Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Yasama Sanati - Ozet  (Okunma sayısı 4379 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Şubat 28, 2011, 01:38:42 ÖÖ
  • Administrator
  • Uzman Uye
  • *
  • İleti: 9543
  • Cinsiyet: Bay
    • Masonluk, Masonlardan Öğrenilmelidir

Bir Kardesimin cikardigi ozettir.



YAŞAMA SANATI
- Erich FROMM
24 Şubat 2011

ÇEVİRENİN ÖNSÖZÜ
Çeşitli platformlarda da belirttiğimiz gibi Erich Fromm, çok yönlü bir düşünür. Onu, değişik açılardan incelemek ve ele almak mümkün. Kendine temel attığı Yahudi dini, Freud ve Marx gibi düşünce kaynakları, onun düşüncelerine damgalarını vurmuşlardır.
Fromm, dindar bir çocukluk geçirmiştir. Bir Yahudi ailesinin çocuğu olarak büyümüş, düşüncelerini Tanrı inancı ve Mesih beklentisi ile geliştirmiştir. Ama yaşadığı dünyada gördüğü ve karşılaştığı çarpıklıklar, onda bazı yeni yönlenmelere yol açmıştır. Bir kere insanın hiç de öyle her şeyi başaramayacağını görmüş, 20. yüzyıl başlarındaki kendine güvenen insan modeli hayalinin yıkılışını, 1. ve 2. Dünya Savaşı’nı yaşamıştır. Freud onda, bir yandan bireyin derinliklerine inme, ama öte yandan da, insanın söylediklerinden çok, asıl söylemediklerinin ve bastırdıklarının bir toplamı olduğu bilincini uyandırmıştır.
Biz Fromm’a tıpkı kendisi de bir peygamber olmasına rağmen, görevi kendini öne çıkarmak yerine, daha sonra gelecek olan İsa’nın önünü açmak, onun yolunu düzlemek ve gelişinin müjdesini vermek olan Nasıralı Yahya’dan esinlenerek “Çağdaş Nasıralı Yahya” adını vermeyi uygun görüyoruz. Çünkü Fromm da, tıpkı Yahya gibi geleceğin yolunu açmak ve müjdesini vermek özelliğini taşıyor. O, Batı kültürünü içinde bulunduğu bencil ve ayrımcı anlayıştan çıkarıp, bütünselci bir kâinat kavrayışına doğru yönlendiren bir düşünür, bir köprü ve bir yol göstericidir.
Yaşama Sanatı, Fromm’un kitaplarından derlenmiş bir çalışmadır. Rainer Funk’un hazırladığı bu kitapta, Fromm’un çeşitli konuları kapsayan görüşleri, onun düşünce yapısının bir kesitini veriyor bize. Ayrıca diğer kitaplarından daha fazla bir biçimde, onun mistik ve bütünselci yönünü de ortaya koyuyor. Çeşitli formüllerle görüşünü “Tanrıya inanmıyorum” şeklinde dile getirse de, Fromm inançlı bir insandır.
Aydın Arıtan
HAYATIN ANLAMI ÜZERİNE
Yaşamak bir sanattır. Ve bu sanat, bir insanın yapabileceği en önemli, en zor ve en çetrefilli (çok yönlü ya da karmaşık) sanat türüdür. Bu sanatın özel araç ve gereçleri bulunmaz. Onun tek aracı, insanın kendisi ve evrimini hazırlayan potansiyel güçleridir. Yaşama sanatının içinde insan, hem sanatçı, ama aynı anda hem de o sanatçının ürünüdür. Yani hem heykeltıraş, hem de taş veya hem doktor, hem de hastadır.
İnsanın hayatı boyunca en önemli ödevi, kendi içsel güçlerinin ve iç potansiyelinin gelişmesine, ortaya çıkmasına, kısaca içsel doğumuna gayret etmektir. Bu çalışmasının sonucu ve mükâfatı ise, kendi gerçek kişiliğini elde etmesidir.
Bir insanı anlamak, onun her hareketini doğrulamak demek değildir. Bir insanı anlamak, onun koşulları içinde değerlendirmektir. Yoksa hiç kimse bir hakim ya da Tanrı gibiymişçesine, bir diğerini yargılamak hakkına sahip değildir.
Hümaniter ahlâk anlayışı insanı, kendi fiziksel ve ruhsal bütünlüğü içinde ele alır. Bu anlayışa göre, insan, kendi kendisinin hedefi ve amacı olabilmek için, önce kendisini bilmek ve kendisi olmak kararını almalıdır.
İnsan, içinden gelen sese kulak vererek davranır ve böylece kendi özünü gerçekleştirerek, insan oluşunu ortaya koyarsa, dünya ile bir ilişkiye geçmiş demektir. Ve bu yolla, yaşamanın tek amacının, hayatın doğrulanması ve dolu dolu yaşanması olduğunu da anlar.

İNSANIN DURUMU
İnsan, içinde olabilecek tüm kültürleri barındıran bir bütünlüktür. Bir yanıyla; ilkel insan, yırtıcı hayvan, yamyam, puta tapıcı, ama öteki yanıyla da; akıl, sevgi ve adalet güçlerine sahip ve bunları geliştirip, kullanabilen bir varlıktır.
İnsan, diğer insanlar ve evren ile birlik içinde olduğu o ilk bütünsellik halinden ayrılıp, kendi bireyselliğinin farkına vardıkça, önünde iki seçeneğin var olduğunu görür: Ya içinden gelen sevgi ve üretici çalışma güçlerini kullanarak (yani, kendini geliştirerek) dünya ile bir olmaya çalışacak ya da özgürlüğünü ve kendi kişisel bütünlüğünü feda ederek, herhangi bir biçimde “güvensizlik içindeki bir asalak” olarak hayatını sürdürecektir.
HAYATIN AMACI
“Canlı olmak” statik (yani durağan) değil, dinamik bir süreçtir. Her organizma, kendindeki bu potansiyel imkânları değerlendirme, açma, geliştirme ve serpilme yönünde bir eğilim gösterir. Bu nedenle, insanca bir hayatın amacı, insanın kendi içsel güçlerini, insanın doğasına uygun olan bir biçimde geliştirmesidir.
Eğer bir insanın varoluşu, kendi çabaları ile olmuşsa ve o insan kendi ayakları üzerinde duruyorsa, böyle bir kimse kendini güçsüz hissetmez ve peşine takılacak ideolojiler aramak gereğini de duymaz.
Hayatın anlamı ve amacı, yoğun yaşamak, özgür olmak ve tam uyanık (dikkatli) bulunmaktır. Hayatı sevmek ve buna rağmen ölümden korkmadan, onu kabullenmek becerisidir. Kendimizden bir parça olan düşünme ve hissetme özelliklerimizle, hem kendimizi biricik ve tek, ama aynı zamanda sevdiğimiz insanla, doğayla, diğer insanlar ve kısaca tüm evrenle bir ve aynı hissedebilmektir.
