Masonlar.org - Harici Forumu

 

Son İletiler

Sayfa: 1 2 3 4 5 6 [7] 8 9 10
61
Inanc Uzerine / Ynt: Mekke Allah'ın evi değildir ...
« Son Gönderilen: Gönderen: Transcendental Ocak 29, 2026, 04:55:01 ös »

https://scontent.fada2-2.fna.fbcdn.net/v/t39.30808-6/327324434_525028179734173_4137611447173942755_n.jpg?_nc_cat=104&ccb=1-7&_nc_sid=730e14&_nc_ohc=QOq65GXUTuIAX9C3dcv&_nc_ht=scontent.fada2-2.fna&oh=00_AfAbiu7IsaUih0kwUl-T88c1VWD3e3eW_u0Hf7tljOVZaQ&oe=63ED2920

Mekke Allah'ın evi değildir.
Allah kişi değildir ki evi olsun.
O ev Hz. İbrahim'in Hacer ile ondan doğan İsmail için yaptığı evdir.
Hiçbir kutsallığı yoktur.
Peki, Hacer kimdir? (Kur'anda ismi geçen Mısırlı kadındır.
Çocuğu olmayan Sare tarafından İbrahim'e sunulduğunda henüz genç yaştaydı, İsmail'i doğurdu.
İslam kaynaklarına göre, Mısır firavunlarından Senan bin Ulvan'ın İbrahim'in karısı Sare'ye hediye ettiği bir köledir. İbrahim, çocuğu olmayan Sare'nin izniyle Hacer'le evlenir.
Peki, İbrahim kimdir?
Urfalı bir Aramidir.
Hz. Muhammed'den 2500 yıl önce yaşamış Yahudilerin atası, İsrail'in kök kurucusudur.
O dönemde İslamiyet yok ki Müslüman olsun.
Put perestti.
Peki, Herkesin ona tapmasını istediği putunun adı neydi?
Elilah(Allah).
Peki, Erkeklerde sünneti çıkaran kimdi?
İbrahim.
Peki, Sünnet olmayan kişi kimdi?
İbrahim? (Abraham)
Peki! Sünnet ne anlama gelir?
Ben de İbrahim'in putuna inanıyorum demektir.
Peki, Biz kimiz?
Türk.
(Neden sadece Yahudi ve Müslüman erkekleri sünnetlidir?)
Hani namaza dururken 'döndüm kıbleye' diyorsun ya kardeş, İşte o aslında döndüm, Kibele 'ye demektir.
Gerçi namaz da İslamiyetten bin yıllar önce pagan dinlerinde yapılan bir tür tapınma ayinidir de o konuya hiç girmeyeceğim şimdilik.
Kibele ise Friglerin bereket tanrısının adıdır.
Cennetten gelmiş diye ağlayarak kafanı içine soktuğun, Hacerul Esved  isimli taş da,  Kibele'nin vajinasını {doğurganlığı} temsil eder.
Şekline bakarsan anlaman zor olmayacaktır.
Sonra cehennem diye bir yerin varlığına inanıyorsun.
Yok  öyle  birşey..
Senin cehennem dediğin  şey, bu gün ki İsrail topraklarında bulunan ve tabanından petrol ve metan gazları çıktığı için sürekli yanan G-hinnom isimli vadinin adıdır, ve 'azap verici yer' anlamına gelir.
Sümerler döneminde ağır suçluları oraya atıp yakarlarmış.
Sonra bu vadinin ismi  Sümerlerden Tevrat'a ordan da senin inandığın kitaba kopyalanmış
Zaten inandığın dinin tamamı Sümer, Mısır ve Yunan mitolojilerinden  kopyalanmış.
