Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Sol Ve Atatürk Veya Kemalizim  (Okunma sayısı 1751 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Kasım 20, 2012, 10:36:56 ÖÖ
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 1809

Mustafa Kemal’e nasıl bakmalı?
16
 
KAS
 
2012
 


FATİH YAŞLI

Mustafa Kemal üzerine konuşmak, Mustafa Kemal’e bakmak, esas olarak Osmanlı-Türkiye modernleşme süreci hakkında konuşmak, Osmanlı-Türkiye modernleşme sürecine bakmak demektir.  Mustafa Kemal bu sürece damgasını vurduğu, bu sürecin en önemli ismi olduğu için değil sadece; bizzat Mustafa Kemal’in kendisinin Osmanlı-Türkiye modernleşmesinin bir ürünü, bir çocuğu olması nedeniyle de, yani aradaki karşılıklı kuruculuk/var edicilik ilişkisi nedeniyle de böyledir bu. Bizim modernleşme serüvenimiz Mustafa Kemal’i yaratmış; Mustafa Kemal de o serüvenin kahramanı, esas faili ve kurucu öznesi olmuştur, böyle diyebiliriz.
Mustafa Kemal dünyaya geldiğinde, yani 1881’de, Osmanlı İmparatorluğu büyük ölçüde bir yarı-sömürge halline gelmiş durumdadır. Kapitülasyonlar ve serbest ticaret anlaşmalarıyla Batılı devletler Osmanlı pazarlarını ele geçirmiş,  yerli üreticiler Batı’yla eşitsiz bir rekabet ilişkisi içerisine girmiş ve bir tarım ülkesi olan Osmanlı’nın sanayileşmesi daha baştan imkânsız hale gelmiştir. Buna mali krizler ve alınan dış borçlar da eklendiğinde, bağımsızlık kâğıt üzerinde devam etmekle birlikte iktisadi ve siyasi bağımsızlığın fiilen yitirilmesi kaçınılmaz hale gelecektir.


DEVLET NASIL KURTARILIR?
Mustafa Kemal ve kuşağı sadece imparatorluğun bir yarı-sömürge haline gelişine değil, yükselen milliyetçilik hareketleriyle birlikte imparatorluk içindeki farklı etnik grupların bağımsızlıklarını ilan edişlerine ve kendi ulus-devletlerini kurmalarına da tanıklık etti. Bu tanıklık, yarı-sömürgeleşmeyle birlikte imparatorluğun kendi çöküşüne doğru hızla yol aldığını onlara da  gösterdi ve kendilerinden bir önceki kuşağı oluşturan Genç Osmanlılar’ın da sorduğu esas soruyu kendilerine sormaya başladılar: “Devlet nasıl kurtarılır?”


Genç Osmanlılar’dan İttihat Terakki’ye ve oradan da Kemalistlere uzanan çizginin bu soruya verdiği ortak yanıt tek cümleyle söylendiğinde “Batı gibi olmak”tı ve Batı gibi olmak arzusu beraberinde birtakım yönelimleri benimsemeyi de getirecekti. 19.yüzyıl boyunca ve 20.yüzyılın başında Osmanlı-Türkiye aydını ve elbette ki Mustafa Kemal bu nedenle pozitivist ve sosyal Darwinist bir tutum içinde oldu, Osmanlı-Türkiye modernleşmesi büyük ölçüde pozitivizm ve sosyal Darwinizm üzerinde yükseldi.


Pozitivizm, “düzen içinde kalkınma”nın mümkün olduğunu, tıpkı fizik bilimlerinin olduğu gibi toplum bilimlerinin de geleceğe ilişkin kestirimlerde bulunabileceğini ve bu kestirimler doğrultusunda uygulanacak politikalarla bir “toplum mühendisliği”nin hayata geçirilebileceğini iddia ediyordu. Toplumların, onlar için en iyisini bilen elitler tarafından kontrollü ve “bilimsel” bir şekilde dönüştürülmesi ve ilerlemenin böyle sağlanması fikri, gezegen ölçeğinde yaşanan bir kaos konjonktüründe, devleti kurtarma misyonunu üstlenmiş dönemin elitleri ve elbette ki Mustafa Kemal için son derece cazip bir nitelik taşıyordu.


