Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: HOLOKOST...  (Okunma sayısı 14646 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Mayıs 09, 2007, 02:28:12 ÖÖ
Yanıtla #10
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 3123
  • Cinsiyet: Bay

                                      Onur İçin Direniş

1939 yılında savaşın başlaması ve Almanya’nın sırası ile Polonya, Hollanda, Belçika ve Fransa’yı istila etmesi, daha sonra da Moskova’ya savaş açarak doğuya, Baltık ülkelerine ve Rus steplerine doğru sarkması, Avrupa Yahudiliği için sonun başlangıcıdır.  Korku ve terör insanlar için gündelik bir gerçektir artık… Hayatta kalmak en belirleyici dürtü haline gelmiştir. Varşova Gettosu’nda yaşayan Haim Kaplan, 20 Şubat 1941 tarihinde günlüğüne şöyle bir not düşer : "Dans etmek bir mitzva haline geldi. Her dansımız, aşağılanmalara karşı bir başkaldırı oldu."


Mayıs 09, 2007, 02:28:33 ÖÖ
Yanıtla #11
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 3123
  • Cinsiyet: Bay

Holokost’un acı ve dehşet dolu tarihi, etkisi küçük ancak anlamı eşsiz öylesi başkaldırılara tanıklık etmiştir ki, hepsinden birer ders çıkarmak mümkündür. Kah kırsal kesimde partizan gruplara veya direnişçilere katılarak yapılan gerilla tipi savaşlar, kah gettolarda ya da toplama kamplarındaki ayaklanmalar : Bunların hepsi, çaresiz insanların, toplumsal deliliğin tavanına ulaşmış bir imha makinesine karşı verdiği onur savaşlarıdır.
Örneğin, toplama kamplarından birinde, yaşamını binbir güçlükle sürdüren 70’li yaşlarda bir kadın, yemek kitabı yazarak ve bunu dışarı kaçırarak bu başkaldırıya katılmıştı ; başka biri ise kamplarda kesinlikle yasak olmasına rağmen yaptığı resimlerle… Onlar, kendilerine hayatı zindan eden zihniyete karşı gelerek, olup biteni gelecek nesillere aktarmışlardı… Bilinsin diye…
Bunlarla kalmamıştı elbette. Savaş öncesi dönemde kurulmuş bir çok yardım örgütü, çalışmalarına günün koşullarına ayak uydurarak devam etmekteydi. Yiyecek, giyecek dağıtılmakta, çocuklarla ilgilenilmekte, eğitimlerinden geri kalmamaları, küçük kalplerinin etraflarında olup bitenden en az şekilde etkilenmesi için çalışılmaktaydı. Almanların ele geçirdiği çeşitli kentlerden toplanarak buralara getirilen mültecilere barınak bulunulmaktaydı. Kısaca, Nazi zulmüne nispet edercesine, sosyal yaşantısı ile, sanatı ile, eğitim ve sağlık hizmetleri ile, hayat devam etmekteydi.
1942 yılından itibaren, Son Çözüm paketinin devreye sokulmasından sonra, gettolar birbir boşaltılmaya, ve insanlar trenlerle toplama kamplarına götürülmeye başlanır. O zamana dek, pasif direniş yapmanın hiçbir işe yaramayacağını seslendirenler için, silahlı mukavemetin haklılığı ortaya çıkmıştır.
Ayaklanmalar arasında Varşova Gettosunda yapılanın ayrı bir yeri vardır. Nisan 1943’te Mordechai Anielewicz’in etrafında toplanan 800 kadar savaşçı, tarihin cilvesine bakın ki atalarının  Mısır esaretinden çıkışlarını kutladıkları Pesah Bayramı’nda, gettoya giren Alman askerlerine saldırırlar… Bu isyan Yahudilerin uzun asırlardır, kimliklerini korumak için yaptıkları ilk hareketti. Ne Ortaçağ karanlığında yaşadıkları, ne de Rusya’nın dört bir yanında maruz kaldıkları pogromlara böyle karşılık vermemişlerdi.  Elbette ki silahlı eylemlerin, kendilerine biçilen yazgıyı değiştirmesi olanaksızdı. Almanlar çok güçlü ve fazlaydılar. Ancak sessizce ölmek yerine, insanlık gururu için savaşarak ölmek daha doğruydu onlar için…
Direnişçilerden biri anı defterine şöyle yazar :
"Bugün altıncı gün… İnanılmaz kahramanlıklar sürüyor. Silahsız iki kişi iki askerin üstüne atladı ; iki kişiyi öldürdüler, üç kişi de kaçtı… Merkezde onları ev ev, oda oda savaşmaya zorluyoruz. Zemin katta dövüşmeye başlıyoruz, kat ve kat bu dama kadar sürüyor. Merdivenlerde şişe ve el bombaları ile bombalıyoruz, ve savaşı dama ulaşana dek sürdürüyoruz.  Çekiliyorlar ! Çatışmayı damda sürdürmek istemiyorlar. Mutluyuz. Şu son altı gündür kendini feda etmek sıradan bir şey oldu. Tek bir adamımız bile teslim olmadı…"
Mordehai Anielewicz ise son mektubunda, arkadaşına şunları yazmaktadır :
"İçinde bulunduğumuz durumu sana kelimelerle anlatamam. Aramızda sadece birkaç kişi dayanabilecek. Geri kalan herkes er veya geç ölecek. Kaderimiz tayin edilmiş durumda…
Son arzum gerçekleşti dostum ! Gettoda bütün büyüklüğü ve görkemi ile Yahudi direnişine tanık oldum."
Bir avuç isimsiz kahramanın başlattığı bu savaş, Holokost direnişinin simgesi olur. Ancak onlar yalnız değildirler. Birçok gettoda, Sobibor’dan Treblinka’ya birçok toplama kampında benzer direnişler görülür. Getto duvarlarından kaçıp partizanlara katılarak  veya  oluşturdukları gruplarla, Polonya’da veya Rusya’da, Ukrayna’da veya Slovakya’da, kendi varlıklarına kastedenlere karşı savaşa girişen birçok Yahudi direnişçi, tarihteki saygın yerini alır…
 