Tek bir çözüm var: Gerçeğin gözünün içine bakmak. İnsan dünyada tek başına ve onun kaderine ilgisizmiş gibi duran evrenin içinde yapayalnız. İşte bu gerçeği görmek ve kabul etmek zorundayız. Ve bu sorunu, insanların kendi başlarına göğüslemekten başka çareleri de yok. Bunu, onlar için çözecek doğaüstü bir güç de bulunmamakta. İnsan, kendi sorumluluğunu bilmek, bunu üstlenmek ve hayatına ancak kendisinin, o da kendi içsel güçlerini (sevgi, akıl ve üretici güçler) geliştirip, onların meyvelerini oluşturarak bir anlam verebileceğini, artık iyice anlamalıdır. Gerçeği korkusuzca algılayabilenler şunu görürler: Hayata siz nasıl bir anlam veriyorsanız, o da size öyle gözükecektir. Üretici, geliştirici ve sevgi dolu yaşamakla, insan kendi hayatını da öyle kurmuş ve öyle belirlemiş olur.
İnsan bağımlıdır. Ölüme, yaşlılığa ve hastalığa karşı çaresizdir. Her ne kadar doğaya egemen olsa ve onu kendi kullanımı altına alsa bile, hem kendisi, hem de dünya, evrenin o muhteşemliği karşısında minik bir noktadan başka bir şey değildir.
Gücümüzün ne denli sınırlı ve kısıtlı olduğunu fark etmek, sonra bunu gerçekçi ve akılcı bir biçimde kabul etmek, olgunluk ve bilgeliğin göstergesidir.
İnsan olmanın trajik ve acı veren ikilemlerin birisi de, ruhsal istek ve ihtiyaçlar ile bedensel (fiziksel) istek ve ihtiyaçlar arasındaki uyumsuzluk ve çatışmadır.
HAYATIN SINIRLARI
Yirmi yaşındaki anarşik eğilimli gençlerden, ileri yaşlardaki başarılı işadamlarına kadar birçok insan, artık kendilerinden başka hiç kimseye ihtiyaç duymayacak derecede katılaşmalarının suçunu da talihsizliğe atarlar. Onları seven hiç kimsenin bulunmadığını, hiç bir yakın arkadaşları olmadığını ileri sürerler ve kendilerini “şanssız” olarak nitelendirirler. Ama bu yalnız ve sevgisiz kalış, aslında bir şans işi değil, onların kendi seçimlerinin sonucudur. Çünkü yardımseverlik, dostluk, duyarlılık ve şefkat gibi özelliklerini kaybetmek, onların suçudur. Böyle katı, içe kapalı ve dokunulmaz ya da “acı çekmez” hale gelmekle, bir zafer kazandıklarını sananlar çoktur.

Mutluluk ya da mutsuzluk, aslında insanın bütünsel kişiliğinin bir parçasıdır. Doğal davranışlar ve bedensel dışa vurumlar, kişinin mutlu mu, mutsuz mu olduğunu gayet güzel açıklarlar. Bir insanın gergin yüzü, yorgun hâli, hastalıklı oluşu, sinirsel baş ağrıları ve bazen de hiçbir şeyi umursamaması, mutsuzluğun belirtileri olarak dikkatleri çeker. Ruhsal huzur ve bunun dışa yansıyan rahatlılığı, sevecenliği ve sakinliği ise, mutluluğun göstergeleridir.
Kötülük yapan bir insanın, giderek kendisi de “kötü” olur. Böyle bir kimsenin kalbi tıpkı “zalim firavununki” gibi katılaşır. Kötülük eylemi ile içsel “kötülük” birbirlerini destekleyerek, insanı öyle bir noktaya getirirler ki, artık geri dönmek mümkün olmaz ve günahtan kurtulmak için, tövbe etmek bile bir işe yaramaz.
Vicdan kendi özümüzün, bize karşı olan bir tepkisi ve bir yönelişidir.
Gerçek yüzümüzün, içimizin sesidir ve bize sürekli olarak “olmamız gerektiği gibi olmak” yönünde uyarıda bulunur. Yani bizden üretici bir biçimde yaşamamızı, kendi özümüzü geliştirmemizi, içsel bütünselliğe ulaşmamızı ve bütün evren ile bir uyum içine girmemizi ister.
Kısaca vicdan, bizim bütünselliğimizin bir bekçisi gibidir.
Eğer sevgiyi, sevilen insanın potansiyel güçlerinin doğrulanması, onun için sorumluluk duyulması, onun kendine özgülüğüne ve bir kerelik oluşuna saygı duyulması olarak tanımlarsak, vicdanı da; kendi sevgi dolu özümüzün bizim için sorumluluk duyması, bizi sevmesi ve bize yardımcı olmaya çalışması biçiminde ele almak, hiç de yanlış olmaz.
Bir insanın ruhsal bakımdan sağlıklı sayılabilmesi için onun, sevgisine, aklına ve inançlarına uygun olarak yaşaması gerekir. Ayrıca ondan hem kendi hayatına, hem de birlikte yaşadığı insanların hayatlarına gerekli özeni ve saygıyı göstermesi de beklenir.
Ahlâk kuramının en temel ilkelerinden bir tanesi de: “Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi, sen de başkasına yapma” der. Ama bu ilkeden hareketle şöyle söylemek de mümkün: Başkasına yaptığın her şeyi, aslında kendine yapmış oluyorsun.
YENİ BİR İNSAN BİLİMİ
Marx ve Freud, insanın bilinçli olarak düşündüğü şeylerin büyük bir bölümünün, onun fark etmediği ve bilgisi dışında oluşan güçler tarafından belirlendiğine inanmaktaydılar. Yine onlara göre, insanlar yaptıkları işlerin akılcı ve ahlâki açıdan da doğru olduklarını sandıkları ve eylemlerini çeşitli biçimlerde (yanlış inançlar, ideolojiler gibi) aklileştirdikleri için, bir rahatsızlık duymazlar. Ama aslında farkında olmadıkları güçler tarafından yönetilmeleri nedeniyle, sandıklarının aksine, hiç de özgür ve bağımsız değildirler.
İnsan, bölünemeyen ve parçalara ayrılması mümkün olmayan bir bütünlüktür. Düşüncesini, duygularını ve hayat biçimini birbirinden ayırmak imkânsızdır. Duygusal açıdan özgür olmayan birisinin, sağlıklı ve bağımsız olarak düşünmesini bekleyemeyiz. Hayat biçimi sosyal ve ekonomik yönlerden bağımlı olan ve yönlendirilen bir insanın ise, duygusal açıdan özgür ve mutlu olması mümkün değildir.
Eğer insanı kendi bütünlüğünden ayırmaya kalkar ve onun tek bir yönünü ele alarak, değiştirmeye ya da bu yönü düzeltmeye çalışınsanız, sağlıklı bir sonuç elde etmeniz çok güç olur.
BİLİNÇDIŞI VE BASTIRMA
Bilinçdışı, bizim bütünselliğimizin bir parçasıdır ve onu yalnızca bilinçli benliğimiz ile özdeşleştirmek yanlış olur. Orada bizde mevcut olan her türlü özelliği, en alt düzeydekilerle, en yüce olanları, en kötü şeylerle, en iyileri bir arada bulmak mümkündür.
Bilinçdışı, köklerini kozmostan alan evrensel ve bütünsel insanı simgeler. Böylece o, insanın içindeki ruh, bitki ve hatta hayvan olarak da tanımlanabilir. Aynı zamanda, insanın içindeki en eski ve en geri insanın olduğu kadar, geleceğin en gelişmiş ve “tam insan olmuş” insanın da temsilcisidir. Yani bilinçdışı, iyi ya da kötü, evrende var olan her şeyi, kısaca “evren bilgisini” içinde taşır.
