Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Kadin - OSHO - Ozet  (Okunma sayısı 21984 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Mart 07, 2011, 11:42:38 ÖS
  • Administrator
  • Uzman Uye
  • *
  • İleti: 9534
  • Cinsiyet: Bay
    • Masonluk, Masonlardan Öğrenilmelidir

KADIN
- OSHO

Giriş
Bir erkek olarak kadın ruhu hakkında nasıl konuşabiliyorsunuz?
Ve farkındalık ne erkektir ne de kadındır. Bu cinsiyet ayrımı bedeninde vardır ve bir de zihninde vardır. Çünkü zihnin, bedeninin içsel parçası; bedenin de zihninin dıştaki parçasıdır. Beden ve zihin birbirlerinden ayrı şeyler değiller; onlar tek bir varlıktır. Gerçekte, ‘beden ve zihin’ demek doğru değil ‘ve’ bağlacı kullanılmamalı. Aralarında bir kısa çizgi daha kullanılmamalı: Sen bir bedenzihinsin.
Bu nedenle dişil veya eril kavramları ancak zihinle, bedenle ilişkili olduklarında anlamlılar. Beni bir kadın veya erkek olarak dinleme; yoksa beni dinlemiyor olacaksın. Beni farkındalık olarak dinle.
Dişi
Kadın sevmen için vardır; anlaman için değil. Bu anlaşılması gereken ilk şey.
Varoluşun herhangi bir ifadesini anlamak-erkeği ya da kadını ya da hayvanı ya da doğayı-bilimin işidir; mistiğin değil.
•   Psikiyatr, sana karının bedavaya sorduğu soruları bir sürü para karşılığı soran adamdır.
•   Kadın, erkeğin yaklaşmasına direnç göstererek başlar ve geri çekilmesini engelleyerek bitirir.
•   Bir kadının fikrini değiştirmek istiyorsan, onunla hemfikir ol.
•   Eğer bir kadının ne demek istediğini merak ediyorsan, ona bak; sakın dinleme.
•   En önemli farkındalık hiçbir şeyin anlaşılamayacağını fark etmektir. Her şeyin bir gizem ve mucize olduğunu anlamak bana göre hayatındaki dinselliğin başlangıcıdır.
Kadın ve erkek arasındaki esas farkların neler olduğunu lütfen açıklar mısınız?
Öncelikle, kadın yaşam üretmeye muktedirdir; erkek ise değildir. Bu açıdan erkek daha aşağıdadır ve bu aşağılık duygusu kadınlara erkeklerin hükmetmesinde önemli rol oynamıştır.
Erkeklerin onlara söylediği doğru olmayan şeyler yüzünden kadınların psikolojisi bozulmuş, onları erkeklerin kölesi yapmış ve tüm dünyada ikinci sınıf vatandaş haline düşmüşlerdir. Bu durum, sadece ve sadece erkeğin kadından daha çok kas gücüne sahip olmasından kaynaklanır. Ama kas gücü hayvansılığın bir parçasıdır.
Gerçek farklar tabii ki mevcuttur; ama bunları bulmak için uydurulmuş fark yığınının ardına bakmak gerekir. Benim gördüğüm farklardan biri, kadının sevmeye daha çok muktedir olmasıdır. Erkeğin sevgisi az çok fiziksel bir ihtiyaçtır; kadınınkiyse değildir. O daha büyük, daha yüce, daha ruhani bir deneyimdir. Bu yüzden kadın tek eşli, erkek ise çok eşlidir. Erkek dünyadaki tüm kadınları ister ve yine de tatmin olmaz: Tatminsizliğinin sınırı yoktur.
Kadın tek bir sevgiyle kendini tamamen doyurabilir çünkü o erkeğin bedenine değil, onun en derindeki içsel özelliklerine bakar. Güzel, kaslı vücuda sahip bir erkeğe değil, karizması olan erkeğe aşık olur.
Cinsellik açısından bakıldığında erkek çok zayıftır; o sadece tek bir orgazm yaşayabilir. Kadın ise sınırsızca üstündür; çoklu orgazm yaşayabilir. Ve bu durum en çok problem yaratan konulardan birisi olmuştur. Erkeğin orgazmı bölgeseldir, cinsel organlarıyla sınırlıdır. Kadının orgazmı ise bütündür, cinsel bölgelerle sınırlı değildir. Onun tüm bedeni erojendir ve erkeğe oranla binlerce kat daha derin, daha zengin, daha doyurucu orgazm deneyimler.
Ancak trajedi şudur: Kadın bedeninin tümü uyarılmak zorundadır ve erkek de bununla ilgilenmez, o bununla asla ilgilenmemiştir. Kendi cinsel geriliminden kurtulmak için kadını bir seks makinesi olarak kullanmıştır. Saniyeler içinde boşalmıştır. Ve o bitmiş olduğunda kadın henüz başlamamıştır bile.
Erkek sevişme bittiği an döner ve uyumaya başlar. Cinsel birleşmeyle tüm gerginliklerini atmış olarak daha rahattır; cinsel aktivite onun iyi bir uyku çekmesine yardım eder. Her kadın bununla yüzleştiğinde ağlar. O daha başlamamıştır, henüz harekete geçmemiştir. Kullanılmıştır.
Upanishadlar’da yeni çiftler için garip bir tören vardır. Yeni evlenen çiftler Upanishad kâhinine gelir ve o da onları kutsar. Kâhin kadına döner ve şöyle der: ‘Umarım on çocuk annesi olursun ve nihayetinde kocan da on birinci çocuğun olur. Ve şayet kocana annelik etmezsen, gerçek bir eş olmayı başaramadın demektir.’
Bu çok gariptir ama bu sözlerin altında insan psikolojisine dair derin bir kavrayış vardır çünkü modern psikolojinin bulduğu şey de budur: Her erkek, kadında annesini aramakta; her kadın da erkeğinde babasını aramaktadır. Bu yüzden her evlilik bir hayal kırıklığıdır: Anneni bulamazsın. Evlendiğin kadın sana annelik yapmaya gelmedi bu eve; senin karın, senin sevgilin olmak istiyor. Upanishad töreni beş-altı bin yıllık yaşıyla modern psikolojiye ışık tutuyor. Bir kadın, ne olursa olsun, temelde annedir. Babalık ise sonradan uydurulmuş bir kurumdur, doğal değildir. Ama anneliğin yeri doldurulamaz.
Kadın ve erkek ne eşittir, ne de eşit değildir: Onlar eşsizdir. İki eşsiz varlığın buluşması varoluşa mucizevî bir şey getirir. Ancak garip olan bir gerçek vardır: Kadın, her zaman daha çok çocuksudur, gözleri daha çok hayretle doludur. Erkek, her zaman bilgi peşindedir. Peki, bilgi nedir? Bilgi sadece hayretten kurtulmaya yarayan bir araçtır. Tüm bilim varoluşun gizemini ortadan kaldırmaya çalışır ve bilimin anlamı bilgidir. Şu çok basit bir gerçektir ki, ne kadar çok bilirsen, o kadar az hayrete düşersin!
Yaşlandıkça hayret etme duyarlılığını yitirirsin. Giderek daha hantal olursun. Ancak bunun nedeni artık her şeyi bilmendir. Hiçbir şeyi bilmiyorsun ama zihnin sadece ödünç alınmış bilgilerle dolu. Ve sen hiç, bunun altında karanlık ve cehaletten başka bir şey olmadığını düşünmedin.
Erkek, dünya üstündeki en şehvetli hayvandır. Her hayvan türünün erkeklerin dişilerle ilgilenmeye başladığı bir çiftleşme mevsimi vardır. Bazen bu dönem birkaç hafta sürer, bazen bir veya iki ay. Senenin geri kalanında seksi, çiftleşmeyi unuturlar. Bu yüzden de, nüfus yoğunluğu normal seyreder. Sadece insanoğlunun erkeği tüm yıl boyunca cinsellik arzular.
Kadın erkekten çok daha önemlidir. Çünkü o rahminde hem erkeği hem kadını taşır. O kıza ve oğlana, her ikisine de annelik eder; her ikisini de besler. Eğer o zehirliyse, o zaman sütü zehirlidir, o zaman çocukları yetiştirme tarzı zehirlidir.
Eğer kadın gerçekten bir kadın olma özgürlüğüne sahip değilse, erkek de asla gerçek bir erkek olma özgürlüğüne sahip olmayacaktır. Kadının özgürlüğü erkeğin özgürlüğü için bir zorunluluktur.
Hayattaki sorunlar sevgi ile çözülebilir; saldırganlıkla değil. Kadın ve erkek ayrı dünyalardır o nedenle birbirlerini anlamaları güçtür. Ve geçmiş yanlış anlamalarla doludur fakat bu gelecekte de böyle olmak zorunda değildir. Geçmişten ders alabiliriz ve alınacak yegâne ders erkek ve kadının birbirlerinin farklılıklarını daha çok kabul edip birbirlerine karşı daha anlayışlı olmalarıdır.
Erkek ve kadın negatif ve pozitif elektrik kutupları gibidir: Birbirlerine doğru manyetik olarak çekilirler. Onlar zıt kutuplardır; o nedenle çatışma doğaldır. Ancak anlayış sayesinde, şefkat sayesinde, sevgi sayesinde, birbirlerinin dünyasına bakıp anlamaya çalışmak sayesinde tüm sorunlar çözülebilir.
Biliyor musun? Erkek ve kadın eşitliğinden bahsetmeye başlayan ilk kişiler erkeklerdi, kadınlar değil. Tohum erkek zihninden geliyor ve bu her zaman böyle olmuştur. Bir erkek kendi lehine olduğunu hissederse bunu becerir. Onun kurnazlığı çok sinsidir ve bazen o bunu öyle becerir ki kadınları, kendi kendine yaptığını zanneder.
Kadınlar yumuşaktır, doğuştan yumuşaktır. Erkeklerle yarışamazlar. Yarışmak istiyorlarsa sertleşmek zorundalar. Özgürlükçü bir kadınla ne zaman karşılaşsan yüzündeki yumuşaklığın kaybolduğunu görürsün.
Bazı erkekler gerçekten pasif olmanın özlemini çekiyorlar. Bazı kadınlarsa gelişimleri için kendilerini ortaya koyma ihtiyacı duyabilir. Kadın Özgürlüğü Hareketi’nin kadınları ‘sofistike’ ve fazlasıyla mantıklı yapmasıyla nasıl açıklanabilir bu?
Medeniyet bir kandırmacadır, doğadan uzak düşmektir. İnsan ne kadar medeni olursa, o kadar zihnine takılıp kalır. Yüreğiyle temasını yitirir. Yürek hala ilkeldir. Neyse ki, üniversiteler henüz yürekleri eğitip onları medenileştirmenin bir yolunu bulamamıştır.
Eğer bir erkek bedenine ve kadın zihnine sahipsen içinde bir çatışma, bir sosyal mücadele, bir iç savaş olacaktır. Sürekli bir savaş ve gerilim içinde savrulacaksın. Fizyolojik olarak kadınsan ve bir erkeğin zihnine sahipsen, hayatta enerjinin çoğunu gereksiz çekişmelerle harcarsın. Uyumlu olmak çok daha iyidir. Bedeninde erkeksen, zihinde de erkek; bedeninde kadınsan, zihinde de kadın ol.
Batılı ve Doğulu kadın arasındaki farklara işaret edenlerden ilki Karl Marks’dır. O tüm dünyadaki entelektüellere, yoksulluğun geçmiş hayatla ya da kaderle ya da alınyazısı ile hiçbir ilişkisi olmadığını ilan etti ve onları ikna etti. Kimin zengin ve kimin fakir olacağı Tanrı tarafından belirlenmez. Kimin yoksul olacağına karar veren şey toplumsal yapıdır, ekonomik yapıdır. Ve bu yapı değiştirilebilir çünkü o Tanrı tarafından yapılmamıştır-Tanrı diye bir şey yoktur-o insan yapımıdır.
İlk darbe Karl Marks’tan gelmiştir. İkinci darbe Sigmund Freud’dan geldi. O, erkek ve kadının eşit olduğunu, aynı türe ait olduğunu ve kadını aşağılayan tüm teori ve felsefelerin insanlık dışı ve şoven olduğunu ilan etti. Ve sonra üçüncü ve son darbe Masters ve Johnson’un araştırmalarından geldi: Kadının asırlardır orgazmdan yoksun bırakıldığını ortaya çıkardı. Erkeğin davranışlarının insanlık dışı olduğunu kanıtladı. Erkek kendi cinsel ihtiyaçları söz konusu olduğunda kadınları kullanmıştır fakat kadının seksten haz almasını engellemiştir.
Bu üç şey Batı’daki ortamı tümden değiştirmiştir fakat henüz bu üçü Doğu’nun geleneksel zihnine nüfuz etmemiştir. Sonuç olarak Batılı kadın mücadele yolundadır. Ancak bu tepkisel bir durumdur. Bu yüzden ben Kadın Özgürlüğü Hareketi adı altında süren şeyin taraftarı değilim. Ben kadınların özgür olmasını istiyorum ama diğer uca savrulmalarını değil.
Tüm eşcinsellik olgusu bu aptal yetiştirilme tarzının bir yan ürünüdür. Eşcinsellik erkek ve kadınların doğal bir şekilde buluşmasına izin verdiğimiz gün kaybolacaktır. Onları ilk çocukluk yıllarından itibaren ayırmaya başlarız. Bir oğlan kızlarla oynamaya başlarsa onu aşağılarız. “Ne yapıyorsun? Sen hanım evladı mısın? Sen bir delikanlısın, sen bir erkeksin! Kızlarla oynama, bir erkek ol!” deriz. Bir erkek bebeklerle oynarsa azarlarız: “Bu kızlar içindir.”
Eğer bir kız ağaca tırmanmaya çalışırsa onu hemen durdururuz: “Bu doğru değil; bu kadınsı zarafete uymaz,” deriz. Ve eğer bir kız çabalarsa ve ısrarcı olursa ve asi olursa ona Erkek Fatma denir; ona saygı duyulmaz. Bu çirkin ayrımları yaratırız.
Kalp uzmanlarına sorabilirsin. Cinsel aktivitenin kalp krizini önlediğini söylüyorlar. Kesin olan bir şey var, hiçbir erkek sevişirken kalp krizi geçirmemiştir. Her çeşit aktivitede kalp krizi olmuştur ama asla sevişirken değil. Hiç, birisinin sevişirken kalp krizi geçirip öldüğünü duydun mu? Hayır, asla. O çok doğal bir fiziksel aktivitedir. Ve eğlencedir. İyi bir spordur.

