Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Dinlerin faydaları, Şeytan ayetleri.-1  (Okunma sayısı 14068 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Nisan 19, 2011, 11:58:23 öö
  • Seyirci
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 647
  • Cinsiyet: Bay

      Uzun zamandır bu konuyla ilgili tartışmalara girmemeyi tercih ediyordum. Çünkü dogmatik ve cahil kişilere doğru veya yanlış hiçbir şey anlatılamıyor. Ancak son zamanlarda ortalığı çok boş bulduklarından cesaretlendiler. Yine bir unutuş içine girdiklerinden ve kendi kendilerine tatmin olduklarından bu konuya değinmek zorunda kaldım. Çünkü, öylesine kendini zeki ve bilgili sanan insanlarla karşılaşıyoruz ki, bazen elimizde olmadan yine konuşmak zorunda kalıyoruz.
Hani güzel bir söz vardır;
“Her soruya verilecek bir cevabımız vardır elbet.
Ama bir soruya bakarım, sorumu diye
Birde adama bakarım, adam mı diye.”
                                                      Mevlana..

Bilsinler istedim ki bizimde elbette verilecek çok cevabımız var. Ama derdimiz başka…

Kendimize de bakarız tabi biz, hatalı olabiliriz, doğru anlayamamış olabiliriz. Hatta doğruyuz iyiyiz depişmemiş de olabiliriz. (Saydığım, sevdiğim, fikirleri bana zıt bile olsa, kafasında her şeyi bitirmemiş, iki kitap okuyup evreni çözmemiş, değişime açık, merak eden, bana bir şeyler katan insanları tabiî ki ayrı tutuyorum.)


Gelelim konuya…

Sırayla bir bakalım;
1-   Dinler insanlık tarihinin başlangıcından beri var mıdır?
Hayır, neredeyse 1 günün son 5 dk. gibi bir zamanda ortaya çıkmıştır. İnsanlık tarihi birçok bilim dalının ispatladığı ve inkâr edilemez şekilde yaklaşık 4 milyon yıla dayanmaktadır. Dinlerin ortaya çıkışları ise, tarımın başlangıcından hemen sonraya yani 10 bin yıla kadar uzanır. Ancak bu süre içerisinde dinlerin bir gelişme süreci vardır. Yani bu gün kabul edilen semavi dinleri kastetmiyoruz, onların çıkış süreleri ise 2500–3000 yıl kadardır ancak, yani çok daha yeni...
2-   Dinlerin ortaya çıkış sebebi nedir?
O kadar uzun süre içerisinde çıkış tarihine bakarsak nedenlerini görebiliriz. Tarım ile insanda mal, stok ve dolayısı ile bir sahiplenme duygusu başlamıştır. Bu sahiplenme duygusu, insanda sahip olduklarını koruma kaygısı yaratır. Çevredeki hayvanlara engeller yapılabilse de insanlara engel olunamamaktadır. İşte burada insanları yönlendirecek, canının istediği gibi yaşaması yerine, bazı kurallar ve yasaların içine sıkıştırılabilecek kanunlara ihtiyaç duyulmuştur. Ayrıca tarım ve stok, milyonlarca yıl neredeyse sabit sayıda olan insan nüfusunun birden bire artmasına da sebep olmuştur.
İngiliz antropolog Robin Dunbar’a göre kararlı ilişkiler kurup bu ilişkileri sürdürebileceğimiz kişi sayısı 150’dir. Bu sayı, insan beyninin neokorteks büyüklüğünün bir fonksiyonudur. Dunbar’ın primatlarla yaptığı gözlemler sonucu geliştirdiği bu formüle göre esasen insanlar için 147,8 olan bu sayı, elbette sabit bir değer değil. 100 ile 230 arasında değişebiliyor.

Bu sayı neden önemli? Çünkü, sosyal grubumuzdaki kişi sayısının kapasitemizin üzerine çıkmaya başlamasıyla, grubumuzun diğer üyelerini insan olarak kavramsallaştıramamaya başlıyoruz. Kısaca, 150, bir sosyal grupta sağlıklı ve eşitlikçi ilişkiler sürdürebilmek için nörolojik bir sınır. Bu sınır aşıldığında ise insanların birbirine olan sosyal bağlılıkları artık birbirlerini insan olarak kavramsallaştıramadıkları için sürdürülemez bir hal alıyor. En fazla 500 kişilik yerleşke büyüklüğü için bir kritik eşik olduğunu belirten antropolog Raoul Naroll ise bu eşiğin aşıldığında eğer uygun sayıda otoriter memurlar varsa sosyal bağlılığın sürdürülebileceğini söylüyor.

