Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: FELSEFE (FİLOZOF) TAŞI -3-  (Okunma sayısı 4465 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Eylül 01, 2010, 10:12:25 öö
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 1741
  • Cinsiyet: Bay

III. BÖLÜM

“Herkesin işi zahir olacaktır; zira gün onu beyan edecektir, çünkü ateşle keşfolunacaktır; her birinin işi ne çeşit olduğunu ateş kendisi ispat edecektir.”

I. Kor. 3:13

Dünyanın en büyük doğa gizemi ateştir. Çünkü insanoğlunun tarihinin erken dönemlerinde onun nasıl yapılacağı bilinmiyordu. Hiçbir hayvanın ateş hakkında ufacık bir fikri yoktur ve ona alışana kadar gördüğü her anda korku yaşar. Yunanlılara ait bir efsaneye göre Prometheus onu gökyüzünden çalmıştır. Hırsız bu yüzden bir kayaya zincirlenmiştir, bir akbaba sürekli olarak iç organlarını yemekte ve açılan yaralar sürekli iyileşmektedir. Kadim mitolojinin diğer efsaneleri gibi bu efsane de köken itibariyle baştan sona simyasaldır ve Öğretinin oğulları tarafından kutsal hikmeti korumak ve sonraki kuşaklara aktarmak için üretilmiştir. Prometheus modern kimyacıların “oksijen” dediği, ateşin sebebi olarak bilinen İlahi Element’tir. Bu ‘tanrının’ ateşi çaldığı gökyüzü, Bilgelerin “Sülfür” dediği Su’dur. Ona gökyüzü veya sema denmesinin nedeni, Sol ile Luna’nın taşın imalatında birleştiği “Karışım” olmasından kaynaklanmaktadır. Luna, tıpkı yerin güneş ışınlarını kendine çekmesi gibi, Güneşsel tesirleri sürekli olarak aşağı çeker.

Sol bütün ihtişamıyla yukarıda, nemli atmosferde parıldar, sıcak ışınlarını aşağıdaki soğuk toprağa taşır. Elimizdeki örnekte bu, simyacıların Luna dedikleri kalın, sümüksü, geçirgen olmayan cıvasal Vücut’tur. Sonuç bir sürü kimyasal türün uyanışıdır. Bu durum tıpkı atmosferi delip geçen soğuk, nemli toprağı canlandıran, böylece yeryüzünü çeşitlendiren ve güzelleştiren bütün her şeyi topraktan çıkaran güneşin elektrik ışınlarına benzer.

Esasen simyasal olan bu eylemin tesiriyle siyah, kara olan her şey koyu kırmızı bir renge bürünür. Efsanede bu durum, “Prometheus’un iç organlarını deşen ve kanın fışkırmasına neden olan akbaba” olarak anlatılır. Tasavvur yeteneği olmadan bu yüce sanatta hiçbir ilerlemenin mümkün olmadığını söylemiştik, bunu bir kez daha vurgulamak isteriz. Kadim hikmetin bütün hikâyeleri, Kitabı Mukaddes’in bütün meselleri, eğer kişi bunların içsel anlamlarını keşfedebilecek kadar bir aydınlığa sahipse,  Bilgelerin Mucize Taşı’nın imalatıyla ilgili bilgiler verir. Bu hikâyelere nüfuz edebilme yüksek ölçüde gelişmiş bir psike gerektirir.

Doğada gördüğümüz her şeyi saran büyük sır, hayat gücüdür. Bilim adamlarının keşfetmiş olduğu maddenin en küçük parçacıkları bile hayatın niteliklerine sahiptir. Örgütlenme, büyüme, üreme. Fakat bu fenomen ancak belli bir şart altında kendini gösterir, bunu en iyi şekilde “kutuplaşma” terimiyle ifade edebiliriz. Madde ancak pozitif ve negatif elektrik kuvvetler işin içine girdiği zaman hayat niteliklerini sergiler. Bu durum, gerçekten de Mucize Taşı’nın imalatının ardındaki gizdir. Onu oluşturan maddeler asırlarca ölü ve atıl olarak bekler. Gerçekten de doğru kutupsallıkla içkin manyetik YARATICI kuvvetler canlandırılıp harekete geçirilmedikçe bu şekilde uyumaya devam edeceklerdir. Bütün deneyler gösteriyor ki madde ile ruh ayrı şeylerdir ve hayat bu ikisinin bir bileşimidir. Doğa felsefecilerinin bakış açısından bu kesin bir doğrudur. Sürekli karşımıza çıkan Baba Ana Oğul teslisi Ruh – Madde –Hayat olarak tezahür eder. İleride göreceğimiz üzere bu ilkenin fenomen dünyasındaki en büyük eserini Taş’ın imalatında bulunur.