Evlilik
Niçin erkek ve kadınların dost olması bu kadar zordur? Niçin erkek ve kadın arasında her zaman çirkinlik oluyor?
Bunu anlamak çok basittir. Evlilik insan tarafından icat edilmiş olan en çirkin kurumdur. O doğal değildir; onun icat olunması sayesinde kadını kendi tekeline alabilirsin. Kadınlara onlar sanki bir toprak parçasıymış veya kâğıt paraymış gibi davranıyorsun. Kadınlar bir nesne haline indirgendi.
Pek çok çirkin şeyi icat etmiş olan şu din adamları sana evliliğin cennetten çıkma olduğunu söylüyor. Cennetten çıkma hiçbir şey yoktur; cennet yoktur.
Sorun şudur: Biyolojik olarak erkek kadına çekim hisseder, kadın erkeğe çekim hisseder ancak bu çekim sonsuza kadar aynı kalamaz. Sen ulaşmak istediğin bir şeyi cazip buluyorsun. Güzel bir kadın, güzel bir erkek görürsün; seni cezbeder. Bunda yanlış hiçbir şey yok. Kalbinin daha hızla attığını hissedersin. Bu adamla ya da kadınla birlikte olmak isterdin ve bu çekim o kadar güçlüdür ki, o an bu kadınla sonsuza kadar yaşamak istediğini düşünürsün.
İnsanlar nesne değiller, onlara sahip olamazsın. Karının güzel olduğunu hissedersem ve ona yaklaşırsam kızarsın, kavga etmeye hazır olursun çünkü senin malına el uzatıyorum. Hiçbir eş kimsenin malı değildir, hiçbir koca kimsenin malı değildir. Nasıl bir dünya yarattın? İnsanlar mülkiyete indirgeniyor; o zaman da kıskançlık, nefret olur.
Kraliyet ailelerinde, asil kan dışındaki evliliğe izin verilmez. Statü, para, güç...İlişkinin maddi çıkarlara bağlı olduğu koşullar altında kimse kimseyi sevemez. Sen para kazandığın için kadın sana bağımlıdır.
Ve asırlar boyunca erkekler, kadınların eğitilmesine, iş hayatına girmesine, meslek sahibi olmasına, kadın kendi maddi koşullarına, kendi banka hesabına sahip olursa onu bir nesneye indirgeyemeyecekleri için izin vermediler. O sana bağımlı olmak zorunda. Ve zannediyor musun ki sana bağımlı olan birisi seni gerçekten sevebilecek?
Şunu unutma, dostluk o kadar kıymetli bir şeydir ki sonucu ne olursa olsun karın bile olsa, kocan bile olsa onunla dost kal. Ve birbirinize tam ve kesin özgürlük verin.
Şu an olan şey ne? Kumsalda bir kız görüyorsun ve âşık oluyorsun. Onu hiç tanımıyorsun, onun sadece makyajını tanıyorsun. Ertesi sabah uyanıp makyaj silinmiş olduğunda, “Aman Allahım! Ne yaptım ben? Bu, benim evlendiğim kadın değil; bu başka birisi” diyeceksin. Ama verdiğin sözün tersini yapamazsın. Yapsan bile, seni hizaya getirmek için devlet vardır, mahkemeler vardır. Bu çok çirkin, hastalıklı bir durum.
Evlilik sevgiyi yok ediyorsa, sevgiyi ve düşünceleri gün be gün paylaşıp çocukları anne ve babasıyla birlikte büyütmeyi nasıl başaracağız?
Evet, sevgi evlilikte ölüyor; ama o senin tarafından öldürülüyor, evlilik tarafından değil. Çiftler tarafından öldürülüyor.
Sadece bir potansiyelle doğarsın. Elbette, bir bedenle doğuyorsun; bir bedenin olduğu için dansçı olabilirsin. Bedenini hareket ettirebilir ve bir dansçı olabilirsin ama dans etmeyi öğrenmek gerekir. Dans etmeyi öğrenmek büyük gayret ister. Dans o kadar da zor değildir; çünkü dansta kendi başınasın.
Sevgi çok daha zordur. O başka birisiyle dans etmektir. Dansın ne olduğunu diğerinin de bilmesi gerekir. Birisiyle uyumlu yaşamak büyük bir sanattır. Sevgi uyumdur. Ve mutluluk, sağlık, ahenk; hepsi sevgiden doğar. Sevmeyi öğren. Evlenmek için acele etme, sevmeyi öğren. Muhteşem bir sevgili ol önce.
Sevginin ilk dersi sevgiyi istemek değil, sadece vermektir. Bir veren ol. İnsanlar ise tam tersini yapıyorlar. Onlar verirken bile, sadece sevginin geri dönmesi düşüncesiyle veriyorlar. Kişi sever, sadece severek sevginin ne olduğunu öğrenir. Tıpkı kişinin yüzerek yüzmeyi öğrenmesi gibi severek sevmeyi öğrenir.
Ve insanlar çok cimri. Muhteşem bir sevgilinin gelmesini bekliyorlar, o zaman sevecekler. Kapalı kalırlar, çekingen kalırlar. Sadece beklerler. Bir yerlerden bir Kleopatra gelecek o zaman yüreklerini açacaklar ama o an gelene dek yüreklerini açmayı tamamıyla unutmuş olurlar.
Hiçbir sevme fırsatını kaçırma. Bir sokaktan geçerken bile sevebilirsin. Bir dilenciyi bile sevebilirsin. Ona bir şey vermene bile gerek yoktur; en azından gülümseyebilirsin. Bedavadır; ama gülümsemen kalbini açar, kalbini daha canlandırır. Bir dost ya da bir yabancı birisinin elini tut. Sadece doğru kişi ortaya çıktığında sevmeyi bekleme.
Evlilikten sonra balayına çıkmak çok tehlikelidir. Bildiğim kadarıyla, balayı biterken evliliklerin yüzde doksan dokuzu bitmiş oluyor. Ama o zaman yakalandın, o zaman kaçış yolun yok. O zaman tüm ahlak, din, din adamı sana karşıdır. Aslında toplum evlenmek için tüm engelleri yaratmalı; boşanmak içinse hiçbir engel olmamalı.
Bir hikâye duymuştum:
Dünya güzellik yarışması finalisti olabilecek kadar güzel görünen hemşirelerin çalıştığı bir koğuş vardı ama hastalardan biri, onları her gördüğünde dikkatlice bakıp, “Pislik!” diyordu.
Yandaki yatakta yatan adam bunu hiç anlayamamıştı. “Böylesi muhteşem hemşireler sana bakıyor ve sen onlara pislik diyorsun niye?” diye sordu.
“Hemşireleri düşünmüyordum” dedi adam üzülerek, “karımı düşünüyordum.”
Karın hiçbir zaman güzel gözükmez, kocan hiçbir zaman güzel gözükmez. Bir kere alıştıktan sonra, güzellik kaybolur. İnsanların birbirlerine alışacak, birbirlerini kanıksayacak kadar uzun süre beraber yaşamalarına izin verilmelidir.
Ve evlenmek isteseler bile, evlenmelerine izin verilmemeli. O zaman boşanmalar yeryüzünden silinecektir. Boşanmalar vardır çünkü evlilikler yanlıştır ve zorlamadır. Boşanmalar vardır çünkü evlilikler romantik bir ruh halinde yapılmıştır.
Eğer bir şairsen, romantik ruh hali iyidir. Ve şairler iyi karılar ve iyi kocalar olarak bilinmezler. Aslında şairler neredeyse her zaman bekardırlar. Onlar gönül eğlendirmeyi bilirler ama asla yakalanmazlar. Ve sonuç olarak romantizmleri hayatta kalır. Şiir yazmaya, güzel şiirler yazmaya devam ederler.
Sevgi bir tutku değildir, sevgi bir duygu değildir. Sevgi, birisinin bir şekilde seni tamamladığını derinden, çok derinden anlamaktır. Asla seksi sevgi zannetme, aksi taktirde yanılacaksın. Sevgi sonsuzluktur. O vardır, sonrasında gelişmeye ve gelişmeye devam eder. Sevgi başlangıcı bilir ama sonu bilmez.
Sadece birkaç Murphy Kanunu hakkında düşün.
•   Arada bir evlenmek iyidir.
•   Evlilik üç rauntluk bir gösteridir. Birinci raunt nişan, ikinci raunt evlilik ve üçüncüsü ıstırap.
•   Dünyayı döndüren şey evliliktir ama burnuna yediğin bir yumruk da aynı şeyi yapar.
•   Kadın Tanrı’nın ikinci hatasıydı-elbette ki ilki erkektir-ve iki yanlış bir doğru etmez.
•   Bir kadının görevi yaşamak, özgürlük ve erkek peşinde koşmaktır.

Sevgi
Sevgi nedir?
İnsan sayısı kadar sevgi vardır. Sevgi, en alt basamaktan en yüksek olana; seksten süperbilince doğru bir hiyerarşidir.
En dipte sevgi bir çeşit politika, iktidar mücadelesidir. Nerede sevgi hükmetme düşüncesi ile kirletilmişse orada politika vardır. Hükmetmekten hoşlanırsın ve sevgi üzeri şeker kaplı politikadan başka bir şey değildir; şekerle kaplı acı bir ilaçtır. Bu yüzden sevgi mutluluktan daha çok ıstırap yaratır. Onun yüzde doksan dokuzu acıdır; üstünü kapladığın şeker bu yüzde birdir. Ve er ya de geç bu şeker kaybolur.
Bir köpeği, bir kediyi, bir papağanı sevmek daha iyidir; bir arabayı sevmek daha iyidir çünkü onlara gayet iyi hükmedebilirsin ve o asla sana hükmetmeye çalışmaz.
Bir kokteyl partide, garson kız nazik bir beyefendinin konuşmalarına istemeden kulak misafiri oldu.
“Oh! Ona hayranım, ona tapıyorum,” diye ilan etti adam.
Arkadaşı da “Benim olsaydı, ben de öyle yapardım” dedi.
“Yürüyüş tarzı ve cazibesi. Onun büyük kahverengi güzel gözleri, dik ve mağrur başı...”
“Çok şanslısın,” der arkadaşı.
“Ve gerçekten beni heyecanlandıran şey ne biliyor musun? Kulağımı hafifçe ısırış tarzı!”
“Efendim,” diye araya girdi garson kız. “Bu sevgi dolu sözlerinizi duymaktan kendimi alamadım. Bunca boşanmanın olduğu günümüzde karısını böylesine tutku ile seven bir erkeğe hayran oldum.”
“Karım mı?” dedi beyefendi şaşırarak. “Hayır; şampiyon yarış atım!”
En aşağıda sevgi sadece politik bir ilişkidir. En yükseğinde sevgi dini bir bilinç halidir.
Buda seni seviyor. İsa seviyor, ben de seni seviyorum. Ama onların sevgisi, karşılığında hiçbir şey talep etmez. Onların sevgisi yalnızca vermenin saf mutluluğu için sunulur; bir pazarlık değildir.
Nancy, Helen ile kahve içiyordu.
 Nancy “Kocanın seni sevdiğini nereden biliyorsun?” diye sordu?
“Her sabah çöpü döküyor.”
“Bu sevgi değil. Bu iyi bir ev temizliğidir.”
“Kocam bana ev harcamaları için ihtiyaç duyduğum bütün parayı veriyor.”
“Bu sevgi değil, bu cömertlik.”
“Kocam asla başka kadına bakmaz.”
“Bu sevgi değil; bu görme bozukluğu.”
“John her zaman bana kapıyı açar.”
“Bu sevgi değil; bu nezaket.”
“John sarımsak yediğinde, saçımda bigudiler olduğunda bile beni öper.”
“İşte bu sevgi!”
Ve sevgi nedensiz olduğunda, o zaman, sevgi bir kimsenin başına gelebilecek en muhteşem şeydir. O zaman sevgi nihai olana, öte dünyaya ait bir şeydir.
Egomuz varken başka birini gerçekten sevebilir miyiz?
Sevgi, onun temel koşulu egoyu bırakmak olduğu için çok büyük bir cesarete ihtiyaç duyar. Ego bizim yegâne kimliğimiz haline gelmiştir ve ondan vazgeçmek kesinlikle bireyselliğinden vazgeçiyorsun anlamı taşır. Bu doğru değildir; aslında gerçek olan tam tersidir: Egonu bırakmazsan kendi gerçek bireyselliğini bilemezsin. O bırakıldığı an, sadece o zaman gerçeği görebilirsin. Sevgi egoyu bırakmayı gerektirir.
İnsanlar sevgi özlemi çekiyor ama aynı zamanda egolarına yapışıyorlar. Bu yüzden sevgi asla bir gerçeklik halini alamıyor. Ve sevgiyi yaşamadığın sürece hayatı da yaşamamışsındır. Hayatın anlamını kaçırmış olursun.
Sevgi, nefes almak gibi olmalıdır. O sadece sendeki bir nitelik olmalıdır; nerede olursan, kiminle olursan ol, ya da tek başına da olsan sevgi senden taşmaya devam eder. Sevgi, nesneye bağımlı değildir. Senin öznelliğinin ışımasıdır; ruhunun ışımasıdır. Ve ışıma ne kadar enginse, ruhun da o kadar büyüktür.
Hayat sevginin çiçek açması için bir fırsattan başka bir şey değildir. Eğer canlıysan son nefesinde bile fırsat oradadır.
Doğduğumuz günden itibaren, ne yaparsak, kim olursak olalım başkalarıyla ilişki kurmaya çılışıyoruz; hatta genelde belirli bir kişiyle yakın olmak bize cazip geliyor. Lütfen yorumlar mısınız?
Sormuş olduğun soru her insanın sorusudur. Tek başımıza doğarız, tek başımıza yaşarız ve tek başımıza ölürüz. Tek başına olmak bizim doğamızdır ama biz onun farkında değiliz. Bunun farkında olmadığımız için, kendimize yabancı kalırız.
Tek başınalığın bir güzelliği ve görkemi, bir pozitifliği vardır; yalnızlık zavallıdır, negatiftir, karanlıktır, kasvetlidir.
Herkes yalnızlıktan kaçıyor. O bir yara gibidir, acıtır. Ondan kaçınmak için tek yol kalabalığın içinde olmaktır, toplumun bir parçası olmaktır, arkadaşlara sahip olmaktır, bir aile yaratmaktır, karılar ve kocalara sahip olmaktır, çocuk sahibi olmaktır. Kalabalığın içinde, içindeki temel gayret yalnızlığını unutabilmektir.
Sözlükteki anlam aynıdır; bu sözlükleri yapan insanların zihnini ortaya koyar. Onlar yalnızlık ve tek başınalık arasındaki engin farkı hiç anlayamazlar. Yalnızlık, bir boşluktur. Bir şey eksiktir. Onu doldurmak için bir şeye ihtiyaç vardır. Ve onu hiçbir şey asla dolduramaz çünkü o her şeyden önce bir yanlış anlaşılmadır. Yaşlandıkça bu boşluk da büyür. İnsanlar kendileriyle olmaktan o kadar korkarlar ki, her türden aptalca şeyi yaparlar. Kendi kendine iskambil oynayan insanlar gördüm; karşı taraf orada değildir. Onlar aynı kişinin her iki taraf olarak kağıt oynadığı oyunlar icat etmiştir.
Dünyadaki kazaların çoğunun hafta sonları gerçekleştiğini bilmek seni şaşırtacaktır. İnsanlar arabalarıyla tatil beldelerine, kumsallara, dağlara tampon tampona hücum ediyor. Oraya ulaşmak sekiz saat on saat sürebilir ve orada onlar için hiçbir şey yoktur çünkü bütün kalabalık onlarla birlikte gelmiştir. Herkes gelmiştir. Ama biraz meşguliyet...
Sıradan bir Amerikalı günde beş saat televizyon seyrediyor; insanlar radyo dinliyor...sırf kendilerinden kaçmak için. Tüm bu eylemler için tek bir neden vardır: Tek başına kalmamak; bu çok korkutucudur.
Büyüdüğünde bir kadına ya da bir erkeğe aşık olursun ve “belki de birbirimiz için yaratıldık” diye düşünürsün. Hiç kimse başkası için yaratılmamıştır.
Evlilikte bile temeldeki ilişki isteme nedenin tatmin olmaz. Karınla birlikteyken tek başına olduğundan daha yalnız olursun. Bir karı kocayı bir odada tek başlarına bırakmak onları tamamıyla perişan etmektir. Kendi tek başınalığınla uyumlu hale geldikten sonra ilişki kurabilirsin; o zaman korkudan kaynaklanmadığı için ilişkin sana büyük bir keyif verecek.
O yüzden sana yeniden hatırlatıyorum, tek başına olmayı yalnızlıkla karıştırma. Yalnızlık kesinlikle hastalıktır; tek başına olmak mükemmel sağlıktır.
Hayatının anlamını ve önemini bulmak için atacağın ilk ve en öncelikli adımın kendi başınalığının içine girmek olduğunu bilmeni isterim.
Hıristiyan inanışı, komşunu da kendin gibi sev der. Fakat kendimi sevmiyorsam nasıl diğerlerini sevebilirim?
İlk ve en öncelikli şey kendine karşı sevecen olmaktır. Katı olma; yumuşak ol. Kendine özen göster. Kendini affetmeyi öğren-yeniden ve yeniden ve yeniden ve yeniden-yetmiş yedi kere, yedi yüz yetmiş yedi kere.
Kendini affetmeyi öğren. Sert olma; kendine karşı çatışmacı olma. O zaman çiçek açacaksın.