Buradaki sihirli kelime “uygun sayıdaki otoriter memur” o tarihlerdeki şaman, büyücü, bu tarihlerdeki ulema, şıh, tarikat lideri, said-i kürdi, adına ne derseniz deyin tabiî ki din adamları oluyor.
Bu günkü dinler insana güzel ahlak, saygı, eşitlik, yardımlaşmak gibi erdemleri öğretmek için, geldiklerini söylerken milyonlarca yılı yok saymaları, bu fikre dayanamamaları bunu mantıklı kılmaktadır.

Korkan insan bir yerlere sığınma, ait olma ihtiyacı duyar. Zaten korkulacak şeyi dinler vermiştir, kurtulma yolları da elbet kendilerinde olacaktır. Bir atasözümüz herhalde o dönemde çıkmıştır. “Birisini öldüreceğine korkut daha iyi”
Sığınmak ve ait olmak da bedava olmaz elbette. Bir bedeli vardır. Kurallar ve yasalarla nasıl hareket edeceğin, neye inanacağın, hatta bunları sorgulamayacağında getirilir. Uydurma değerler yaratılır ve insanlar bazı kalıplara sokulur. İşte böylece mal ve iktidar korunacak ve herkesinde bunların peşinde koşması sağlanacaktır artık.

Diğer bölümde Dinlerden önce insanlar nasıl yaşardı, dinlerin iddiaları nelerdir konusunu işlemeye çalışacağım.
Her ne kadar konular çok daha detaylı ve derin olsa da kabaca üzerilerinden geçmek zorunda kalıyorum. Dileyen olursa her hangi bir bölüm için bir sürü kaynak ve bilgi sağlayabilirim.

Saygılarımla...
« Son Düzenleme: Nisan 19, 2011, 12:04:46 ös Gönderen: Prometheus »
Bir yere ait olmayı hiç istemedim. Ya kendim olurum yada başkalarının arkamdan övgüleri ile ölmüş olurum.


Nisan 19, 2011, 04:49:05 ös
Yanıtla #1
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 886
  • Cinsiyet: Bay

Sayın Prometheus,
Yazı dizinizin devamında, iddialar konusunu işlerken, gizem dinlerini de konuya dahil eder misiniz?

Saygılarımla

Alıntı
... dinlerin iddiaları nelerdir konusunu işlemeye çalışacağım.


Nisan 19, 2011, 10:30:30 ös
Yanıtla #2
  • Seyirci
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 647
  • Cinsiyet: Bay

Sayın ozkann, burada dinleri tek tek değilde, genel anlamda insanlık tarihindeki yerini, nasıl doğup geliştiklerini, sonuçlarını ve bitişlerini yazmayı düşünüyordum. Ama neden olmasın hepsini derinlemesine inceleriz.

Saygılarımla...
Bir yere ait olmayı hiç istemedim. Ya kendim olurum yada başkalarının arkamdan övgüleri ile ölmüş olurum.


Nisan 20, 2011, 12:40:58 öö
Yanıtla #3
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 1790
  • Cinsiyet: Bay

       Sayın Prometheus, yazı dizinizi   sabırsızlıkla bekliyorum .
       Saygılar-sevgiler.
"Vur ama dinle beni"


Nisan 20, 2011, 01:52:33 öö
Yanıtla #4
  • Seyirci
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 647
  • Cinsiyet: Bay

Sayın Alşah, değer vermeniz beni daha da yüreklendiriyor. Teşekkür ederim.

Sanırım burada, Bir alıntı yapmam gerekiyor, ki bazıları yazdıklarımın havada olan şeyler olmadığı, Vahiy gelir gibi bana esmediğini de görsünler.

