Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Gerçeklik MAYA'nın Örtüsü Altında mı?  (Okunma sayısı 2952 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Eylül 03, 2010, 09:21:33 ÖÖ
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 1741
  • Cinsiyet: Bay


Tam  olarak  ne  zaman ve nasıl  içine düştüğümü  kat’iyen  çözemediğim bir saplantıya duçar yaşamaktayım, epey  uzun yıllardır..

Bilinçli  yaşadığımı zannettiğim  dönemden beri  yakama yapışan  “varoluşun arka bahçesine ulaşma” tutkusu, yıllar içinde,  hayatın gönüllü çekilen bir  çilesi haline geldi.

Kimi zaman yüreğimin, kimi zaman aklımın;  mevcut bilimsel/dinsel paradigmalarla tam bir doygunluğa ulaşamayan tarlaları mecburi  nadasta  ekime hasret  bekledi durdu..

Çoğu zaman  anlamlı tesadüfler ve  ilginç eşzamanlılıklarla  karşıma çıkıp kendini aldıran kitaplar ve  de konferanslar aracılığıyla ulaştığım  felsefi,  dinsel, mitolojik, edebi metinlerin  satır ya da satır aralarında yakaladığım  **Maya’ya ait ipuçlarını sezgilerimle harmanladığımda, yeryüzünde  asırlardır sahnelenen   varoluş  oyununun  üzerinde  hakikati sisleyen bir örtü olduğunu  sezmeye  başlayarak  yeni tohumlarla döllendim. (**Maya’nın ve  arkasında çok önemli gerçekleri barındırdığına inandığım  diğer sembolik anlatımların içrek mesajlarına duyduğum merak;  yaşam-ölüm,  madde-ruh gibi kavramlara ait  ezberlerimi bozarak hayatı algılama biçimimde köklü bir dönüşüme  sebep oldu.)

Benzer okumaları  yapanlar elbet  bilir; yeni başlayanlara bilgi olsun diye açıklayayım..

Hint mitolojisinde **Maya  yanılsamayı temsil eden eski bir doğu tanrıçasıdır.. İnsanlar  gizli yasalarını kolaylıkla keşfedemesin diye,  doğanın,  her şeyi örtmek üzere kullandığı bir örtüdür.

Yaşam oyunu sürdürebilmemiz  için bize yardım eder, cazip atraksiyonlarla baştan çıkarır, illüzyonlarla aldatır “Maya”.

Onun  güzelliği ve çekiciliği  sayesinde,  yeryüzünün tüm sıkıntılarına  rağmen, bu gezegende payımıza düşen yaşam yıllarını geçiririz;  yarı bilinçli olmamızdan ötürü  her şeyin görünenden ibaret olduğunu sanarak oyuna kendimizi kaptırıp gideriz..
İspanyol yazar, filozof  Delia Steinberg Guzman’ın “Maya’nın Oyunları” adlı  kitabından yaptığım alıntıya  bir  tutam yorum katarak tanıştırmak  istedim sizinle “Maya”yı..
Hiç böyle hissettiğiniz oldu mu bilmem;  bu “kozmik oyunun” üzerinde hakikatleri gizleyen bir sis perdesi  olup olmadığını  sorguladı mı derinlikleriniz?
“Bütün bu olup bitenin içinde rol almak iyi de;   neye hizmet ettiğimi bir bilebilsem!” diye dar geldi mi  bilinciniz?
İllüzyon teorisyenliğinden  yaşadığımız “gerçekliğe”  dönecek olursak,  varoluşla ilgili  bu güne değin bize sunulan resmi reçetelerde  salt  iki ilaç sunulmuş  önümüze;  bilimin keşfettiği  “evrim”,   dinin buyurduğu   “yaratılış” teorileri.
Bir tarafta, insanı yüzyılların  esaret  zincirlerinden kurtararak  düşünceye, akılcılığa tahrip edilemez bir üst  nitelik kazandırmış,  fizik alemdeki keşifleriyle  dünyanın çehresini değiştirmiş, aklı ve insanı hak ettiği yere  yücelterek şaha kalkmış bilim gururlanıyor..