İnsan sonunda sürtünme yoluyla ateş yakmayı öğrenmiştir. Bugün bile Avustralya yerlileri ve başka adalardaki halklar ateşi bir sopayı ötekinin üzerinde hızla döndürerek yakmaktadır. Atalarımız daha düne kadar ateş yakmak için çakmaktaşı ve kav kullanıyordu. Bu gün kullandığımız sürtünmeyle işleyen kibrit modern keşiflerden biridir. Bütün bunlara rağmen hâlâ ateşin ne olduğu konusunda ilkel insanlar kadar bile bilgimiz yok.

Bazı ilk dönem Hermesçiler ateşi bir element olarak sınıflandırmıştır, daha gelişmiş başka düşünürler, örneğin Vaughan onu üç element “hava-su-toprak” içinde eylemde bulunan ruhani bir ilke olarak görmüştür. Meşhur bir bilimci olan Tyndall ateşi “bir tür hareket” olarak tarif eder. Isı, ışık, elektrik, çekim ve manyetizma arasındaki ilişkiler, gerçekten de büyük keşiftir. Bu durum bütün Güç biçimlerinin esasta bir olduğunu kanıtlıyor. Örneğin yer çekiminin tesiriyle ortaya çıkan bir şelale kolayca elektriğe, bu da kolayca ısı, ışık veya manyetizmaya dönüştürülebilir.

Demek ki ateş ya da sıcaklık, bizim hayat veya hareket dediğimiz tek ebedi ilkenin bir hali veya ifadesinden başka bir şey değildir. O Kutsal Varlık’ın duyusal bir özelliğidir. Kadimlerin ateşe, onun görünür kaynağı Güneş’e tapmış olmaları pek şaşırtıcı değildir. Bütün dinlerin kökeni böyle bir tapınmadan gelir ve çeşitli dinler tarafından kutsal kabul edilen bütün tanrılar, tanrıçalar ve diğer zatlar, tek yüce hayat kuvvetinin çeşitli yönlerinin kişileştirilmesinden ibarettir. Ateş bu hayat gücünün en olağan ifadesidir. Bugün, bütün dünya ısı, ışık ve elektrik güçlerinin hizmetini çağırdığı için fiilen aynı ilkeye tapınır. Dünyada bu güçlerin önünde sürekli olarak eğilmeyen tek bir kişi var mı? Hayatın tümüyle bunlara bağlı olduğunu kabul etmeyen tek bir insan çıkar mı? Bunlar hâlâ bizim en büyük tanrılarımız değil mi, onların huzurunda yaşayıp hareket etmiyor muyuz? Eğer bunların sadece maddi ve mekanik şeyler olduklarında ısrar ediyor, aşk, duygu, heyecan, düşünce ve akıl gibi daha yüce şeylerin mevcut olduğunu söylüyorsanız, size, bütün bu çeşitli fenomenlerin evrende elektrik, ışık, manyetizma vb şeklinde ortaya çıkan temel HAREKET ilkesine indirgenebileceğini söyleyerek yanıt veririz.

Bilgeler hiçbir konuda “Ateş”lerini gizlemek için harcadıkları kadar çaba harcamamışlardır. Ateşle ilgili tariflerine baktığımız zaman, o gündelik hayattan tanıdığımız ateşle alakasız gibidir. Oysa ona “Nesillerin Eti” denmiştir, o yumurtayı olgunlaştıran tohumun filiz vermesine neden olan şeydir. Medales şöyle der: “Bilgelerin ateşi her şeyden çıkarılabilir ve ona Beşinci Element denir. O toprak, su, hava ve ateş ihtiva eder.” Bu müphem bir ifadedir. Nundinus şöyle söyler: “Tüm kimyasal süreçlerimize katılan ateş üçlü bir yapıya sahiptir. O şaheserimizin ihtiyaç duyduğu tek şeydir.” Burada meseleye biraz daha yakından bakıyoruz. Demek ki Filozofların Ateşi’ne sahip olduğumuzda, ihtiyacımız olan her şeye sahip oluyoruz. Araştırmaya devam edelim. Başka bir bilge, Bondinus şöyle söyler: “Taş’ımız Ateş’tir, Ateş’te doğar, fakat Ateş’te yanmaz.” İşler giderek ilginçleşiyor. Ateş’le yapılabilen, fakat ateşle yok edilemeyen şey nedir? Masallardaki ünlü “Semender”dir bu. Onun ateşte yaşadığı ve ona muhteşem rengini verdiği söylenir.