İlişki
Niçin ilişki kurmak bu kadar zor?
İlişki kurmak sevmek demektir. Ancak paylaşmak için önce sahip olman lazım. Ve sevmeden önce sevgiyle dolu olman, sevgiyle taşman gerek.
Halil Cibran, “Aynı çatıyı destekleyen iki sütun gibi olun ama diğerine sahip olmaya başlamayın, diğerini bağımsız bırakın. Aynı çatıyı destekleyin: Bu çatı sevgidir” der.
Zirveye ulaşmak isteyen kimse kaybolma riskini göze almalıdır. En yüksek zirveye tırmanmak isteyen kimse, kayıp bir yerlerden düşme riskini göze almalıdır. Gelişme özlemin ne kadar büyükse kabullenilmesi gereken tehlike o kadar çoktur. Gerçek insan tehlikeyi yaşam tarzı olarak, gelişim ortamı olarak kabul eder.
Anlaşılması gereken ilk şey şudur: Tanışıklığı aşk olarak alma. Sevişiyor olabilirsin, cinsel olarak ilişki içinde olabilirsin ama seks de yüzeyseldir. Merkezler buluşmadığı sürece seks yalnızca iki bedenin buluşmasıdır. Ve iki bedenin bir araya gelmesi sizin buluşmanız demek değildir. Seks de bir tanışıklık olarak kalır; fiziksel, bedensel ama yine de tanışıklık.
Sana söyleyeceğim iki tür hayat vardır.
1.   Biri korku merkezli,
2.   Diğeri sevgi merkezlidir.
Korku merkezli yaşam asla seni derin bir ilişkiye götüremez. Sen korkar halde kalırsan ve diğerine izin verilmez, sana, senin özüne sirayet etmesine izin verilmez. Bir yere kadar diğerine izin verirsin ve sonra bir duvar çıkar ve her şey durur.
Sevgi merkezli insan demek, gelecekten korkmayan kişi demektir, sonuçtan ve akıbetten korkmayan kişi demektir, şimdi ve burada yaşayan kişidir.
Sevgi ender açan bir çiçektir. O arada bir gerçekleşir. Milyonlarca ve milyonlarca insan, sevgililermiş gibi yanlış bir tavır içinde yaşıyor. Sevdiklerine inanıyorlar ama bu sadece onların inancıdır. Aşk nadiren açan bir çiçektir. Arada bir gerçekleşir. O enderdir, çünkü o sadece korku yokken gerçekleşebilir, asla öncesinde değil. Senin sevginde korku her zaman vardır. Karı kocasından korkar, koca karısından korkar. Sevgililer her zaman korkar. O zaman bu sevgi değildir.
Belki de gözlemlemişsindir; ne zaman doyumsuzsan, Tanrı’yı reddetmek istersin. Ne zaman mutsuzsan tüm benliğin “Tanrı yoktur” demek ister. Ateizm mantıktan değil tatminsizlikten ortaya çıkar. Sen ona mantıksal nedenler bulabilirsin; bu başka bir şeydir. Tatmin olmadığın için bir ateist olduğunu söylemeyebilirsin. “Tanrı yoktur ve benim kanıtlarım var” diyebilirsin. Ancak gerçek olan bu değildir.
Bir hikâye okuyordum:
Bir adam çok hastaydı ve her türden tedaviyi denemişti ama hiçbir şeyin faydası olmamıştı. En sonunda bir hipnozcuya gitti. Ve hipnozcu ona sürekli tekrar etmesi için bir mantra verdi: “Ben hasta değilim.” Her sabah ve akşam en az on beşer dakika, ‘Hasta değilim, sağlıklıyım’ de. Ve bütün gün ne zaman aklına gelirse onu tekrar et dedi. Birkaç gün içinde iyileşmeye başladı. Ve birkaç hafta içinde tamamıyla iyileşmişti.
Sonra karısına “Bu bir mucize! Bu hipnozcuya başka bir mucize için de gitmeli miyim? Çünkü son zamanlarda hiç cinsel iştahım kalmadı ve cinsel ilişki neredeyse tamamen bitti. Hiç arzum yok,” dedi.
Karısı çok mutluydu. “git” dedi. Çünkü çok tatminsiz hissediyordu.
Adam hipnozcuya gitti. Geri geldi, karısı ona sordu: “Sana şimdi ne mantrası, ne telkini verdi?” Adam karısına söylemedi. Ancak birkaç hafta içinde cinsel iştahı geri gelmeye başladı. Yeniden arzu duymaya başladı. Kadının çok kafası karışmıştı. Israrla sormaya devam etti ama adam gülüyor ve hiçbir şey söylemiyordu. O da bir gün adam sabahleyin banyoda meditasyonunu yaparken, şu on beş dakikalık mantrasını söylerken ne dediğini duymaya çalıştı. Ve adam, “O benim karım değil. O benim karım değil. O benim karım değil,” diyordu.
Unutma her şey yaşlandıkça ölüme doğru gider. Çeper her zaman yaşlıdır. Ve merkez her zaman yenidir. Çeper yeni kalamaz çünkü her an o yaşlanıyor, bayatlıyor. Merkez her zaman taze ve gençtir.
Ruhun ne bir çocuktur, ne genç bir adamdır, ne de yaşlı bir adamdır. Ruhun basitçe ölümsüz tazeliktir. Onun yaşı yoktur. Bunu tecrübe edebilirsin; genç olabilirsin, yaşlı olabilirsin: Sadece gözlerini kapat ve onu bul. Merkezinin nasıl olduğunu hissetmeye çalış; yaşlı mı, genç mi? Merkezin her ikisi de olmadığını hissedeceksin. O her zaman yenidir, o asla yaşlanmaz. Niçin? Çünkü merkez zamana ait değildir.
Satış eğitimlerinde söyledikleri gibi; müşteri her zaman haklıdır. Sana şunu söylemek isterim: Sevgi ve ilişki dünyasında sen her zaman haksızsın, diğeri her zaman haklıdır.

Annelik
Anne olmak dünyadaki en büyük sorumluluklardan bir tanesidir. Bir eve sahip olunabilir, bir arabaya sahip olunabilir; asla bir kimseye değil.
Bu ilk derstir; buna hazırlıklı ol. Çocuk gelmeden önce onu kendi çocuğun olarak değil bağımsız bir varlık, kendi hakları olan biri olarak selamlayabilir olmalısın.
Ve ikincisi şudur: Çocuğa yetişkin bir insana olduğu gibi davran. Asla çocuğa çocuk gibi davranma. Çocuğa derin bir saygı göster. Tanrı seni ev sahibi olarak seçmiştir. Çocuğa saygı duymak çok zordur. Çocuğu aşağılamak çok kolaydır. Aşağılamak çok kolay gelir çünkü çocuk çaresizdir hiçbir şey yapamaz, öç alamaz, aynı şekilde karşılık veremez.
Çocuğu gerçekten seviyorsan hatırlaman gereken bir şey var: Onun hiçbir şekilde bir ikiyüzlü olmasına asla ve asla yardım etme, hiçbir şekilde onu buna zorlama.
Ve üçüncü şey: Ahlaka kulak asma, dine kulak asma, kültüre kulak asma; doğayı dinle. Doğal olan her şey senin için bazen çok zor, çok rahatsız edici olsa da iyidir. Çünkü sen doğana uygun şekilde yetiştirilmedin. Anne baban seni gerçek sevgiyle, sanatına uygun olarak yetiştirmedi. O sadece rastlantısal bir şeydi. Aynı hataları tekrar etme. Pek çok kez rahatsız olacaksın...
Çocuk senin rahminin içindeyken yaptığın her şey sürekli olarak bir titreşim halinde çocuğa ulaşır. Öfkeliysen karnında bir kızgınlık gerilimi vardır. Çocuk hemen onu hisseder. Üzgünken karnında bir üzüntü ortamı vardır. Çocuk hemen donuk, kederli hisseder. Çocuk tamamıyla sana bağımlıdır. Senin ruh halin neyse çocuğun ruh hali de odur.
Çocuk başka her şeyden daha önemlidir. Birisi sana hareket ederse onu kabul et ama öfkelenme. “Hamileyim ve çocuk sana kızmaktan daha önemli. Bu dönem geçecek ve birkaç gün içinde bana kimin hakaret ettiğini ve ne yapmış olduğumu unutacağım. Fakat çocuk en azından yetmiş, seksen yıl dünyada olacak. Bu büyük bir proje” de. Eğer istersen günlüğüne not edebilirsin, çocuk doğduğunda, o zaman kızabilirsin ama şimdi değil. Sadece kendine şunu söyle: “Ben hamileyim. Öfkelenemem; buna izin yok.” Ben buna duyarlı anlayış derim.
Eşinle artık kavga yok, artık nefret yok, artık öfke yok, artık hüzün yok. Her ikiniz de çocuğa bakmak zorundasınız. Çocuk orada ise her ikiniz de kinci derecede önemlisiniz; her türlü tercih çocuğundur. Çünkü yeni bir hayat doğacak...ve o senin meyven olacak. Ve ta en başından çocuğun zihnine öfke, nefret, çatışma girerse, o zaman ona hayatı cehennem ediyorsun. Niçin çocuğu ıstırabın içine sokmalı?
Bir anne olarak görevimi nasıl en iyi şekilde yerine getirebilirim?
Çocuğa saygı göster; sadece sevgi değil ama saygı da göster. Eğer saygı yoksa o zaman sevgi sahiplenmeye dönüşür.
Saygı duyduğun birisine sahip olamazsın. Bir insana sahip olmak demek onu bir maddeye indirgemektir. Ve bir kez çocuk senin malın olursa sırtına yük biner. O zaman o yerine getirilecek bir görevdir ve anneler tüm hayatları boyunca ne kadar çok şey yaptıkları hakkında konuşur.
Bu sadece çocuğun doğumu değildir: aynı zamanda yeni bir tarzda sen de doğarsın, anne doğar. Bir kısmı çocuğun doğumudur; diğer kısmı anneliğinin doğumudur. Çocuk muazzam bir şekilde seni dönüştürdü. O sana bir şey verdi. Artık aynı kişi değilsin. Bir kadın ve bir anne arasında büyük bir fark vardır.
Bu andan itibaren, en başından beri kişi bu konuda uyanık olmalı. Ve annenden öğrendiğin davranış kalıplarını tekrar etmemeyi hatırla. Bu çok doğal bir şeydir çünkü bir annenin nasıl olması gerektiği konusunda bildiğin şey bu ve annenin davranışını ona karşı tekrar edeceksin. Ve yanlış olan da bu olacaktır. Tamamen yeni ol, annenden öğrenmiş olduğun her şeyi unut, onu izleme.
Ve şayet o arada bir ağlarsa bunun için fazlasıyla endişelenmeye gerek yoktur. Bırak o kendi başına birazcık ağlasın. Her zaman koşmana ve her zaman ona hizmet etmek için emrine amade olmana gerek yoktur. Bu sevgi gibi gözükür ama aslında onun özgürlüğüne müdahale ediyorsun. Onun süte ihtiyacı olmayabilir; bazen çocuk sadece ağlar. Çocuklar basitçe ağlamaktan hoşlanır; bu onun tek kendini ifade etme yöntemidir. Onun dili yoktur: Onun dili budur; o feryat eder, o ağlar. Bırak ağlasın; bunda yanlış hiçbir şey yok. O dünyayla ilişki kurmaya çalışıyor. Onu avutmaya çalışma, hemen ona meme verme. Eğer aç değilse ona meme vermek bir uyuşturucudur.
Eğer süt almak istemiyorsa, istekli değilse onu bırak. O zaman o asla Primal terapiye ihtiyaç duymayacaktır. Primal terapide bağıran insanlar, çocukluğunda müdahale edilmiş ve asla bağırmasına izin verilmemiş olanlardır.
Gerçek anne çocuğuna o kadar çok özgürlük tanır ki kendi fikrine karşı bile çıksa ona izin verilir. Ona açıkça de ki: “Benim fikrime göre bu doğru değildir, ama yapmakta serbestsin.” Bırak kendi tecrübeleri ile öğrensin. Kişi gerçekten böyle olgunlaşır; aksi taktirde insanlar çocuk olarak kalır. Yaşlanırlar ama bilinçleri gelişmez. Yani onlar elli yaşında olabilir ve zihinleri ise sadece on bir, on, on iki, oralarda bir yerde olabilir. İnsanların ortalama zihin yaşı on üçtür. Bunun anlamı onların bu zamanda durduğudur ve bu ortalamadır.
Bir çocuk doğar, yeni bir yaşam tarzı ortaya çıkar: O bir anne olur. Bu nedenle her zaman kocalar, çocuklardan korkar. Temelde onlar çocuklardan asla hoşlanmazlar çünkü üçüncü bir taraf ilişkinin içine girer; sadece girmekle kalmaz bu üçüncü taraf merkez halini alır. Ve bundan sonra kadın asla aynı eş değildir o farklıdır. Bundan sonra şayet bir koca gerçekten sevmek isterse tıpkı bir oğul gibi olmalıdır. Anne haline gelmiş bu kadın asla sıradan bir eş olamaz.
O bir anne olmuştur. Artık bunun için yapılabilecek bir şey yoktur. Geriye kalan tek şey senin onun oğlu olmandır. Onun sevgisini almanın yegâne yolu budur, aksi takdirde sevgi onun kendi oğluna gidecektir.
Bir kadın bir çocuğu doğurduğunda, o hayattır. O, çocuğun gözlerinin içine baktığında kendi varlığının içine bakar. Çocuk büyümeye başladığında o da çocukla birlikte büyür.
Kadınlardan korkan insanlar var ve eğer kadınlardan korkarsan onları sevemezsin. Korkudan sevgi nasıl çıkabilir? Ve niçin kadından korkarsın? Çünkü çocukluğun annenden korkarak yaşandı. O sürekli senin peşindeydi, sürekli seni balyozluyordu. Sürekli olarak sana şunu yap bunu yap diyordu; elbette senin iyiliğin için.  Neyin doğru olduğunu sana söyleyerek seni bir korkağa dönüştürdü. Hoşlansan da hoşlanmasan da, kendiliğinden içinden gelse de gelmese de emirlere uymak zorundasın. Ve sen o kadar çaresizdin ki... Hayatta kalman annene bağlıydı o yüzden onu dinlemek zorundaydın. O seni koşullandırdı. Ve annene olan korkun yüzünden kadınlardan korkuyorsun.
Milyonlarca koca annelerinin çok güçlü olması gibi basit bir gerçek yüzünden kılıbıktır. Bunun karısı ile hiçbir ilgisi yok; onlar sadece anneyi karılarının üstüne yansıtıyorlar. Karısı sadece annenin yeni bir versiyonudur. Annelerinden bekledikleri her şeyi karılarından da bekliyorlar.
Anne tarafından gerçekten hükmedilmiş, kayıtsız şartsız boyun eğdirilmiş bir çocuk, bir kadınla sevişemez çünkü bir kadına yaklaştıkça psikolojik olarak iktidarsızlaşacaktır. Annenle nasıl sevişebilirsin? Bu imkânsızdır. Bu yüzden pek çok insan karılarına iktidarsız hale gelir, ancak sadece karılarına. Anne olmak demek koşulsuzca sevebilmeye, sevmenin coşkusu için bir insanı sevmeye, birisinin geliştiğini görmenin saf coşkusu için bir insanın gelişmesine yardım etmeye muktedir olmak demektir.
- Sahsima ozel mesaj atmadan once Yonetim Hiyerarsisini izleyerek ilgili yoneticiler ile gorusunuz.
- Masonluk hakkinda ozel mesaj ile bilgi, yardim ve destek sunulmamaktadir.
- Sorunuz ve mesajiniz hangi konuda ise o konudan sorumlu gorevli yada yonetici ile gorusunuz. Sahsim, butun cabalarinizdan sonra gorusmeniz gereken en son kisi olmalidir.
- Sadece hicbir yoneticinin cozemedigi yada forumda asla yazamayacaginiz cok ozel ve onemli konularda sahsima basvurmalisiniz.
- Masonluk ve Masonlar hakkinda bilgi almak ve en onemlisi kisisel yardim konularinda tarafima dogrudan ozel mesaj gonderenler cezalandirilacaktir. Bu konular hakkinda gerekli aciklama forum kurallari ve uyelik sozlesmesinde yeterince acik belirtilmsitir.