Benzer bir şekilde, Darwin’in doğal ayıklanma teorisi, uluslararası ilişkiler alanına uyarlanıyor ve “milletlerin mücadelesi”nde sadece en güçlü olanların ayakta kalabileceğine inanılıyordu. Güçlü olabilmenin yolu ise etnik ve kültürel açıdan olabildiğince homojen bir niteliğe sahip ve her organın kendi üzerine düşen vazifeyi yerine getirdiği, sağlıklı bir bedene benzeyen organik, dayanışmacı ve sınıf çelişkilerinden azade bir ulus-devlet yaratmaktan geçiyordu. Tam da bu nedenle, birer burjuva milliyetçisi olan İttihatçılarla Kemalistlerin ve elbette ki Mustafa Kemal’in kendisinin, burjuva milliyetçiliği açısından zamanın ruhunu teşkil eden pozitivizmi ve sosyal Darwinizmi iştiyakla sahiplenmiş olmaları bugünden geriye doğru bakıldığında hiç de şaşırtıcı görünmüyor.


KADERLERİN KESİŞMESİ
Mustafa Kemal’in hayatı ve içerisinde yer aldığı olaylar, imparatorluğun 19.ve 20.yüzyıldaki kaderiyle birçok noktada kesişir ve yazının başında söylediğimiz üzere, Mustafa Kemal hakkında konuşmak bu kader hakkında da konuşmak demektir.
1908 devrimine karşı girişilen ve tarihe 31 Mart Vakası olarak kaydedilen karşı-devrimci ayaklanmayı bastırmak için Selanik’te toplanıp İstanbul üzerine yürüyen Hareket Ordusu içerisinde Mustafa Kemal de vardır. Ordu isyanı bastıracak, Abdülhamit’i tahttan indirip 30 yıllık saltanatına son verecek ve İttihat-Terakki’nin 1.Dünya Savaşı bitene kadar devam edecek olan fiili iktidar yılları başlamış olacaktır.


1911 yılında İtalya Libya’yı işgal ettiğinde Mustafa Kemal direnişi örgütlemek için Bingazi’ye ve ardından Derne’ye gidecek, buradaki aşiretlerle birlikte İtalyan işgalciliğine karşı savaşacaktır. O Libya’dayken ise Balkan Savaşları başlayacak, savaşın neticesinde Mustafa Kemal’in ve İttihatçıların önemlice bir bölümünün doğup büyüdüğü ve imparatorluğun en zengin ve gelişmiş bölgelerini teşkil eden topraklar elden çıkacaktır. Mustafa Kemal’in ve çevresindekilerin Anadolu’yu elde kalan son toprak parçası ve ne pahasına olursa olsun yitirilmemesi gereken bir kale olarak görmelerinin kökeninde “vatan” olarak gördükleri Balkanlar’ın bir anda kaybedilmiş olmasının yarattığı travmanın bulunduğunu söylemek mümkün görünüyor. Mustafa Kemal’in adının ilk kez kamuoyu tarafından duyulduğu Çanakkale Savaşı ve yapılan savunma, bu kale algısını çok açık bir şekilde ortaya koyuyor.


Mustafa Kemal, 1914-1918 yılları arasında 1.Dünya Savaşı’nın çeşitli cephelerinde savaşır. Savaşın ardından gelen işgal yıllarında ise önce saray ve hükümet çevrelerinde kendisine bir politik ikbal inşası çabasına girer; ancak bunun mümkün olmayacağını anladığında direniş hareketinin Teşkilat-ı Mahsusa’nın yerel örgütlenmeleri aracılığıyla başladığı Anadolu’ya geçer. Anadolu’daki direniş hareketinin icra ediliş biçimi ve Mustafa Kemal’in direnişin tek adamı haline gelişi, onun sadece askeri açıdan değil siyasi olarak da bir “deha” olduğunu gösterir. O, Machiavelli’nin Prens’inin 20.yüzyıldaki somutlaşmış halidir adeta: İktidarı ele geçirmenin ve orada kalmanın sanatı olarak Makyavelizm! Biraz mübalağa ederek söyleyecek olursak, Mustafa Kemal’i illaki bir –izm’le irtibatlandırmak gerekirse, ona en çok yakışan, Kemalizm’den ziyade Makyavelizm olacaktır.