Aşağıdaki yazıda, sözüm ona ilkel dediğimiz kabilenin mi zinaya tepkisi daha sağlıklı, yoksa islamiyetin getirdiği yasalar mı?
 “Doğal olarak ortaya çıkan kabile yasaları’yla dinlerce icat edilen yasalar arasındaki farkı anlatıyor.
İşte Avustralya Alawalıları zinayı şöyle cezalandırırlar:

Genç ve bekâr bir alawa erkeği olduğunuzu varsayalım. Kendinizi inanılmaz şekilde ikinci kuzeninizin karısı Gurtina’ya âşık buluyorsunuz ve onun da size ilgi duyduğunu biliyorsunuz. Kuzeniniz iyi biri ve özellikle de onu kırmak istemezsiniz, ama böyle şeyler olur: Siz ve karısı inanılmaz şekilde âşıksınız.
Bu aslında gerçekten son derece dokunaklı ve patetik. Aynı kampta yaşıyor, birbirinizi her gün görüyorsunuz. Birbirinize karşı inanılmaz bir çekim hissediyorsunuz. Gözlerinizde her şeyi açıkça okuyor ama bir şey denemiyorsunuz. Denemek için ölüyorsunuz… Ama bildiğiniz şekilde harekete geçmenin kesinlikle bir bedeli var.
Her neyse… sonunda daha fazla engel olamıyorsunuz. Aşkın ateşi sizi yakıyor. Bir gün kampın etrafında dolaşırken karşılaşıyorsunuz. Her zamanki gibi gözlerini kaçırıyor, ama siz kararlısınız. “Bu gece,” diye fısıldıyorsunuz, “çalıları geç ve nehrin diğer kıyısına gel.”
Bir an duraksıyor ama o da artık zamanın geldiğini biliyor. “Ay ışığı vaktinde mi?” diye soruyor. Onaylıyorsunuz ve hızla oradan uzaklaşıyor.
O gece bekleme yerine biraz daha erken gidiyorsunuz, elbette amacınız aşk ateşini, tutku yuvanızı hazırlamak. Sonunda Gurtina size geliyor, ellerini tutuyor, sarılıyorsunuz… Ah!
Birkaç saat sonra zevkten yorgun, ufak ateşin önünde oturuyor ve sönmesini izliyorsunuz. Birbirinize bakıyorsunuz ve bu bakış tüm sevgi ve şefkatin
fazlasını içeriyor. Tutkunuzu test ettiniz. Şimdi bakışlar aşkınızı test etme zamanı olduğunu söylüyor.
İç çekerek kampa dönüyorsunuz. Yüzleriniz dikkatle sır tutuyor. Sevinç, çocukluk ve saygısızlık olurdu. Utanç ise, aşkınızı inkâr anlamına gelirdi. Bunun yerine yüzündeki ifade daha çok kabullenme gibi. İkiniz de neler yaşayacağınızı biliyorsunuz ve yaşıyorsunuz da. Kampın bir ucunda erkekler sıraya dizilmiş şehvetle zıplıyorlar. Öte yanda kadınlar var, bekleyen.
Siz ve Gurtina tekrar bakışıyorsunuz – bu kez son derece kısa bir bakışma – ve sonra gazap dalgasına giriyorsunuz. Erkekler sizi yere seriyor; Taş, ok ve bumeranglar havada uçuşuyor. Ama orada durup saldırıları beklemiyor, ikiniz de, çığlıklara çığlıkla, taşlara taşla, oklara okla karşılık veriyor ve sonunda dövüşenlerin silahları tükenene kadar aşkınızla karşı koyuyorsunuz. Gurtina kan revan içinde kocasına dönüyor ve siz oradan ayrılıp nerede olursa olsun yaşamaya mahkûm ediliyorsunuz. Bir süre erkekler yorgun düşüyor, ancak tümüyle değil… bu yüzden yeniden canlandıklarında oyun tekrar başlayacak. Aşkınızın sınavı son bulmadı. Sonraki birkaç saat gerçek sınav olacak ve bu sınav sadece sizin kalbiniz ve kafanız için yapılacak. Hala bir şansınız olduğunu bildiğiniz halde, kampı terk ediyorsunuz…
Soru: Bu kadını gerçekten istiyor musunuz? Bu dünyadaki her şeyden çok istiyor musunuz? Hayır ise, en ufak bir kuşkunuz varsa… Birkaç hafta boyunca uzak kalmaya devam etmeniz gerekiyor. Döndüğünüzde erkeklerin kızgınlığı geçmiş olacak. Birkaç hafta sizinle alay edip sonrasında her şeyi unutacaklar. Gurtina… Ah Gurtina, sizi olduğunuz gibi tanıyacak ödlek zampara, boş adam.. ve asla unutmayacak. Elbette bir de kuzeninize ödeyeceğiniz bedel var. Ama tüm bunlar katlanılabilir. Öte yandan diğer alternatif… Her gün kampın çevresinde görülmeyecek şekilde dolaşıyorsunuz. Ama kuşkularınızın yok olduğunu biliyorsunuz. Karanlıkta kampa yaklaşıp zayıf biçimde korunan Gurtina’ya ulaşabileceğiniz bir yere varıyorsunuz.
Zayıf biçimde korunuyor, çünkü sizinle kaçmayı denemesi ve buna engel olmak amaçlanıyor! Bunun etkisini anlayabiliyor musunuz?
Gurtina kendi seçimini yapmakta özgür, tıpkı sizin korkunç seçimleriniz gibi. Siz koruma altında değilsiniz. Onun için geri gelerek esaretinizi kanıtlamanız gerekiyor. Onun size gelmek için cesaretini kanıtlamasına ihtiyacı yok. Gerçekte bunu yapamaz da. Koruma altında, anlıyor musunuz? Böylece onun için gelmezseniz, utanmayacak. Daha çok siz utanacaksınız.
Ancak bu sadece öykünün ilk kısmı. Gurtina da kendi seçimini yapacağı için, gardiyanlar aynı zamanda sizi de korumak için oradalar. Sizi gerçekten bu dünyadaki her şeyden çok istiyor mu? Eğer istemiyorsa, işaretiniz ona ulaştığında sadece umutsuzca omuz silkmesi ve, “Görmüyor musun gelemem aşkım, sıkı koruma altındayım,” der gibi bakması yeterli. Böylece korumaların olması bir bakıma sizin kendinize güveninizi sarsmadan reddedilmeniz anlamına da geliyor. Gardiyanların varlığı onun bu macerayı tek kelime etmeden ve olabildiğince acısız ve bir anda bitirmesini sağlıyor.
Şimdi lütfen tüm bunların mantık çerçevesinde veya bilinçli biçimde gerçekleşmediğini not edin. Gurtina’nın etrafındaki gardiyanlar etkili değil. Söz ettiğim amaçlar için etkililer ve sadece o istiyorsa işaretinize uyup yanınıza gelmesini sağlamak için oradalar. Çünkü elbette Alawalılar, Gurtina sizi bu kadar çok istiyorsa kaçışını olanaksızlaştırmanın aptalca olacağını biliyorlar.
Sınav artık sona erdi. Siz ve o kararınızı verdiniz. Artık bedel ödenmeli. Kabile yaşamını rahatsız etmenin, çocukların gözünde evliliği basitleştirmenin bedeli. Ve bu bedel neredeyse ölüme eşdeğer bir bedel olan kabileden atılma, yaşam boyu dışlanma olarak şekillenecek.
İşaretinizle, Gurtina gardiyanların arasından sıyrılarak size katılıyor ve sonunda siz ikiniz sonsuza dek beraber olmak ve asla dönmemek üzere geceye karışıyorsunuz. Artık ölülerin topraklarına doğru ilerliyorsunuz. Kabileden dışlanmış biri olarak artık herkes için ölü birisiniz ve bu sizin seçiminiz. Bu koca dünyada yalnız ve evsizsiniz. Artık sadece kabileden üstün tuttuğunuz “birbiriniz” varsınız. Artık sizin için birbirinizden başka arkadaşlık çeşidi olmayacak: Arkadaş, anne, baba, teyze, dayı, kuzenler, yeğenler… Tüm bu insanlardan birbiriniz uğruna vazgeçtiniz.
Üstelik bunun bir cezalandırma değil, tamamen kendi verdiğiniz bir karar olduğunu da biliyorsunuz. Birlikte olup kabilede yaşamınızı sürdürmeniz, dışlanmanızdan bile daha kötü, olanaksız bir şeydi. Gerçekte bu olay kabileyi dağıtabilirdi, çünkü çocuklar bir kez olgunluk için bir bedel ödenmediğini görürlerse, evlilik anlamsız bir komedi haline gelir ve kabile yaşamı ve aile kavramı dağılırdı.