Mart 07, 2011, 11:44:20 ÖS
Yanıtla #1
  • Administrator
  • Uzman Uye
  • *
  • İleti: 9534
  • Cinsiyet: Bay
    • Masonluk, Masonlardan Öğrenilmelidir

Aile ve Doğum Kontrolü
Yeryüzünde gerçekten güzel, gerçekten faydalı, içinde gelişme olan; hiç otoriterliğin, güç oyunlarının sahiplenmenin olmadığı, çocukların mahvedilmediği, karının kocasını tahrip etmeye çalışmadığı ve kocanın karısını tahrip etmeye çalışmadığı, sevginin ve özgürlüğün olduğu, insanların, diğer dürtüler yüzünden değil sadece sevinç içerisinde bir arada toplandığı, politikanın olmadığı aileler vardır; onlar çok enderdir, yüzde birden fazla değildir. Böyle aileler yeryüzünde var olmuştur; onlar hala vardır. Bu insanlar için bir değişikliğe gerek yoktur. Onlar gelecekte de aileler içinde yaşamaya devam edebilir.
Ancak daha büyük bir çoğunluk için aile çirkin bir şeydir. Psikanalizciye sorabilirsin ve o sana, “Her türden ruh hastalıkları aileden kaynaklanır, her türden psikoz, nevroz aileden kaynaklanır. Aile çok çok hasta insanoğlu yaratır” diyecektir.
Aile tüm nevrozlarımızın kökenidir. Ailenin psikolojik yapısını, insan bilincine ne yaptığını anlamak zorundayız. İlk şey şudur: O çocuğu belirli bir dinsel ideolojiye, politik dogmaya, birtakım felsefelere, kimi teolojilere koşullandırır. Ve çocuk o kadar masum ve kabullenici, o kadar korunmasızdır ki sömürülebilir. O henüz hayır diyemez, onun hayır demekle ilgili bir fikri yoktur. Ve hayır diyebilseydi bile demeyecektir çünkü o tamamıyla aileye bağımlıdır, kesinkes bağımlıdır. O, o kadar çaresizdir ki aile ondan hangi saçmalığı kabul etmesini isterse istesin aile ile hemfikir olmak zorundadır.
Aile çocuğun sorgulama yapmasına yardım etmez; o inanç aşılar ve inançlar zehirdir. Çocuk bir kez inançların ağırlığının altında kalırsa onun sorgulaması sakatlanır, felç olur, kanatları kopar. Sorgulama yapabileceği zaman geldiğinde, o kadar koşullanmış olur ki her araştırmasına belli bir önyargı ile başlayacaktır.
Her çocuk muazzam bir zeka ile gelir fakat aile onu sıradanlaştırır çünkü zeki bir çocukla yaşamak sorun çıkarır. O şüphe duyar, şüphecidir, sorgular, boyun eğmez, asidir. Ve aile boyun eğen, takip etmeye, taklit etmeye hazır birisini ister. Bu nedenle de ta en başından itibaren zeka tohumları yok edilmelidir, neredeyse tamamen yakılmalıdır.
Zerdüşt, İsa, Lao Tzu, Buda gibi birkaç kişinin toplumsal yapıdan, ailenin koşullandırmasından kaçabilmiş olması bir mucizedir.
Muhammed, kendi geçmişine karşı başkaldırdı, Buda, kendi geçmişine karşı başkaldırdı, İsa kendi geçmişine karşı başkaldırdı. Hepsi asiydi ve aile asi ruha kesinlikle karşıdır.
Her çocuk annesine kızgındır. Anne pek çok şeyi yasaklamak zorundadır, anne hayır demek zorundadır; bu kaçınılmazdır. İyi bir anne bile arada bir hayır demek, yasaklamak ve reddetmek zorundadır. Çocuk nefret, öfke duyar. O anneden nefret eder ve aynı zamanda anneyi sever çünkü o, onun hayatta kalması demektir, yaşamının ve enerjisinin kaynağıdır. O yüzden o anneden nefret eder ve bununla birlikte anneyi sever.
Ve bu bir kalıba dönüşür. Kadını seveceksin ve aynı kadından nefret edeceksin. Ve başka bir seçeneğin yoktur. Bilinçsizce anneni her zaman aramaya devam edeceksin. Ve kadına olan şey de budur; onlar da babalarını arayıp dururlar. Tüm yaşamları bir koca olarak babalarını aramaktır.
Bir ailenin içinde er ya da geç sevgi yok olur. Belki de daha en başından itibaren o yoktu. Belki o görücü usulü bir evlilikti; başka dürtüler için, para, güç, saygınlık için. Belki de en başından itibaren hiç sevgi yoktu. Çocuklar daha çok bir açmaza benzeyen bir nikahtan doğar; çocuklar sevgisizlikten doğar.
Hayattaki ilk derslerini anne babalarından öğrenirler ve anne babalar sevgisizdir ve bitmek tükenmek bilmeyen kıskançlıklar ve kavgalar ve öfke vardır. Ve çocuklar sürekli anne babalarının çirkin yüzlerini görür. Onların umutları yok olur. Anne babalarının hayatlarında gerçekleşmediyse kendi hayatlarında da sevginin gerçekleşeceğine inanamazlar. Onun gerçekleştiğini görmek sonradan kendi hayatında onun gerçekleşmesine izin vermek için tek yoldur. Eğer anneni ve babanı derin bir sevgi ve büyük bir aşk içerisinde, birbirlerine özen gösterirken, birbirleri için büyük bir şefkat içerisinde, birbirlerine saygı içinde görürsen o zaman sevginin gerçekleştiğini görmüşsündür. Umut yükselir. Kalbine bir tohum düşer ve gelişmeye başlar. Onun senin başına da geleceğini bilirsin.

Benim insanlarda gözlemlediğim şey şudur: Kadınlar bilinçaltının derinlerinde, “Bak anne ben de en az senin çektiğin kadar acı çekiyorum” demeye devam ediyor. Erkekler sonradan kendilerine sürekli olarak, “Baba merak etme, hayatım en az seninki kadar mutsuz. Senden öteye geçmedi, sana ihanet etmedim. Tıpkı senin olduğun gibi aynı mutsuz kişi olarak kaldım. Zincirin halkasıyım, geleneği devam ettiriyorum. Ben senin temsilcinim, Baba sana ihanet etmedim. Bak anneme yaptığın şeylerin aynısını çocuklarımın annesine yapıyorum. Bana yapmış olduğun şeyleri çocuklarıma yapıyorum. Onları senin beni yetiştirdiğin gibi yetiştiriyorum,” demeye devam eder.
Çocuk bir ağaç gibidir. Evet, yardım edebilirsin. Toprağı hazırlayabilirsin, gübre koyabilirsin, sulayabilirsin. Güneş ona ulaşıyor mu ulaşmıyor mu izleyebilirsin, hepsi bu. Ancak bu ağacı sen inşa ediyorsun demek değildir, o kendiliğinden büyüyor. Yardım edebilirsin ama onu yetiştiremezsin ve onu inşa edemezsin. Onları inşa etmeye başladığın an, onların etrafında kişilikler ve kalıplar yaratmaya başladığın an onları hapsediyorsun.
Thomas Gordon ile tamamen aynı fikirdeyim. “Tüm anne babaların potansiyel olarak çocuk tacizcisi olduklarını düşünüyorum çünkü çocukları yetiştirmenin temel yöntemi güç ve otoriteye dayanır. Bana göre pek çok anne babanın ‘bu benim çocuğum, çocuğum ile ne yapmak istersem yapabilirim’ düşüncesine sahip olması tahrip edicidir. Bu fikir şiddet içerir, bu tahripkardır: ‘Bu benim çocuğum ve canım ne isterse onu yaparım!”
Bir çocuk bir nesne değildir, o bir sandalye değildir, o bir araba değildir. Ona canın ne isterse yapamazsın. O senin aracılığınla gelir ama sana ait değildir. O Tanrı’ya, varoluşa aittir. En iyi ihtimalle sen bir bakıcısın; onu sahiplenme.
Bu nedenle aileye karşıyım ama ailelerinde gerçekten mutlu olanlar-akışkan, canlı, sevecen-onu yok etmek zorundadır demiyorum. Hayır ihtiyaç yoktur. Onların ailesi zaten küçük bir komündür.
Bir gün bir kadın bir alışveriş mağazasında oğlunu oyuncak bölümüne götürmüştü. Dev gibi sallanan atı görünce çocuk üzerine tırmandı ve neredeyse bir saat boyunca ileri geri sallandı.
“Hadi oğlum,” diye yalvardı anne, “babanın akşam yemeğini hazırlamak için eve gitmek zorundayım.” Genç adam yerinden kıpırdamadan reddetti ve kadının tüm çalarını sonuçsuz bıraktı. Bölüm müdürü de küçük adamı tatlı sözlerle, herhangi bir başarıya ulaşamadan ikna etmeye çalıştı. En sonunda çaresizlik içinde mağazanın psikologunu çağırdılar.
Kibarca ona doğru gitti ve oğlanın kulağına bir iki sözcük fısıldadı ve delikanlı hemen atlayıp annesinin yanına koştu. “Bunu nasıl yaptınız?” diye anne inanmaz gözlerle sordu. “Ona ne söylediniz?”
Psikolog bir an tereddüt etti ve “Söylediğim tek şey şuydu: ‘Hemen o sallanan attan aşağı in; inmezsen evlat, karnını deşeceğim.”
İnsanlar er ya da geç korkunun işe yaradığını, otoritenin işe yaradığını, gücün işe yaradığını öğrenir. Ve çocuklar anne babalarına o kadar bağımlıdırlar ve o kadar çaresizdirler ki onları korkutabilirsin. O senin onları baskı altına alma ve sömürme yöntemin haline gelir ve onların gidecek hiçbir yeri yoktur.
Anne ve baba sevişiyorken, kapalı kapıların ardında sevişiyorlar. Sessiz kalıyorlar, asla çocukların aşkın ne olduğunu görmesine izin vermiyorlar. Çocuklar onların sadece çatışmalarını görüyor; didişmek, kavga etmek, birbirlerine vurmanın, birbirlerine hakaret etmenin, birbirlerine aşağılamanın kaba ve ince yöntemleri. Çocuklar sürekli neler olduğunu görüyor.
Niçin tüm dinler doğum kontrolüne karşıdır?
Papa doğum kontrolüne karşıdır. O böyle olmak zorundadır çünkü tüm dinler, sayıları düşeceği gibi basit bir neden yüzünden doğum kontrol yöntemlerine karşıdır. Bu politik bir oyundur: Kimin sayısı daha çok; Katoliklerin mi yoksa Protestanların mı, Hinduların mı yoksa jainaların mı yoksa Müslümanların mı? Tüm siyaset, özellikle demokrasi yüzünden sayılar üzerinedir.
Fakat aslında doğum kontrolü tüm insanlık tarihi içinde insanlığın başına gelen en büyük kutsamadır. O en büyük devrimdir. Doğum kontrolünün bulunmasıyla kıyaslandığında hiçbir devrim çok büyük değildir. Çünkü doğum kontrol aracılığıyla kadın erkekle eşit hale gelebilir.
Sadece doğum kontrolü aracılığıyla kadın erkeğin sahip olduğunu iddia ettiği tüm haklara sahip olabilir. Aksi takdirde o neredeyse her zaman hamiledir.
Ve onun tüm hayatı, çocukları doğurmakla heba edildi. O başka hiçbir şey yapamadı; resim yapamadı, şiir yazamadı, müzik yapamadı, dans edemedi. Devamlı hamileysen nasıl dans edebilirsin. Onu çok hasta eder, midesi bulanır. Dünyaya bir düzine çocuk ya da dünyaya iki düzine çocuk getiren bir kadın başka hiçbir şey için vakit bulamaz.
Bu kadının köleliğinin kökendeki nedenidir. Ve eğer erkeğe ekonomik olarak bağımlıysa özgür olamaz. Eğer erkeğin ve kadının eşit olduğu bir insanlığa ihtiyacımız varsa o zaman doğum kontrolü mümkün olduğunca yaygın bir şekilde kullanılmalıdır; normal olmalıdır...
Ve papa kürtaja da karşıdır. Niçin bu insanlar kürtaja karşı olsun? Bir yandan ruhun ölümsüzlüğünden bahsedip duruyorlar. O halde niçin kürtajdan korkulsun. Ruh ölümsüzdür; o halde bunda günah olamaz. Kürtajla yapmış olduğun tek şey, ruhun bu bedene girmesini önlemektir. Ruh başka bir beden bulacaktır, bu gezegende değilse o zaman başka bir gezegende çünkü bilim adamları en azından elli bin gezegen olduğunu söylüyor, en azından. Bu üzerinde yaşam olan en az sayıdır. Daha fazlası olabilir, elli bin neredeyse kesindir. O yüzden şayet bu gezegende değilse o zaman başka bir gezegende...
Ya ruhun ölümsüzlüğüne inanırsın, o zaman hiçbir şey öldürülmez çünkü hiçbir şey öldürülemez yahut ruhun ölümlülüğüne inanırsın, o zaman öldürülecek hiçbir şey yoktur, gerçekten bir ruh yoktur, sadece beden vardır.
Din adamları, papalar ve diğerleri insanın coşkuyla yaşamasından, şayet insanlar coşkuyla, neşeyle, saadet içerisinde yaşamaya başlarlarsa kimsenin onların cennetini umursamayacağı gibi basit bir neden yüzünden hoşlanmazlar. İnsanlar son derece mutsuz yaşamalılar, ancak o zaman onlar, “Bak, bu hayat perişanlıktır. Başka hayatları, başka âlemlerdeki hayatı ara. Bu hayat cehennem, o yüzden onu yaşamak için zamanını başka hayatlar, ilahi hayatı bulmaya harca,” diye vaaz verebilirler. Dünyanın mutsuz kalması onlar için avantajdır.