Azıcık okusan, merak etsen anlayacaksın ama işte. Neyse..
Bir de Allah var tabi İslamiyet öncesi arapların çok tanrılı dinlerindeki en kudretli tanrısı olan  Elilah.  Namı diğer ay tanrısı
Yani bugün senin Allah diye inandığın şey aslında Ay tanrısı  El-ilah'tan  başkası  değildir.
Hani şu minarelerin tepesindeki ay var ya ??  Hah işte o ay tanrısını temsil eder...
Muhammed çok tanrılı  dinlere son verdi ve kabedeki en kudretli put olan Al-ilah'ı tek tanrı  olarak kabulettirdi yaşadığı topluma.
Allah diye bir yaratıcının  olduğu Muhammed'e ayetlerle bildirilen yeni bir durum olsa babasının adı "Abdullah' olmazdı.
Aynı şeyi zamanında, Mısır firavunu, Akheneton da yapmak istedi.
Çok tanrılı dinleri ve firavunların kutsiyetini yok etmeye kalkıştı ama sarayın ileri gelen rahipleri ve yobaz halkı tarafından linç edildi maalesef..
Tüm firavunların ihtişamlı mezarları varken, Akheneton'un mezarı dahi yoktur.
Ha bir de Yahudilerden nefret ediyorsun, kullandığın isimler bile onların isimleri
Josef - Yusuf
Jackop - Yakup
Abraham - İbrahim
Tothmoses- musa
Elyesa - İlyas
Daha liste uzar gider...
Ne Arap, ne de Yahudi soyuyla hiç bir ilgimiz yoktur.
Peki, Neden onların efsanelerine uyup bu tür tapınım işlerini yapıyoruz?
Bir Arap ile Yahudi inancı ki Cumhuriyetimizi batırıyor.
Biz halen gerçekleri göremiyoruz.
Yerin dibine batsın kör cehalet.
Bir dinin ayakta kalabilmesi, onun ekonomik olarak da güçlü olmasına bağlıdır.
Çorak bir arazide olan Mekke’nin gelir kaynağı da, kutsal olan Kâbenin tavaf edilmek için dünyanın her yerinden gelen müslümanların ziyaretiyle sağlanıyor.
Velhasıl, bir şeye inanıyorsun ama neye inandığını bile bilmiyorsun.
Merak edip araştıranlar da fikrini söylediği zaman kuduz gibi  saldırıyorsun.
Çünkü verecek mantıklı bir cevabın yok.
Sen, gerçekler yerine bağnazlığı tercih  ediyorsun.
İnancın başkalarının haklarına, özgürlüklerine ve yaşamına müdahale ediyor.
İşte sorun da burda başlıyor
Yoksa kimse senin dinine inancına düşman felan değil.
Neye inanırsan inan, nasıl ibadet edersen et, beni ilgilendirmez.
Yeterki inancını başkalarına diretme.
Kendin gibi düşünmeyenlerin fikirlerine ve yaşamlarına saygı duy..
İyi ve ahlaklı bir insan olmanın senin inandığın din kitap ile bir ilgisi olmadığını idrak et artık
Unutma, Sahip olduğun din yaşadığın topluma zarar vermediği sürece saygıyı hak eder...
Muazzez İlmiye Çığ