Bu örnekte işe yarayan şey, kabile yasalarının tıkır tıkır çalışmasıdır. Sadece suç ve cezayı öngören ve icat edilenlerin aksine, kabile yasaları işe yarayan yasalardır. Herkesi içerdiği için işe yarar.
Böylesine büyük bir aşk yaşayan bir kadın ve erkek, elbette birbirlerine ait olmalıdırlar, ancak kabilenin sağlığı için göz önünden ve zihinlerden sonsuza dek uzaklaşmaları gerekir. Kabile çocukları, aşk ve evliliğin  önemsiz olmadığını görürler. Eşin gururu için öç alınmış ve bundan sonra arkadaşları bir daha asla bu konuya değinmemişlerdir.
Ancak belki de hikâyenin bu noktasında bir sorunuz vardır: Niçin âşıklar o gece kampa dönsünler?
Bu kesinlikle yasanın merkez noktasıdır. Bu olmadan yasa asla işe yaramazdı. Düşünün ki birlikte olduğunuz geceden sonra Gurtina’ya, “Ah, niçin beraber olmak için bir gün daha bekleyelim ki… Hadi şimdi kaçalım,” deseydiniz ne düşünürdü? Şöyle derdi, “Tanrım başıma neler açtım ben? Bu ne biçim bir adam? Korkak belli ki… Diğerlerinin karşısına çıkıp boy göstererek her şeye hazır olduğunu söylemek yerine kaçmayı öneriyor!”
Ve eğer ilk öneriyi o getirseydi, bu kez siz onun için aynı şeyleri düşünürdünüz. Bu nedenle ikiniz beraber geri dönmelisiniz.
Bu işlemin her bir parçası yasadır ve her bir oyuncu da yasanın uygulayıcısıdır. Bu insanlar için yasa ve ayrı kâğıtlarda yazılı olan kurallar değildir. Yasa yaşamlarının dokumasında yer alır. Bu Alawa’yı Alawa yapan ve zina için işe yarayan ve kendi farklı yöntemleri olan diğerlerinden onu ayıran şeydir.
İnsanların yaşaması için tek bir doğru yol olmadığının söylenememesi, sadece tarihin yarattığı en öldürücü ve yıkıcı kültür saplantısıdır.
Eminim ki hepiniz zina yasasının herhangi bir din tarafından icat edilemeyeceğinin farkındasınız. Bu doğaçlama veya icat değil ve olmadığı için Alawa’da etkili.