Rosinus şöyle söyler: “İki şey iki şeyde gizlidir ve Taş’ı gösterir.” Diğer söylediklerini dikkatle dinleyelim. “Toprakta Ateş, Su’da hava vardır, oysa dışta sadece iki şey vardır, Toprak ve Su.” Bu bilgenin ifadesini göre Taş’ın bileşimine sadece iki şey girmektedir. İçinde Ateş olan Toprak ile içinde Hava olan Su. Bunlar bizim Sülfür ve Cıva/Merkür diye bildiğimiz şeylerdir. Bilgelerin ne Toprak’ı, ne de Su’yu, dışsal olarak duyulara ateş veya sıcaklık gibi bir şey göstermez, ta ki bunlar dışarıdaki havayı hariç tutan bir kavanozun içinde bir araya getirilene kadar. Sonra suyun içindeki hava topraktaki ateşi canlandırmaya başlar. Bu süreç başlangıçtan sona, sıcak ile soğuk arasındaki bir çatışma gibi görünür ki bu çatışmada sıcak nihayet galebe çalar. Bununla birlikte Taş’ın kusursuz doygunluğu ve olgunlaşmasını soğuğun ılıtıcı tesirine borçluyuz.

Bu doğal fenomen tüm çağların bilgeleri tarafından çeşitli şekillerde anlatılmıştır. Öyle ki sanki bilgeler bu noktayı aydınlatmak için masal üretme konusunda yarış içindedirler. Ondan kızıl ejderha ile beyaz kartal arasındaki kavga diye bahsedilir, yine o aslan ve tek boynuzdur, o kurt ve köpektir. Bilgelerin sanatındaki gerçek maddenin ne olduğunu algılayana kadar bütün bunlar bizim için yumurta ve tavuk gibidir. Aros şunları söyler: “İlacımız iki şeyden ve tek bir özden oluşur. Bir Cıva ile vücut ve ruhtan, soğuk ve nemden, sıcak ve kurudan oluşmuş bir sabit ve uçuşkan madde vardır.”

Bu “tek öz” kendinden iki şey yaratan görünmez bir ŞEYDİR. O gerçekte her şeyi yaratan hayat kuvvetidir. Madde onun kaynağı ve temeli gibi görünmektedir, oysa gerçekte madde sadece duyular tarafından algılanabilen bir araçtır, onun suret üretme işinde hizmetkârıdır. “Sabit vücut” soğuk ve nemlidir, “uçuşkan vücut” yani ruh, sıcak ve kurudur. Şimdi bakalım bunlardan herhangi bir sonuç çıkarabiliyor muyuz? Başkaları bir sonuca varabildiğine göre bizim de yapabilmemiz gerekiyor. D’Espagnet “Hermetic Arcanum” adlı eserde şunları söyler: “Keskin zekâlı öğrenciler ciddi ve inanılır yazarları sürekli etüt ederek ve parlak gün ışığı sayesinde Sülfür’ün bilgisine erişmişlerdir, fakat Filozofların Merkür’ünü arayışta bir adım bile ilerleyemezler. Yazarlar bu konuyu öyle çarpık çurpuk anlatır ve öyle tahmin edilmez isimler kullanırlar ki o arayanın aklı ve zahmetinden ziyade sezgisiyle bulunur.”

Bir şey hariç sanatımızda en değerli şey olan Merkür, ham halinde bizim için tümüyle faydasızdır. Kimyanın bilmediği ilave saflaştırma sürecinden geçmeli, “Bilgelerin Ateş’inde” pişirilmelidir. Her yüceltme (süblimasyon) sürecinde ona hâlâ Merkür denir. Taş suretinde Sülfür’le nihai birleşmesinde ona “Kusursuz Merkür”, “erdişi” denir. Çünkü o artık eril ve dişil, pozitif ve negatif ilkelerin sabit ayrılmaz bir birliğidir. İşte bu “Tanrı onları öyle birleştirdi ki hiçbir insan ayıramaz,” denilen şeydir.