Alıntı :  iNANIP İNANMAMAK SİZE KALMIŞ ...
Saygılar

11. iddaya denk gelecek olan Abdullah iddası hariç hepsi  kolayca çürütülebilir refutable iddalar. birgün hepsini tek tek yazabilirim ama kısa bir özet cevap yazmam gerekirse;
yazı, İslam'ı pagan/mitolojik kökenlere indirgeyerek eleştiriyor, ancak İslami kaynaklara (Kur'an, Hadis) göre iddiaların çoğu yanlış veya çarpıtılmış. Muazzez İlmiye Çığ'ın görüşleri (başörtüsü, Sümer bağlantıları) tartışmalı ve mahkemece ele alınmış, ancak akademik olarak eleştirilmiş. İslam, tevhid dini olup, önceki peygamberlerin mirasını kabul eder ama putperestlikten arındırır. Bu bile yazıdaki birçok sözde ''açıkları'' çürütüyor.
Saygılar
62
Siirler ve Sairler / Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?
« Son Gönderilen: Gönderen: Transcendental Ocak 29, 2026, 04:37:12 ös »
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar ağır kanlı adamlardır
Değişen bir dünyaya karşı
Kerpiç duvarlar gibi katı
Çakır dikenleri gibi susuz
Kayıtsızca direnerek yaşarlar.
Aptal, kaba ve kurnazdırlar.
İnanarak ve kolayca yalan söylerler.
Paraları olsa da
Yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır.
Her şeyi hafife alır ve herkese söverler.
Yağmuru, rüzgarı ve güneşi
Bir gün olsun ekinleri akıllarına gelmeden
Düşünemezler…
Ve birbirlerinin sınırlarını sürerek
Topraklarını büyütmeye çalışırlar.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar karılarını döverler
Seslerinin tonu yumuşak değildir
Dışarda ezildikçe içerde zulüm kesilirler.
Gazete okumaz ve haksızlığa
Ancak kendileri uğrarlarsa karşı çıkarlar.
Adım başı pınar olsa da köylerinde
Temiz giyinmez ve her zaman
Bir karış sakalla gezerler.
Çocuklarını iyi yetiştiremezler
Evlerinde kitap, müzik ve resim yoktur.
Bir gün olsun dişlerini fırçalamaz
Ve şapkalarını ancak yatarken çıkarırlar.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar köpekleri boğuşunca kavga ederler.
Birbirlerinin evlerine ancak
Ölümlerde ve düğünlerde giderler.
Şarkı söylemekten ve kederlenmekten utanırlar
Gülmek ayıp eğlenmek zayıflıktır
Ancak rakı içtiklerinde duygulanır ve ağlarlar.
Binlerce yılın kalın kabuğu altında
Yürekleri bir gaz lambası kadar kalmıştır.
Aldanmak korkusu içinde
Sürekli birbirlerini aldatırlar.
Bir yere birlikte gitmeleri gerekirse
Karılarından en az on adım önde yürürler
Ve bir erkeklik işareti olarak
Onları herkesin ortasında döverler.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar yanlış partilere oy verirler
Kendilerinden olanlarla alay edip
Tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar.
Devlet, tapu dairesi, banka borcu ve hastanedir
Devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar.
Yiğittirler askerde subay dövecek kadar
Ama bir memur karşısında -bu da tuhaftır-
Ezim ezim ezilirler.
Enflasyon denince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler
Cami duvarı, kahve ya da bir ağaç gövdesine yaslanıp
On bir ay gökyüzünden bereket beklerler.
Dindardırlar ahret korkusu içinde
Ama bir kadının topuklarından
Memelerini görecek kadar bıçkındırlar
Harmanı kaldırdıktan sonra yılda bir kez
Şehre giderler!

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar otobüslerde ayaklarını çıkarırlar
Ayak ve ağız kokusu içinde kurulup koltuklara
Herkesi bunalta bunalta, yüksek perdeden
Kızlarının talihsizliğini
ve hayırsız oğullarını anlatırlar.
Yoksulluktan kıvrandıkları halde, şükür içinde
Bunun, Tanrının bir lutfu olduğuna inanırlar.
Ve önemsiz bir şeyden söz eder gibi, her fırsatta
Gizli bir övünçle, uzak şehirdeki
Zengin bir akrabalarından söz ederler.
Kibardırlar lokantada yemek yemeyi bilecek kadar
Ama sokağa çıkar çıkmaz sümküre sümküre
Yollara tükürürler…
Ve sonra şaşarak temizliğine ve düzenine
Şehirde yaşamanın iyiliğinden konuşurlar.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar ilk akşamdan uyurlar.
Yarı gecelerde yıldızlara bakarak
Başka dünyaları düşünmek gibi bir tutkuları yoktur.
Gökyüzünü baharda yağmur yağarsa
Ve yaz güneşleri ekinlerini yetirirse severler.
Hayal güçleri kıttır ve hiçbir yeniliğe
-Bu verimi yüksek bir tohum bile olsa-
Sonuçlarını görmeden inanmazlar.
Dünyanın gelişimine bir katkıları yoktur.
Mülk düşkünüdürler amansız derecede
Bir ülkenin geleceği
Küçücük topraklarının ipoteği altındadır.
Ve birer kaya parçası gibi dururlar su geçirmeden
Zamanın derin ırmakları önünde…

KÖYLÜLERİ, SÖYLEYİN NASIL
NASIL KURTARALIM?
 :)
Şair: Şükrü ERBAŞ
63
Bana Gore Masonluk / Ynt: Bana göre masonluk
« Son Gönderilen: Gönderen: Transcendental Ocak 29, 2026, 04:28:37 ös »
Alıntı
Devir bir canavara dönüştü ve beyaz eldivenleri çıkarıp kavga vermeye başlamalı


Kime karşı vermeliler ?   Sayın Transcendenta ...
Kuruluş amacı belli bir kurum,  zaten yeteri kadar sorunla uğraşıyorlar ...

