Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Cahit Ülkü  (Okunma sayısı 10458 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Eylül 25, 2006, 10:19:59 öö
  • Administrator
  • Uzman Uye
  • *
  • İleti: 9553
  • Cinsiyet: Bay
    • Masonluk, Masonlardan Öğrenilmelidir

Pargalı İbrahim Paşa, Rüstem Paşa ve Son Hazaryalı’nın yazarı Kardeşimiz Cahit Ülkü:
“Sevgi zamanı sınırsızlaştırır”
Röportaj : Bülent Şenocak
 
Cahit Ülkü Kardeşimiz, 1941 yılında Ankara’da doğdu. İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ni bitirdikten sonra Ankara’da serbest proje mimarlığı yaptı. 12 Eylül 1980 darbesi, siyasetle yakından ilgilenmesine neden oldu. 1983 yılı başlarında Bülent Ecevit ile tanıştı. 1984 yılında , kuruluş halindeki Demokratik Sol Parti’nin Yazışma Merkezi Sözcülüğü görevini Merkez Bankası eski başkanlarından İsmail Hakkı Aydınoğlu ile birlikte üstlendi. Daha sonra kendi isteğiyle sözcülük görevinden ve Demokratik Sol Hareket’in partileşme aşamasından ayrıldı. 1986 yılında İzmir’e yerleşti. 1992 yılından başlayarak, tarih konusunda bilgi birikimlerini notlar halinde toparlamaya, daha sonra da kurucusu ve yöneticisi olduğu bir yerel radyoda “Saklı Tarih” başlığı altında yayınlamaya başladı. Bu uğraş onu, daha kapsamlı ve bütüncül çalışmalara yönlendirdi. Cahit Ülkü’nün, “Pargalı İbrahim Paşa”, “Rüstem Paşa” ve “Son Hazaryalı” adlı üç romanı bulunmaktadır. Halen 065 numaralı Ege Locası aktif üyesi olan Cahit Ülkü evli ve üç çocuk babasıdır.

Cahit Ülkü Kardeşim, 2001 yılında “Pargalı İbrahim” adlı romanınız yayınlandı. Bu ilk romanınız mı? Bundan önce, yazarlık konusunda başka denemeleriniz oldu mu?

Evet, ilk romanım. Sorunuzun ikinci bölümüne gelince; ortaokul çağlarında, çoğu Türk genci gibi şiirle ilgilendim. Divan tarzıyla yazdığım birkaç şiirim, 1960 ve 1961 tarihli Ajans-Türk Şiir Antolojisi’nde, daha sonra bir şiirim Dönemeç Dergisi’nde neşredildi. Bunun dışında, mesleki dergilerde az sayıda makalelerim basıldı. Yani, yazarlık konusunda önceden fazlaca deneyimli olduğum söylenemez.

Osmanlı Tarihi’yle ne zamandan beri ilgileniyorsunuz? Tarihi belgelere dayalı tez roman yazma fikri sizde ne zaman ve nasıl oluştu?

Orta ve lise öğrenim dönemlerinde, matematikten sonra en çok ilgimi çeken ders tarih idi. Lisedeki tarih öğretmenim, ders kitaplarında yazılanlara kuşkuyla ve eleştirisel gözle bakma alışkanlığımı geliştirdi. Böylece, “Emin Oktay Tarihi” nin aslında ulus yaratmaya yönelik “Resmî Tarih” olduğu bilincine oldukça genç denebilecek yaşlarda ulaştım. Sanıyorum bu bilinç, olabildiğince geniş alanda tarama yaparak gerçeği öğrenme isteğimi kamçıladı. Doğal olarak bu istek yazma sevgisiyle bütünleşince, insan tez üretmeye zorlanıyor.

Üç yıl içinde arka arkaya üç romanınız yayınlandı. Esas mesleği mimarlık olan bir kişinin, işlerinden arta kalan zamanda yazacak zamanı bulması hakikaten takdir edilecek bir şey. Bu iki uğraşı bir arada nasıl yürütüyorsunuz?