Mayıs 09, 2007, 02:30:46 ÖÖ
Yanıtla #12
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 3123
  • Cinsiyet: Bay

Reuven Dafni üç çocuklu bir ailenin çocuğu olarak 1913 yılında Zagrep, Yugoslavya’da dünyaya gelir. 14 yaşında iken ailesi ile Viyana’ya taşınır, ve Reuven burada antisemitizm ile karşılaşır.  Yahudi kimliğine olan ilgisi  böylece başlamış olur. Eğitimine bir Yahudi okulunda devam etmeye, İbranice öğrenmeye ve hayatını sürdürmek için Kutsal topraklara gitmeye karar verir.
1936 yılında Reuven tek başına İsrail’e yerleşir ve Kibutz Ein-Gev’in kurucularından biri olur. 1940 yılında İngiliz ordusunda askere alınır ve  İşgal altında bulunan Avrupa’daki partizanlar ile bağlantıyı sağlamak için bir Yugoslav birliğinin  kurulması ile görevlendirilir. 
Bu dönemde Reuven, düşman bölgesine paraşütle atlayıp Yahudileri kurtararak Israil’e götürmeyi planlayan bir grup ile karşılaşır. Aldığı eğitimden sonra, 13 Mart 1944 gecesi paraşütle Yugoslavya’ya iner. Takım arkadaşlarının arasında Hannah Szenes, Yona Rosen, Abba Berdiszew vardır : Hannah ve Yona’nın amacı Macaristan’a , Abba’nın amacı Romanya’ya ulaşmaktır. Reuven’in ise Yugoslavya’da kalıp orada bulunan Yahudileri organize edecek ve İtalya’ya geçmelerini sağlayacaktır.
9 Haziran 1944’de Hannah Szenes ve arkadaşları Macaristan sınırını geçerler. Hannah ile Reuven 3 hafta sonra buluşmak üzere ayrılırlar. O zaman zarfında Hannah’nın gelmemesi durumunda yakalandığını kabul edecektir. Reuven orada 6 hafta bekler bu arada partizanların yardımı ile düzinelerle Yahudi’yi Yugoslavya’dan kurtarır. Daha sonra İsrail’deki merkezden Hannah Szenes’in yakalandığını öğrenir. Hannah, yakalanmış, işkence görmüş ve 7 Kasım 1944’de öldürülmüştür.
Hannah’nın kaybından sonra Reuven, Yahudi ekibine katılmak için Kahire’ye gider. Yolda, Bari’de tamamen rastlantı sonucu kardeşlerinden biri ile karşılaşır. Ondan ailesinin kaderini öğrenir. Babası ve büyük ağabeyi yaşamaktadır. Annesi ise 1941 yılında öldürülmüştür.
Reuven, Kibutz Ein- Gev’e geri döner. Daha sonra İsrail Dışişleri Bakanlığı’nda görev alır, 1982񮖛 yılları arasında Yad Vaşem yöneticiliğinde bulunur. Reuven’in iki çocuğu ve iki torunu vardır. Şu anda hayat arkadaşı Na’avah ile Kudüs’ta yaşamaktadır.