Saygılar
Sayın NOSAM33
“Kime karşı?” sorusu yerinde; çünkü yaşadığımız çağda tehditler soyut değil, fazlasıyla somut. Benim işaret ettiğim mücadele; kişilere ya da tekil kurumlara karşı değil, hukuksuzluğun normalleşmesine, keyfîliğin sistemleşmesine ve aklın sistematik biçimde itibarsızlaştırılmasına karşıdır.
Bugün bu ülkede insanlar malına el konulabileceğini, bir sabah gözaltına alınıp yıllarca gerekçesiz tutulabileceğini, cehaletin ise yüksek sesle konuştuğunda “hakikat” muamelesi gördüğünü biliyor. Asıl canavar budur. Ve bu canavar, sessizlikten beslenir.
Masonluğun tarihsel misyonunu ben tam da burada görüyorum: aklın, hukukun ve insan onurunun geri çekildiği anlarda geri adım atmayan bir zihinsel hat kurmak. Bu bir vitrin işi değil; bu, gerektiğinde konforu terk etmeyi göze alanların işidir.
“Beyaz eldivenleri çıkarmak” ifadem, kaba kuvveti değil; rahatlığın bırakılmasını anlatır. Çünkü bugün mücadele, kütüphanelerde saklanarak değil; düşünerek, risk alarak ve bedel ödemeyi göze alarak veriliyor.
Eğer Masonluk hâlâ yaşamsal bir yapıysa — ki ben öyle olduğunu düşünüyorum — bu çağda hayatta kalması, seyirci kalmayan insanlarla mümkündür. Benim sözümün muhatabı tam olarak budur.
Saygılar
64
Bana Gore Masonluk / Ynt: Bana göre masonluk
« Son Gönderilen: Gönderen: NOSAM33 Ocak 28, 2026, 10:13:58 ös »
Alıntı
Devir bir canavara dönüştü ve beyaz eldivenleri çıkarıp kavga vermeye başlamalı


Kime karşı vermeliler ?   Sayın Transcendenta ...
Kuruluş amacı belli bir kurum,  zaten yeteri kadar sorunla uğraşıyorlar ...

Saygılar
65
Bana Gore Masonluk / Ynt: Bana göre masonluk
« Son Gönderilen: Gönderen: Transcendental Ocak 28, 2026, 01:57:00 ös »
İster geçerli kurumsal betimlemesi olsun ister hepinize ait farklı farklı tanımlamalarınız olsun bence artık değişmeli masonluğun tanımı ve daha önemlisi fonksiyonu. Değişim çağındayız. Hem dışardaki dünya hem içerdeki üçüncü dünya ülkemiz baş döndürücü bir hızda değişiyor. Ben mason camiyasında olsaydım cemiyetin güçlü ve hayatta kalması için hemen çalışmalar başlatırdım. Artık mason olmak efsunlu kütüphanelerden, beyaz eldiven giymekten, seçkin etkinliklerde classy pozlar vermeyi çoktan geçti. Devir bir canavara dönüştü ve beyaz eldivenleri çıkarıp kavga vermeye başlamalı
66
Guncel Konular / Haldun Dormen…
« Son Gönderilen: Gönderen: NOSAM33 Ocak 27, 2026, 09:06:47 ös »
Türk tiyatrosunun efsane ismi Haldun Dormen, 21 Ocak 2026’ta İstanbul’da hayatını kaybetti…

Bu yıl Dormen, sanat yaşamının 72. yılını kutlamıştı…

Haldun Dormen’e, unutulmaz oyunlar sahnelediği, oynadığı sanatseverlerin muazzam övgü ve alkışlarıyla inlettiği Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde vasiyeti üzerine tören düzenlendi…

Ülkemiz, yeri doldurulamayacak bir sanatçısını daha yitirdi…

Haldun Dormen, Kıbrıs’tan Mersin’e göçen Nimet ve iş insanı Sait Ömer Dormen’in 5 Nisan 1928’de Mersin’de doğan oğullarıdır...