Hermes ile Afrodit’in, Bilgelik ve aşkın evliliği bu erdişi, bütün ilkeleri BİR’de cisimleştirir. İmalatın ilk aşamasındaki kaba Merkür ile aynı şeyin nihai aşaması arasında kara kömür ile elmas arasında olduğu kadar fark vardır. Oysa, Sanatımızda Kusursuz Taş’ın kaba Merkür’den elde edilmesi gibi birinin diğerinden geldiğini herkes bilir. Ruhani olarak da biz Merkür’ü, (yani Cıva’yı) tıpkı kadimler gibi görürüz: “Tanrıların kadeh taşıyıcısı, elçisi”. Karışımın maddeleri arasında sürekli çalışan, süblimasyona, çözeltiye ve çökeltiye neden olan görünmez ilke. Çalışmanın bütün ilerleyişi ve başarısı bu ilkeye bağlıdır.

“Dünyanın İhtişamı” adlı eserin yazarı şunları söyler: “Ateşi veya Bilgelerin kireçtaşını al. O bütün ağaçların hayati ateşidir. Orada Tanrı kendini ilahi ateşle yakar.” Bu ifade şimdiye kadarkilerin en yalını gibi görünüyor. Ateş’in “bütün ağaçların hayat ateşi” olduğu söyleniyor ve bu şekilde onun kökeni işaret ediliyor. Bu durumda bize sadece onu elde etmenin ilkesini ve yöntemini öğrenmek kalıyor.

Bu ateşte, diyorlar, Merkür’ü saflaştır ve sanatın emelleri için onu öldür. Bu suda veya Ateş’te saklı Merkür, orada KENDİNDE SABİTTİR. Şimdi biraz daha aydınlanıyoruz. Çünkü bu Ateş’in gerçekte Su olduğu bize açıkça söylenmiştir (hatırlayın simyacılar suyla yakıyor). Bu Ateş-Su, Merkür, Tanrı’nın Güneş’e yerleştirmiş olduğu canlı İLAHİ ATEŞ’le kendiliğinden ayrışıyor, berraklaşıyor, çökeliyor ve katılaşıyor (sabitleşiyor).

Bu Ateş’e birçok isim verilmiştir. Bu isimlerden bazıları hayli fantastiktir. Fakat birçok örnekte isimler Sanat’ımızın bu maddesinin formu ve özellikleriyle ilgili öğrenciye onu keşfetmesinde yardımcı olacak ipuçları verilmiştir. “Taş’a konmuş Ateş,” diyor d’Espagnet, “Doğa’nın Prensi’dir, Güneş’in oğludur. Hareket eder ve maddeyi sindirir ve oradaki her şeyi kusursuzlaştırır. Doğa ateşi kullanır, Sanat da onu örnek alarak ateşi kullanır. Ateş Usta’dır, Kusursuzlaştıran’dır. Bu yüzden Ateş’in bilgisi filozoflar için en yaralı bilgidir.

Kaynatma ya da pişirme konusunda Bilgelerin kitaplarında çok şey söylenmiştir. Hepimiz biliyoruz ki pişirmek için ateşe ihtiyacımız var, oysa ocağımızda bildiğimiz ateşi kullanmamamız için sürekli uyarılıyoruz. Bu durum simyacı olmak isteyen birçok insanın önüne çok büyük bir engel olarak çıkmaktadır. Kömür ocakları, benzeri bir sürü ocak ve soba kullanmış, her türden mineral ve metal üzerine çalışmış, bu şekilde davranarak Bilgeler tarafından konulan bütün kurallar çiğnenmiştir.

Bu tür işçilerin gerçek simyacılardan bir sapma olduğu söylenir. Bunlar gürültücü simyacılardır. Yüce Ödülün İncisini elde etmek isteyenlere bu tür aptalca operasyonlardan uzak durmalarını tavsiye ediyoruz. Buna rağmen bazı büyük simyacılar operasyonda Ateş kullanmanızı açık açık tavsiye eder, fakat bu tavsiyenin ikili bir anlamı vardır. Örneğin Basil Valentine, meşhur On İki Anahtar adlı eserine yazdığı açıklamada şunları söyleyerek bütün meseleyi bulandırır.