Mayıs 09, 2007, 02:39:19 ÖÖ
Yanıtla #13
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 3123
  • Cinsiyet: Bay

Altı Milyon... Söylemesi o kadar kolay ki... Sayısal olarak düşünüldüğünde birbirini takip eden birçok sıfır. Yani hiçlik, boşluk...


Mayıs 09, 2007, 02:39:43 ÖÖ
Yanıtla #14
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 3123
  • Cinsiyet: Bay

Sayıları somutlaştırmaya  başladığımızda ise, en basit olarak altı milyon tane saç telini dahi üst üste  koyduğumuzda oldukça büyük bir birikimle karşılaşırız. Bir de yaşanmış veya yaşanamamış anılarla, gerçekleşememiş, gerçekleşmesine izin verilmemiş, engellenmiş umutlarla dolu ALTI MİLYON kişiyi düşündüğümüzde bu sayının hiç de boşluk, hiçlik olmadığını içimizin derinliklerinde büyük bir acı ile anlamaya, hissetmeye başlarız.
Uzunca yıllar sadece sayılarla tasvir edilen kayıp insanların kimliklerini, anılarını, yaşadıklarını ve umutlarını onlara iade edip, gün ışığına çıkarmak YAD VAŞEM MÜZESİ’NİN yeni kanadının konseptini oluşturmaktadır.
Bazılarına göre Yad Vaşem’in yeni kanadı, bir müze değil bir devrimdir. Hitler’in iktidara geldiği dönemden başlayarak Holokost hikayesini anlatan  eski müzeden farklı olan yeni kanat, ziyaretçileri,  Nazi katliamından öncesini içeren mutlu insan resimleri ve hikayeleri ile karşılamaktadır.
Müze müdürü Avner Shalev; "Holokost hikayesini her ziyaretçinin kişisel birer öyküsü haline getirmek, ve kendilerini, hikayeleri anlatılan kişilerin yerine koymalarını istiyoruz, çünkü herşeyden önce bu insanlığın hikayesidir ve bu insanların katliam üstüne katliam sonucu yokedilmelerinin hikayesidir. Bu nedenle müzenin yeni kanadında, insan eli ile yapılmış obje, resim,  video,  el sanatları, şahsi eşyalar  gibi  görsel elemanlara ağırlık verildi."
Dünyaca ünlü mimar Moshe Safdie müzeyi tasarlarken en ince ayrıntısına kadar düşündü ve her detayın bir anlam taşımasına  büyük özen gösterdi. Safdie’ye göre bina uzun zamandır orada mevcut olan ve çıkarılmayı bekleyen mimari bir kalıntıyı anımsatmaktadır. Yok oluşu simgelemek isteyen Safdie, binayı yeraltına doğru kaymakta olan bir üçgen  "prizma" olarak tasarladı. Binanın büyük bir kısmı  yerin altındadır.
Binanın tepesinde dış dünya ile bağlantıyı sağlayan 200 metre uzunluğunda bir tavan penceresi vardır. Bu pencere, derin hikayelerin karanlığı arasından,  ışık ve mavi gökyüzünü hatırlatmak amacı ile yapılmıştır. Müzenin beton ve cam ana gövdesi, Yad Vaşem Kampüsü'nün bulunduğu "Hatıra Dağı" "Har HaZikaron" nın içinde saklıdır."
Omurganın bir ucunda, müzenin girişine ve ziyaretçi merkezine en yakın yerde, büyük bir üçgen prizma vadi yatağınının üzerine uzanmakta ve binaya  boşlukta yüzüyor izlenimi vermektedir. Binanın altındaki boşluk, köklerinden koparılmış, yok edilmiş insanları simgelemektedir.