Bakınız sevgili Kardeşim, “sevgi” zamanı sınırsızlaştırıyor. Bence bir insanın sevme alanı ne denli genişse, anlamsız ya da boş geçen zamanı o denli daralır. Yaşamımıza şöyle bir göz atınca, bir saniyemizin bile boş olmadığını sandığımız en yoğun dönemlerimizde dahi boşa harcanmış zaman çöplüğünün devasa yığını karşısında şaşar kalırız. Ben sevgi alanımın darlığından yakındığım için, aslında yapabileceklerimin KDV’sini bile yapamadığımı görüyorum. Lütfen bunu, kişisel yapabilirlik gücümün yüksek olduğu gibi bir iddia sahibi olduğuma vermeyin. Bence her insanda müthiş bir eylem ve yaratma potansiyeli gizlidir. Sevgi, işte bu potansiyeli kinetik enerjiye dönüştürüyor ve o zaman insan, sevdiği her şeyi gerçekleştirebilecek zamanı, hem de kolayca bulabiliyor. Olaya bu açıdan bakınca, zaman yaratma konusunda takdir edilecek yanımın bulunmadığını fark edebilirsiniz.

Romanlarınızda şiirsel anlatımınız, akıcı üslubunuz ve Türkçe’ye hâkimiyetiniz dikkat çekici. Dil haznenizin bu derece zengin olmasını neye borçlusunuz?

Söyleşimizin başında divan şiiriyle hayli ilgilendiğimi söylemiştim. Aruz vezni, insan kulağını sözcüklerin musikisine tutkun ve alışkın kılıyor. Üslubumu şiirsel ve akıcı bulduysanız, nedeni bu olabilir.
Dil hazinesi konusuna gelince, saygın dilbilimcimiz Sayın Doğan Aksan’a göre sokaktaki insan 500–600, aydınlar ise en çok 2000 sözcükle konuşuyor ve bir yazar tüm eserlerinde 10000 sözcüğe ulaşırsa anlaşılmaz oluyor. Bazı iddialara göre tüm eserlerinde en çok kelime kullanma rekoru Türkçe’de 6600 kelime! Aslında bu tablo, hem moral bozucu hem gurur kırıcı değil mi? Bu tablo, Türkçe’nin kısır ve anlatımda yetersiz bir dil olduğunu göstermiyor mu? Daha hazin olanı ise, insan sözcüklerle düşündüğüne göre, böylesine dar sözcük alanı, düşünce alanını da daraltmaz mı ve düşünsel alanda gelişmiş ülkeler oranında insan yücelişine katkıda bulunamayışımızın, aydınlanma çağının öncüleri arasında yer alan düşünce adamlarımızın olmayışının, asırlar boyunca evrensel değerde eser üretemeyişimizin gerçek nedeni bu olamaz mı? Bunların hepsi yanıt bekleyen sorular! Ben bu sorulara yanıt aramak yerine, durumun böyle sorular sorduracak noktaya gelmesinde baş sorumlunun yazarlar ve aydınlar olduğunu düşündüğümden, birey olarak bu sorumluluğu paylaşma günahından gücümün yettiğince uzak durmayı yeğledim. İnanın sevgili kardeşim, defalarca sözlük okudum; hayır taramadım, notlar çıkararak edinebildiğim her sözlüğü baştan sona okudum. Böylece unutulmuş pek çok sözcüğü yeniden gün yüzüne çıkarmaya ve dil kurallarını hiçe saymadan yeni sözcükler üretmeye çalıştım. Bence yazar niteliğiyle okur karşısına çıkan kişinin savsaklanamaz sorumluluğudur dili, dolayısıyla düşünceyi ifade gücünü geliştirme çabası… Nitekim 3–5 yıllık uğraş sonucunda üç romanımda 11500 sözcük kullanarak sanırım önemli bir rekorun sahibi oldum.

Bu sayı, tarihsel romanların yanında günümüze ait konuları işleyen romanlar yazabildiğimde kolayca 13 bin’e ulaşabilir. Ama ben rekor peşinde değilim. Geçmişinde dikkate değer yazarlık deneyimi olmayan birinin, yalnızca sorumluluk üstlenerek sergileyebileceği sınırlı çabalarla dahi dilimize önemli katkılar sağlayabileceğini kanıtlamak istedim. “Dil zenginliği” diye nitelendirdiğiniz durum, bu çabamın sonucu olmalı.