Onlar asla benim burada yaptığım gibi bu konuyu incelmeye gerek duymamış olabilirler ancak bunun hiç önemi yoktur. Alawa yasalarına, incelendiğinde uygun görüldüğü için uymuyorlar. Buna, Alawa oldukları ve yasayı reddetmekle kimliklerini reddetmiş olacakları ve tabii ki kabilesiz kalacakları için uyuyorlar.  İşte neden Atatürk'ün ilk göreviniz kimliğinizdir demesinin sırrı da buradadır.
“Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur.”


Bu hikayede mantıksız bulduğunuz yer varsa lütfen belirtiniz.

Saygılarımla...
« Son Düzenleme: Nisan 20, 2011, 02:32:48 öö Gönderen: Prometheus »
Bir yere ait olmayı hiç istemedim. Ya kendim olurum yada başkalarının arkamdan övgüleri ile ölmüş olurum.


Nisan 20, 2011, 11:19:54 ös
Yanıtla #5
  • Ziyaretçi

Sayın Prometheus

Elbetteki sizin mantık çerçevenizi yargılamak gibi bir haddim olamaz. Sadece kendi mantık penceremden bir kritik yapmamı da hoş görürsünüz umarım.

herkes gibi siz de okuduklarınızdan çıkarımla veya doğrudan atıf ile yazmışsınız ve inandıklarınızı yazıyorsunuz. Ben de kendi inandıklarımı yazıyorum aynı şekilde. Mevlana ile başlamışsınız, ben de o hazretin tüm sözlerini tasdik ederim. Benim bakışımda hatalı olan şey, dinlerin adece bir kaç bin yıllık geçmişi olduğuna dair sav. Çünkü, yazılı tarih sadece bu kadarlık bir süreci bize anlatıyor. Daha eskisine dair yapılan tüm araştirmalar ve bulgular --ileri-- düzey tahminden öte değil. insanların kabile  yaşantısından hatta --doğal durum-- dan çıkış teorileri de eski fikir adamlarının varsayım/tahminlerinden başka bir şey değil.

Arkeolojiyi, antropolojiyi az çok bilirsiniz, bu iki bilim de diğer bilim dalları gibi yakın asırlarda elle tutulur bir şeyler ortaya çıkartmaya başladı, ancak bulunanlarda maalesef okyanusda su damlası bile değil.