Binanın içine girildiğinde, Safdie’nin müze tasarımında uyguladığı deneyimli  boyutlandırma, ziyaretçilere yer, zaman ve ortam hissini vermektedir. Değişen mekan yükseklikleri, ışık oran ve açıları hacimlerin algılanmasında farklılıklar yaratmaktadır. Örneğin,  Varşova Gettosu’nun  tasvir edildiği galeride, Leszno Sokağı’nda yerler arnavut kaldırımı ile kaplıdır, duvarlarda gösterilen filmler, büyük boy resimler  ve seslendirme ziyaretçilere gerçek mekanda dolaşılıyormuş izlenimi uyandırmaktadır.
Prizma yapıda 180 metrelik yürüyüş parkuru ve yapının her iki tarafında gözden saklanan galeriler, tarihi ve tematik rotası boyunca, ziyaretçilere yürüyüş yolunda ilerledikçe, Holokost'u bölüm bölüm sunmaktadır. Prizma zemin üzerinde bulunan enine boşluk, geçişi engellemektedir. Bu boşluk fiziksel bir engel oluşturmakta ve ziyaretçileri tematik rotaya bağlı kalarak diğer galeriye doğru yönlendirmektedir. Koridorda ilerlerken bir sonraki galeri ve özellikle prizmanın sonu ile göz kontağı bile yoktur. Tıpkı bir sonraki gün neler olacağını bilemeyen, ya da yolun sonunda neler ile karşılaşacağını bilemeyen milyonlarca insan gibi.
Bu tarihi anlatı sonunda, "Hall of Names" -İsimler Holü- son, dramatik teşhir mekanını oluşturmaktadır.
Holün tam merkezinde biri gökyüzüne açılan, diğeri ise yerin altına doğru inen iki adet konik strüktür mevcuttur.
Gökyüzüne açılan koninin üzerinde isimler ve 600 adet resim bulunmakta, yerin altına inen doğal kaya yapısının oyulması ile oluşturulmuş  koni ise  isimleri hiç bilinemeyecek kurbanları onurlandırmaktadır.
Safdie’ye göre üst koni isimleri bulunabilmiş kurbanları gün ışığına çıkarmak ve "bir zamanlar burada olduklarına" tanıklık etmek amacı ile, alt koni ise üsttekinin simetrik bir yansıması olarak "isimlerini hiçbir zaman öğrenemeyeceklerimiz" için oluşturulmuştur.
Yuvarlak "İsimler  Holü"’nde  aynı zamanda çok geniş bir "tanıklık sayfaları" koleksiyonu  bulunmaktadır. Burası Holokost Kurbanları’nın kısa hayat hikayelerine ve milyonlarca Yahudi Holokost  kurbanının kişisel kayıtlarına ev sahipliği yapmaktadır. Toplam altı milyon odacık içinde yalnızca iki milyon sayfaya yakın belge bu holün duvarlarındaki dosyalarda yer almaktadır. Boş olan odacıklar bilgilere ulaşılabildikçe doldurulacak, ulaşılamazsa sembolik olarak boş kalacaklardır. Bilgilerine ulaşılamamış bile olsa herkesin bir yeri, bir yaşamı, bir hikayesi vardır.
Koridorun sonuna, müzenin çıkışına ulaşıldığında, herşeye rağmen ışığın galip geldiğini simgelemek istercesine Kudüs’ün panoramik manzarası, kusursuz havası ve kuş sesleri ile olağanüstü bir balkon ziyaretçileri kucaklar.   
"Sadece benim suçsuz olduğumu hatırla
 Ve, sadece senin gibi, o gün ölümlü,
 Benim de öfke, merhamet ve mutluluk ile göze
 çarpan bir yüzüm vardı. 
 Oldukça basit, bir insan yüzü!"
 