“Pargalı İbrahim” adlı romanınız 2001 yılında yayınlandığında, kitabın arka kapağında, bu romanın “Masal Olmayan Masallar” adını verdiğiniz bir üçlemenin ilk kitabı olduğu belirtiliyordu. 2002 yılında, bu üçlemenin ikincisi olan “Rüstem Paşa” yayınlandı. Sizden üçüncüsü olan “II. Selim” adlı kitabı beklenirken, 2003 yılında “Son Hazaryalı” yayınlandı. Bu üçlemeyi tamamlamadan sizi bu romanı yazmaya yönlendiren nedir?

“Son Hazaryalı”nın konusu hayli zamandır zihnimin arka plânını meşgul ediyordu. Öte yandan, başlangıçtaki plânıma göre, “Rüstem Paşa”, paşanın ölümüyle sonlanacaktı. Ne var ki bu roman varsayımımdan fazla hacimlenince, onu belli noktada kesme zorunluluğu doğdu. “Son Hazaryalı”, II. Selim adlı romanın ana teması olacaktı. “Rüstem Paşa”da yazılamayanlarla çok önemsediğim bu konunun aynı roman bünyesinde ele alınması hâlinde pek çok önemli noktanın dikkatten kaçması kaçınılmazdı. Üstelik bu süreçte ulaştığım bilgiler ve o bilgilerin sentezi “Son Hazaryalı”yı kendiliğinden bağımsız kıldı. Böylece “Sarı Selim” hem üçlemenin tamamlayıcısı, hem de “son Hazaryalı”nın devamı olacak.

'Son Hazaryalı' yayınlandıktan sonra büyük dalgalanma yarattı, “En Çok Satanlar”ın en başına oturdu. Fakat bu arada büyük tartışmalara da sebep oldu. Bazı yazarlar, sizi ciddi şekilde eleştirdiler ve romanınızda, Hazarya Yahudilerinin devlet kurmak için Osmanlı Sarayı'nı da içine alan planları çerçevesinde bir Hazarya Yahudi’si olan Hürrem Sultan'ın Saray'a satıldığı, II. Selim’in aslında Kanuni'nin değil Hazaryalı bir asilin oğlu olduğu şeklindeki tezlerinize karşı çıktılar ve dayanağı olmadığını iddia ettiler. Bu konudaki görüşünüzü alabilir miyim?

Ne yazık ki bu eleştiriler, etiketi “Bilim Adamı” olanlardan geldi ve “Acımasız” olarak nitelendirdiğiniz eleştiriler, iddia ediyorum, kitabım okunmadan, soruyu soranın sorusuyla sınırlı bilgilerle yapıldı. Bu nedenle eleştirilerin ciddî olduğunu kabul edemiyorum. Diyorlar ki, “Arthur Koestler’in çalışması bilimsel değildir!” Dilerseniz önce bu yaklaşımı irdeleyelim: Truva’yı bulan Schlieman, babasının yaşgününde armağan ettiği Homeros’un kitaplarından bir şeyler seziyor ve Truva hazinesini bulma hayaliyle büyüyor. O günlerde Truva’nın gerçekliğine inanan yok. Schlieman’ın amacı ne keşif ne de bilime hizmet; yalnızca zengin olmak! Ama onun Truva’yı buluşu arkeoloji dünyasına büyük şeyler katmış. Yaptıkları da asla ve asla bilimsel değil. Ne var ki kimse “Schlieman yaktı, yıktı, talan etti, bilim adamı değildi, yaptıkları, söyledikleri bilimsel değildi,” diyerek bu buluşu göz ardı etmiyor. Tam tersi, onun buluşu arkeoloji biliminin başköşesine yerleştiriliyor. Arthur Koestler’in çalışmalarını ve romanımı okumadan bilimsel bulmadıklarını ileri sürerek bunca araştırmaya dayalı bulguları hoyratça bir yana iten bilim adamları(!), bunca bulguların hangi noktalarda neden doğru olmadığını kanıtlayan tek bir makale üretebilmişler mi? “Hazar İmparatorluğu” Cumhurbaşkanlığı Forsu’nda bir yıldızla temsil ediliyor. Sorarım size, bu uygarlık hakkında bilim adamlarımız hangi araştırmayı yapmışlar, kamuoyunu ne kadar bilgilendirmişler? Ben elle tutulur tek bir eser bulamadım, bulan lütfen beni bilgilendirsin. Ayrıca, ele aldığım dönemde Osmanlı Tarihi’ne ilişkin yanıtsız ya da açıklama bekleyen hayli ilginç ve karanlıkta kalmış nokta var. Son Hazaryalı, bu noktalara en azından akıl sütununa uygun yanıtlar getiriyor. Peki, bu yanıtları irdelemeyen bilim adamları, neden daha önce bu konularda araştırma yapmamışlar?