Örneğin, Kanada'dan Asya'ya buşunan ve karbon testlerinde onbinlerce yılı gösteren kimi yapı ve aletler, önceki teorilerin tam aksine insanlık tarihinde açıklanamayan evreleri ortaya koyuyor, ve bunun gibi sayısız örneklerin olduğu gibi her geçen gün ezber bozan bulgular keşfediliyor ve bilim insanları bu yolda halen daha çalışıyor. Bununla birlikte, varsayım olan konulara kati şekilde atıfta bulunmak şahsen benim mantığımın dışında.

Örneği din ve ideoloji noktasından vermem gerekirse, bilimde ideolojik siyaset olmaz denir; ancak sosyal bilimlerde bilinir ki ideoloji şekil değiştirerek hep vardı ve bundan sonra da var olacaktır. Geçen yüzyıllarda, kraliyet karşıtı ccumhuriyet ve demokrasi adına özgürlükler moda idi, hatta ulusdevler adı altında milliyetçilik avrupayı ve imparatorlukları kasıp kavurdu. Edebiyat dünyası bile bundan payını almıştı. Hatta edebiyat ve sanat kitle hareketlerini ve propaganda sistematiğini destekledi. Geçen asırın ortalarına doğru ise insan hakları, eşitlik, kardeşlik , barışçılık vs yer aldı. Dünya savaşları sonunda da nasyonalizm günah keçisi oldu. Sıkıysa biri kalkıp da milliyetçilik, ve ırkçılık ulusçuluk adına bir kelime konuşsa idi!!! Şu an ise tam bir keşmekeş hakim, ulus devlet daha da yok olurken, demokrasi ve insan hakları sadece imtiyazlılara has bir meziyet ve mülkiyet; geri kalanlar ise zaten buna haiz olmayan ehil olmayanlar olarak ---aşikar--- şekilde ithaf edilmeye doğru gidiyor. Medeniyetin beşiği(!!!) Avrupa da muhafakarlık adı altında ırkçı düşnceler artıyor; ve günün sonunda; tüm dünya da yeni monarkları görürsem şahsen şaşırmam. Zaten bu özgürlük demokrasi gereksiz denmeye başlar, bu kargaşa getiriyor denir ve aynen atik çağlarda ki gibi dsözde (!!!) demokrasiden eşitlikten sonra perde arkasındaki diktalar, küresel monarklar perdenin önüne çıkar .....

Biliyorsunuz Mevlana dört dörtlük bir müslümandı,

ben başkalarının suçlarını ideolojilerine ve dünya görüşlerine bağlamamaya özen gösteriyorum aynı şekilde diğer inançlardaki insanlarında kişisel hatalrının inançlarına bağlanmamasını görmeyi temenni ediyorum.

Açık ve daha net konuşmak gerekirse, çıkarımlarınız eğitimsiz insanların ve yozlaşmış kültürlerin etkisindeki insanların cehalet ile ortaya attıkları savları tüm dinler için bir kefeye atıyorsunuz . Zira, eğitimli bir inanç sahibi bilir ki, hem bedensel hem ruhsal tüm ihtiyaçların inanç sisteminde yasaklama değil sadece ve sadece bir kurallar dizini vardır. Bu kurallar dizini de mesela Marxist yahut Nazist sistemlerle kıyaslandığında amaç olarak idealde gene toplumsal ve bireysel huzur hedeflenir --bu sistemlerin yozlaşmış dinsel olduğu iddia edilen akımlardan çok daha ağır vahşet ve toplum için bireylerin feda edilmesinden çok farklı insan doğasına aykırı (bakış açısına göre) yapıları olmasına rağmen; dini sistemlerin en az bu sistemler kadar inanç sistemlerinin de saygı duyulmayı hakettiğini düşünüyorum

Saygılar




Nisan 22, 2011, 12:50:31 öö
Yanıtla #6
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 1790
  • Cinsiyet: Bay