Kürtajı nasıl görüyorsunuz?
Kürtaj bir günah değildir; aşırı kalabalıklaşmış olan böyle bir dünyada sevaptır. Ve şayet kürtaj bir günahsa Polonyalı Papa ve Rahibe Teresa ve onların şirketi bundan sorumludur çünkü onlar doğum kontrol haplarına karşıdır, doğum kontrol yöntemlerine karşıdır. Bu insanlar tüm kürtajların sebebidir, onlar sorumludur. Bana göre onlar büyük suçlulardır!
Öteki tarafta bir cennet fantezisi kurulmuştur çünkü yeryüzünde cehennemi yaşamaktayız.

Yaratıcılık
Yaratıcılık senin erkek ya da kadın olmanla ilgilenmez. Niçin her zaman erkek ve kadın arasına bölücü çizgiler konulur. Hakikat şudur ki, her erkek içinde bir kadın taşır ve her kadın içinde bir erkek taşır.
Sevgi o kadar doyurucudur ki şiir yazmak kimin umurunda? Şiir treni kaçırmış insanlar tarafından yazılır. Sevgiden kaynaklanan yaratıcılık çok zordur. Evet, farklı türden bir yaratıcılık olacaktır. Bir erkeği seversen belki mutfağın yaratıcılık alanın haline gelecektir. Erkeğinin en iyi yiyeceğe sahip olmasını istersin. Erkeğinin en iyi kıyafetlere sahip olmasını istersin. Benim elbiselerime bir bak! Bu sevgiden kaynaklanan yaratıcılıktır.
Eğer gerçekten bir şey yaratmak istersen sevgiyi de düşünme. Çünkü sevgi o kadar çok tatmin edicidir, o kadar çok duyurcudur, o öylesine bir mucizedir ki, şiir yazmayı kim ister ki? Şiir yaratmış, resim yaratmış, heykel yaratmış erkek ya da kadın tek bir aşıkla karşılaşmadın. Bunun tek nedeni onların son derece mutlu olmalarıdır.
Ne türden yaratıcı girişimlerde bulunmak istiyorsan sadece yap; ancak unutma, erkeğin aşağılık kompleksine sahip değilsin. O yüzden erkekle hiçbir yönden rekabet edemezsin. Sen zaten daha iyi bir konumdasın. Erkek zavallıdır; sadece zavallı adama şefkat duy.
Sadece bir asır önce dünyanı her yanındaki tüm kadınlar sürekli olarak hamileydi. Bir çocuk onun hayatından dokuz ayı alır, sonra çocuğu yetiştirmek zorundadır. Ve çocuk henüz altı aylık değilken o yeniden hamiledir. Bu sigaranın birini söndürmeden yenisini yakmak gibidir. Ve tek bir çocuk bile öylesine bir beladır ki...
Yoksul ülkelerde ne kadar çok çocuğun olursa ekonomik olarak o kadar iyileşeceğin eskimiş fikri hala devam etmektedir. Geçmişte bu doğruydu; bugün ise kesinlikle yanlıştır. Sadece daha çok Müslüman yaratmak için Muhammed dokuz kadınla evlendi ve Müslümanların dört kadınla evlenmesine izin verdi. Çünkü Müslümanlarla Müslüman olmayanlar arasında sürekli bir savaş vardı ve bu bir iktidar mücadelesiydi; sayıların politikasıydı. Bu yüzden erkeklerin daha çok kadınla evlenmeleri ekonomik olarak, politik olarak önemliydi ve insanlar birbirlerinin kabilelerinden kadınları çalıyordu.
Ancak artık her şey tamamen değişmiştir; nüfus aşırı artmıştır. Artık bugünün ihtiyacı kadının yaratıcılığını yeni boyutlara taşımaktır: şiire, edebiyata, resme, müziğe, mimariye, heykele, dansa. Onun yaratıcılığının tüm renklerine izin verilmelidir.
Artık bir çocuk yaratmak tehlikelidir. Dünya nüfusunu daha da artırmak artık intihar etmek gibidir; daha şimdiden gereğinden fazlayız. Artık çocuk doğurmak yaratıcı değildir; yok edicidir. Ancak Papa, Mahatma Gandi ve sözde diğer azizler seksin sadece üreme amaçlı olarak yapıldığında ahlaki olduğunu söylüyor. Onlar aslında sana seks sadece hayvani olduğunda iyidir diyor; çünkü hayvanlar sekse sadece üreme amaçlı olarak başvurur. Bana göre, üreme amacıyla seks yapmak günahtır çünkü o hayvanidir, o bilinçsizdir, o biyolojiktir. Ve unutma: Üremek yaratmak değildir.
Bir kadının enerjileri serbest kaldığında o daha yaratıcı olabilecektir. Ancak zannediyorum ki erkek kadının yaratıcılığından korkuyor. Kadın kesinlikle erkeğin yaratıcılığını geçebilir; yaratıcılık ona doğal olarak bahşedilmiştir. Şayet kadın meydana kendi merkezinde olarak, köşeli olmayarak, mutluluğuyla, sevgisiyle meydana çıkarsa erkeğin yaratmış olduğu şey, hiçbir şeydir. O yüzden senin için tatmin edici olduğunu hissettiğin herhangi bir yönde harekete geç.
Erkeğin bugüne kadar yaratmakta olduğu her türden şeyi kadın yarattığı gün...Ve artık biyolojinin kadın üzerinde hiçbir gücü olmadığı için enerjini bir lezbiyen olmak için harcama. Her alanda yaratıcı olmak için bu senin zamanındır ve kendi Picassolarına, kendi Mozartlarına, kendi Van Gohg’larına, kendi Shakespere’lerine sahip olacaksın.
Şayet kadınlar politikada lider, bilimde lider, şiirde lider, resimde lider olursa, her şeye tamamıyla yeni bir bakış açısı getirirler. Onlar dünyanın yarısıdır; onlar dünyanın yarısına sahipler. Ve benim deneyimime göre onlar muazzam bir şekilde buna muktedirler, güvenilirler. Onlara güvenebilirsin çünkü onlar seninle kafadan değil, kalpten temas kurar.
Bana öyle geliyor ki kadınlar kendi yeteneklerini erkeğin onurunu korumak için gizlemiştir: Bu doğru mudur?
Bu insanlık tarihini en büyük felaketlerinden birisi olmuştur, çünkü kadın asla yetenekleri için takdir görmemiştir, onlar yavaş yavaş yeteneklerini frenlemiştir. Çünkü kendini frenleyen bir kadın daha çok takdir edilmiştir, ahmak bir kadın daha çok takdir edilmiştir. Onun sadece güzel, orantılı bir bedeni olmalı ve hiç zihni ve daha fazlası olmamalıdır. O bir inek olmalıdır; zekası olmamalıdır, delici farkındalığı olmamalıdır. Beklenen budur. Aksi taktirde erkek, utanç hisseder, incinir.
Bu yüzden kadınlar asırlar geçtikten sonra bir numara öğrenmişlerdir; oyunun kuralı kadının yeteneklerini göstermemesi gerektiğidir. Eğe o zekiyse aptalı oynamalıdır. Şayet yaratıcıysa hiçbir şey yapmamalıdır. O yaratıcılığını küçük ev işleri ile sınırlamalıdır; oturma odası ve mutfak ve bunun gibi şeyler. Erkeğin egosunu incitebilecek hiçbir şey yapmamalıdır: Şiir yazmamalıdır, bir ressam olmamalıdır, heykel yapmamalıdır; aksi takdirde erkek aşağılık hissine kapılır.
Sezgisel olan her şey erkekten daha çok kadına sunulmuştur; entelektüel olan her şey erkeğe kadından çok sunulmuştur. Doğal olarak erkek entelekti takdir eder. O entelekte sahiptir ve onu takdir eder. Ve o sezgiyi kötüler; o buna kör inanç, saçmalık, aptallık, hurafe der. O bunu kötüler çünkü ona sahip değildir.
Ortaçağ’da cadı denen ve yakılan kadınlar gerçekten algıları çok açık kadınlardır. Erkek buna katlanamazdı, din adamı buna katlanamazdı. Tüm kilise erkek egemen kaldı, tüm Hıristiyan cemaati erkektir. Üçlü Birlik’in içinde tek bir kadına bile yer yoktur; tüm hiyerarşi erkektir. O aslında cadılığa değil kadına karşıydı. Er ya da geç tarih doğru bir şekilde yazıldığında bu hareketin cadılığa karşı olmadığı gösterilecektir.