Ben tarihçi değil, tarihle ilgili, kuşku duymayı aydınlanmanın itici gücü olarak gören, merakı, irdelemeyi insanlığın yüceliş nedeni olarak algılayan bir romancıyım. Üstelik romancı, sezgiyi hayli ileri götürmekte özgürdür. Tarihçiler, roman yazarının özgür bakış açısına değer vererek konuya bilimsel yöntemlerle yaklaştıklarında, mesnetsiz eleştiri oklarını uluorta savurmak yerine tamamlayıcı rolü üstlenirler.

Bu açıklamalarınızın bazı bölümlerine dayanarak, “Arthur Koestler’in “Onüçüncü Kabile” kitabında “Hazaryalılar Avrupa'daki Aşkenazlar'dır”, “Hitler esasen Yahudileri değil 8'inci yüzyılda Museviliği seçen ve Avrupa'ya göçen Hazar Türklerini katletmiştir” tezlerine katıldığınızı ve dolayısıyla Koestler’den etkilendiğinizi söyleyebilir miyiz?

Bence, “etkilenmek” yerine, “Onüçüncü Kabile”den edindiğim bilgilerin diğer bilgi ve bulgularla birleşmesi sonucunda kafamda bir tezin belirlenmesi demek daha doğru olur. Üstelik Son Hazaryalı, Arthur Koestler’in tezine katkı ötesinde güç kazandırmıştır. Örneğin, Aşkenazların kökeni, Yahudi-Musevî kavramları arasındaki fark, Aşkenazlardaki Şamanist izler, Son Hazaryalı’ya özgü kanıtlardır.

Tezinizden yola çıkılarak İstanbul’da yaşayan Karaim’lerin 8. yüzyılda topluca Museviliği seçen Hazar Türkleri olduğu söylenebilir mi?

Kesinlikle söylenebilir. Bugünkü “Karaköy”ün adı, başlangıçta “Karayköy” ya da Karaiköy idi. Karaylar, Karaitler, Karaimler eşanlamlıdır. Bugünün Polonya’sında asimile olmamış Karaimlerin yaşadığı bilinmektedir. Hatta şu anda Polonya Büyükelçiliği görevini yürüten kişi Karaitlerdendir. Karaitler, Hazar İmparatorluğu dağıldıktan sonra, onların bir kolu olarak Kırım’ın güney sahillerine yerleşip orada bir devlet kurmuşlardır. Onların bir kısmı Polonya üzerinden Doğu ve Orta Avrupa’ya, bir kısmı da Bizans döneminde İstanbul’a göç etmişlerdir. Bu yüzden 16.yy. da Kırım’ın güney sahillerine hâl⠓Hazeria” deniliyordu.

"Neden Tarih" konulu bir konferansınızda, “Önemli olan tarih kutsayıcılığı görevini üstlenmemektir. Daha da önemlisi, tarihi kendi ülkülerimizi yüceltmek adına kullanmamaktır. Tarih, eskiyle övünme aracı değildir” diyorsunuz. Bazı tarihçilerimizin sizi acımasız bir şekilde eleştirmesinin altında farkında olmadan
genlerimize işlenen eskiyle övünme psikozunun etkisi olabilir mi sizce?