Savaştan sonra gerçekleştirilen “inkılâp”lar ise, yaklaşık yüz yıldır devam etmekte olan Osmanlı modernleşme sürecinin mantıksal sınırlarına doğru genişletilmesi olarak görülmelidir elbette ve bu açıdan bir süreklilik ilişkisinden söz etmek mümkündür ama bu aynı zamanda bir kopuştur da. 1923’ün 1908 burjuva devriminin devamı olduğunu söyleyebiliriz: Feodalizmden kapitalizme, teokrasiden sekülarizme ve monarşiden cumhuriyete geçiş. “Milli burjuvazi”nin yaratılmasıyla ulus inşası, burjuva modernleşmesinin doğasına uygun olarak birbirine paralel bir şekilde gerçekleşmiştir.  Bu bağlamda, sola zerk edilen liberal virüsün de etkisiyle şimdilerde inkâr edilse de,  1923 tarihsel olarak bir ilerlemedir de aynı zamanda.


BUGÜN MUSTAFA KEMAL
2012 yılında Mustafa Kemal’den söz etmenin nasıl bir anlamı vardır, daha doğrusu herhangi bir anlamı var mıdır? 10 yıldır iktidarda bulunan AKP’nin 1923 paradigmasını tasfiye edip yerine yeni bir rejim inşa etme siyaseti, Türkiye’deki kutuplaşmanın taraflarının bir kez daha muhafazakârlarla Kemalistler olarak şekillenmesini sağladı. Cumhuriyet Mitingleri ve sonrasındaki Ergenekon süreciyle devlet alanından tasfiye edilen Kemalizm, bugünlerde, kendisini sokakta temayüz eden ve “sivil” bir politik güç olarak yeniden konumlandırmaya çalışıyor.  Hal böyle olunca politik ve tarihsel bir figür olarak Mustafa Kemal üzerine yapılan değerlendirmeler de taraflar arasındaki mücadelenin gerçekleştiği boyutlardan birini teşkil ediyor.


Yeni bir cumhuriyetten, üçüncü ve elbette ki sosyalist bir cumhuriyetten söz eden solun, Mustafa Kemal’e bir hamaset edebiyatıyla yaklaşmaması gerekmektedir elbette ama onu liberal-muhafazakar söylemin ideolojik cephaneliğinden devşirilmiş “jakoben, vesayetçi, elitist vb.” argümanlarla eleştirmenin de bir anlamı bulunmamaktadır. Solun, Mustafa Kemal’e bakışını esas olarak belirlemesi gereken şey, Osmanlı-Türkiye modernleşme sürecine bakışı olmalıdır, yola oradan çıkılmalıdır. Yani Mustafa Kemal’den Osmanlı-Türkiye modernleşmesine değil, Osmanlı-Türkiye modernleşmesinden Mustafa Kemal’e gitmek, oradan bakmak. Bu sürecin tarihsel materyalist bir bakış açısıyla analizi, Mustafa Kemal’in de analizi anlamına gelecektir ve bu, aynı zamanda günümüz Türkiye’sinde alınacak politik tutumu da belirleyecektir. Yapılması gereken, bugüne doğru şekilde müdahale edebilmek için, geçmişle bugün arasında tarihsel ve maddeci bir bağlantı kurmaktır


Kasım 20, 2012, 12:21:26 ÖS
Yanıtla #1
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 3017
  • Cinsiyet: Bay


Alıntı
O, Machiavelli’nin Prens’inin 20.yüzyıldaki somutlaşmış halidir adeta: İktidarı ele geçirmenin ve orada kalmanın sanatı olarak Makyavelizm! Biraz mübalağa ederek söyleyecek olursak, Mustafa Kemal’i illaki bir –izm’le irtibatlandırmak gerekirse, ona en çok yakışan, Kemalizm’den ziyade Makyavelizm olacaktır.