       Sayın Promethaus, bu yazınızı da zevkle okudum. Gerçekten Avusturalyalı yerlilerin yaşam felsefesi  hakkında , bu gün  kendilerine uygar diyen insanlardan çok farklı  yaklaşımları olduğunu Aborjinlerden biliyorum.
        Konusu,  sonuçta  bir suç ve cezaya  dayansada, anlatım dilindeki akışkanlık hikayeyi flimsel bir  şekle sokmuş. Hele  finali çok güzel bağlamışsınız.
         Sanırım yazınızda esas sorulan,  zina olayına  bakış açısının  yorumlanması.  Avusturalyalı kabilenin yaklaşımını açıklamışsınız. Dinler  karşısında  ise  zina olayı çok farklı şekillerde yorumlanmıştır. (Her zamanki  gibi mümkün olduğunca kısa ve öz olarak ifade etmeye çalışacağım)
        Kur'an'da zina Nur Suresi 2. Ayette  anlatılarak , mealen  " Zina   eden  kadınla zine eden erkek .. Yüz vuruş vurun her birinin ciltlerine ..Allah'a  ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah'ın dini konusunda bunlara acıma duygusu sizi yakalamasın . Müminlerden  bir gurup da  bunların cezalarına tanık olsun"  der. Görüldüğü gibi  Ayet çok açık bir anlatım ile zina fiilinin cezasını açıklamıştır.
         Zina fiili İncil'de  Yuhanna Bap 8'de açıklanır (Anlatı uzun olduğu için ben özet olarak   açıklamaya çalışacağım) özetle; "....zinada yakalanan bir  kadını ortaya koyarak taşlanması istenmiştir.  İsa , ... meydanda toplananlara , sizden günahsız olan önce taş atsın der.  İsa'nın bu sözleri üzerine  meydanda toplananlar  birer birer ayrılıp giderler. İsa ile kadın baş başa kalırlar. İsa kadına -git bundan sonra  artık günah işleme " der.  Görüldüğü üzere burada bir suç var fakat cezayi müeyyide yok, onun yerine "günah" kavramı  açıklanmıştır.
          Tevrat'a gelince ise  Tesniye Bap 22'de  zina fiilinden bahsederken , konu çok uzun cümlelerle  açıklanır . Özetleyecek olursak , "bir kızın evlendiğinde bakir olmaması halinde, babasının evinden zina etmiş olarak geldiği kabul edilerek kadının taşlanarak öldürülmesi, zina eden erkek ve kanının ise her ikisinin de öldürüleceği " hüküm altına alınmıştır.
            Görüldüğü üzere  semavi denilen her üç dinde de  aynı fiile çok değişik şekillerde yaklaşılmıştır.
Pekiyi , konuyu  felsefi olarak inceleyebilirmiyiz ?  Bu konuya daha ileride daha geniş bir şekilde girebiliriz. Ancak; gerek Farabi, gerek İbn-i Sina ve gerekse  İbn-i Rüşd,  yaptıkları bütün çalışmalarda felsefeyi dini hikmetlerin üzerinde tutmuşlardır. Bu bakımdan her hangi bir fiil, dinlerin  akidelerinde farklı farklı değerlendirilir.
             Bu arada, her ne kadar konu ile tam manası ile ilgisi yoksa da , şeriat yasalarının  hakim olduğu bir çok  İslam ülkesinde , Kur'an da hükmü olmamasına rağmen zaina fiilini işleyen  kadınların taşlanarak (Recm) öldürüldüklerine  tanık oluyoruz. Ne gariptir ki , bu hüküm Masevilerin kutsal kitabı Tevrat'ta  yer almakta ama uygulama İslam ülkelerinde  yapılmaktadır. Bence ,  düşünülmesi gereken bir çelişki.
           Saygılar-sevgiler.
"Vur ama dinle beni"


Nisan 22, 2011, 01:40:00 ös
Yanıtla #7
  • Seyirci
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 647
  • Cinsiyet: Bay