Tarih kutsayıcılığı, ait olunan ülkeye dalkavukluktan başka şey değildir. Şimdi, beni eleştirenleri dalkavuklukla suçlayamam. Bilimsel konuların ülkülerin yüceltilmesi için kullanılması sık görünür. Değişik dönemlerde, değişik ülkelerde beynini ve birikimlerini ideolojilere köle ederek etiketlerini erozyona uğratanlara rastlayabiliriz. Bu yüzden ülkemizde çok yaygın olarak “içeriksiz etiket” rahatsızlığı var. Ama ben eleştirilen şeyi okumadan, akıl süzgecinden geçirmeden, yapılan eleştirilerin geleneksel aydınımsı tembelliğinden kaynaklandığını sanıyorum.

Gazeteci Mehmet Barlas, sizi konu aldığı bir yazısında, “Gerçeklerden kaçıp, kendimizi olduğumuzdan farklı görmenin bir yolu da "İdeolojik Tarih"e sarılmak değil midir? Bunu devletler yaptığı zaman "Resmi Tarih" diyoruz. En kötüsü de, resmi tarihle ideolojik tarihin, toplumun bilincinde kaynaşıp "Tartışılmaz Doğru" halinde bilgileşmesidir” diyor. Siz resmi tarih hakkında ne düşünüyorsunuz?

Cemil Meriç’e göre “İdeolojiler insan idrakine giydirilmiş deli gömleğidir.” Ne var ki insanoğlu bu görüşü tarih boyunca hiç anlayamamış, hep ideolojiler üretip onların peşinden koşarak bu durumdan doping almış gibi düşünmenin tırmalayıcılığı yerine inancın konforunu seçip rehavete kapılmış, sonunda dogmanın batağına saplanmıştır. Üstelik çoğu zaman aklının nasıl köleleştiğini fark etmemiştir bile.

Şaşmaz prensipler, kesin doğrular, inanmayı öncelikli zorunluluk olarak dayatan kurallar, kim tarafından vazedilirse edilsin, zamanın aşındırmasına dayanamazlar. Bütün kesin önermeler, akıp geçen zaman içindeki gelişmeler sonucunda eskiyip yenileriyle çatıştıklarında ve kaçınılmaz olarak yeniye yenildiklerinde, o fikirler, ideolojiler, dayatmalar adına ne dersek diyelim içtihada kapalı o kesin doğrular, taraftarlarıyla birlikte hazin bir yalnızlığa mahkûm olarak tarihin tozlu arşivindeki yerlerini alırlar. Bu açıdan bakıldığında tarih, tartışılması yasaklanmış doğruların utanca bürünmüş yanlışlıklara dönüştüğü muazzam bir çöplüktür. Öte yandan kesin kurallar, onun dışında düşünenleri dışlamak için bilgisizlerin, ihtiraslarını yenemeyenlerin eline güç ve onlara olanak verir.

Doğru görünenin akıp geçen zaman içinde doğru olmayabileceğini kurum olarak bir tek Masonluk kavramış, bu yaklaşımını yüzyıllar boyunca aralıksız ve sadakatle uygulamış, sırf bu yüzden hep zinde ve yeni kalabilmiştir.

Ayrıca, tarihin ideoloji cenderesinde siyasallaşması, tarih bilincinin gelişmesini ve insanın kendini bilmesini önler. “Resmî Tarih” aşağılık duygularını aşmak için kullanıldığında ise insan kendini yapmacık bir yücelme içinde hisseder. Ama aynadaki görüntüler gibi gerçekle ilintisiz öngörüler kazanarak büyüyen gençler, yarınların tasarımını yapamazlar, yurttaş olmaktan dünyalı olmaya geçemezler. Resmî Tarih’le, olay tarihinden düşünce tarihine yönelmek de olanaksızdır. Tarihe her bakış insanla ilgili bir değerlendirme olduğuna göre, ideolojiyle beslenmiş çarpık resmî tarih ile insanın geçmişteki etkinliğini anlayamayız ve geleceğin tasarımında rol alamayız. Son olarak şunu söylemek istiyorum: En korkunç şey “bilmemek değil, bildiğini sanmaktır.” Çünkü yanlış bilgi açmazlar üretmekten başka işe yaramaz. Resmî Tarih, yanlış bilgi tezgâhında “bildiğini sanan” insanlar ürettiğinden, keskin dişli gelecek törpüsüdür.