Machiavelli`nin (Makyavel okunur) öğretisi (Makyavelizm) büyük sözlüklerde ve ansiklopedilerde şöyle tanımlanır: “İnsanları öğütmek için tün moral değerleri yadsıyan, her türlü araçtan yaarlanarak başarılı olmayı hedefleyen, doğruluk ve dürüstlüğü tanımayan politika öğretisi. Böyle bir politik tiplerine de, tabiatıyla “Makyavelist Poltikacı” denilmektedir. Her ülkede ve her dönemde rastlanabilen Makyavelist Poltikacıların uyguladıkları kurallardan en çok bilinenlerin bir kaçı şunlardır:
 1.İnsanların yönetmenin en kolay yolu, onlara doğruları değil, duymaktan hoşlandıkları şeyleri söylemektir.
 2.İşini bilen politikacı sadece güç sahibi olanlara yanaşır, över.
 3.Başarılı kişilerin büyük çoğunluğunun dürüst olmayanlar olduğuna inanır.
 4.Bu kuralların uygulamaya geçirilmesinde de şu modelleri benimser:
 •İyi işleri kendisi yapar, kötüleri başkalarına yaptırır, sonra da gerekirse kötü iş yapanı cezalandırır.
 •Bukalemun taklidi yapar. Güçsüz ise el etek öpmekten kaçınmaz.
 •Entrikaya bayılır. İnsanların sürekli zayıf yanlarını kollar.
 •İnsanların zihnini karıştırır, büyük yalana küçük doğruları katar.
 •Rakiplerini çeşitli manevralarla yok eder( korkutma, acındırma, şanyaj, rüşvet)

ALINTIDIR..


Sayın Tij Atatürk gerçekten bu tip bir İnsanmı sence ?
Saygılar
audi-vide-tace
    dinle-gör
        sus


Kasım 20, 2012, 12:42:12 ÖS
Yanıtla #2
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 3017
  • Cinsiyet: Bay

Alıntı
Tam da bu nedenle, birer burjuva milliyetçisi olan İttihatçılarla Kemalistlerin ve elbette ki Mustafa Kemal’in kendisinin, burjuva milliyetçiliği açısından zamanın ruhunu teşkil eden pozitivizmi ve sosyal Darwinizmi iştiyakla sahiplenmiş olmaları bugünden geriye doğru bakıldığında hiç de şaşırtıcı görünmüyor.


NE ALAKA ;



Alıntı
Dergi → Sayı 32 → Atatürk’te Bilim ve Fen Kavramları ve Çağdaşlaşma
Geri Git - YazdırPROF. DR. BÜLENT DAVER


--------------------------------------------------------------------------------
Konferansımızın konusu, Atatürk’ün bilim ve fen kavramları hakkındaki düşünceleridir. Atatürk’ün bu konudaki görüşlerini incelemeye başlamadan önce, belleklerimizi biraz tazelemek için, bilim (ilim, science) ve fen kavramlarını kısaca tanımlamanın yerinde olacağını sanıyorum. Eski dilimizde yani Osmanlıca’da ilim; bilgi, vukuf ya da marifet anlamlarına geliyordu. Klâsik Orta Çağ İslâm düşüncesi içinde ilim öncelikle, medrese ağırlıklı dinî disiplinleri kaplıyordu. Özetle, o zamanlar ilim denilince öncelikle dinî bilgiler anlaşılıyordu. Günümüzde, bilim denilince de kendine özgü konusu, yöntemi olan ve olayların nedenlerini, yasalarını (kanunlarını) bulma amacına yönelen disiplinler, sistematik bilgi bütünleri anlaşılmaktadır. Bu anlamda bilim, doğru yöntemle elde edilen ve pratikle saptanan bilgilerin bütünüdür, diyebiliriz.

Ünlü İngiliz düşünürü Spencer’e göre üç türlü bilgi bulunmaktadır: Avami (halka ait) genel bilgiler: Bilimsel bilgiler ve felsefi bilgi.

Bilimsel Bilgi: Bilimsel bilgiyi diğer bilgilerden ayıran şey, onun objektif, yani nesnel olmasıdır. Çünkü, bu bilgi kişiden kişiye değişen biçimlerde yorumlanamaz. Bilimsel bilgi aynı zamanda geneldir, çünkü yalnız özel bazı olaylara değil, tüm olaylar topluluğuna uygulanır. Örneğin, yerçekimi yasası yere bırakılan bütün nesneler için geçerlidir. Bunun aksini kimse ileri süremez. Güneşin doğuşu ve batışı da kesindir, tartışılamaz, öte yandan bütün madenlerin ısıtılınca genişleyeceğini tüm bilim adamları kabul etmektedir. Bu da kesin bir olgudur.