“Bu şekilde malzemeyi elde ettikten sonra, bütün dikkatinizi vermeniz gereken şey Ateş’in idaresidir. ARAŞTIRMAMIZIN AMACI VE BÜTÜNÜ BUDUR. Çünkü Ateş’imiz bildik ateştir” – dikkat edin bilmeyenlerin gözlerine tozu nasıl atıyor – ocağımız da bildiğimiz bir ocaktır. Haleflerimizden bazıları yazılarında ateşimizin bildik ateş olmadığını söylemiş olsa da, bunun Sanatımızın sırlarını gizlemek için kullandıkları bir tertip olduğunu size söylemeliyim.”

Valentine, bu görünürde açık seçik ifadeyle, muhtemelen, binlerce insanın yanlış yola sapmasına vesile olmuştur. Sözlerine şu şekilde devam eder:

“İspirto lambasının ateşi amacımız açısından bir işe yaramaz, ne gübrede yakmak, ne de çok masraf gerektiren her türlü ısıtma aracı. Hiçbir ocak da istemiyoruz. Ateşin ısısını uygun bir şekilde düzenlemek için bizim üç katlı ocağımıza ihtiyacımız var. Ocağımız ucuzdur, ateşimiz ucuz, malzememiz ucuzdur. Malzemeye sahip olan onu hazırlayacağı ocağa da sahip olacaktır. Tıpkı unu olanın onu pişirecek bir fırından mahrum olmaması gibi.”

Buradaki benzetme pek yerinde değildir ve bir saçmalık içerir. Çünkü fırın un değildir. Oysa malzeme Filozofların ocağını oluşturan şeydir. İşte Valentine’nin size aktarmak istediği bilgi budur. Bunu yaparken aynı zamanda onu yakalayamayacak kadar akıllı olmayan milyonlarca insanı da aldatır. Sözlerinde sanatımızın konusunun bizatihi adını vermiştir. Fakat bunu öyle gizli bir şekilde yapmıştır ki keşfedebilecek adam zor çıkar.

Ethelius diyor ki, “Nem ve kuru ayrıldığında kuru dipte kalır ve ona ‘Taşımız’ denir. Bir kuzgun kadar siyahtır. O SUYUMUZUN KAYNAMASINA tabi tutulmalıdır.” Bu cümleler Ateş sıcaklığının BİZZAT SU olduğunu açıkça gösterir. Öyle değil mi? Şöyle diyor: “O siyahlığını yitirene ve göz kamaştıran mermer kadar beyaz olana kadar ayrıştırılmalıdır. Geriye kalan Mistik Taş’tır; kaynamayla ve Tanrı’nın lütfüyle sabit Merkür’e dönüşmüştür.”

Aynı yazar bu kaynamanın karşılıklı olarak birbirlerine muhafaza etmesi için sülfüre sülfür eklenmesini gerektirdiğini söyler. Şunu kast ediyor: ceset ve ruhun ayrıştırılmasından sonra (Bu süreç çalışmanın başında yavaşça, Ateş’in eyleminin ardından gerçekleşir), iki madde kalmış gibidir. Fakat gerçekte o tek maddedir. Bu bilgelerin “Rebis”, yani “ikişey” diye adlandırdığı maddedir.

Aşağıdaki cesede “sülfür” denir. Yukarıdaki sıvılaşmış ruha da “sülfür” denir. Ruh, uzun kaynamanın ardından cesede girdiğinde bir sülfür ötekine eklenir. Adeta birbirlerine bağlanırlar. Sonsuz bir dostlukta bir olurlar.

Bu sülfürlerden biri beyazdır (şeffaf). İlk baştaki siyah sülfürden ayrıştırılan da odur. O “Karganın Kafasından Çıkan Kuğu”dur. Diğer sülfür kırmızıdır ve altta yatar, bizim Ceset dediğimiz “Lâl Taş”ın ceninidir. Bu “iki sülfürün” ya da suların tedrici birleşiminden Ruh’u cesede tekrar getirilmesi olarak bahsedilir. Bu eksiksiz olarak başarıldığında, elimizde Sanat’ın Taşı, “Büyük Ödülün İncisi” vardır. Delphinis’in Lambspring adlı harika metninde şunları okuruz:

“Çünkü sadece TEK madde vardır

Geri kalan onda gizlidir,

Bu yüzden kalbini temiz tut,

Tüm ihtiyacımız, kaynama, zaman ve sabırdır.