Sizin kitabınızın son söz bölümünde de belirttiğiniz gibi, kitabınızdaki tezlerinizi destekleyen, akıl ve bilim dışı olduğunu kanıtlayan, eksikleri gösterip düzeyli eleştiriler ve araştırmalar yapılacağına inanıyor musunuz?

Arthur Koestler, “Hitler, Yahudi değil Türk soykırımı yaptı!” dediğinde dünyada yer yerinden oynadı; ülkemizde tıs çıkmadı. Ama Son Hazaryalı, çok sayıda tezi, yanıt önerisini, önemli ya da önemsiz, hiç olmazsa bilimsel denebilecek verilere dayalı sarsıcı savları içeriyordu. Üstelik bu iddialarla bir mozaiğin kayıp bölümleri tamamlanıyordu bence. Bu yüzden kitabımın, inanç denemese de, az da olsa ses getirecek eleştiri ve araştırmaya kaynak olabileceğini hayal etmiştim.

Son olarak size, şunu sormak istiyorum. Son Hazaryalı adlı romanınızın son bölümünde II. Selim’in hayatını ele alacağınız “Sarı Selim” adlı yeni romanınızın ön hazırlıklarını tamamladığınızdan bahsediyorsunuz. Hem “Rüstem Paşa”, hem “Son Hazaryalı”nın bilinçli olarak bırakılmış boşluklarını dolduracağını belirttiğiniz bu yeni romanınız ne zaman piyasaya çıkacak?

Romanlarımda bitiş tarihi belirlemek irademin sınırları kapsamında değil. “Sarı Selim” adını alacak yeni romanıma ilişkin malzemeler, başlangıçta yoğun olarak hazırdı. Beni çok heyecanlandıran bu romanın bir bölümü de yazıldı. Ne var ki hayli zamandır bir yazma zorluğu çekiyorum. Kitabın bitmesi bu zorluğu yenmeme bağlı.

Teşekkür ederim.
- Sahsima ozel mesaj atmadan once Yonetim Hiyerarsisini izleyerek ilgili yoneticiler ile gorusunuz.
- Masonluk hakkinda ozel mesaj ile bilgi, yardim ve destek sunulmamaktadir.
- Sorunuz ve mesajiniz hangi konuda ise o konudan sorumlu gorevli yada yonetici ile gorusunuz. Sahsim, butun cabalarinizdan sonra gorusmeniz gereken en son kisi olmalidir.
- Sadece hicbir yoneticinin cozemedigi yada forumda asla yazamayacaginiz cok ozel ve onemli konularda sahsima basvurmalisiniz.
- Masonluk ve Masonlar hakkinda bilgi almak ve en onemlisi kisisel yardim konularinda tarafima dogrudan ozel mesaj gonderenler cezalandirilacaktir. Bu konular hakkinda gerekli aciklama forum kurallari ve uyelik sozlesmesinde yeterince acik belirtilmsitir.


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
0 Yanıt
6064 Gösterim
Son Gönderilen: Mayıs 02, 2007, 09:06:42 ös
Gönderen: MASON
0 Yanıt
5603 Gösterim
Son Gönderilen: Mayıs 24, 2007, 01:56:09 ös
Gönderen: Ittihatci
5 Yanıt
4323 Gösterim
Son Gönderilen: Nisan 07, 2009, 12:04:14 öö
Gönderen: Isis
ÜLKÜ TAMER

Başlatan akasya Siirler ve Sairler

0 Yanıt
2443 Gösterim
Son Gönderilen: Nisan 24, 2009, 10:48:38 öö
Gönderen: akasya
3 Yanıt
4112 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 06, 2009, 06:17:57 ös
Gönderen: Prenses Isabella
4 Yanıt
3873 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 17, 2015, 08:21:18 ös
Gönderen: Risus
0 Yanıt
1657 Gösterim
Son Gönderilen: Haziran 19, 2015, 12:45:49 öö
Gönderen: Risus
0 Yanıt
1343 Gösterim
Son Gönderilen: Haziran 19, 2015, 12:47:09 öö
Gönderen: Risus