Bilimler, günümüzde kabaca, toplum bilimleri ve doğa bilimleri olarak ikiye ayrılmaktadır. Doğa bilimleri denilince genelde matematik, fizik, kimya, biyoloji, astronomi gibi disiplinler anlaşılmaktadır. Toplum bilimleri içerisine ise tarih, ekonomi, sosyoloji, hukuk ve siyaset bilimi gibi disiplinler girmektedir.

Atatürk’ün söylevlerinde ve konuşmalarında sık sık kullandığı “müspet ilim” (pozitif bilim) kavramına gelince, bu olgulara, olaylara (vakıalara, hadiselere) dayanan bilim demektir. A. Comte’cu Pozitivizmin olgulara, olaylara bakışı genel ve objektiftir. Pozitivizm, özünde akılcılığa, gerçekçiliğe ve deneyciliğe dayanır. Yani, bu bilim anlayışına göre, akla, mantığa, deneye dayanmayan hiçbir bilgi, bilimsel bilgi olarak kabul edilemez.

Fen (Fenn) Kavramı:

Fennin bugün kullanılan genel anlamı matematik, fizik, kimya gibi bilgilerin iş hayatına ve günlük hayata somut olarak uygulanmasıdır. Bu anlamda fen, daha çok teknik ya da teknoloji anlamına gelir. Şemseddin Sami’nin “Kamus-u Türki”sine göre “fenn” bir anlamda ilimlerin her çeşidi ve dalıdır. Fakat asbnda ilim fenden daha geniş kapsamlıdır. Bilim, pek çok disiplini içine alır. Halbuki fen daha dar kapsamlı olup, hukuk, siyaset, sosyoloji, iktisat, elik, estetik, gramer, edebiyat gibi beşeri disiplinleri; fıkıh, hadis, kelâm, tefsir gibi dini bilgileri içermez. Kısacası, bu anlamda fen daha çok müspet (pozitif) bilimleri ve bu bilimlere dayanılarak yapılan teknik uygulamaları, teknolojiyi göstermektedir.

2. Meşrutiyet Döneminde Bilim ve Fen Hakkında Düşünceler:

Bilim ve fen kavramlarına bu şekilde genel olarak değindikten sonra şimdi de Atatürk’teki bilim ve fen anlayışını etkilemiş olan yerli ve yabancı düşün akımlarına bazı önemli yazarlara ve bunların bu konudaki fikirlerine kısaca göz atmak istiyoruz. Prof. Dr. Sina AKŞİN’in, “Jön Türkler ve İttihat ve Terakki” adlı eserinde de belirttiği gibi, 1908 yılında Hürriyetin ilanıyla başlayan ikinci Meşrutiyet dönemi ile birlikte bütün ülkede büyük bir özgürlük havası esmişti.

Bu dönemde, Avrupadaki çeşitli fikir akımları aydın kamuoyuna tanıtılmaya başlandığı gibi bu akımların ülkedeki temsilcileri olan bazı düşünürler de ülkenin içinde bulunduğu duruma karşı ne yapılması gerektiği konusunda, çeşitli çözümler önermeye başlamışlardı.

Profesör Hilmi Ziya ÜLKEN, İkinci Meşrutiyet’teki fikir akımlarım incelerken, Ziya GÖKALP’i izleyerek, bu dönemde geçerli olan yaygın, etkin düşünceleri Garpçılık, İslamcılık ve Türkçülük olarak üçe ayırmaktadır. Bu akımlardan Garpçılık (Batıcılık) ta ona göre dörde ayrılmaktaydı: Tanzimat Medeniyetçileri, yani Tanzimat Batıcıları: Bunlar Osmanlı İmparatorluğunu ıslahatlarla, reformlarla değiştirerek, yenileştirerek korumak isteyenlerdi.