Sayın cardiffmonster, öncelikle eleştiriniz için çok teşekkür ederim.
Kısaca bahsettiğiniz konuları açayım; Birincisi, geçmiş tarihlere ait tespitlerin bilimsel veri olmadığını ve tahmin olduğunu söylemişsiniz. Hayır buna katılamam,
Karbon-14 testi sadece canlıların üzerinde yapılabilen bir testtir ve karbonun 14. izotopunun radyoaktif olması ve ömrünü yarılaması ile belirlenir. Oysa dini inançların ve yaşam şekillerinin belirtisi sadece yaş tespiti ile olmaz. Bulunan eşyalar, anıtlar yerleşim planları, kayalara yapılmış resimler ve bir çok şey ile yapılır. Basit bir örnek vereyim; insanın konuşabilmesi için gırtlağında bağımsız şekilde bir kemiğin bulunması gerekir. Yani insanın konuşmuş olmasını sadece yapıtlarından değil biyolojik yapısından da destekle söylerler.
Bütün bunlarla geçmişte ki o dönem net olarak ortaya çıkarılmıştır. Tahmin değildir, tahmin kısımları da elbete vardır, ancak çok azdır ve burada yer vermeyi pek düşünmüyorum.
 Üstelik günümüzde hala kültürümüzün etkilerine maruz kalmamış yüzlerce avcı-toplayıcı kabilelerde bulunmaktadır. İnanın söylediklerimin hiçbirini tahminlerden almıyorum. Gerekirse her hangi bir bölüm için size kaynak da sunabilirim.
Konuyla ilgili sadece arkeoloji ve antropoloji değil paleantoloji de bu konuda çok etkilidir.
İkincisi cahil dediğiniz insanların hepsi dünyada kendi branşlarında tanınan yaklaşık 10-20 civarı profesör.  Ayrıca bütün semavi dinleri mecburen aynı kefeye koyuyorum çünkü hepsinin çıkış yeri Sümerlerdir. Dilerseniz bu konuda da size 3-4 kaynak sunabilirim.
İnanın Marksist yada nazist sistemleri dinlerden üstün tutmuyorum. Benim için hepsi aynı ve incelenmeye değer.  Kaldı ki benim yazdıklarımın içinde ne Marksizmi ne Nazizmi övdüğümü hatırlamıyorum.

Saygılarımla...
Bir yere ait olmayı hiç istemedim. Ya kendim olurum yada başkalarının arkamdan övgüleri ile ölmüş olurum.


Nisan 22, 2011, 01:50:26 ös
Yanıtla #8
  • Seyirci
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 647
  • Cinsiyet: Bay

Sayın Alşah, öncelikle siz mesaj atmayın bari bundan sonra:D çünkü benim notlarımı çaldığınızdan epey şüphelenmeye başlayacağım. Umarım şakama gücenmezsiniz ama inanın aynen sizin alıntıladığınız İncil, Tevrat ve Kuran ayetleri var notlarımda, sadece bir kaç tane fazla hepsi o. Sizin bahsettiğiniz ayetleri Muazzez İlmiye Çığda aynı şekilde ele almış ve açıklamış. Bahsettiğiniz ayetleri ve açıklamasını görebilirsiniz.

Ama böylesine bir isabet gerçekten beni çok şaşırttı:D

Saygılarımla...
Bir yere ait olmayı hiç istemedim. Ya kendim olurum yada başkalarının arkamdan övgüleri ile ölmüş olurum.


Nisan 23, 2011, 12:28:57 öö
Yanıtla #9
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 1790
  • Cinsiyet: Bay

      Sayın prometheus, ne diyebilirim ki?  Sayın ÇIĞ hanfendinin hayranıyım. Hemen hemen bütün kitaplarını okudum. Bu arada sayın prof. İlhan Arsen'in  de kitaplarını  zevkle okuyan biriyim. Ama inanın  kitaplara bakmadan , tamamen kendi emeğimin ürünüdür yazdıklarım. Aslında amatörce  araştırmalar yapıp kitap haline getirmeye çalışıyorum. Başarıp başaramıyacağımı da bilmiyorum.
       Saygılar sevgiler.
"Vur ama dinle beni"


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
Cehennem Ayetleri

Başlatan Einsof « 1 2 » Islam

14 Yanıt
8586 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 27, 2008, 07:42:25 ös
Gönderen: martı
Tanrı ve Şeytan

Başlatan blossom « 1 2 3 4 5 » Inanc Uzerine

49 Yanıt
18477 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 11, 2015, 01:16:58 öö
Gönderen: muratmazman
2 Yanıt
3363 Gösterim
Son Gönderilen: Mayıs 05, 2008, 01:43:19 ös
Gönderen: dogudan
33 Yanıt
12367 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 25, 2012, 07:41:10 ös
Gönderen: karahan
0 Yanıt
2538 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 19, 2010, 10:19:46 öö
Gönderen: ceycet
1 Yanıt
3881 Gösterim
Son Gönderilen: Nisan 23, 2011, 05:56:35 ös
Gönderen: Prometheus
0 Yanıt
1590 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 27, 2011, 02:20:39 ös
Gönderen: karahan
0 Yanıt
1419 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 27, 2011, 02:21:39 ös
Gönderen: karahan
0 Yanıt
1723 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 27, 2011, 02:22:26 ös
Gönderen: karahan
0 Yanıt
1087 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 19, 2015, 01:18:45 öö
Gönderen: Risus