Hala da Mersinliler Dormen Konağını ihtişamını anlatırlar…

Bir görüşmemizde, “Mersinli olmasından çok gurur duyduğunu” kendisinden dinlemiştim…

∗∗∗

Sait Ömer Bey’le dedem İçel Milletvekili Süleyman Fikri Mutlu ile dosttular…

Atatürk’ün destek ve yönlendirmesiyle gelişen kültür ve sanat faaliyetleri üzerine Sait Bey’le konuştuklarını anlatırdı…

Cumhuriyet’in ilk öğretmenlerinden olan anneannem Feride Hanım ise, Nimet Hanımın sanata düşkünlüğünü hep dile getirirdi…

İşleri gereği İstanbul’a taşınan Sait Ömer Bey’in oğlu Haldun, ergenlik çağından itibaren dönemin sanat merkezi olan Beyoğlu’nda yaşamaya başlar…

Böylece Nimet Hanım İstanbul’da çocuklarıyla birlikte yaşamın büyük bir bölümünü, tiyatrolarda, konserlerde, sinemalarda geçirir…

Sanatsever bir ailenin çocukları da doğal olarak, sahne ve beyazperdenin büyüsüne kapılarak “Tiyatroya düşkün olan, sinemaya bağlanan bir sanatçı olmuştur… “

∗∗∗

Haldun Dormen’e babası oyuncak olarak “kuklalar almıştır!

Oyuncağı Kuklalar olan bir çocuğun oyunlar yazması ve başta kardeşi Güler olmak üzere arkadaşlarını eve toplayıp gösteride bulunması, sadece “yeteneğin değil yetkinliğinin de” sonucudur…

Dormen ailesi için oğulları Haldun, çok kıymetliydi ve iyi bir eğitim alması için Galatasaray Lisesine gönderildi…

Galatasaray Lisesi, sanatın ve kültürün göbeği olan Beyoğlu’ndaydı…

Ortaokul çağında Beyoğlu’nda karşılaştığı tiyatrocular ve Yeşilçam’ın sanatçıları, Haldun Dormen’in sanatın cazibesine daha çok kapılmasına neden oldu…

Sonra Robert Kolej’e gitti…

Hem Galatasaray Lisesinin hem de Robert Kolejin kültür ve sanat faaliyetleri içinde yoğrulan Haldun, sanattan başka bir şey düşünemez hale geldi!

Hayalleri bambaşkaydı, “Türkiye’de iyi bir sinema sanayii” kurabilmekti.

Bu nedenle Amerika’daki “Yale Üniversitesi’nin Dramatic Arts” bölümüne girmek istiyordu…

Hedefi; Türkiye’de bir sanat topluluğu yaratmak arzusuydu…

∗∗∗

Sait Beyin beklentisiyse, tek oğlunun işlerini devralmasıydı…

Ama oğlunun idealine  ve azmine saygı duydu ve “İstediğin şeyi ol ama en iyisini ol, bana söz ver…” diyerek, hem oğluna olan güveni gösterdi hem de ülkemize önemli sanatçıyı kazandırdı…

BBC NEWS’ten Zeynep Miraç’ın kaleme aldığı Haldun Dormen’in sahne yaşantısını sizlerle paylaşmak isterim…

Haldun Dormen ABD dönüşü, Muhsin Ertuğrul’un Beyoğlu’ndaki Küçük Sahne’sinde sahnelenen “Cinayet Var” oyunuyla ülkemizde  tiyatroya adımını attı…

Sadri Alışık, Kamran Yüce, Nur Sabuncu’yla birlikte oyunlar oynadı…

Sonra “Cep Tiyatrosunu kurdu. Burada Türk tiyatrosuna Erol Günaydın’ı, Duygu Sağıroğlu’nu, Altan Erbulak’ı, Metin Serezli’ gibi sanatçıları kazandırdı…