* Benjamin Fondane, Exodus
   Auschwitz 1944



Mayıs 09, 2007, 02:52:11 ÖÖ
Yanıtla #15
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 3123
  • Cinsiyet: Bay

İnsan ve doğasını anlama çabasında, psikiyatri biliminin yeri oldukça önemlidir. Biyoloji ve genetik başta olmak üzere birçok alanda yapılan araştırmalar insan davranışlarının "neden"lerini ortaya koymaya çalışmaktadır. Daha araştırılacak çok şey var. Birçok konu gibi, soykırım da tüm dinamikleriyle incelemeyi fazlasıyla hak eden bir konudur.
Soykırım, 6 milyonu Yahudi olmak üzere, 10 milyondan fazla insanın hayatını yitirdiği, insan olmanın özünde yatan birçok özellik arasında, "vahşet"in belki de en güçlü göstergesidir. I. Dünya Savaşı’ndan sonra, Avrupa’da bulunan antisemit potansiyelin giderek bir eyleme dönüşmesi ve akıl almakta zorlandığımız sonuçlarıyla soykırım bizlere, insan olmanın bir başka yüzünü anlatmaktadır. Bu gerçekliğin nedenlerini sadece Hitler’in psikopatolojisine veya antisemitzme bağlamak, araştırmamız gereken konuların sadece ana başlıklarını oluşturacaktır.
Birçoğumuz savaşların, cinayetlerin, haksızlıkların, kötülüklerin neden var olduğunu kendi kendimize sorarız. "İyilik", "kötülük", "hayat", "anlam" hepimizin yeri geldiğinde dile getirdiği sorulardır. Yaratılışın veya tüm çirkin taraflarıyla bu sistemi tam anlamıyla açıklayabilmek ne kadar mümkündür, bilemiyorum. Yine de bu anlam arama çabasında, uçtaki örneklere baktığımızda, Soykırım bir kez daha araştırmaya değer bir alandır.
Her sene Soykırım’ı anma törenleri düzenliyor, konuyla ilgili yazılar hazırlıyor veya okuyor, bu trajediyi hatırlıyoruz. Hâlbuki buradan almamız gereken birçok ders var. Bana göre bu derslerin en önemlisi insan olduğumuzu hatırlamak ve doğamızda barındığımız olumlu ve olumsuz tüm güçlerin ayırtına varmaktır. Elbette hepimizin temennisi daha az savaşın yaşandığı, daha barış dolu bir dünya… Evet, toplumlar ele alındığında savaşlar ve soykırımları hatırlıyoruz; ama yeri geldiğinde birey olarak kendimizi ele almamız da gereklidir. Samimi ve gerçekçi bir şekilde insanlara karşı olan sevgimizi, yaptıklarımız ve bize yapılanlar karşısında verdiğimiz duygusal tepkiler kadar, bir "anlayış" da geliştirebilmeliyiz.
Bu noktada şu soru sorulabilir: "Soykırımın ardında nasıl bir anlayış vardır?" Bu soru ile haklı çıkartılabilir nedenler aramıyoruz. Bu soru ile kendi doğamıza işaret ediyoruz, yanıt orada… Sonuçta belli bir noktadan sonra "Alman", "Yahudi", "Amerikalı", "zenci", "eşcinsel" veya "Filistinli" kalmıyor geriye… Yeri geldiğinde kültür mozaiği olarak algılayabildiğimiz, yeri geldiği zaman bir savaş nedeni olarak gördüğümüz tüm bu bireyler, aslında bir insanlık portresini oluşturuyor… İnsan derken, kendimizden farklı bir türden söz etmediğimize göre, yeri geldiği zaman da bu portre aynadaki yüzümüze eşdeğer oluyor…
Soykırımın altındaki anlayış nedir?
İnsanlık portresinde kendimizi çirkinliklerimizle, çıplak bir biçimde görmeyi ne derecede göze alabiliriz? Elimize bir fırça verilmiş… İstersek altı köşeli yıldızları karalayabiliriz, istersek dünya haritasını yeniden çizebiliriz veya yemyeşil bahçeler işleyebiliriz…
Soykırımı, insanlığı anlamak kadar, bir ödevimizde onu anlatmak, yeni nesilleri doğru yetiştirmek… Bugün bizler, yarınsa bizim çocuklarımız ele alacaklar bu fırçayı? Hayatım adına dünyanın şahane bir resmini görmeyi artık bekliyorum. Tarih ve psikiyatri bana birtakım şeyleri değiştiremeyeceğimizi anlatıyor. Birbirimize karşı biraz daha anlayışlı olabilecek miyiz? Umut ediyorum. İnsan üzerinde çalışılması kolay bir "konu" değil… Zor bir iş biliyorum; ama yine de gelin anlayışın ve vicdanımızın bize doğru olarak anlattıklarının resmini çizelim…