Diğer tarafta, ezeli büyüsünü gönlün ihtiyaçlarına cevap vermekten  alan;  ne yazık ki özü boşaltılarak  şekilciliğe mahkum edilmiş, varlığın şuursal sıçramasının çok altında söylemlere takılı kalarak tekamülü yavaşlatmış; ve böylece asli görevinin çok uzağına düşmüş din diş biliyor..

Bu iki disiplinin arasında sıkışıp  kalmış, çok önemli haklarından vazgeçerek  kendini aşkın bir şüpheciliğin kollarına bırakmış felsefe ise diğer köşede sadece söyleniyor..

Bütün bunların orta yerinde ise insan duruyor…

Doğuşuyla sırtlandığı taş gibi ağır varoluş sorunsalını gerçekten, ama gerçekten,  niye taşıdığından bi haber debelenen insan..

Kim olursak olalım, hangi felsefi ve  sosyal ekole mensup bulunursak bulunalım, birbirleriyle bir türlü uzlaşamayan, ama her  ikisi de insanın vazgeçilemeyecek temel ihtiyaçlarına cevap veren  bu iki düşman (!) alemi içimizde barındırarak varlığa, yokluğa anlam kazandırmak peşindeyiz hepimiz..

İnsan varlığının EN  önemli meselelerinden  olan varoluş-yokoluş  döngüsünün, hem aklı hem ruhu tatmin edecek “doyurucu”  bir cevaptan yoksun olması,  insanoğlunun  tüm eylemlerini  içten içe etkileyen  uğultulu bir fon müziği  yaratıyor sanki yeryüzünde..

Bu hissediş- düşünüşlerle büyüyen farklı ipuçlarına ulaşma açlığını  sadece   bilim ya da din kaynaklı metinlerden doyuramayacağımı anladığım için  uzandım;  ezoterik, spritüel  bilgi kaynaklarına.

Bu  farklı alemlerde karşılaştığım bilgi ve semboller,  doğarken koltuk altımıza sıkıştırılmış   “varoluş bilmecesi”ni anlamlı bir resme dönüştürmek için ihtiyaç duyduğumuz  çok önemli  bir parçadan yoksun olduğumuzu anlatmaya çalışıyor gibiydiler.

“Maddeyi fethettiniz ama RUH parçası hala kayıp bilmecenizin!” diye kafalarını uzatıp duruyorlardı, her fırsatta..

Bedenimi  salt  fiziksel ve kimyasal süreçlerin işlediği bir makina,  şuurumu/ruhumu  bu süreçlerin  bir yan ürünü olmaktan ibaret  görmemem gerektiği gözüme gözüme sokuluyor;
ancak  her  ipucu beraberinde bir başka soruyu getiriyordu..

İnsanlık tarihi boyunca zihinleri en çok meşgul etmiş  “en büyük soruya”  verilmiş cevaplar karşısında ki  çocukca tepinmelerim, şüphe krizlerimle çok dalga geçtim!

Kendime çapımı, boyumu, posumu hatırlatarak ikilemlere düştüm..

Sonra bir gün,  bir hikayedeki karınca kardeş kurtardı beni bu ikilemden..

Hacca gitme hikayesinde karıncanın yolda kendisini vazgeçirmeye çalışanlara verdiği cevabı belki bilirsiniz; “canım, sen ufacık bir karınca,  nasıl ulaşacaksın oralara?!” diye gülenlere, “gidemesem de yolunda ölürüm!” demiş ya karınca..

Tam da  böyle bir  niyete ayarlı görünce  içsel pusulamı; hedefi büyük,  kendimi küçük bulmaktan vazgeçerek “kayıp parçayı” aramaya devam ettim.

Bu uğurda iz sürerken samimi bir  hakikat meraklısıysanız, evren yasaları size bir şekilde yardım ediyor;  “bilgi” arayanını bir yerlerde mutlaka bekliyor..