TOPLUMSAL BİLİNÇDIŞI VE TOPLUMSAL BASTIRMA
Bilinçdışı, bir insanın toplumsal etkiler tarafından belirlenenlerin dışında kalan her türlü bilinç haline verilen addır.
Aslında bizim bilinç dediğimiz, ait olduğumuz toplumun, algılanmasına izin verdiği şeylerin toplamından ibarettir. Bu toplumsal plana uyanların dışında kalan her türlü insanca deneyim, duygu ve algılar ise bastırılmak zorunda kalırlar. Bu nedenle bilincimizi, toplumun ve o cağın kültürünün bir yansıması olarak yorumlamak mümkündür. Bilinçdışı ise, bu çevresel etkilerle belirlenmiş olanın dışında kalan ve her insanın içinde yer alan “evrensel insanın” temsilcisidir diyebiliriz.
İnsanlar, içinde yaşadıkları toplumun ve kültürün kurallarına ya da sistemine uygun düşmeyen düşünceler ile duyguların kendilerini belirtmelerinden hoşlanmadıkları için, onları bastırırlar. Bu nedenle hem bilinç, hem de bilinçdışı, toplumsal yapı ve onun duygu ve düşünce modelleri tarafından belirlenmektedir.
Çoğu insanın iki ayrı hedefi ya da planı vardır. Bunlardan birincisi; bilinçli ve “resmi”, ikincisi ise, birincisi tarafından gizlenmeye ve üzeri örtülmeye çalışılan gizli hedeftir. Ama insanın davranışlarını belirleyen asıl motif, işte bu gizli olandır. Gizli tutulmaya çalışılan hedef ile bilinçli hedef ya da plan arasındaki çelişki ve çatışmaya, eski mitolojik öykülerde ve tragedyalarda rastlamak mümkündür.
Eğer bir insan sürekli olarak bütün gücüyle içsel çelişkilerinin farkına varmamak için çabalar, kendi bütünselliğinin belirebilmesi için gereken gayreti esirger, kulaklarını onun sesine tıkar, gerçeği görmek ve dış dünya ile bütünleşmek konusunda içinden doğan isteklerin üzerini örtmeye çalışırsa, ondan mutlu ve tam bir insan olmasını bekleyemeyiz.
İnsanın başka bir insan tarafından kullanılması denildiğinde, bununla, insanın kendisini amaç olmaktan çıkarıp, bir araç haline getirmesini kastetmekteyiz.
YANILGILAR VE HAYAL KIRIKLIKLARI
Bilgiye ulaşmanın ilk adımı, sağlıklı insan aklının algılamalarında ne denli yanıldığını anlamak ile atılır. Bu yanılgı yalnızca fiziksel gerçekliğin bizim algıladığımızdan çok daha farklı olmasından da öte, insanın yaşarken yarı uyanık, yarı uykuda bulunmasından kaynaklanır. Çünkü insanların “doğru” ve “doğal” buldukları şeylerin çoğu, içinde yaşadıkları toplumun onlara sunduğu hayallerden başka bir şey değildir.
Bilinçdışı dediğimiz şey aslında, gerçeğin henüz gözler önüne serilememiş olduğu bir durumdur. Bilinçdışı ile tanışmak ve yüzleşmek ise, gerçeği keşfetmek anlamına gelir. Gerçeği bu biçimde ele almak, geleneksel düşünce ve bilinçli olma tanımlarına ters düşer. Çünkü gerçek, dinamik bir olgudur ve hayallerden arınma sonuç-cunda ortaya çıkar. Gerçeği, bir şeyle ilgili son ve değişmez bir karar olmaktan çok, hayalleri yıkmaya yönelik bir adım olarak anlamak daha doğru olur.
Bu süreç içinde, bilinçdışının bilince dönüşmesi de, gerçeği arama yolundaki önemli adımlardan birisidir.
Bilinçdışını anlamaya çalışırken onu ne tapılacak bir Tanrı, ne de korkulacak ve yok edilmeye çalışılması gereken bir canavar olarak görmemek gerekir. Ona alçakgönüllü, hatta mizahi bir tavırla yaklaşmak ve kendimizin diğer bir yanını tanımaktan dolayı memnun olmak yönünde hareket edilmelidir. Çünkü o da bizim bir parçamızdır ve onu tam olduğu gibi görmeye gayret etmek, korku ya da gurur gibi konulardan arınık olarak incelemek, yapılacak en doğru şeydir. Bilinçdışında, tıpkı bilinçli halimizde olduğu gibi arzuların, korkuların, fikirlerin ve inanışların olduğunu görmek, bizi şaşırtmamalıdır.
TOPLUMSAL YANILGILAR
İnsan bir yanıyla görmeyi arzu ederken, öte yanıyla da kör kalamaz. İnsan ruhunun eleştirel yanı bir bütündür ve parçalara ayrılamaz.
Her kim, kendi içsel gerçeğinin farkında olduğunu, ama dış dünyaya karşı duyarsız bulunduğunu iddia ederse, bir mumun yalnızca tek bir yönü aydınlattığını savunan birisinden hiç bir farkı kalmaz. Oysa bir mumun ışığı, tıpkı aklın eleştirel değerlendirme gücü gibi, araştırıcı ve keşfedici özelliklere sahiptir ve ışığını bütün yönlere doğru eşit biçimde dağıtır.
Günümüz insanı, kendisini motive eden şeylerin kendi istek ve ilgileri olduğunu sanıyor. Ama onu asıl yönlendiren şeyler ve hayatını adadığı hedefler, hiç de kendi arzularından kaynaklanmamakta, tam tersine bunları toplum dikte ettirmektedir.
Modern insanın kişiliği, aslında toplumun ona giydirdiği bir elbise gibidir. Böyle bir kişilik içindeki insan, kendi özünü keşfetme serüvenine çıkmak yerine, toplumun ve diğer insanların ondan bekledikleri şeyleri yapmak ve rolleri oynamakla yetinir. Bu türlü davranmakla “toplumsal işlevimi yerine getiriyorum” diye kendini de kandırabilir. Ama gerçek, ne yazık ki böyle değildir.
Çağdaş insan, kendi benliği ve kişiliğini yaşadığını sanıyor, toplumun ona uygun gördüğü role büründüğü zaman da, bunun gerçek kendisi olduğu fikrine kapılıyor.
ENGELLEYİCİ TUTKULAR
Kendilerine realist diyenler, dostluk ve barış için çaba gösterenleri hayallere dalmış ve çocuksu olarak, yani deli biçiminde değerlendirmektedirler. Böyle düşünmekte çok da haksız değillerdir. Bencillik, nefret ve şiddetin yanlış olduğuna inananların çoğu, duygusaldır. Onlar kendilerine olan inançlarını yitirmemek için, insandaki iyi olmak inancına ihtiyaç duyarlar. Ama insanın olumlu yönde gelişebilecek olan imkânlara sahip olduğu konusundaki inançları pek de kuvvetli değildir. Bu yüzden, bireylerin ve toplumların nefret ve kötülük dolu davranışlarına karşı çaresizlikle boyun eğmek zorunda kalırlar. Böyle yapmakla da, mutlu bir hayata ulaşma konusundaki şanslarını ve imkânlarını kullanmamış olurlar.
Akıldışı inançlar, aslında bir insan ya da herhangi bir şeye karşı duyulan fanatik bir bağlılıktır. Bunun kökeninde de, kişinin kendisini akıldışı bir otoriteye teslim etmesi yatar.