Beden
Nasıl sağlıklı olmalı?
Beden senin temel hakikatindir o nedenle asla bedene karşı olma. Ne zaman bedene karşı olursan, Tanrı’ya karşı olursun. Ne zaman bedenine karşı saygısız olursan, gerçeklikle bağını yitiriyorsun çünkü beden senin temasındır. Bedenin senin köpründür. Bedenin senin mabedindir.
Ancak sana basit bir şey olan çiçeği takdir etmek öğretilmiştir. Sana basit bir şey olan ağacı takdir etmek öğretilmiştir. Hatta sana taşları, kayaları, dağları, nehirleri takdir etmek öğretilmiştir ama sana asla kendi bedenine saygı duyman, asla onun tarafından büyülenmen öğretilmemiştir.
Hiç engeli olmayan birisiyle karşılaşmak çok zordur, bedeni gergin olmayan bir insanla karşılaşmak çok zordur. Bu sertliği gevşet; bu gerginlik enerjini bloke ediyor. Bu gerginlikle akış mümkün olamaz.
Niçin herkes bu kadar gergin? Niçin gevşeyemiyorsun? Sen hiç, bir kediyi uyurken, öğleden sonra pineklerken gördün mü? Kedi nasıl da basit bir şekilde ve ne kadar güzel bir şekilde gevşer. Sen de aynı şekilde gevşeyemez misin? Yatağında bir o yana bir bu yana döner durursun, gevşeyemezsin. Kedilerden öğren; nasıl uyuyorlar, nasıl gevşiyorlar, nasıl gergin olmayan bir şekilde yaşıyorlar. Ve tüm hayvanlar dünyası bu gergin olmayan şekilde yaşar. İnsan bunu öğrenmek zorundadır çünkü insan yanlış bir şekilde koşullandırılmıştır, insan yanlış programlanmıştır.
Nefes alma; korku yüzünden. Cinsellik korkusu yüzünden insanlar nefes almaz çünkü derin nefes aldığında, nefesin doğrudan seks merkezine iner ve ona çarpar. İçerden ona masaj yapar onu heyecanlandırır.
Ciğerlerde altı bin tane delik vardır ve normalde üç bin delik asla temizlenmez; onlar her zaman karbondioksit ile dolu olarak kalır. Sen bu yüzden donuksun, bu yüzden sen uyanık gibi gözükmüyorsun, bu yüzden farkındalık zordur. Karbondioksit senin için iyi değildir; onun sürekli olarak dışarı atılması gerekir. Yeni, taze hava solumak zorundasın, daha fazla oksijen solumak zorundasın. Oksijen senin içsel ateşini yaratacaktır, oksijen seni alevlendirecektir. Ancak oksijen senin cinselliğini de tutuşturur.
Benim gözlemim şudur: cinsel olarak baskılanmış insanlar zeki değildir. Sadece cinsel olarak çok, çok canlı insanlar zeki insanlardır. Hiç arada bir bedenine dokunuyor musun? Hiç kendi bedenini hissediyor musun ya da ölü bir şeyin içine tıkılıp kalmış gibi mi duruyorsun? Olan şey budur. İnsanlar neredeyse donmuş haldedir; onlar bedeni sanki bir tabutmuşçasına taşıyorlar. O gerçeklikle iletişim kurmana yardım etmez, o ağırdır, o engeldir.
Bedenini kabul etmek zor olacaktır. Onu suçlarsın, her zaman onun hatalarını bulursun. Onu asla takdir etmezsin, onu asla sevmezsin. Ve sonra bir mucize istersin: Birisi gelecek ve senin bedenini sevecek. Şayet sen kendin onu sevemezsen, o halde bedenini sevecek başka birisini nasıl bulacaksın?
Sen hiç çirkin bir kuşla karşılaştın mı? Sen hiç çirkin bir ceylanla karşılaştın mı? Bu asla olmaz. Onlar hiçbir güzellik salonuna gitmez ve bir uzmana danışmaz. Onlar basitçe kendilerini kabul eder ve bu kabullerinin içinde onlar güzeldir. Kendini kabul ettiğin an güzelleşirsin. Kendi bedeninden keyif aldığında başkalarına da keyif verirsin.
Çirkin olduğunu biliyorsun, korkunç, iğrenç olduğunu biliyorsun. Bu fikir insanları iter, bu fikir insanların sana aşık olmasına yardım etmeyecek; onları senden uzak tutacaktır. Onlar sana yaklaşıyor bile olsalar, senin titreşimini hissedecekleri an senden uzaklaşacaklardır.
Niçin Buda’ya pek çok insan gelmiştir ve niçin İsa’ya pek çok insan gelmiştir. Bu insanlar kendilerini seviyorlardı. Onlar kendi varlıklarına öylesine büyük bir aşk duyuyor ve öylesine çok haz alıyorlardı ki, etraflarında bulunan kim olursa olsun onlar tarafından çekilmesi çok doğaldı.
Bedenine karşı sevecen ol, bedeninin dostu ol. Bedenine hürmet et, bedenine saygı duy, bedenine dikkat et; o Tanrı’nın armağanıdır. Ona iyi davran ve o sana çok büyük gizemlerin kapısını açar. Tüm gelişim senin bedeninle nasıl ilişki kurduğuna bağlıdır.
İnsanlara daha çok dokun. Dokunmak hususunda çok alıngan hale geldik. Eğer birisi seninle konuşuyorsa ve çok yakına gelirse geriye doğru gitmeye başlarsın. Kendi alanımızı koruruz. Dokunmayız ve başkalarının bize dokunmasına izin vermeyiz. Elleri tutmayız, sarılmayız. Birbirimizin varlığından keyif almayız.
Duşun altında dururken fırsatı kullan; üzerine yağan suyun dokunuşunu hisset. Toprağa çıplak olarak uzan, yeri hisset. Kumsalda yere uzan, kumu hisset. Kumların sesini dinle, denizin sesini dinle. Her fırsatı kullan; sadece o zaman duyuların dilini yeniden öğrenebileceksin. Duyularını alışkanlıklardan özgürleştir. Alışkanlıklar cansızlığın kökündeki nedenlerdir.
Bir kadınla ya da bir erkekle sevişiyorken bunu büyük bir kutlama yap ve her seferinde ona yeni bir yaratıcılık getir. Bazen sevişmeden önce dans et. Bazen sevişmeden önce dua et. Bazen ormana doğru koş sonra seviş. Bazen yüzmeye git ve sonra seviş. O zaman her aşk deneyimi sende daha çok ve daha çok duyarlılık yaratacaktır ve aşk bir daha asla donuk ve sıkıcı olmayacaktır.
Psikologlar yedi yaş civarında aptallığın başladığını söyler. Aslında o dört yaş civarında başlar ama yedi yaşına gelindiğinde bu çok, çok belirgindir. Aslında çocuklar tüm yaşamları boyunca öğrendiklerinin yüzde ellisini yedi yaşına geldiklerinde öğrenmiş olurlar. Eğer o yetmiş yaşına kadar yaşarsa, o zaman kalan altmış üç yılda yalnızca yüzde elli öğrenecektir; yüzde ellisi zaten öğrenilmiştir. Olan şey nedir? O aptallaşır, öğrenmesi durur. Zeka olarak düşünecek olursan bir çocuk yedi yaş civarında yaşlanmaya başlar. Fiziksel olarak o daha sonra yaşlanacaktır-otuz beş yaşından itibaren inişe geçecektir-ancak zihinsel olarak o zaten inişe geçmiştir.
Ortalama zihinsel yaşın on iki yıl olduğunu bilmek seni şaşırtacaktır. İnsanlar bunun ötesinde gelişmez, orada takılıp kalır. Bu yüzden dünyada bu kadar çok çocukluk görürsün. Altmış yaşında bir kimseye sadece küfür et ve birkaç saniye içinde o, on iki yaşında bir çocuktur. Ve o öyle bir şekilde davranıyordur ki böyle bir yetişkin insanın bu kadar çocuk olabileceğine inanamayacaksın.
İnsanlar çocuk gibi ölür; onlar asla büyümez.
Nasreddin Hoca’nın çok şehvetli bir papağanı vardı. Papağan sürekli olarak özellikle de bir konuk varken pis laflar ediyordu. Ve Hoca çok endişeliydi. Bu çok berbat bir hal alıyordu. En sonunda birisi onu bir veterinere götürmesini önerdi.
O da papağanı bir veterinere götürdü. Veteriner papağanı her yönüyle muayene etti ve “Hoca, azgın bir papağanın var. Tatlı, genç bir dişi kuşum var. Otuz kuruşa senin kuşun benim kuşumun kafesine girebilir,” dedi.
Hocanın papağanı kafeste dinliyordu ve Hoca “Aman Tanrım, bilemiyorum...otuz kuruş mu?” dedi.
Papağan, “Haydi, haydi Nasreddin. Ne çıkar?” dedi.
En sonunda Hoca “Tamam” der ve veterinere otuz kuruşu verir.
Veteriner kuşu alır, dişi kuşla birlikte kafese koyar ve kafesi örter. İki adam gidip otururlar. Bir anlık bir sessizlik olur ve sonar ansızın “Gak! Gak! Gak!” örtünün üstünde uçuşan tüyler göründü.
Veteriner, “Aman Allahım!” dedi ve koşup örtüyü kaldırdı. Erkek kuş dişiyi kafesin altında bir pençesi ile yere yatırmış diğer pençesi ile dişinin tüylerini yolup, zevk içerisinde, “Otuz kuruşa seni çıplak istiyorum, çıplak!” diye bağırıyordu.
Bir papağan bile insanların tarzını öğrenebilir, taklit edebilir, nörotik olabilir. Taklitçi olmak nevrozlu olmaktır. Dünyada aklı başında olmanın tek yolu, birey, kendine has bir birey olmaktır. Sen kendin ol.
Sadece sen tavrını değiştir ve altı ay içinde bedeninin şeklini değiştirdiğini göreceksin. Bu tıpkı bir kadına aşık olduğun zaman onun aniden güzelleşmeye başlamasını görmen gibidir. Belki o, bu ana kadar bedenine özen göstermemiş olabilir fakat bir erkek ona aşık olduğunda kendine dikkat etmeye başlar. O aynanın önünde saatlerce durur çünkü birisi onu seviyor! Aynısı olur: Sen bedenini seviyorsun ve bedeninin değişmeye başladığını göreceksin.
Ben o kadar berbat bir şekilde çirkinim ki bu yüzden çok acı çektim. Ne yapmalıyım?
Çirkinliğin senin bedeninle hiçbir alakası yoktur. Güzelliğin de bedenle fazla bir alakası yoktur. Fiziksel güzellik ve çirkinlik çok önemli değildir. Gerçek şey içseldir. Sana içerden nasıl güzel olunabileceğini öğretebilirim ve bu gerçek güzelliktir. O bir kez orada ise, fiziksel şeklinin pek bir önemi olmayacaktır.

Senin içinden bir şey, bir zarafet akmaya başladığında, o zaman dışarıdaki şekil bir kenara bırakılır. Kendi içine daha yüksek bir şey getir ve daha aşağıda olan unutulacaktır. Çünkü o tamamen görecelidir, mukayese edilebilir. Kendi içine daha yüksek bir şey getirebilirsen...Bu odanın içinde yanan küçük bir mum gibidir: Odaya daha büyük bir ışık getir ve küçük mum basitçe tüm önemini yitirir.
Ben bir plastik cerrah değilim. Sana yardım edebilecek bazı plastik cerrahlar bulabilirsin fakat bunun hiçbir şekilde yararı olmayacaktır. Biraz daha uzun, daha iyi şekilde bir burnun olabilir ama bunun çok bir faydası olmayacaktır. İçinde aynı kalırsan, dışsal güzelliğin basitçe senin içsel çirkinliğini gösterir. O bir kontrast haline dönüşecektir.
Çok çirkin bir kız, dalgalar bir şişeyi ayağının ucuna getirdiğinde kumsalda oturuyordu. Onu açtı; içinden dev bir cin dumanlar arasından dışarı çıkıverdi.
Beş bin yıldır bu şişenin içinde bir mahkum olarak kaldım” diye ağladı cin, “ve sen beni şimdi özgürleştirdin, bir ödül olarak, herhangi bir dileğini yerine getireceğim” dedi.
Çirkin kız mutluluktan uçarak, “Sofia Loren gibi bir endam, Elizabeth Taylor gibi bir yüz, Ginger Rogers’ınki gibi bacaklar istiyorum.”
Cin kıza dikkatlice baktı, sonra bir iç çekti, “Bebeğim, sen en iyisi beni şişeye geri koy.”
Ve erkek adet dönemindeki bir kadının zorluk çektiğini bilebilir. Kadının senin şefkatine ihtiyacı var. Ve aynı şey kadın tarafından da yapılmalıdır çünkü belki bilmiyorsun ama erkeğin de her ay kendi periyodu vardır. Fiziksel olarak dışa vurulmadığı için asırlar boyunca kimse erkeğin de aynı döngüden geçtiğini fark etmemiştir. O bunu yapmak zorundadır çünkü kadın ve erkek aynı bütünün parçalarıdır. Her ay dört ya da beş günlüğüne bir erkek de karanlık bir çukurun içine girer. Sen en azından sorumluluğu adetine atabiliyorsun. Erkek bunu bile yapamaz çünkü onun adeti sadece duygusaldır. O da senin içinden geçtiğin duygularla aynı duyguların içinden geçiyor. Ve onun fiziksel ifadesi olmadığından hiç kimse bunun üzerinde düşünmemiştir.
Bir erkeği sevdiğinde ve onunla yeterince uzun üre birlikte yaşadığında yavaş yavaş beden ritimleriniz çok uyumlu hale gelmeye başladığında zorluk ortaya çıkar. Yani sen adet gördüğünde, onun da adeti olur. Gerçek sorunu bu yaratır; her ikiniz de karanlık bir çukurdasınız, her ikiniz de depresyondasınız, her ikiniz de üzgünsünüz, her ikiniz de kederlisiniz. Ve siz sorumluluğu birbirinize atarsınız.
Bu yüzden erkek kendi periyotlarını bulmak durumundadır. Ve bunu bulmanın yolu, her gün günlüğüne nasıl olduğunu yazmaktır. Ve sürekli depresyonda olduğun, kötü bir ruh halinde olduğun, kavga etmeye hazır olduğun beş günlük bir blok bulacaksın. Günlüğüne not alarak, iki ila üç ay izlediğinde kesin bir karara varacaksın: o beş gün bunlardır. Kadınını uyar: “Benim beş günüm bunlardır.”
Adet dönemindeyken hep çıldırıyorum. Geçen sefer evdeki bir şeyleri kırdım. Niçin adet dönemimde her zaman bu kadar yıkıcı hissediyorum?
Vahşi hissetmek kötü değildir ama bir şeyi kırmak iyi değildir. Pek çok kadın için adet dönemi biraz yıkıcıdır ve bunun sebebi son derece biyolojiktir. Anlamak ve biraz uyanık olmak ve farkında olmak durumundasın, böylelikle biyolojinden biraz daha yükselebilirsin.
Hamileysen adet durur çünkü adet dönemindeyken açığa çıkan enerji yaratıcı olmaya başlar: O çocuğu yaratır. Hamile olmadığında her ay enerji birikir. Ve şayet o yaratıcı olamazsa o zaman yıkıcı olur. O nedenle bir kadın adet dönemindeyken bu dört ya da beş gün boyunca son derece yıkıcı bir tavra sahiptir çünkü enerjiyle ne yapacağını bilmez. Ve enerji titreşir, o varlığının en derinindeki özü ele geçirir.
Onların enerjisi var ve bununla ne yapacaklarını bilmiyorlar. Doğum kontrol yöntemleri onların yaratıcı kanallarını tıkamıştır. Şimdi onlara yeni kanallar açılmazsa son derece yıkıcı olacaklardır. Batı’da aile hayatı neredeyse bitmiştir. Orada sürekli çatışma, sürekli kavga, sürekli tartışma ve birbirine karşı kötü davranışlar vardır. Ve sebep-ve hiç kimse sebebin ne olduğunu anlamıyor-biyolojiktir.
Kişi biyolojinin ötesine geçebilir ve bunu yapmak zorundadır. Aksi takdirde kişi hormonların kölesi olur. Bu nedenle ne zaman yıkıcı hissedersen dans etmeye başla.
Kadınların menapozu hakkında bir şeyler söyleyebilir misiniz?
Biyoloji seni on üç ila on dört yaşında cinsel olarak yeterli hale getirir; bu senin yaptığın bir şey değildir. Kırk ila kırk ikiye doğru yaklaştığında, belli bir yaşa geldiğinde biyolojinin amacı kalmaz. Seni sürükleyen tüm bu hormonlar kaybolur. Bu değişimi kabul etmek çok zordur; aniden kendinin artık güzel olmadığını, yüz gerdirmeye ihtiyacın olduğunu düşünmeye başlarsın.
Bu Batı’nın sorunlarından bir tanesidir. Doğu’da hiçbir kadın endişelenmez, her şey olduğu gibi kabul edilir. Kabul etmek Doğu yaşamının temelidir. Batı sürekli olarak doğayı zorluyor, her şeyin nasıl olması gerektiği hakkında talepte bulunuyor.
Seks etkisiz hale gelmeye başladığında, seksi hiçbir zaman olmadığı kadar çok düşünmeye başlarsın, büyük bir hamle! Ansızın çok fazla cinsellik zihni işgal ettiği için zihin sadece mantıken, rasyonel olarak tek bir şeyi anlayabilir; bu cinsellik nereden gelmektedir? O bastırılmış bilinçaltından geliyor olmalı.
Doğu’da hiçbir kadın, gençlikten yaşlılığa geçişi problem olarak hissetmez. Aslında o, eski şeytan gittiği için ve hayatı daha huzurlu olabileceği için son derece mutlu olur. Ancak Batı pek çok yanılsama içerisinde yaşamaktadır. Bir tanesi tek bir hayat olduğu yanılsamasıdır; bu muazzam sorunlar yaratır. Şayet tek bir hayat varsa ve seks kayboluyorsa sen bitersin. Artık daha fazla fırsat yoktur; hayatta daha çok heyecan olmayacaktır. Hiç kimse sana, “Sen güzelsin ve seni seviyorum ve seni sonsuza kadar seveceğim” demeyecek.
İkincisi, psikanalistler ve diğer terapistler, başka bir yanılsama yaratmıştır; seks neredeyse hayatla eş anlamlıdır. Ne kadar cinselliğin varsa o kadar canlısın. O yüzden seks yok olmaya başladığında kişi kendisini kullanılmış bir kartuş gibi hissetmeye başlar. Ve sonra insanlar her türlü garip şeyi denerler; yüz gerdirme, plastik cerrahi, silikon göğüsler...Bu aptalcadır, tamamen aptalcadır. İnsanlar perukları denemeye başlarlar. Onlar cinsel olarak kışkırtıcı elbiseleri denerler.
Neredeyse tüm Batılı kadınlar açlık çekiyor-onlar buna diyet diyorlar-çünkü Batı’da bir kadın şişman değilse güzeldir fikri vardır. Doğanın başka bir fikri vardır. Kadın birazcık şişman olmak durumundadır çünkü kadın doğaya göre annedir. Bir annenin çocuk için fazladan yağa ihtiyacı vardır çünkü çocuk onun rahmindeyken onun yiyeceğe ihtiyacı olacaktır ve çocuk rahimdeyken annenin midesi bulunmaya başlar, o yiyemez, kusmaya başlar.
Onun acil durumlar için bedeninde yağa ihtiyacı vardır böylelikle çocuğu doyurabilir çünkü çocuğun besine ihtiyacı vardır; o hızla büyüyor. Bilim adamları annenin karnındaki dozu ayda, bir çocuğun yetmiş yıllık yaşamı boyunca bir daha asla büyüyemeyeceği kadar hızla büyüdüğünü söylüyorlar. O kadar hızlı ki... Dokuz ayda neredeyse insanın tüm evriminin içinden; balıktan tüm aşamalara kadar geçer.
Erkek yüzyıllar boyunca insanların ilgisini çekecek diğer boyutlara sahip olmayı başarmıştır. Ve o kadına sadece tek bir boyut bırakmıştır: Bedeni. O kadını sadece bir sebze haline getirmiştir. Ve doğal olarak sebze şayet hiçbir müşteri yoksa endişelenmeye başlar! Cinsel olarak en çok sapkınlaşmış ülke olan Fransa da insanların bir kadına aşık olduğunda “Seni yemek istiyorum” demeleri bir rastlantı değildir. Bu insanlar yamyam mı? Kadın bir sebze mi nedir?
Öğrenmen gereken ilk şey, doğanın sana getirdiği değişiklikleri derin bir şekilde kabul etmeyi öğrenmektir. Gençliğin kendi güzelliği vardır, yaşlılığın da kendi güzelliği vardır. Seksi olmayabilir ama şayet bir insan sessizce, huzur içinde, meditasyon halinde yaşadıysa o zaman yaşlılığın kendine ait bir ihtişamı olacaktır. Tıpkı karla kaplı zirvelerin güzel gözükmesi gibi yaşlılığın beyaz saçlarının da kendi güzelliği vardır.
Yaşlı adam tüm bu koşma işini durdurmuştur. O kendi içine yerleşmiştir; o artık hiç kimseye bağımlı değildir. Yaşlı kadın da aynı yolu izlemelidir. Erkekler ve kadınlar arasında bir fark olmamalıdır.
Sevgi yalnızca biyolojik köleliğin ötesinde gerçekleşir. Biyolojik ilişki o kadar çirkindir ki yüzyıllar boyunca insanlar karanlıkta, ışıksız sevişmeye karar vermiştir. Böylelikle ne yaptıklarını görmezler.
Sürekli genç kalma fikri de çirkindir. Bütün dünya genç olmaya kendini zorlayarak sadece kendini daha gergin yaptığının farkına varmalıdır. Asla gevşeyemeyeceksin. Ve şayet plastik cerrahi başarılı olursa, o dünyada giderek daha büyük bir meslek haline gelirse, o zaman garip bir şeyin gerçekleştiğini göreceksin. Herkes birbirine benzemeye başlayacak.
Herkes bilgisayarların karar verdiği ebatta burna sahip olacak, herkesin aynı türden aynı kesim yüzü olacak. İnsanlar neredeyse hepsi benzer, üretim hattından çıkmış, birer birer Ford arabaları gibi makineler olacaklar.
Herkes uzun yaşamak ister ama hiç kimse yaşlanmak istemez. Niye? Bir sonraki aşama yüzünden. Aslında hiç kimse yaşlılıktan korkmaz ama yaşlılıktan sonra ölüm dışında bir şey yoktur. O yüzden herkes mümkün olduğunca uzun yaşamak ister ama asla yaşlanmak istemez. Çünkü bunun anlamı, ölümünün alanına girmiş olmandır. Derinde yaşlanmaktan korkmak ölüm korkusudur. Ve sadece nasıl yaşanacağını bilmeyenler ölümden korkar.

