyi yaratmak değildir. Diriliş insandaki kadiri mutlak Ulûhiyet’in açılması anlamına gelir. Öyle ki bu Ulûhiyet bir güneş gibi parlar ve kendisiyle temas eden her şeyi aydınlatır.
Gece Yarısı Güneşi

Apuleius, inisiyasyonunu betimlerken şunları söylemiştir: “Gece yarısında güneşi muazzam bir ışıkla parıldarken gördüm.” Gece yarısı güneşi aynı zamanda simya gizemlerinin bir parçasıdır. Beşeri organizmanın karanlığında parıldayan insandaki ruhu sembolize eder. Aynı zamanda mistiklerin gündüz olduğu gibi gece de görebildiklerini, maddi dünyanın engellemeye gücünün yetmediği ilahi güneşi, güneş sisteminin ruhani Güneş’ini gösterir. Gece saatlerinde Mısır Gizem Okulları’nın tapınaklarını aydınlatan gizemli ışıkların, rahiplerin majikal kuvvetleriyle toplanan ruhani güneşin yansımaları olduğu söylenmiştir. Unutulmaz masonik mesel Etidorhpa’daki (Aphrodite’in tersten yazılışı) I-AM-THE-MAN’in (BEN İNSANIM) yeryüzünün on mil altında gördüğü garip ışık, pekâlâ, kadim ritüellerin gizemli gece yarısı Güneş’ine işaret ediyor olabilir. Hayır ve Şer ilkeler arasındaki savaşa dair ilkel kavrayışlar, genellikle gece ve gündüzün birbirini takip etmesiyle ilgilidir. Ortaçağda kara büyü uygulamaları nocturnal (gece) saatlerde yapılırdı ve şer ruha hizmet edenlere kara büyücü, iyilik ruhuna hizmet edenlere ak büyücü denirdi. Kara ve ak sırasıyla gece ve gündüzle ilişkiliydi ve ışık ile gölge arasındaki bitmek bilmeyen çatışmaya birçok halkın mitolojilerinde sık sık rastlanır.

Mısırlı İblis Typhon yarı timsah yarı yaban domuzu olarak temsil edilmiştir: Bu hayvanlar hem mizaç hem de görünüş bakımından kaba ve dünyevi oldukları için. Dünyanın kuruluşundan beri canlılar karanlıktan korkmuşlardır, kendilerini gizlemek için karanlığı kullanan yaratıklar genellikle kötü ruhla ilişkili görülmüşlerdir.

Sonuç olarak kediler, yarasalar, kurbağalar ve baykuşlar cadılıkla ilişkilendirilmiştir. Avrupa’nın bazı kesimlerinde hâlâ kara büyücülerin geceleri kurtların bedenlerine bürünüp önlerine çıkan her şeyi yok ettiklerine inanılır. Kurt adam hikâyeleri bu inançtan türemiştir. Yılanlar yerin altında yaşadıkları için Karanlığın Ruhuyla ilişkilendirilmiştir. İyi ve Kötü arasındaki savaş doğanın doğurgan kuvvetleri etrafında gerçekleştiği için, kanatlı yılanlar insanın hayvani doğasının yenilenmesini veya bu yenilenmeyi tamamlamış olan Yüce İnsanları gösterir. Mısır betimlemelerinde güneş ışınları genellikle bir insan elinden saçılırken tasvir edilirdi. Masonlar, dirilten Aslan Tutuşu’yla aradaki bağlantıyı kolayca görecektir.

Manly P. Hall, Tüm Çağların Gizli Öğretileri
Ben"O"yum,"O"ben değil...


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
2 Yanıt
3798 Gösterim
Son Gönderilen: Mayıs 08, 2017, 08:57:27 ös
Gönderen: Tık-Tik-Tak
0 Yanıt
2901 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 10, 2010, 01:23:17 ös
Gönderen: ceycet
1 Yanıt
3494 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 29, 2010, 05:59:55 ös
Gönderen: alcyone
0 Yanıt
2356 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 14, 2010, 01:44:30 öö
Gönderen: dogudan
0 Yanıt
1804 Gösterim
Son Gönderilen: Mart 27, 2012, 11:48:33 öö
Gönderen: hypatia
1 Yanıt
3155 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 30, 2013, 11:20:25 ös
Gönderen: smyrnali
3 Yanıt
2386 Gösterim
Son Gönderilen: Ekim 27, 2014, 03:52:02 ös
Gönderen: Alşah
3 Yanıt
4085 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 22, 2014, 12:47:24 öö
Gönderen: davut
0 Yanıt
1267 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 08, 2015, 07:18:51 ös
Gönderen: Risus
3 Yanıt
2948 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 12, 2015, 07:58:06 öö
Gönderen: ADAM