Varolan bir güce inançla bağlanmak, insanın kendi potansiyel güçlerini geliştirebileceğine karşı duyduğu inançsızlıktan kaynaklanır. Böyle davranmak, geleceği görememeye ve onu bugün geçerli olan değerlere bağlayıp, indirgemeye yol açar. Ama bu, insana ve onun gelişimine son derece ters düşer, onu gelişen bir varlık olmaktan çıkarıp, kuru bir ağaç haline getirmekle, yani büyük bir yanılgıya düşmekle aynı anlama gelir.
Herhangi bir güce bağlanmanın akılcı bir inanç olması mümkün değildir. Güç sahibi, gücünü korumayı arzu eder, ona inançla sarılan kişi ise, kendi güçlerini reddederek, ona teslim olur ve inanma ihtiyacını giderir.
YANLIŞ SEVGİ VE SİMBİYOTİK DAVRANIŞLAR
İnsanların çoğu, sevgi konusundaki sorunlarının sevilmemek olduğunu ileri sürerler. Bu nedenle de, bütün güçleriyle nasıl sevimli ve sevilebilir olacakları konusunda gayret gösterirler. Oysa asıl sorun sevilmemekte değil, sevmeyi bilmemekte gizlidir.
Eğer bir insan, üretici bir güçle sevmeyi başarabiliyorsa, kendisini de seviyor demektir. Ama yalnızca başkalarını sevme konusunda başarılı olmaya çalışıyorsa, kimseyi sevebilmesi mümkün değildir.
Günümüzde sevmek olarak tanımlanan şey, putlara ve yabancılaşmış (kendi dışımızda yer alan) güçlere duyulan bir tapınma ile eşdeğerli olarak görülmektedir. Sevme eyleminin tek farkı da, onun Tanrı’ya ya da bir puta yönelmek yerine, hedef olarak başka bir insanı seçmesidir. Böyle bir durumda seven kişi, bütün sevgisini, gücünü ve düşüncelerini sevdiği kişiye yöneltir, kendini adeta ona teslim eder. O kişiyi gözünde yüceltir ve tek tatmini de ona tapınmakta, teslim olmakta ve onu Tanrılaştırmakta bulur. Bu türlü davranan bir kimse, karşısındaki kişiyi tüm gerçekliği içinde ve bir insan olarak görmek şansını kaybettiği gibi, kendi gerçek yapısını da göremez, yani insancıl güçlerin kaynağı ve taşıyıcısı olduğu gerçeğini kavrayamaz.
Çağdaş toplumlarda karşımıza çıkan büyük aşklar sanıldığı gibi sevginin bir göstergesi değildir. Her iki taraf da, kendi narsist duyguları ile doludur ve birbirlerine karşı gerçek ve derin bir ilgi duymayı başaramazlar. Hem erkek, hem de kadın kendi egolarına bağlı ve kapalı olmayı sürdürdükleri için, eşlerini kendi bütünlükleri içinde ve ayrı bir kişilik olarak değerlendiremezler. Onlar için karşı cins, kendi narsist benliklerinin bir yansımasından ve onun gölgesinden başka bir şey değildir.
MAZOŞİZM VE FEDAKÂRLIK
Bazı insanlar sürekli olarak hastalıklar, kazalar ve aşağılayıcı durumlar ile karşılaşırlar, kendilerini hep küçük ve değersiz kılarlar. Ama böylesi insanların durumları incelendiğinde, onları bu durumlara iten gerçek nedenin, insanlarda karşılaşılan en tuhaf eğilimlerden biri olan, güçsüz, zayıf ve çaresiz olmak arzusu olduğu ortaya çıkmaktadır. Bilinçaltı olarak onları rahatsız eden bu güçsüz olma arzusu, böyle kişileri, hayatlarını kendi dışlarındaki bazı güçlere bağlamak eğilimine sürükler. Böylelikle de; içlerindeki korku ve sorumluluk duygusundan kurtulacaklarını ümit ederler.
Kendi benliğini yok sayma eğilimindeki bir insan, hep başkaları için yaşar ve kendini öne çıkarmadığı için de bundan memnunmuş gibi gözükür. Ama yine de, bütün çabasına rağmen niçin mutlu olamadığını ve yakın ilişkilerinin bunca fedakarlığına rağmen neden onu tatmin etmediğini (ve de kimseye yaranamadığını) bir türlü anlayamaz. Sorun olarak gördüğü şeylerden kendini kurtarmaya çalışır, ama asıl sorunun nerede olduğunu bilemediği için, bu çabasında da başarılı olamaz.
Mazoşist bir kimse için, hayatın bir anlam kazanabilmesi, onun aşağılanmasına ve kendi benliğinin yok sayılmasına bağlıdır. Bu türlü bir duygunun kurbanı olan kişiler için en önemli şey, bireysel benliğin ortadan kaldırılması ve kişinin kendisini yüksek bir güce teslim etmesidir. Nasıl ki intihar, hayatın en üst düzeydeki bir sapkınlığı ise, mazoşist bir kimsenin kendisini bir dış güce adaması da, öylesine çarpık bir eğilimdir. İçsel bütünlük duygusunu kaybetmiş bir insanın, hayatını başkaları uğrunda feda etmesi, onun ruhsal ve ahlaki yönden çökmüş ve iflas etmiş olduğunun göstergesidir.
NARSİZM VE BENCİLLİK
Narsist bir insan için, yalnızca kendisi ve onu ilgilendiren şeyler gerçektir. Onun dışında kalan ve başkaları ile ilgili olan şeyler ise gerçek dışı ve yüzeyseldir. Böyle bir kişi, dış dünyayı yalnızca algılar, ama bu onun için bir anlam taşımaz, duygu ve düşüncelerini de fazlaca etkilemez. Kendi dışındaki şeyler, ancak onu ilgilendirdikleri zaman bir anlam kazanırlar. Narsist kişi, sevgiyi ve başkalarına karşı yardım duygusunu tanımadığı gibi, akılcı ve objektif bir karar da alamaz. Etrafına görünmez bir duvar örmüştür ve onun içinde, tek başına yaşar. Her şey orada ve ondadır, dünya ise anlamsız ve değersizdir. Ya da başka bir tanımla, kendisi tek başına, dünyadır.
Narsist bir insan, her zaman bütün kişiliğini kendi narsizminin tek hedefi kılmaz. Bu durumlarda da, yalnızca belirli bir yönünü narsist duygularına temel alır. Namus, zekâ, bedensel güce sahip olmak, espri yeteneği ya da fiziksel güzellik bunların en çok rastlanılanlarındandır. Narsist kişi, kendisinin öne çıkarmayı arzuladığı bu yönü ile birleşir ve bütünleşir.
Narsist kişi, kendisinden farklı olan bur kimseyle uyuşamaz. Onunla anlaşamaz ve bazı şeyleri paylaşıp, birlikte yaşayamaz. O kendini kapattığı dünyasında tek başına kalmaya mahkûmdur.
Bencil olmanın temelinde, insanın kendisine tahammül edememesi yatar. Kendisinden hoşnut olmayan, kendisi ile bir uyum içine giremeyen, anlaşamayan ve çatışan bir kimse, benliği konusunda sürekli bir huzursuzluk duyar. Böyle bir kimsenin içsel huzuru ve kendine güveni eksiktir. Bunu ortadan kaldırabilmenin tek yolu da, kendisine gerçek bir sevgi duyması ve kendi kişiliğini doğrulayıp, olduğu gibi kabul etmesi olacaktır.