Sonra “Cengiz Han’ın Bisikleti ve başrollerini Gülriz Sururi, İzzet Günay ve Altan Erbulak’ın paylaştığı Sokak Kızı İrma “oyunlarındaki gişe hasılatıyla, tiyatro tarihine geçti…

∗∗∗

Haldun Dormen’in çektiği, “Bozuk Düzen ve Güzel Bir Gün İçin” filmleri, Antalya Altın Portakal Festivalinde en iyi filmler olarak ödül aldı…

Haldun Dormen’in Ayfer Feray ile başrollerini paylaştığı “Şahane Züğürtler ve Yaygara 70” yurtdışında da sahnelendi.

Gülben Ergen ve Kenan Işık’la oynadığı “Dadı” TV dizisi olarak reyting rekorları kırdı.

1985 yılında Gencay Gürün, Cemal Reşit Rey’in “Lüküs Hayat operetini” yeniden sahneye taşımak için Haldun Dormen’e bir öneri getirdi. Onun rejisiyle yeniden hayat bulan operet, 30 yıl boyunca kapalı gişe sahnelendi… Haldun Dormen, ülkemizin yeri doldurulamayacak bir sanatçısıydı…

Dünya ve ülkemizi yakından takip eden, çok güçlü bir entelektüeldi…

O Atatürkçüydü. Üretken, nazik, teşvik eden, başarılarıyla örnek olan, egosu bulunmayan, zarif ama disiplinli bir yol göstericiydi…

Her şeyden önce kendisine, sanata ve yaptığı işe saygısı sonsuzdu…

Çağdaştı ama geleceğin bugünden daha iyi olması için umutla bakan biriydi…

Gelecek kuşaklara öncü olsun diye biz Haldun Dormen’i, Atatürk Türkiye’sinin pırıltılı bir sanatçısı olarak kalbimize gömdük…