Zihin
Özünde dişi ya da erkek olmanın anlamı nedir?
Dişi olmak ya da erkek olmak fizyolojik olmaktan çok psikolojik bir meseledir. Jeanne Darc bir kadın değildir, İsa Mesih bir kadındır.
 Jeanne Darc psikolojik olarak bir erkektir; onun yaklaşımı temelde saldırganlıktı. İsa Mesih saldırgan değildir. O der ki: “Birisi yanağına bir tokat atarsa ötekini çevir. Ona diğer yanağını da ver.” Bu psikolojik olarak saldırgan değildir. İsa, “Kötüye direnme” der. Kötüye bile direnmemelidir! Kadınsı zarafetin özü dirençsizliktir...
Bilim erkektir, din dişidir. Bilim doğayı ele geçirme çabasıdır; din akışa bırakmaktır, kişinin doğanın içinde erimesidir.
Eğer kadın psikolojisini öğrenmek istersen o zaman en iyi örnekler; en saf örnekler mistikler olacaktır. O zaman Basho, Rinzai, Buda, İsa, Lao Tzu hakkında bir şeyler öğrenmen gerekecek.
Erkek zihni ve kadın zihni arasındaki fark nedir?
Beynin iki yarıküreye bölünmüştür: Sağ yarıküre ve sol yarıküre. Sağ yarıküre, sol ele bağlıdır, sol yarıküre sağ ele bağlıdır; çapraz bir şekilde.
Sağ yarıküre sezgisel, mantıksız, irrasyonel, şairane, platonik, hayalperest, romantik, mitsel, dindardır; ve sol yarıküre mantıklı, rasyonel, matematiksel, Aristocu, bilimsel, hesapçıdır.
Bu iki yarıküre sürekli çatışma halindedir.
Toplum sağ ellilerindir; sağ elli demek sol yarıküre demektir. Solak doğan çocuklar yüzde ondur ama onlar sağ elli olmaya zorlanır. Solak olarak doğan çocuklar temelde irrasyonel, sezgisel, matematiksel olmayan, Öklitçi olmayanlardır...Onlar toplum için tehlikelidir bu yüzden toplum onları her şekilde sağ elli olmaya zorlar.
Sağ elle yazıyor olabilirsiniz ve sağ elle işlerinizi görüyor olabilirsiniz ama çocukluğunuzda sağ elli olmaya zorlanmış olabilirsiniz. Bu bir hiledir çünkü bir kez sağ elli hale gelirseniz sol yarıküreniz işlemeye başlar. Solak azınlık dünyada en çok baskı altına alınan azınlıktır; zencilerden bile daha çok, yoksul insanlardan bile daha çok.
İlkel insanlara git, onlar daha sezgiseldir. Bir kişi ne kadar yoksulsa o kadar az entelektüeldir; ve belki de yoksulluğunun nedeni budur. Daha az entelektüel olduğu için mantık dünyasında rekabet edemez. dil söz konusu olduğunda, mantık söz konusu olduğunda, hesaplama söz konusu olduğunda o daha az kendini ifade edebilir; neredeyse o bir aptaldır. Belki de budur onun yoksulluğunun nedeni. Zengin kişi sol yarıküre aracılığıyla çalışmaktadır; o daha hesapçıdır, her şeyde daha aritmetiktir, kurnazdır, daha cingözdür, daha mantıklıdır. Ve o planlama yapar. Onun zengin olma nedeni belki de budur.
Aynı şey kadınlar ve erkekler için de geçerlidir. Kadınlar sağ yarıküre insanlarıdır, erkekler sol yarıkürededir. Erkekler asırlarca kadınları yönetti. Şimdi birkaç kadın başkaldırıyor ama şaşırtıcı olan şey şudur ki bunlar aynı tip kadınlardır. Aslında onlar tıpkı erkekler gibidir; mantıklı, münakaşa etmeyi seven, Aristocu. Belki bir gün tıpkı komünist devrimin Rusya ve Çin’de başarılı olması gibi bir yerlerde, belki Amerika’da kadınlar başarılı olur ve erkekleri alaşağı eder.
Özgürlük Hareketi’nin parçası olan kadınlar çok saldırgandır, onlar tüm zarafetini yitiriyor, bütün bunlar sezgisel olarak ortaya çıkar çünkü eğer erkeklerle savaşmak zorundaysan aynı hileleri öğrenmen gerekir, eğer erkeklerle savaşmak zorundaysan aynı tekniklerle savaşmak zorundasın.
Ve benim anlayışım şudur: Sağ ve sol yarıküreler arasındaki içsel savaşı çözmediğin sürece, asla huzur içinde sevemeyeceksin-asla-çünkü içsel savaş dışarıya yansıtılacaktır.
Ne zaman bir toplum erkek ve kadın arasında aşırı derecede bölünürse hemen eşcinsellik yükselir. Çünkü en azından bir erkeğe aşık olan bir erkek çok fazla çatışma içinde değildir. Aşk ilişkisi çok tatmin edici olmayabilir, muazzam bir mutluluk ve orgazm anlarına götürmeyebilir ama en azından erkek ve kadın arasındaki ilişki kadar çirkin değildir. Kadınlar çatışma çok fazla hale geldiğinde lezbiyen olurlar. Çünkü en azından iki kadın arasındaki aşk ilişkisindeki çatışma çok derin değildir.
Şayet beynin sol yarıküresi sana hükmetmeye devam ederse, son derece başarılı bir hayatın olacak; o kadar başarılı ki kırk yaşına geldiğinde ülserin olacak. Kırk, kırk beş olduğun sıralarda, en azından bir ya da iki kalp krizi geçirmiş olacaksın. Elli olduğun zaman neredeyse ölü hale geleceksin; ama başarılı bir ölü. Büyük bir bilim adamı olabilirsin ama asla büyük bir varlık olmayacaksın. Yeterince refah biriktirmiş olabilirsin ama kıymetli olan her şeyi yitireceksin. İskender gibi tüm dünyayı fethedebilirsin ama kendi içsel alanın fethedilmemiş kalacak.
Sağ yarıküre şiirin ve aşkın yarıküresidir. Büyük bir değişime ihtiyaç vardır; bu değişiklik içsel dönüşümdür.
Kadın zihninin nitelikleri hakkında biraz daha konuşabilir misiniz?
Kadın zihni her iki niteliğe de sahiptir negatif ve pozitif.
•   Pozitif olan sevgidir, negatif olan kıskançlıktır;
•   Pozitif olan paylaşmaktır; negatif olan sahiplenmektir;
•   Pozitif olan beklemektir, negatif olan uyuşukluktur.
Aynı şey erkek zihninde de gerçekleşebilir: Erkek zihninin sorgulamak, araştırmaya girişmek gibi pozitif bir niteliği vardır. Ve negatif özelliği ise her zaman şüphe etmesidir. Şüphe olmadan sorgulayıcı olabilir misin? O zaman pozitif olanı seçmişsindir. Ancak sen sorgulamadan da şüpheci bir adam olabilirsin, sadece oturur ve şüphe edersin.
Erkeğin diğer pozitif bir özelliği onun sürekli dinginliği aramasıdır ve negatif bir niteliği ise huzursuz olmasıdır. Sadece huzursuz olduğu için onunla özdeşleşmek zorunluluğu yoktur.
Sana bir fıkra anlatacağım:
Bir erkek kadınına şöyle diyordu, “niçin Tanrı siz kadınları bu kadar güzel yaratmış?” Kadın, “Böylelikle siz erkekler bize aşık olabiliyorsunuz” dedi.
Erkek o zaman şöyle dedi; “O zaman niçin sizi bu kadar aptal yaptı?!”
Ve kadın bunun üzerine “Böylelikle biz de size aşık olabiliyoruz,” dedi.
Ancak gerçekte aptallığın cinsiyeti yoktur. O her çeşitte ve her şekilde ve her ebatta olabilir.
Kalbin yolu güzeldir ama tehlikelidir. Zihnin yolu sıradandır ama güvenlidir. Erkek en güvenli ve en kestirme yaşam tarzını seçmiştir. Kadın duyguların, hislerin, ruh hallerinin en güzel ama en sarp, en tehlikeli yolunu seçmiştir.
Hiçbir erkek ağlamaz ve üzüntüsünün ya da coşkusunun gözyaşlarıyla akmasına izin vermez çünkü çocukluğundan itibaren ona gözyaşlarının kadınlar için olduğu, bunun kız gibi olmak olduğu söylenmiştir. Erkekler asla ağlayıp gözyaşı dökmez. Gözyaşları her zaman için taşan deneyimlerin sembolüdür. Öylesine üzgün olabilirsin ki sözcükler onu taşıyamaz; gözyaşları sana yardım eder. Bu kadınların erkeklerden daha az delirmesinin nedenlerinden birisidir çünkü onlar herhangi bir anda ağlayıp gözyaşı dökerek bir şeyleri dışarı atmaya hazırdır; onlar her gün anlık olarak delirirler.
Erkek sürekli biriktirmeye devam eder ve bir gün patlar; toptan satış. Kadın perakende olarak delirir ve bu daha bilgece bir yoldur; her gün bitirmek, niye toplayasın?
Erkekler kadınlardan daha çok intihar eder. Bu çok garip. Kadınlar intihar etmekten erkeklerden daha çok söz eder ama onlar intihar etmez. Erkekler asla intihar etmekten söz etmez ama onlar daha çok intihar eder; sayı iki katıdır.
Sevginin diğer tarafı nefrettir; sevginin diğer tarafı kıskançlıktır. O yüzden şayet bir kadın nefrete ve kıskançlığa kapılırsa sevginin bütün güzelliği ölür ve o yalnızca elindeki zehirle kalır. O kendisini zehirleyecektir ve etrafındaki herkesi zehirleyecektir.
Kadınlar kesinlikle daha cesurdur. Dünyanın her yerindeki bütün kültürlerde aileyi terk eden ve kocanın ailesine giden kadındır. Annesini, babasını, arkadaşlarını, şehrini, sevdiği, birlikte büyüdüğü her şeyi terk eder; sevgi uğruna tüm bunlardan feragat eder. Erkek bunu yapamayacaktır.
Ailesinden, topraklarından atmosferinden ayrılmak, her şeyden feragat etmek ve tamamıyla yeni bir ortamın, yeni bir toprağın parçası olmak, yeni bir bahçede, yeni bir toprakta yeniden dikilmek ve orada çiçek açmak. Kadın bunu yapmıştır ve onu zarif bir şekilde yapmıştır.
Her kadının aklından çıkarmaması gereken şey şudur: erkek, sizi çok kurnazca bölerek asla bir güç olmamanızı sağlamıştır. Birbirinizi kıskanıyorsunuz? Birbirinize karşı hiç sempatiniz yok. Siz daha çok erkeklere sempati duyuyorsunuz; kendi erkeğinin değil elbette! O başka birisinin erkeği olmak zorunda.
Kıskançlık nedir ve niçin bu kadar can yakar?
Kıskançlık kendin hakkında, başkaları hakkında ve daha da özelinde ilişkiler hakkında en yaygın psikolojik cehalet alanlarından bir tanesidir.
Hayata sahip olunamaz. Onu avuçlarında tutamazsın. Ona sahip olmak istersen ellerini açık tutmak zorundasın. Ancak bu şey yüzyıllardır yanlış bir yönde ilerlemektedir; bu içimizde o kadar çok kökleşmiştir ki sevgiyi kıskançlıktan ayıramayız. Onlar neredeyse tek bir enerji halini almıştır. Örneğin eğer sevgilin başka bir kadına giderse kıskanırsın. Şu an bundan rahatsız olursun ama sana şunu söylemek isterim ki şayet kıskanmazsan daha büyük bir derdin olacak; o zaman onu sevmediğini düşüneceksin çünkü eğer sevmiş olsaydın onu kıskanmalıydın.
Kıskançlık ve sevgi fazlasıyla karışmış haldedir. Aslında onlar taban tabana zıttır. Kıskanç olabilen bir zihin sevemez ve tam tersi sevgi dolu bir zihin kıskanç olamaz.
Lütfen sahiplenme hakkında bir şeyler söyler misiniz?
Bir varlığı bir nesneye indirgemekten daha kötü bir şey yapamazsın. Ve sahiplenme bu demektir. Sadece nesnelere sahip olunabilir; varlıklara sahip olunamaz. Ne kadar bir kişiye sahip olmaya çalışırsan bu kişi o kadar senden bağımsız olmaya çalışır. Çünkü her insanın özgür olmaya, kendisi olmaya doğuştan hakkı vardır.
Bir köleden sevgi alamazsın. Sahip olduğun mallardan sevgi alamazsın; sandalyenden, masadan, evden mobilyalarından sevgi alamazsın. Sevgiyi sadece, eşsizliği senin tarafından saygı gören, özgürlüğü senin tarafından saygı gören özgür bir kimseden alabilirsin.
Sahip olmaya çalışarak, ona tutunmaya çalışarak, yasal bir bağ, bir evlilik yaratarak mahvetme. Bırak diğeri özgür olsun ve sen kendinde özgür kal. Hiç kimsenin sana sahip olmasına da izin verme.
Eğer sahip olunursan ruhunu kaybedersin. Sevgililer sadece henüz sabitlenmiş bir ilişkileri olmadığı için sevebilirler. İlişki yerleşmeye başladıkça sevgi kaybolur. Bir kez ilişki sabitlendiğinde sevgi yerine başka bir şey geçer: Sahiplenme.
Onlar yine de ona sevgi demeye devam eder ama varoluşu kandıramazsın. Sadece ona sevgi diyerek hiçbir şeyi değiştiremezsin. O artık nefrettir sevgi değil. O korkudur sevgi değil. O düzenlemedir sevgi değil. O uzlaşmadır sevgi değil. O herhangi bir şey olabilir ama sevgi değil.
Bir erkek arada bir, bir kadınla gidip ilişki kurarsa o zaman kendi kadınının acı çekeceği; eskiden sahip olduğu kadar sevgi alamayacağı bilimsel olarak doğru olmayan eski bir fikirdir. Bu yanlıştır. Kadın acı çekmeyecektir, o daha çoğuna sahip olacaktır. Ve kısa sürede diğer kadınla buluşarak, yavaş yavaş erkek şunu fark etmeye başlar: “Ne anlamı var? Benim kendi kadınım bunların hepsini sunabilir ve bunu çok daha yakın bir şekilde, çok daha kendini adayarak, çok daha bağlılıkla yapabilir. Niçin bir dilenci gibi davranmalıyım?” O sana çok daha büyük bir özlemle gelecektir.
Aslında modern psikoloji eğer evlilik sürecekse evliliğin devam etmesini sağlayabilmek için birkaç tane yan ilişkinin iyi ve faydalı olacağını önerir. Eğer hiç yan ilişki olmazsa evlilik gerçekten sıkıcı bir şeye dönüşür. O çok ağırlaşır: Aynı adam, aynı kadın, aynı muhabbet, aynı aşk. Er ya da geç her şey rutinleşir. O zaman heyecan kaybolur ve her şey tekrardır, monotondur.