Narsist bir insanı ele veren en önemli özelliklerden birisi de, onun her türlü eleştiriye karşı son derece duyarlı olması ve tepki göstermesidir. Bu duyarlılık kendisini, narsist kişinin eleştiriyi kabul etmemesi ve bunun art niyetli olduğunu iddia etmesi biçiminde gösterir.
Narsist davranış kendisini, alçakgönüllülük ve sakinlik olarak da gösterebilir.
Böyle bir durumun bizi yanıltmaması için, alçakgönüllü davranmanın narsist duyguların temeli ve nesnesi olarak ortaya çıkabileceğini bilmemiz (ya da anlamamız) gerekir.
Bencillik ve kendini sevme, birbiri ile aynı değil, tam aksine birbirinin karşıtı olan iki kavramdır. Bencil kişi kendini çok öne çıkardığı için kendini seviyor sanılsa da, aslında onun temel sorunu, kendini sevememesi, hatta kendinden nefret etmesidir. İşte ondaki bu boşluk ve tatminsizlik duygusunu yaratan şey de, üretici olamayışı, yani kendisinden sevgi ve şefkat duygusunun eksikliği ya da bunları kullanıp, dışa vuramamasıdır. Bu yüzden, kendi içinde ulaşamadığı tatmin ve mutluluğa kavuşabilmek için, dış dünyayı kendi benliğine alet etmeye çabalar. Gerçekte kendisini sevmeyişini, sürekli olarak korku dolu ve mutsuz oluşunu perdelemek ve üzerini örtmek gayreti, onun dış dünyaya karşı bencil ve kendisini çok önemseyen biri olarak yansımasına yol açar, ama gerçek olan, bunun tam tersidir.
Birçok insan, kendi narsist duygularını gizleyebilmek için, mütevazı ve alçakgönüllü gibi davranır.
SADİZM, DUYARSIZLIK VE YIKICILIK
Yıkıcılık sorununu daha iyi anlayabilmek için, nefretin iki türü arasında bir ayrım yapmak gerekir. Bunlardan birincisi akılcı (reaksiyoner), ikincisi ise akıldışı (karakter kökenli) nefrettir. Nefretin akıldışı, yani kişinin karakterinden kaynaklanan biçiminde, o kişi sürekli olarak bir nefret duygusu ile doludur. Dış dünyaya karşı düşmanca duygular besleyen böylesi kimseler, her dış etkiye, nefretle karşılık verirler. Böyle davranan bir kişi, içindeki o hastalıklı ve düşmanca eğilimlerin dışa vurduğunda, bir rahatlama hissine kapılır. Hatta o anda yüzlerinde nefret duygusunun tatmininden doğan hazzı fark etmek bile mümkündür.
Çağımızın en önemli ahlaki sorunu, insanların kendi kendilerine karşı olan duyarsızlığı ve vurdumduymazlığıdır.
Hayatın, yaşamak ve gelişmek yönünde doğal bir eğilimi vardır. Eğer bir eğilim, çeşitli nedenlerle engellenecek olursa, biriken hayat enerjisi bir dönüşüm süreci geçirir ve hayatı yok edici bir güç haline gelir. Bu nedenle “yıkıcılık engellenmiş ve yaşanmamış bir hayattır” demek yanlış olmaz.
Yaşama içgüdüsü engellendikçe, zarar verme eğilimi artar. Hayatı ne kadar çok gerçekleştirir, canlılığı ne kadar çok dışa vurursak, yıkıcılık içgüdüsünün gücü de o denli azalır. Çünkü yıkıcılık, bastırılmış ve yaşanmamış bir hayatla eşdeğerdir.
GELİŞTİRİCİ EĞİLİMLER

AKILCI İNANÇ VE UMUT
İnanç, bilginin ya da bir şeyi gerçek sanmanın zayıflatılmış bir biçimi olmadığı gibi, şuna ya da buna bağlanmak anlamına da gelmez. İnanç, doğruluğu kanıtlanmamış bir şeye yatkınlık duymak ve gerçekleşebilecek bu imkânlar bütünü hakkında bilgi sahibi olmak demektir.
Akılcı insanın temelinde üreticilik eğilimi yatar. İnançlı biçimde yaşamak demek, üretici bir biçimde yaşamak ve güven içinde olmak demektir. Güven içinde olmanın ise bir tek yolu vardır, o da insanların üretici bir hayat biçimine sahip olduklarını bilmek ve buna uygun bir hayat sürmektir.
İnsan, bin inancı olmadan yaşayamaz. Yani herkesin bir inancı vardır. Ama bizim ve bizden sonra gelecek olan nesillerin en önemli sorunu, bir inançlarının olup-olmaması değil, bu inancın akılcı mı, akıldışı mı olduğuna karar vermektir.
Akıldışı bir inanca yönelen ve bir lidere, başarıya ya da makinelere inanan kişilere karşı, bizim önerimiz, akılcı, yani insana ve onun üretici gücüne olan inancı seçmektir.
Varolan ya da olması mümkün olmayan bir şeyi umut etmek anlamsızdır. Zayıf bir umudu olanlar ise, genellikle tembelliği ya da şiddeti seçerler. Ama güçlü bir umudu olan ve insanın potansiyel yeteneklerine inanan bir insan, yeni bir hayatın işaretlerini hemen tanır, onlara ilgi duyar ve gün ışığına çıkabilmeleri için, elinden gelen tüm çabayı gösterir.
Umut, sıçrama zamanı gelince, aniden yerinden fırlayan bir kaplanın atikliği içinde olayları gözlemlemektir. Yoksa yorgun bir reformculuk ya da saçma bir maceracılığı umut diye nitelemek, insanları yanıltmaktan öteye gidemez. Umut etmek dendiğinde, henüz doğmamış olan bir gerçekliğe katılmaya ve onun gelişimine katkıda bulunmaya hazır olmayı anlıyoruz.
Umut bir “olmak” durumudur. Yoğun, ama henüz kullanılmayan (talep edilmeyen) bir eyleme ve çalışmaya içsel yönden hazır olmak demektir.
Bir insanın dünyaya ayaklarını ne kadar güçlü bastığı, onun gerçeği algılayışının derecesine bağlıdır. Gerçekle olan ilişkisi ne kadar zayıfsa, o insanın şüpheler ve korkularla dolu olmasının ve şaşkınlık içinde bulunmasının oranı da o kadar artar. Böyle bir kimsenin hayatını sürdürebilmesi için, kendisini adayacağı ve sırtını dayayabileceği, ona bir güven duygusu verebilecek olan putlara ihtiyacı vardır.
Ama gerçeği kavrayışı güçlü olan bir kimse, gerçek merkezi ve yöneleceği tek hedefi, kendisinin içinde ve insan oluşunda bulur. Böyle bir kimsenin ayakları yere sağlam basar.
Gerçeği doğru olarak algılamak derken; yanlışı ve kötüyü olduğu yerde görebilme gücünü ve aldatmacayı, yıkıcılığı ve bencilliği ne kadar gizlenseler, aklileştirilseler ve değişik kılıflara bürünseler de, kendilerini tam olarak ortaya koymadan önce fark edebilme becerisini kastetmekteyiz. Gerçeği tüm çıplaklığı ile görebilmek ve bunu kabullenebilmek için bir insanda, inanç, sevgi ve umudun birbirleriyle kenetlenmesi gerekir.