Sadece üzerinde yaşadığımız coğrafyada değil, tüm dünya coğrafyasında, hakikat uğruna her türlü eziyeti,  acıyı, hatta ölümü bile gözünü kırpmadan kabul eden nice büyük  yol göstericilerin, çeşitli yazın türleriyle insanlara ışık tutan  ilhamlı vazifelilerin, uslubu  farklı ama içeriği özdeş söylemlerine ulaşıyorsunuz.

Anadolu toprakları “yol göstericiler” açısından zenginliğiyle size şaşırtıyor..

Mevlana’nın, Yunus’un, Hacı Bektaş-i Veli ve daha nicelerinin 1200’lü yıllar civarında bıkmadan usanmadan anlattığı “Bir”lik (tevhid)  ilkesiyle,  günümüz  kuantum fizikçilerinin  tespit ettiği “Evrensel Teklik” ilkesinin arasında nasıl bir benzerlik olabileceğini  kavramaya çalışıyorsunuz..

“Sayıların Babası” da denilen filozof, astronomi bilgini, matematikçi  Fisagor’un, daha MÖ. 500 yıllarında, yeryüzünü evrenin  merkezi olmaktan çıkaran aklının aynı zamanda “ruh göçü”nü anlatıyor olmasına şaşırıyorsunuz..

Ezoterik ekolde en büyük inisiyelerden birisi kabul edilen Fisagor’un Mısır ve Babil’de 20 yıl kalarak  aldığı inisiyatik eğitim sonrasında, “Tüm felsefe ve dinlerde hakikatin dağınık ışıkları yer almakta;  bu ışınların merkezini ezoterik doktrinde bulabilirsiniz” deyişinin ardına düşüyorsunuz..

“Hakikate ulaşmada gözlem ve muhakeme yeterli olamaz, sezgi de gereklidir” demesinden cesaretlenip,  geçirdiği  inisiyasyonun ne menem bir şey olduğunu,  nereden, nasıl  alındığını  idrak etmeye can atıyorsunuz..

Bir başka kavşakta Platon çıkıveriyor karşınıza;  ayağımızdan birbirimize  zincirli halde oturduğumuz  yeryüzü mağaramızın duvarındaki gölgeleri gerçek sanarak geçen yaşamlarımızı göstermeye çabalıyor bize; ”gelen ışığı takip edin, gölgelerden hakikate uzanın” diyor, ünlü “mağara mit”inde..

Ezoterik bir örgüt üyesi olan ve Tapınak Şövalyesi ünvanını  almış olan ünlü  italyan yazar Dante
elinde  “İlahi Komedya”yla sizi bekliyor başka bir dönemeçte..

Baştan aşağı  ezoterik bilgilerin sembolizm içinde verildiği bir başyapıt olan eserinin  “cehennem” adlı bölümünde şöyle diyor Dante; “Sağlıklı bir akla sahipseniz,  şu tuhaf  gibi gözüken dizelerimin  arasındaki saklı öğretiyi kavrayınız!”

Hz. Muhammed’in atı Burak’la fizik ötesi boyutlarda yaptığı yolculukları anlatan muazzam bir alogorik yapıt olan “Miraçname”de  tasvir edilen yerlerle,  Dante’nin ölüm sonrası yapılan  seyahatleri anlattığı “İlahi Komedya”nın cennet, cehennem, araf bölümlerinde tasvir edilen arzın derinliklerindeki  yerlerin ve mesajların benzerlikleri karşısında dumura uğruyorsunuz..

Hermes (Kuran’da İdris peygamber olarak geçer), “Ey gözü bağlı kör ruh! Sırlar meşalesiyle donat kendini, dünyanın karanlıklarındaki pırıl pırıl  mahiyeti  ancak böyle bulup ortaya çıkarabilirsin; zira senin geçmişteki ve gelecekteki hayatlarının anahtarı ondadır” diyerek  işaret ettiği sırların içine dalmak istiyorsunuz..

MÖ. 500-1000 yılları arasına  tarihlenen bir dönemde tek tanrılı öğretiyi savunmuş,  bu yönüyle günümüz  batılı araştırmacıların ilgisini çekmeye hala devam eden  efsanevi  kişilik  Zerdüşt’ün eseri  Avesta’da anlattığı tanrı Ahura Mazda ile yaptığı görüşmelerde geçen;  “Ruhun kökeni semavidir, bedeni ise  kozmik bir öz tarafından döllenmiş olan dünyasal öğelerin ürünüdür”  betimlemesinde insana acaip gelen  bir kehanetin  nefes alıp verdiğini hissediyorsunuz..