Sanatseverler onu hiç unutmayacak…

Dormen ailesi Mersin’de çok sevilirdi…


ALINTI :  Fikri Sağlar  BİR GÜN GAZETESİ


ALLAH RAHMET EYLESİN ...
67
Guncel Konular / Ynt: Maduro Vakasi ve Uluslararasi Hukukun Sinirlari
« Son Gönderilen: Gönderen: Suat Ocak 08, 2026, 02:49:12 öö »
MERHABLAR
SAYIN Alşah ve SAYIN Midyad'ın yorumlarına katılmakla beraber şunu ifade etmek isterim uluslararası politikada ABD'nin yaptığı politikalar maduroyu göz altına alması modern eşkiyalık denebilir çünkü ABD'nin bu tavrı venezuelanın yer altı kaynaklarını sömürmek istemesidir uluslararası hukukta maduro bu suçu işlese dahi bu uluslararası hukukun yargılama alanı değil aksine venezuelanın yargı alanına girer. Venezuela'nın de jure ülke konumundan de facto ülke konumuna düştüğünü söyleyebilirm çünkü egemenlik hakkını kaybetti siyasi ve politik açıdan venezuela halkının amerikayı bir kurtarıcı tanrı olarak kabul etmesi ve ilerde göz yaşlarına boğulmasına şaşırmamak gerekir çünkü ABD nin ıraka girişi ırak halkının ilk başta bir bayram gibi sevinmesi sonrasında kan ve göz yaşı ile sonlandığını unutmamak gerekir şimdi iran halkı amerikadan medet umuyor ama farkında olmadıkları şey ABD'nin onları yozlaştırmak istemeleri D.TRUMP'ın seçim vaadi'ni hepimizin bildiği üzere "amacım dünyaya barış ve istikrar getirmek" demişti. Bunu söyleyerek ancak diğer devletlere saldırırken ben barış getiriyorum diyip işleri meşrulaştırmaktır BM malesef ki günümüzde hiç adil çalışılmıyor insan hakları ,devletlerin dokunulmazlığı, barışın ve istikrarın tesisi gibi söylemleri bu zamanda malesef ki çirkin bir yüzün üstünde ki kötü bezenmiş makyajdan  ibarettir. Lafın özetine gelmek gerekirsem eğer ABD bunu yaparak "dünya benim ayaklarımın altında istediğim yerde at koşturabilirim sıkıyorsa biri karşı çıksın atımın ayaklarıyla ezerim" dônemine girmiş olması.
SAYGILARIMLA VE SEVGİLERİMLE
68
Guncel Konular / Ynt: Maduro Vakasi ve Uluslararasi Hukukun Sinirlari
« Son Gönderilen: Gönderen: Alşah Ocak 08, 2026, 01:53:36 öö »
       Sayın midyad'ın paylaşımları insanın aklına neler neler getiriyor bir bakalım.
       Bakunin'in "Hukuk siyasetin fahişesidir" sözü günümüz dünyasında ve maalesef ülkemizde yaşanan hukuki olaylarına "Cuk" oturmaktadır.
       Bakınız, devleti yöneten biri "Anayasayı bir kere demekle bir şey olmaz" demişse, o yönetimden sonra gelenlere de aynı hak doğmuş olur. Dolayısı ile Anayasanın  Anayasalığı ortada kalmamış olur.
       Keza, yerel bir mahkeme veya bir üstü "Ben Anayasa Mahkemesinin kararlarını tanımıyorum" derse, o ülkede yaşayanların da " Ben de Yargıtayın kararlarını tanımıyorum" deme hakkı doğmuş olmuyor mu?.
       Yani hukuku işine geldiğinde tanıyıp onun güvencesini sığınıp, işine gelmediğinde "Ben o mahkemeyi tanımıyorum " diyebiliyorsan o sisteme hukuk sistemi diyemezsiniz.
       Gelelim şu Maduro meselesine; bence uluslararası hukuk ve onu savunanlar sınıfta kalmışlardır. Nasıl olur, bir devlet, diğer bir devlete gece baskını yapacak ve baskın yaptığı ülkenin devlet başkanını geceyarısı karısı ile birlikte yatağından kaldırarak kendi ülkesine götürecek ve kendi ülkesinde kafasına göre yarattığı suçlamalarla yargılayacaktır. Dehşet verici bir olay.  Maduro suçlu ise kendi ülkesinde ve kendi ülkesinin kanunlarına göre yargılanmalıdır
 Buna başka bir ülkenin devlet başkanı karar veremez/vermemeli.  Amerikan mahkemelerinin kendi ülkelerinde istenmeyen suçlardan dolayı suçluları yargılama yetkisini nereden alıyorlar

         Bu olay bu şekilde kalırsa, ileride elinde gücü olanlar kendilerinden zayıf olanları istedikleri gibi işgal de edebilirler. Olayı basit bir misalle anlatmak gerekirse, evinde otomatik silahları olan bir kişinin, kendisinden daha zayıf olan komşusunun evine gece baskın yapıp yatağından karısını alması ile Maduro'nun alınması arasında hiç bir fark göremiyorum
        Dediğim gibi DEHŞET bir olay. Bu bir güç zehirlenmesinden başka bir şey değildir.
        En başta da belirttiğim gibi maalesef ULUSLARARASI HUKUK bu defa siyasetin değil GÜÇÜN FAHİŞESİ olmuştur.
Saygılar- sevgiler.


69
Guncel Konular / Maduro Vakasi ve Uluslararasi Hukukun Sinirlari
« Son Gönderilen: Gönderen: midyad Ocak 07, 2026, 09:35:15 ös »
Bu yazi, guncel bir olaydan hareketle uluslararasi iliskilerde guc, hukuk ve insan arasindaki gerilimi kendi bakis acimdan irdeleme cabasidir. Amacim herhangi bir lideri savunmak ya da mahkum etmek degil; yasananlari tarihsel, yapisal ve teorik bir cercevede anlamaya calismaktir. Maduro vakasi, uluslararasi hukukun sinirlarini ve buyuk gucler karsisindaki kirilganligini tartismak icin somut bir ornek sunmaktadir.