Akıl, insanın dünyayı düşünce yolu ile kavraması için ona yardımcı olan bir yetenektir. Oysa zekâ, aklın yardımını alarak dünyayı manipule etme, yani kendi istekleri doğrultusunda yönlendirme becerisine verilen addır. Zekâ faktörü ise, insanın dünya ile olan ilişkilerini düzenlemekte ve dış çevreyi etkilemekte kullanılır. Zekâyı hem insancıl, ama hem de insanın hayvansı özellikleri doğrultusunda yönlendirmek mümkündür.
SEVGİ
Yardımseverlik, saygı ve sorumluluk duygusu gibi insanı geliştiren diğer özelliklerin kökeninde de yine sevme yeteneği yatar. Üretici bir biçimde seven bir kimse, kendini de sever. Yalnızca başkalarını seven bir kimse ise, aslında hiç kimseyi sevmiyor demektir.
Sevgi pasif bir duygu değil, tam tersine bir aktivitedir. Sevginin aktif karakterinin en genel tanımını, onun bir “almak” değil, “vermek” eylemi olduğunu söyleyerek yapabiliriz.
Sevgi, bir kişinin kendi benliği dışına taşarak, bir başka insan ya da bir şeyle bir olması ve bütünleşmesidir. Ama bu bir oluşun tek bir şartı vardır, o da bu iki ayrı varlığın kendi bütünlük ve benliklerinin korunması, yani ortadan yok olmamasıdır.
Kendini sevmek ve kendisiyle ilgilenmek denildiğinde sanılıyor ki, kişi hep kendi çıkarını öne alacak. Hâlbuki bununla kastedilen, kişinin kendi gerçek özü ve benliği ile ilgilenmesi olayıdır. Gerçek özüne inebilen bir insan, orada gerçek sevgi ile karşılaşır ve kendisini sevmenin, aslında bütün insanları ve tüm evreni sevmek olduğunu da anlar.
Eğer bir kimse, sevdiği insana sahip olarak, hayatına bir çözüm getireceğini ya da güven duygusu kazanacağını sanıyorsa, o, sevgiyi bir put haline getirmiş demektir.
Putlaştırma eğiliminden uzak olan bir sevgi ise sessiz, sakin ve derin olur, her an yeniden doğar.
Diğer insanlarla, dayanışmanın yaşanması, bir sevgi doğurabilir. İki karşı cins arasındaki erotik yaklaşım ve çekim de, sevginin doğmasına yol açabilir. Sevgiye, bir annenin çocuğuna olan ilgisinde ya da bir kimsenin kendisini bir insan olarak sevmesinde rastlamak da mümkündür. Bunlardan ayrı olarak, mistik yaşantıdaki bütün kainatla bir olmak deneyiminin tecrübe edilmesinde, yine sevgi yaşanır.
Gerçek bir sevgiyi yaşayabilmek için, önce her insanın kendi bireyselliğini yaşaması ve bu ayrı oluşun bilincine varması gerekir.
Sevecenlik, ihtirastan arınmış bir davranış biçimidir. Böyle bir davranış içindeki bir kimse karşısındakinden, kendi duygularına bir cevap vermesini bile beklemez. Sevecenliğin bir hedefi, bir amacı yoktur, hatta cinselliğin ihtirastan uzaklaşmış bir hali olan doyum noktası da, onun ilgi alanının dışında kalır. Onu herhangi bir cinse ya da yaşa bağlamak da mümkün değildir. Hele yazı ile anlatmaya kalkışmak hiç olmaz. Sevecenlik, bir insanın davranış biçiminin bütününde ifade bulur. Onun diğer bir kimseye nasıl davrandığı, ne türlü dokunduğu, hangi ses tonuyla konuştuğu, sevecenliği ortaya koyan ayrıntılardır.
YOL VE YOL GÖSTERİCİLER

DEĞİŞME İSTEĞİ
Bireyin değişimi ve evriminden söz edebilmek için gereken öğeleri şöyle sıralayabiliriz: Yanlışlıkların farkında olmak, değişim isteğini taşımak, korkudan kurtulmak, deneylerde bulunmak ve yeni tecrübeler edinmek. Böyle bir çabaya giriştikten sonra, belirli bir noktada, içsel güçlerin enerjileri farklılaşır ve yönleri değişir.
Kişinin kendini değiştirebilmesi için önce, gerçeği doğru olarak kavramaya başlaması ve hayallerinden kurtulması gerekir. Çünkü gerçeği görememek ve yanlış hayaller peşinde koşmak, en değerli öğretileri bile bozar ve anlamını daraltır, hatta onları zararlı hale getirir.
Çaba göstermeden, acı ve korkulara göğüs germeye hazır olmadan, gelişme ve evrim sağlanamaz.
Doğru yaşamak yalnızca, ahlaki ya da dini yasaklara uymak demek değildir. İnsanlık tarihinde ilk kez, insanlığın fiziksel varoluşu, köklü bir ruhsal değişime bağlı hale gelmiştir. Ama insanların kalplerindeki bu değişimin gerçekleşebilmesi için, onun ekonomik ve sosyal değişimler tarafından da desteklenmesi gerekmektedir. Çünkü ancak toplumsal yapının değişimi, insanlara değişme şansını, aynı zamanda da değişimi gerçekleştirmek için gereken cesaret ve tasarım gücünü verecektir.
USTALAR VE GURULAR
Büyük hayat ustalarından birisi olan Meister Eckhart, bak ne demiş: “Hayat ve ölüm sanatı konusunda ders alıp, eğitim görmemiş olan birisi, nasıl doğru bir hayat sürebilir ki?”
Putlara tapınmayan büyük insanlar da çıkmışlar ve insanlık tarihini önemli bir ölçüde etkilemişlerdir. Bunlar arasında Buddha, Sokrat, İsa, Meister Eckhart, Paracelsus, Böhme, Spinoza, Goethe, Marx, Schweitzer ve daha az tanınan nicelerini saymak mümkün. Onların hepsi aydınlanmışlardı. Dünyayı, korkmadan ve olduğu gibi görebiliyorlar ve insanın ancak tam insan olduğunda, özgür olabileceğini biliyorlardı. Bunlardan bazıları inanç ve düşüncelerini Tanrıcı bir anlayışla dile getirirken, bir kısmı da bunu daha farklı bir biçimde açıklıyorlardı. Belki onlar da inançlarının adını Tanrı koyuyorlardı, ama bu Tanrı kavramı, onlar için bir put anlamı taşımıyordu. Bu gerçeği Meister Eckhart bir konuşmasında çok güzel ifade etmektedir:
“Tanrısallığın kaynağına ve kökenine inecek olursanız, size kimse ne olduğunuzu ve nereden geldiğinizi sormayacaktır. Çünkü gerçekle yüz yüze gelince, artık sizi kurtarması gereken bir puta ihtiyacınız kalmayacak ve gerçek, sizi özgür kılacaktır. İçinizde büyük bir koruyuculuk hissi doğacak, ama gözü yaşlı bir acıma duygusuna gerek duymayacaksınız. Büyük bir cesaret ve güç hissedecek, ama aynı oranda bir sevecenlik duygusu ile bunu dengeleyeceksiniz. Ruhunuzun inişli çıkışlı yollarında yuvarlanacak, acılar çekecek, ama sonra yeniden ışığa kavuşacaksınız. Kaybedecek hiç bir şeyiniz olmayacak, sükûnet ve huzuru kendi içinizde bulacak ve tek bir amacı kovalayacaksınız; canlı olmak ve bu görevi yerine getirmek”.