Ezoterizm’de, Antik Yunana bilgeliği Fisagor ve Platon’dan önce getirdiği söylenen en büyük  inisiyelerden olan Orfe’nin (MÖ. 8. YY)  kurduğu inisiyatik organizasyonun merkezi olan Atina’daki Delf  tapınağının kapısında “Kendini Bil” (böylece evreni ve tanrıları da bilirsin!) yazıyor..

Orfe’nin efsanesinde sürekli olarak “tekrar doğuş“ ilkesi işleniyor; “Alemin yüce ruhundan fışkırmakta olan sayısı belirsiz ruhların şu muazzam evrende nasıl coşku içinde çırpındıklarını, nasıl fır fır dönüp durduklarını ve hakikati nasıl aradıklarını bir bilseniz!..
Bunlar  gezegenden gezegene düşmekte, varoldukları dipsiz derinliklerde, unutulmuş vatanlarının  hasretiyle yanıp tutuşmaktadırlar!” diyen Orfe’ye, “unutulmuş vatan neresi?” demek için yanıp tutuşuyorsunuz...

Mısırlı bir inisiye olan  Musa’nın ilminde de,  yerküresel bölgenin çok uzaklarında yer alan ve ihtişamları gitgide artan ruh alemlerini  katedişler  anlatılıyor..

Bu kadim ilimde ayrıca, alemlerin “kademeli tekamül” şeklinde hiç bitmeyen gelişimlerine işaret eden  zengin betimlemeler yer alıyor.

Mistik Musa’nın  “kademeli tekamül”  sembollerinden haberdar olmuşsanız, algılayamadığımız ve göremediğimiz bir yerlerde başka evrenler olabileceğini  “paralel evrenler” kuramıyla işaret eden Einstein ve diğer ilhamlı bilim adamlarının hipotezlerinin Tevrat’la ne alakası  olabileceğini düşünmeye başlıyorsunuz..

Diğer bir büyük inisiye olan  İsa, sosyal düzeni  kozmik düzenin küçük bir sureti haline getirmeyi düşlemiş,  iktidar derdine düşmüş  skolastik din adamlarına karşı çıkarak,  insanı  uyandırmak adına ölümü göze almıştı..

İsa,  dünyaya özgü her türlü ağırlıkların altında ezilmekte olan ruh varlığına şöyle seslenmekteydi;  “Kalk düştüğün yerden, zira senin vatanın göklerdedir, ama oraya ulaşmak istiyorsan, daha dünyadayken aklınla ve aşkınla ispat et bunu, ara!

“Ben var olanları yıkmaya değil  tamamlamaya geldim” diyen İsa’nın dediklerini ne kadar anladık, ne kadar tamamlandık acaba?

Görkemli göksel kültürün son temsilcisi olarak gözüken  Hz. Muhammed, “yeter ki karnım doysun, küpüme  birkaç kuruş konsun!” felsefesiyle yaşayan arap aleminin iyice boşalmış manevi çanağını doldurmaya talip olarak uzanmış aşağılara..

Her dakikası akla gelmedik zorluklarla geçmiş olan 61 yıllık bir hayatta,  anlatılarını idrak etmekten  çok uzak insanları hakikat yoluna sevk edebilmek için nice meseller kullanmış;  inanmak istemeyenlere sayısız “mucizevi”  duru görü, duru işiti medyomluğu örnekleri vermiş, “Akıl sahiplerine, düşünenlere (inananlara dememiş?!) bir çok ibretler vardır!” demiş, Hz. Muhammed..

Tıpkı, 40 sene sabrederek kavmini sürekli uyanışa davet eden,  asasıyla Kızıldenizi ortadan yarıp  tekrar kapatmak gibi bir çok açık-büyük mucizeler gösteren; ama yine de cehalete, uykuya yenik düşmüş kavminin ihanetine uğrayan Musa gibi,  çarmıha gerilmeyi göze alan İsa gibi,  insanlığı bir diş yukarı çekmek için büyük  mücadeleler vermiş..