Eğer o kişiyi seviyorsan onu niye suçlu hissettiresin. Eğer o bu şekilde istiyorsa bırak o şekilde olsun! Sen de küçük birkaç ilişki yaşa. Bu her ikinizi de birbirinizden özgürleştirecektir. Ve sevgi özgürse ve özgürce verilirse, tamamıyla farklı bir niteliği vardır. Onda gerçekten güzel bir şey vardır.
Doğru şekilde yaşanırsa hayat asla ölümden korkmaz. Eğer hayatını yaşamışsan ölümü kucaklayacaksın. O bir istirahat gibi, çok iyi bir uyku gibi gelecektir. Şayet hayatında zirveye çıktıysan, doruklara ulaştıysan o zaman ölüm güzel bir dinlenmedir, bir rahmettir. Ama eğer yaşamamışsan o zaman elbette ölüm korku yaratır.
Geçmişte yaşamamışsın ve gelecek diye bir şey olmayacak: korku yükselir. Korku ölüm yüzünden değil, yaşanmamış hayat yüzünden yükselir. Ve ölüm korkusu yüzünden yaşlılık da korkutur çünkü ölümün ilk adımı budur. Yoksa yaşlılık da güzeldir. O senin varlığının olgunlaşması, gelişmesi, pişmesidir.
Maalesef pek çok insan sadece ihtiyarlıyor, onlar ona bağlı olarak olgunlaşmadan ihtiyar oluyorlar. O zaman yaşlılık bir yüktür. Bedende yaşlanmışsındır. Ama bilincin genç kalmıştır. Bedeninde yaşlısın ama içsel hayatında olgunlaşmadın. Doğru şekilde yaşayanlar, yaşlılığı derin bir hoşgörüyle kabul ederler çünkü yaşlılık sadece onların çiçek açmaya yaklaştığını, meyve vermeye yaklaştığını, artık onların her neye eriştilerse paylaşabileceklerini söyler. Yaşlılık son derece güzeldir ve öyle de olmalıdır çünkü tüm hayat ona doğru akar. O zirve olmalı. Zirve nasıl başlangıçta olsun? Zirve nasıl ortada olabilir?
Şayet pek çok insan gibi gençliğin zirve olduğunu düşünürsen o zaman elbette otuz beşten sonra mutsuzlaşacak, depresyona gireceksin. Çünkü her gün sen kaybedecek ve kaybedecek ve kaybedeceksin ve hiçbir şey elde etmeyeceksin. Enerjin kaybolacak, zayıflayacaksın, varlığına hastalıklar üşüşecek ve ölüm kapını çalmaya başlayacak.
Meditasyon nedir?
Zihnin yapabileceği hiçbir şey meditasyon olamaz. O zihnin ötesindeki bir şeydir, zihin orada tamamıyla çaresizdir. Zihin meditasyona nüfuz edemez; zihnin bittiği yerde meditasyon başlar.

Meditasyon, bir net olma halidir, bir zihin hali değildir. Zihin kafa karışıklığıdır. Zihin asla net değildir. Olamaz. Düşünceler senin çevrende bulutlar yaratır; onlar zor fark edilen bulutlardır. Onlar tarafından bir sis yaratılır. Ve netlik kaybolur. Düşünceler kaybolduğunda, etrafındaki bulutlar artık olmadığında, basit varlığının içinde olduğunda netlik gerçekleşir. O zaman çok uzakları görebilirsin; o zaman var oluşun en uzak noktasını görebilirsin, o zaman bakışın varlığın en derindeki özüne kadar nüfuz eder.
Kadınlar için özel meditasyonlara ihtiyacımız var mı?
Hayır. Meditasyon senin bilincinle alakalıdır. Ve bilinç ne kadındır ne de erkektir. Dünyanın farkında olmasını istediğim en temel şeylerden bir tanesi budur.
Tüm dinler kadının tüm ruhsal gelişim olasılığını, onun bedenini farklı olduğunu, onun biyolojisinin farklı olduğunu düşünerek potansiyelini reddetmiştir: O bilincin nihai çiçeklenmesine erişemeyecektir. Ancak asırlar boyunca hiç kimsenin şu soruyu sormamış olması çok gariptir: Nihai çiçeklenmeye kim ulaşır? Beden mi, zihin mi yoksa bilinç mi?
Beden farklıdır. Şayet beden meditasyona giriyor olsaydı, o zaman kesinlikle erkekler ve kadınlar için farklı meditasyonlara ihtiyaç olacaktı. Bedenin meditasyonla bir alakası olmadığı için herhangi bir farklılık söz konusu değildir.
Zihin de farklıdır. Erkek mantıkla, dil aracılığıyla düşünür. Kadın daha çok sözel olmayan duygular, hisler tarafından etkilenir. Bu yüzden kadın tartışmaya istekli olmaz. Onun yerine çığlık atmak, kavga etmek ya da ağlayıp zırlamak ister. O asırlardır böyledir. Ve bunu kazanır çünkü erkek utanır. Mantıken haklı olabilir ama kadın mantığıyla hareket etmez.
Bu durumda meditasyon zihinle ilgili bir şey olsaydı o zaman da erkekler ve kadınlar için farklı meditasyon türleri olurdu. Ancak meditasyon varlığının en gerekli özü ile ilgilidir, o erkek ve dişi olarak bölünemez. Bilinç sadece bilinçtir. Bir ayna bir aynadır. O erkek değildir, o dişi değildir. O sadece yansıtır.
Bilinç tam olarak yansıtan bir ayna gibidir. Ve meditasyon senin aynanın yansımasına izin verir. Sadece hareket halindeki zihni, hareket halindeki bedeni yansıtır.
Tüm meditasyonlar manevi varlığını saflaştırma araçlarından başka bir şey değildir. Ne zaman kaos içinde olsan beynin çalışması durur. Örneğin arabanı kullanıyorsan aniden koşarak önüne birisi çıksa, öylesine hızla tepki verirsin ki bu beynin işi olamaz. Beyin zaman alır. O ne yapılmalı ve ne yapılmamalı diye düşünür. Bu yüzden bir kaza olasılığı olduğunda frene basarsın. Göbeğine yakın bir yerde, sanki karnın tepki veriyormuşçasına bir his duyarsın. Bilincin kaza yüzünden göbeğine doğru itilmiştir. Kaza olmadan önce hesaplanabilseydi, beyin onunla başa çıkabilirdi. Ama sen kaza yaparken bilinmedik bir şey olur. O zaman sen bilincinin göbeğine yöneldiğini fark edersin.
Bir Zen rahibine, “Nereden düşünüyorsun?” diye sorarsan ellerini göbeğinin üstüne koyar. Batılılar ilk kez Japon rahiplerle temasa geçtiğinde anlayamadılar. “Ne saçmalık! Göbeğinden nasıl düşünebilirsin?” Ancak Zen yanıtı çok anlamlıdır. Bilinç bedenin herhangi bir merkezini kullanabilir ve orijinal kaynağa en yakın merkez göbektir. Beyin orijinal kaynaktan en uzak yerdedir, o yüzden yaşam enerjisi dışa doğru gidiyorsa bilincin merkezi beyin olacaktır. Ve şayet enerji içe doğru akıyorsa, eninde sonunda göbek merkez olacaktır.
Meditasyon bir yatkınlıktır. O bir bilim değildir, o bir sanat değildir, o bir zanaat değildir; o bir yatkınlıktır. İhtiyacın olan tek şey, anlık bir sessizliğin içine düşme yatkınlığıdır. Sessizlik üretilebilir ama üretilmiş bir sessizlik hakiki bir sissizlik değildir; o yalnızca düşüncelerini, karmaşalarını baskılamaktır ve onların üstüne oturmaktır.
Demek istediğim şey tam olarak şudur: Her gün yirmi dört saat izlersen otomatikman sessizliğin içine düştüğün birkaç an bulacaksın. Onlar kendiliğinden gelir; sadece biz onu izlememişizdir. Bu nedenle farkında olunması gereken ilk şey bu anların ne zaman geldiğidir...ve onlar geldiğinde yaptığın her şeyi basitçe durdur. Sessizce otur, o anla birlikte ak. O doğal olarak gelmiştir, onu zorlamadın.
Meditasyonu doğru yapmanın yolu nedir?
Doğru meditasyonu soruyorsun. İlk ve öncelikli iş içsel varlığını tüm düşüncelerden temizlemektir. İyi düşünceleri saklamak ve kötü düşünceleri atmak mevzu bahis değildir. Bir meditasyoncu için tüm düşünceler sadece çöptür; iyi ya da kötü söz konusu değildir. Onların hepsi senin içinde bir yeri işgal ederler ve onlar işgal ettiği için senin varlığın tam olarak sessizleşemez. O yüzden iyi düşünceler kötü düşünceler kadar kötüdür; onlar arasında bir ayrım yapma. Bırak kurunun yanında yaş da yansın!
Meditasyon tam sessizliğe, öylesine derin bir sessizliğe ihtiyaç duyar ki içinde hiçbir şey kıpırdamaz. Meditasyonun ne olduğunu anlamak, efendiyi içeri davet etmektir. Zihin bir hizmetkardır. Efendi tüm sessizliği ile tüm coşkusu ile içeri girdiğinde ansızın zihin kesin bir sessizliğin içine düşer.
Bir kez meditasyon haline eriştiğinde, aydınlanma sadece bir zaman meselesidir. Onu zorlayamazsın. Sadece bir bekleyiş, büyük bir özlem içerisinde; neredeyse susuzluk, açlık gibi yoğun bir bekleyiş içinde olman gerekir. Tek bir söz bile değil...


KAYNAKÇA
Kadın / The Book of Woman
OSHO
OVVO Basım Yayın-2005

- Sahsima ozel mesaj atmadan once Yonetim Hiyerarsisini izleyerek ilgili yoneticiler ile gorusunuz.
- Masonluk hakkinda ozel mesaj ile bilgi, yardim ve destek sunulmamaktadir.
- Sorunuz ve mesajiniz hangi konuda ise o konudan sorumlu gorevli yada yonetici ile gorusunuz. Sahsim, butun cabalarinizdan sonra gorusmeniz gereken en son kisi olmalidir.
- Sadece hicbir yoneticinin cozemedigi yada forumda asla yazamayacaginiz cok ozel ve onemli konularda sahsima basvurmalisiniz.
- Masonluk ve Masonlar hakkinda bilgi almak ve en onemlisi kisisel yardim konularinda tarafima dogrudan ozel mesaj gonderenler cezalandirilacaktir. Bu konular hakkinda gerekli aciklama forum kurallari ve uyelik sozlesmesinde yeterince acik belirtilmsitir.


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
Osho diyor ki:

Başlatan blossom Diger Konular

0 Yanıt
2178 Gösterim
Son Gönderilen: Haziran 08, 2008, 12:16:24 ÖÖ
Gönderen: blossom
2 Yanıt
3773 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 29, 2010, 04:49:33 ÖS
Gönderen: poyraz06
40 Yanıt
19055 Gösterim
Son Gönderilen: Ekim 18, 2009, 11:49:43 ÖÖ
Gönderen: ADAM
4 Yanıt
1961 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 27, 2017, 10:23:55 ÖS
Gönderen: ahu
OSHO

Başlatan martı Inanc Uzerine

4 Yanıt
4672 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 07, 2009, 04:00:41 ÖS
Gönderen: martı
Öfke Üstüne-Osho

Başlatan redkit Felsefe

0 Yanıt
2780 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 16, 2010, 05:00:06 ÖS
Gönderen: redkit
49 Yanıt
66493 Gösterim
Son Gönderilen: Nisan 01, 2013, 10:25:37 ÖÖ
Gönderen: ADAM
2 Yanıt
4656 Gösterim
Son Gönderilen: Nisan 27, 2011, 09:23:18 ÖS
Gönderen: baron
0 Yanıt
1693 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 04, 2012, 09:55:36 ÖÖ
Gönderen: Tij
6 Yanıt
5429 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 23, 2014, 02:56:40 ÖS
Gönderen: Smyrna