Bilgeler sözüdür denizimizde mevcut iki balık

Kemiksiz etsiz. Onları kendi sularında pişir.

Dahası bilgeler iki balığın iki değil bir olduğunu,

İki ama bir olduklarını söylerler.

Sülfür sülfürle pişer

Dil tutulur, bilgelik saklanır

Kurtulursun yoksulluktan

Keşfini bir sır gibi saklarsan.”

Emin bir şekilde uygulama yapan kişinin kesin bir şekilde göreceği üzere yukarıdaki ifadeler çok açıktır. Çünkü bilgeler yalan söylemez. “İki sülfür” kaynamayla bir olur. Sonuç için gereken tek şey zaman ve sabırdır. Bu iki madde arasında çarpıcı bir yakınlık olmasa, davrandıkları gibi davranmaz ve nihayet mucizevî Taş’ta birleşmezler. Kişi onu anladığı zaman, görür ki kardeş ve kız kardeş gibidirler. İkisi de aynı yerden gelir. Ama biri ötekinden asırlarca yaşlıdır. Kara ve Tanrı’ya yakın olan Süleyman, “karım ve kız kardeşim” dediği şarkısında bundan bahseder.

Şarkıda bahsedilen Kadim olan Satürn, yani Zaman’dır. Çocuklarını birbiri ardına yutan Satürn miti, Taş’ın yapımına dair başka bir hikâyedir. Bu efsaneye göre Jüpiter’i yutmak üzereyken karısı Rhea ona yemek diye bir Taş vermiş, Jüpiter kaçırılmış ve iki su perisi tarafından büyütülmüştür. Bu periler simya literatüründe sık sık adı geçen “Diana’nın iki kumrusu” dur.  Bunlar iki sülfürün ruhani, işleyen ilkesini temsil ederler. Zenginlik ve iyi talihin tanrısı Jüpiter’in temsil ettiği taşı büyütmek, “beslemek” için ileri geri mekik dokurlar. Jüpiter kelimesi iyi anlamına gelen Ju, Lu kelimesinden gelir. Piter veya Petros ise “taş” demektir. O halde Jüpiter kelimesi İYİ TAŞ anlamına gelir.

Bakın Hermesçi felsefede her şey nasıl yerli yerine oturuyor. Taş’ın yapımında Satürn Cıva Suyunu (Merkür Suyunu) içinde barındıran soğuk, nemli ilkeye karşılık gelir. Jüpiter ise sıcak, kuru ilke, yani Sülfür’dür. Bütün çalışma boyunca bu ilkelerden biri ötekine galip gelir, tıpkı insan hayatında olduğu gibi. Çünkü insan Taş’ın gelişmiş bir örneğinden başka bir şey değildir. O Makrokozmos, Taş ise Mikrokozmos’tur. Bu ikisi arasındaki mucizevî bir benzerlik vardır. İşte Taş’ın insana böyle yakın olmasının ve onun bütün hastalıklarına iyi gelmesinin nedeni budur. Bu hazineyi ortaya çıkarmak isteyen ustalığın bütün şartlarını gönüllü olarak yerine getirmelidir.
Ben"O"yum,"O"ben değil...


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
Felsefe Nedir?

Başlatan MASON « 1 2 3 4 5 » Felsefe

42 Yanıt
33516 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 14, 2018, 11:40:39 ös
Gönderen: Tık-Tik-Tak
15 Yanıt
10943 Gösterim
Son Gönderilen: Nisan 16, 2009, 01:39:41 ös
Gönderen: ceycet
0 Yanıt
1807 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 21, 2008, 06:35:58 öö
Gönderen: nietzsche
Felsefe

Başlatan akasya Website Tanitimlari

0 Yanıt
2132 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 23, 2008, 01:23:39 ös
Gönderen: akasya
1 Yanıt
5535 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 06, 2016, 12:31:03 ös
Gönderen: kurt
6 Yanıt
8356 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 08, 2010, 02:07:12 ös
Gönderen: Vachogan
1 Yanıt
10551 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 27, 2010, 09:36:31 öö
Gönderen: ceycet
0 Yanıt
3237 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 29, 2010, 10:28:28 öö
Gönderen: ceycet
0 Yanıt
6279 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 03, 2010, 09:05:11 öö
Gönderen: ceycet
Felsefe

Başlatan Özer Baysaling Felsefe

1 Yanıt
2704 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 19, 2011, 09:33:08 ös
Gönderen: Tij