“Hakikat hükümlerini bilmeden ibadet edip duran kişi değirmen döndüren eşeğe benzer!” dediği halde ibadet hala vazifeten yapılıyorsa,

“Din hususunda ileri gitmekten sakının; çünkü sizden öncekiler aşırı gitmekten helak oldular!”  dediği halde kul ile tanrı arasına girilerek din ticaretinden keseler dolduruluyorsa, 

“Bir bilgini padişahla fazlaca düşer kalkar gördün mü,  bil ki o hırsızın biridir” dediği halde, işi insanı yükseltmek olan büyük başlar siyasetçilerle içli dışlı olmaktaysa,

“Yanı başındaki komşu açken yemeğini yiyip karnını doyuran insan değildir” dediği halde,
milyarlara  mal olan görkemli ziyafetler tertip ediliyorsa; o toplumda Muhammed’in içrek anlamlarla bezeli hakikat öğretisini çözmeye  kimse çabalamaz elbet..

Yukarıda ismini geçirdiğim; ve geçiremediğim nice inisiyeler, peygamberler, ilhamlı bilim adamları,  fizik ve ruhsal alemler arasındaki ilişkileri yöneten yasaları gün ışığına çıkararak  görünmeyen alemleri epey bir aralamışlar aslında..

Tarih öncesini-sonrasını kapsayan çok uzun bir süreçte,  şuur yolculuklarını ileri noktalara taşıyarak  evrensel gerçeklere ulaşmış büyük  ustaların birikimlerinden oluşmuş önemli bir külliyat var kitapçı raflarında;  merak duymamız halinde bizi sonsuz denizlere açacak..

Biz  merak edelim, etmeyelim;  görelim ya da  görmeyelim;  kainatın bağrında  tam cepheden bakarak  görülmeyi ve birleştirilmeyi  bekleyen muhteşem bir bilgi var..

Üzerindeki “maya örtüsü” her geçen gün biraz daha  aralananan muhteşem şaşırtıcı bilgiler..

İnsanlık ailesinin bireyleri olarak,  varlık ve varoluşla  ilgili cehaletimizin taa derinlere 
saldığı burukluğu  şuursuzca hafifletmeye çalışırken tutunduğumuz   “şey”ler  artık bize yetmiyorsa, herbirimiz,  mevcut hipotezleri sorgulama ve yeni realiteler açabilecek sentezleri  hayal etme  hakkına sahibiz.

Einstein bile imajinasyonu bilginin önüne koymuşsa, düşüncelerimizi esnetmenin, algı bandımızı genişletmeye çabalamanın ne sakıncası olabilir?

Yeryüzünde yaşarken  Maya’nın örtüsünü kabul edip oyunlarına katılmaktan başka çare yoktur..

Ancak, varoluşu açıklamak için kendimize sunduğumuz  çıkış kapılarının ne kadar sahici olduğunu sorgulayarak  örtüyü ucundan azıcık kaldırmaya  talip olabiliriz belki..


Jale ÖNDER
Ben"O"yum,"O"ben değil...


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
3 Yanıt
3462 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 13, 2007, 11:19:56 ÖÖ
Gönderen: LuckyEye2
3 Yanıt
3010 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 19, 2009, 02:43:21 ÖÖ
Gönderen: goksel475
0 Yanıt
4764 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 29, 2009, 11:47:27 ÖÖ
Gönderen: ADAM
1 Yanıt
2685 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 26, 2011, 02:04:25 ÖÖ
Gönderen: Waldow
10 Yanıt
11148 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 05, 2013, 11:56:01 ÖÖ
Gönderen: Masor1976
5 Yanıt
2928 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 30, 2014, 02:32:41 ÖS
Gönderen: yazbenide
4 Yanıt
2160 Gösterim
Son Gönderilen: Mayıs 02, 2015, 12:44:23 ÖÖ
Gönderen: propulsion