Mayıs 09, 2007, 05:29:05 ÖÖ
Yanıtla #16
  • Seyirci
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 922
  • Cinsiyet: Bay

Altı Milyon... Söylemesi o kadar kolay ki... Sayısal olarak düşünüldüğünde birbirini takip eden birçok sıfır. Yani hiçlik, boşluk...

Elbette sayısal olarak sıfır hiçlik ,boşluk ama bılınen hıssedılen olarak kahreden bır rakam ama o sıfırlar azaltılabılınırdı......Bu soykırımda olen yahudilere ve diğer sivil kayıplara tanrı rahmet etsin hepsı cennette yer bulsunlar......
Taslar yerine oturabilecek mi ? İnşaasına basladıgımız yapı nasıl olur da yarım kalır ..


Mayıs 22, 2007, 03:08:40 ÖÖ
Yanıtla #17
  • Seyirci
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 922
  • Cinsiyet: Bay

“Avraham’ın,
Yitshak’ın,
Yaakov’un Tanrısı…
Onların oğullarını
unutma…
Taslar yerine oturabilecek mi ? İnşaasına basladıgımız yapı nasıl olur da yarım kalır ..


Mayıs 24, 2007, 01:38:53 ÖÖ
Yanıtla #18
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 3123
  • Cinsiyet: Bay

hiç bir zaman unutulmayacaktır


Haziran 30, 2007, 10:42:50 ÖS
Yanıtla #19
  • Seyirci
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 922
  • Cinsiyet: Bay

“Avraham’ın,
Yitshak’ın,
Yaakov’un Tanrısı…
Onların oğullarını
unutma…

Duamı daha bır ıcten daha bır gonulden yınelıorum...Amin
Taslar yerine oturabilecek mi ? İnşaasına basladıgımız yapı nasıl olur da yarım kalır ..


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
0 Yanıt
2894 Gösterim
Son Gönderilen: Nisan 04, 2007, 11:17:23 ÖS
Gönderen: shemuel
0 Yanıt
1768 Gösterim
Son Gönderilen: Mayıs 01, 2007, 01:47:06 ÖÖ
Gönderen: shemuel
1 Yanıt
1883 Gösterim
Son Gönderilen: Mayıs 09, 2007, 02:26:36 ÖÖ
Gönderen: shemuel
1 Yanıt
1939 Gösterim
Son Gönderilen: Mayıs 09, 2007, 02:35:38 ÖÖ
Gönderen: shemuel
4 Yanıt
5400 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 02, 2010, 10:54:39 ÖS
Gönderen: Asi
46 Yanıt
7571 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 30, 2013, 04:06:24 ÖS
Gönderen: Genius Loci