Ben İncil’i “Tanrı’nın sözü” olarak değerlendirmiyorum. Çünkü tarihsel araştırmalar, İncil’in değişik zamanlarda yaşamış olan farklı insanlar tarafından yazılmış olduğunu göstermektedir. Ayrıca ben Tanrıcı bir inanca da sahip değilim. Ama bütün bunlara rağmen İncil, benim için, geçerliliklerini binlerce yıl sonra bile ve hâlâ koruyan birçok değer yargıları ile ilkelerin dile geldiği, olağanüstü bir eserdir. İncil, insanlara, günümüzde bile geçerli olan ve gerçekleşmesi bugün bile beklenen bir “vizyon” sunmuştur.
Umutların tükendiği bir dönemde yaşıyoruz. İnsanlar neye inanacaklarını bilemiyorlar. Bir çıkış yolu ve bir çözüm bulabilmek umudu ile gurulara koşuyorlar.
Akıldışı otorite, kaynağını, insanların üzerinde kurduğu baskı ve güçten alır. Bu güç, ruhsal bir etki ya da fiziksel bir yaptırım aracı olabilir ve bazen gerçekten var olabileceği gibi, bazı durumlarda da, kendilerini bu otoriteye esir eden kişilerin korku ve çaresizlikleri sonucunda ortaya çıkar. Zaten akıldışı otoritenin iki temel dayanağı da, güç ve korkudur. Böyle bir otoriteye karşı tepki göstermek ya da onu eleştirmek hiç hoş karşılanmaz, hatta sıkı bir biçimde yasaklanır.
PUTA TAPINMA YA DA İÇSEL DENEYİM
Puta tapınma eğilimi, insanın kendisini tanıması ve içsel bir deneyim yaşaması sürecinin yabancılaşmış halidir. Böyle bir tutum içindeki kişi, putları yücelterek, kendi değerini de yüceltemeye çalışır.
Görme yeteneği bir bütündür ve parçalanamaz. Aynı durum, kişisel analiz ve çözümleme çalışması için de geçerlidir. Kendini tanıma, önce diğer insanları incelemek ve onlar hakkında bilgi sahibi olmak ile başlar. Daha sonra insanın kendini bireysel, toplumsal ve politik platformlarda gerçekleştirmesi ile devam eder. Yetişkin insanlar olarak genellikle bizler, birçok insanca eğilimi, kendimizden önce başka insanlarda görerek fark ederiz. Çünkü kendi içimizde de oluşan bu durumların bilincine varabilmek için, kendimizle olan diyalogumuzun çok gelişmiş olması ve içimize kurduğumuz duvarların yıkılıp, aşılması gerekmektedir. Kendi içimizde varolan süreçler, tek başlarına bir anlam taşımazlar. Onları ancak, diğer insanlarla olan ilişkileri içinde tanımak ve anlamak mümkün olur. Yani insan kendisini tanımak için, başka insanlarla ilişkiye girmek ve onlarla olan iletişim ve diyalogu içinde beliren kendi içsel özelliklerini gözlemlemek durumundadır.
Kendini tanıyan ve içsel deneyimini tamamlayan bir kişi, aslında kendisinin diğer insanlardan hiç bir farkı olmadığını, tıpkı onlar gibi çocuksu, günahkâr, korku ya da umut dolu, şüpheci ve erdemli yanları bulunduğunu, kimi zaman sevinen, kimi zaman da üzüntülü olabilen bir varlık olduğunu fark eder. Aslında farklı olan ve insanları birbirinden farklı gibi gösteren şeyler; düşünce şemaları, gelenekler, diller ve benzeri özelliklerdir. Yani ayrılıklar yüzeyde yer alır, temeldeki insani öz ise herkeste vardır ve aynıdır.
Kişi kendini tanımakla diğer insanları, diğerlerini tanımakla da kendini tanıyabilir. Kısaca bir insanı tanıyan, tüm insanları ve hatta evreni tanır ve işte hümanizm, bu gerçeğin farkına varmaktadır.
Kişinin kendini sıkan ve daraltan bağlardan sıyrılabilmesi için, ilk önce en büyük engelden ve hapisten, yani bencillikten kurtulması gerekir. Bunu gerçekleştirebilmek ise, bağlanılan şeylerden ayrılmayı bilmeye, bölüşmeyi ve paylaşmayı öğrenmeye ve ilk adımlarla beraber doğacak olan “her şeyi elinden kaçırma korkusuna” karşı göğüs gerebilmeye dayanır.
İnsanın kendi koltuk değneklerini atarak, ayakları üzerinde durmaya ve tek başına yürümeye başlaması kolay değildir, korku doğurur. Ama yılmadan devam edildiğinde ulaşılacak sonuç, bu korku ve endişelere değer.
HAYALLER VE VİZYONLAR

TANRI KAVRAMI VE PUTA TAPINMA
Tanrı ve insan kavramlarının gelişimi, ilk olarak Eski Ahit’te tanımlanan otoriter Tanrı ve itaatkâr insan ile başlar. Ama bu otoriter yapının içinde bile, özgürlük ve bağımsızlık fikrinin tohumları yer almaktadır. Daha en başta, Tanrıya itaat etmek deyince anlaşılan şey, ondan başka bir şeye, yani bir puta tapınmanın olmayışı idi. Yani Tanrının yüceltilmesi, başka şeylerin, insanların ve nesnelerin yüceltilmesinin reddi ve karşıtı olmak anlamını taşımaktaydı.
Önceleri otoriter bir yönetici olan Tanrı, giderek kendi koyduğu kurallara uymak zorunda kalan, kurumlaşmış bir hükümdar haline dönüşmüştür. Daha sonraları ise Tanrı, kendisine atfedilen bütün insani özelliklerden sıyrılmış ve isimsiz bir Tanrı halini almıştır. İnsan ile Tanrı arasındaki ilişki, insanın Tanrıdan gelen mesajı kabul etmesi ya da kabul etmemesi biçiminde bir yol seçmesi ile belirlenmektedir.
En yüksek değer ve en yüce hedef olarak ele alındığında Tanrı; ne bir kurum, ne bir insan, ne bir devlet, ne doğa, ne güç, ne iktidar, ne cinsel kuvvet ve ne de insanlarca çizilmiş bir resim değildir. “Tanrıyı seviyorum”, “Tanrının izindeyim” ya da “Tanrıya benzemek istiyorum” türünden açıklamalar, aslında “putları sevmiyorum, onları izlemiyorum ve onlara benzemeye çalışmıyorum” demekle aynı anlama gelmektedir.
Put bir nesne ya da şeydir ve canlı değildir. Tanrı ise yaşayan bir kavramdır. Nitekim bu gerçek Kutsal Kitap’ta: “O, gerçekte Tanrıdır, hem de yaşayan Tanrı” ya da “ruhum, canlı ve yaşayan Tanrının özlemi içinde” deyişlerinde dile gelir. Tanrı gibi olmak, ona benzeyip, ona yaklaşmak isteyen insan, açık ve genişleyip, gelişmeye yatkın olan bir sistemdir. Tanrıyı tanıma ile putlara tapınma arasındaki temel fark, aslında canlı olana yakınlık ve sevgi duymak ile ölüme yatkınlık duymak arasındaki farkla aynıdır.