Guc, Hukuk ve Yeni Dunya Gercegi

Dunya hicbir zaman hukukun belirleyici oldugu bir duzene girmedi. Uluslararasi sistem, merkezi otorite eksikligi ve devletlerin kendi cikarlarini onceliklendirdigi bir anarsi uzerine kuruludur ( Morgenthau, 1948). Hukuk, riza ve guc dengesiyle ayakta durur; gercek baglayiciligi sinirlidir. Soguk Savas sonrasi donemde, ABD'nin hegemonik gucu ve uluslararasi kurumlar hukukun gorunur bir ustunluk kazandigi hissini yaratmisti. Gunumuzde ise Cin ve Rusya gibi guclerin yukselisi ve bolgesel krizler, bu gorunur ustunlugu asindirmis, gucun hukuku yonlendirme kapasitesini ortaya koymustur (Kaplan, 2012).

Uluslararasi Hukukun Kirilganligi

Maduro'nun ABD tarafindan Venezuela'dan New York'a goturulmesi, hukukun buyuk gucler karsisinda ne kadar kirilgan oldugunu somut bicimde ortaya koyuyor. Liderlerin dokunulmazligi ve birey haklari teoride guvence altindadir; pratikte ise normlar secici ve kirilgan hale gelir. Bu olay, modern donemde devlet baskanlarinin baska bir devlet tarafindan sinir otesi alikonulmasi bakimindan ilk ornek olarak degerlendirilebilir.

Cografya ve Guc Iliskileri

Venezuela, enerji kaynaklari ve stratejik konumu nedeniyle buyuk guc rekabetinin merkezindedir. Kaplan'in analizine gore devletlerin kaderi cogu zaman cografya ve stratejik zorunluluklarla belirlenir. Morgenthau'nun realizmi ise devletlerin oncelikle kendi cikarlarini gozettigini, hukuk ve etik normlarin cogu zaman geri planda kaldigini gosterir. Maduro vakasi, hukukun guc karsisinda geri plana itildiginin tipik bir ornegidir.

Yapisal Sorunlar ve Liderin Rolu

Maduro, ulkenin kaynaklarini dar bir elit lehine kullandi. Ancak kriz sadece liderin karakteriyle aciklanamaz. Venezuela'nin yeralti zenginlikleri ve stratejik onemi, ulkedeki yapisal zayifliklari ve uluslararasi baskilari derinlestiriyor. Liderin tercihlerinden bagimsiz olarak, cografya, guc iliskileri ve hukukun kirilganligi, olayin belirleyicisidir.

Birey ve Insani Etki

Hukukun geri cekildigi, gucun one ciktigi ortamda siradan insanlar savunmasiz hale gelir. Gelecek guvenligi zayiflar; cocuklarin ve gelecek nesillerin yasami belirsizlesir. Bati'da yasayan bireyler icin kaygi, kriz cografyalarinda yasayanlar icin ise gunluk hayat bir hayatta kalma mucadelesi anlamina gelir. Maduro vakasi, sadece uluslararasi guc politikalarini degil, insan yasami uzerindeki etkilerini gormek icin de bir uyaridir.

Kuresel Baglam ve Ciplak Guc

Maduro vakasi tekil bir olay degildir. Ukrayna savasi, Gazze catismalari, Sudan ve Somali krizleri ve Tayvan uzerinden ABD-Cin rekabeti, gucun hukuku esnettigi sistemin farkli tezahurleridir. "Ciplak guc", hukuku geri plana iterek kisa vadede sonuc uretir; uzun vadede ise mesruiyet erozyonu ve normlarin asinmasi gibi sorunlar dogurur.

Artik maske dusmustur: uluslararasi sistem daha parcali ve belirsiz hale gelmistir. Onemli soru, devletlerin gucu degil; bireyin bu devasa gucler karsisinda ne kadar guvende olabildigidir.
     
70
Kitap Tanıtımları / Ynt: Aydinlanmanin Diyalectigi - Theodor Adorno & Max Horkheimer
« Son Gönderilen: Gönderen: NOSAM33 Aralık 31, 2025, 10:54:57 ös »
Güzel bir yazı elinize sağlık.  Yazınızı Mersin Üniversitesi GAZETECİLİK 2. sınıf  WHATSAPP   grubunda paylaştım.

Teşekkürler Sayın midyad ...
Saygılar
Sayfa: 1 2 3 4 5 6 [7] 8 9 10