Hümaniter bir dinde Tanrı, insanın en yüksek güçlerini ve onun potansiyel değerini temsil ederken, otoriter bir dinde Tanrı, aslında insana aut olan akıl ve sevgi gibi güçler de dahil olmak üzere, her şeyin tek sahibiymiş gibi bir rol üstlenir. Tanrı ne kadar mükemmelleşirse, insan da o kadar güçsüzleşir ve zavallılaşır. Böyle bir dinde insan, kendindeki en değerli şeyleri Tanrıya yansıtır ve bu yolla kendini zayıflatmış olur. Sevgi, bilgi ve adalet Tanrının özellikleri haline gelince, bu özelliklerinden soyutlanan insan, boş ve fakir bir varlık olarak ortada kalıverir. İşe önce Tanrının karşısında küçük bir çocuk gibi itaatkâr olmakla başlayan insan, giderek güçsüz, zayıf ve zavallı bir duruma gelmiştir. Çünkü bütün güçlerini, Tanrıya yöneltmiş ve ona yansıtmıştır.
İnsanın kendi güçlerine yabancılaşması, onu yalnızca Tanrıya karşı kölece bir itaate zorlamakla kalmaz, her türlü eyleminde başarısız ve moralsiz de kılar.
İnsanlar Tanrıyı yanlış bir değerlendirme ile Evren Anonim Şirketi Genel Müdürü haline dönüştürmüşlerdir. Kimse onu görmemekte, ama orada olduğunu, şirketi yönettiğini (o olmasa da işler yürür ama) ve başlarında bulunduğunu hissederek, şirketteki görevlerini yerine getirmektedirler.
Günümüz toplumları, Tanrının yerine konabilecek yeni bir şey bulmuşlardır: Menfaat. Bu yeni Tanrı, bütün insanların kendisine kurban edilebileceği bir put haline getirilmiştir. Kutsallığın böyle tanımlanmasına şaşırmamak gerekir. Çünkü günümüz toplumlarında her şey; kazanç, menfaat ve bunların hesaplanması üzerine kurulmuş gibidir.

TANRIYA İNANÇ VE İNSANA İNANÇ
İçimizden çoğu kimse, Tanrıya inanıyor ve onun var olduğunu düşünüyor. Tanrıya inanmayan diğerleri ise, onun var olmadığı konusunda hemfikirler. Her iki durumda da, Tanrı kavramı, tartışmasız olarak konunun içinde yer alır. Ona inanmaları ya da inanmamaları, onları meşgul eder ve uykusuz geceler ile baş ağrılarına yol açar. Oysa günümüz kültürü içinde, gerek psikolojik ve gerekse de gerçek dinsel bir açıdan, Tanrıya inanmak ile inanmamak arasında temel bir farklılık yoktur. Asıl önemli olan, insanın hayatını nasıl ve hangi esaslara göre yaşadığıdır.
Şimdi insanlar, o eski dönem Tanrıları olan Bal ve Astarte yerine, otoriter ülkelerde devleti ve iktidarı, otoriter olmayan ülkelerde ise makineleri ve başarıyı yüceltmekte ve bunlara tapınmaktadırlar. Bütün bu yanlış yönlenmeler, sonuçta insanın yabancılaşmasına ve ruhsal kalitesinin düşmesine yol açmaktadır.
Tanrıya mistik yoldan bir inanç duymak ile ateist bir tavırla bu inancı insanlığa karşı hissetmek arasındaki fark, mistik bir inanç içindeki kişi ile Tanrıya olan inancını kendi güçsüzlüğüne ve Tanrının gücünden korkmaya dayandırmış bir insanın inancı arasındaki farktan daha azdır.
Din insana; teselli, cesaret ve umut verir, ayrıca onu hayatta, dünyaya bağlı ve ayakta tutacak bir takım hayaller kurmasını da sağlar. Böylece din, din dışı bir kurum olan toplumla da, bir uyum ve bir barış içine girmiş olur. Yani herkes istediği kaynaktan içer suyunu; isteyen Tanrıdan, isteyen de toplumsal örgünün ve onun oluşturduğu değerlerin elinden.
Din ile toplumsal yapı arasındaki bu uyum ve buradan doğan hayaller, insanlara uzunca bir süre yeterli gelmiş, ama bir noktadan sonra, uyanan insanlar, artık rüyaların onları doyurmadığını görerek, gerçek sağlığı ve gerçek bilgiyi istemeye başlamışlardır. Ama bu arzuları ancak, tüm yapısını değiştirmiş ve ilkelerini insana yararlı olmak ve sevgi temelleri üzerinde inşa etmiş bir toplum yapısı içinde gerçek olabilecektir. Böyle kurulmuş ve bu doğrultuda işleyen bir toplum düzeni içinde ise, dinsel düzenlemelere gerek kalmayacaktır. Çünkü toplumsal düzen, din kurumunun ortaya koyduğu ilkeleri kendi bünyesinde to
- Sahsima ozel mesaj atmadan once Yonetim Hiyerarsisini izleyerek ilgili yoneticiler ile gorusunuz.
- Masonluk hakkinda ozel mesaj ile bilgi, yardim ve destek sunulmamaktadir.
- Sorunuz ve mesajiniz hangi konuda ise o konudan sorumlu gorevli yada yonetici ile gorusunuz. Sahsim, butun cabalarinizdan sonra gorusmeniz gereken en son kisi olmalidir.
- Sadece hicbir yoneticinin cozemedigi yada forumda asla yazamayacaginiz cok ozel ve onemli konularda sahsima basvurmalisiniz.
- Masonluk ve Masonlar hakkinda bilgi almak ve en onemlisi kisisel yardim konularinda tarafima dogrudan ozel mesaj gonderenler cezalandirilacaktir. Bu konular hakkinda gerekli aciklama forum kurallari ve uyelik sozlesmesinde yeterince acik belirtilmsitir.


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
5 Yanıt
2675 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 03, 2008, 01:24:32 ÖS
Gönderen: shemuel
1 Yanıt
1751 Gösterim
Son Gönderilen: Haziran 24, 2008, 11:00:17 ÖÖ
Gönderen: Prenses Isabella
2 Yanıt
9574 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 09, 2009, 09:56:14 ÖS
Gönderen: poyraz06
3 Yanıt
9913 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 09, 2011, 03:53:13 ÖÖ
Gönderen: MASON
10 Yanıt
13457 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 21, 2013, 12:43:15 ÖS
Gönderen: mengin
2 Yanıt
5188 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 13, 2011, 11:08:46 ÖÖ
Gönderen: MASON
2 Yanıt
6409 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 14, 2011, 11:37:52 ÖÖ
Gönderen: ceycet
4 Yanıt
26120 Gösterim
Son Gönderilen: Haziran 07, 2011, 08:44:30 ÖS
Gönderen: AQUA
2 Yanıt
7139 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 04, 2011, 04:07:41 ÖS
Gönderen: MASON
1 Yanıt
22056 Gösterim
Son Gönderilen: Mart 07, 2011, 11:44:20 ÖS
Gönderen: MASON