İkinci tür Batıcılar, Anglo-Sakson toplumsal ve siyasal yapısını örnek alarak oradaki temel siyasal yapıyı Osmanlı İmparatorluğuna getirmek isteyenlerdi. Özellikle, Prens Sabahattin’in başını çektiği bu grup “şahsî teşebbüs” (ekonomide özel, kişisel girişim) ve adem-i merkeziyyet ilkelerini, yani yerinden yönetim ilkelerini savunuyordu. Batıcıların üçüncü grubu Pozitivistlerdi. O dönemin en etkili dergileri olan “Ulûm-u İktisadiye ve İçtimaiyye” dergisi ile “Servet-i Fünun” dergisi etrafında toplanan bu grup İkinci Meşrutiyet’in en önemli siyasi partisi olan İttihat ve Terakki’nin temel dünya görüşünü ve programım oluşturmuştu, diyebiliriz. Profesör Taner TİMUR, İttihat ve Terakki’deki bu görüşlerin önemli bir kısmının daha sonra Cumhuriyet Halk Partisi’nde de devam ettiğini söylemektedir. İkinci Meşrutiyet Pozitivistlerinin ünlü simaları arasında, bir ara Meclis-i Mebusan reisliği de yapmış olan, Ahmet Rıza Bey’i burada hatırlayabiliriz.

Prof. Hilmi Ziya ÜLKEN, Batı’ya hayran, köktenci, Radikal Batıcıları bu tasnifinde en sona almış bulunmaktadır. Bu akımın en ünlü siması, İttihat ve Terakki Partisi’ne öncülük etmiş ve “İttihad-ı Osmani” adlı örgütü kurmuş bulunan “İçtihat” dergisi sahibi Abdullah CEVDETin üzerinde burada önemle durmak gerekir. Çünkü, Abdullah CEVDET daha İkinci Meşrutiyette, Lâtin harflerini savunmuş ve Sirkeci’de şapka giyerek dolaşmıştı. Ünlü Fransız sosyologu Gustavele Bon’un teorilerine hayran olan Abdullah CEVDET ülkeyi sarmış olan gerilik çemberini bir an önce kırmak ve yurdu esenliğe, refaha kavuşturmak gereğine yürekten inanmış bulunuyordu. Abdullah CEVDET askerî bir hekim olarak pozitif bilimlerin ve fennin kalkınmada ve ilerlemede rolünü çok iyi kavramıştı. Daha sonra gittiği Fransa’da bu görüşlerini daha da derinleştirmek fırsatını bulmuştu. O, bilimlerin, felsefenin özellikle Biyolojik Materyalizmin ve Sosyal Darwinizmin bütün insanlığın yönelmesi gereken temel amaçlar olması gerektiğim ve olacağını da söylemekteydi. Prof. Dr. Şükrü HANİOGLU’na göre de Abdullah CEVDET din bilginlerinin teolojik ve metafizik görüşlerinin materyalist (maddeci) düşünce karşısında kesin olarak yenileceğine inanıyordu.

Atatürk’ün bilim ve fen konusundaki düşüncelerinin oluşmasında pozitivizmin yanı sıra rasyonalizmin, yani akılcılığın da önemli yeri ve katkısı bulunmaktadır. Prof. Dr. Şerafettin TURAN’a göre, aklı ve bilimi düşünce ve aksiyonda temel klavuz, başlıca önder olarak kabul eden ve bu nedenle de safsatalara ve hurafelere karşı çıkan Atatürk düşüncesinde ve özellikle onun lâiklik anlayışında Descartes’ın akılcı görüşünün tüm özelliklerini bulmaktayız. Bu nedenledir ki Descartes’ın “Metod Üzerine Düşünceler” (Söylemler) adlı kitabı Atatürk’ün isteği ile Türkçe’ye çevrilmiştir. Batıda akılcı düşüncenin bir başka büyük temsilcisi olan Kant hakkında da ülkemizde “Kant ve Felsefesi” adlı bir inceleme yayınlanmıştır.

Atatürk’ün bilim, din, Tanrı, ilerlemede bilimin rolü konularında daha 1916 yılında I. Dünya Savaşı esnasında okuduğu kitaplar arasında yer alan Şehbenderzade Ahmet Hilmi Efendi’nin bazı görüşlerinden de burada kısaca bahsetmek yerinde olur.

O devirlerde yetişmiş belli başlı radikal düşünürlerimizden olan Şehbenderzade Ahmet Hilmi, çağdaş yaşama geçmenin uzun sürecek yavaş bir gelişmeyle, yani evrimle, gerçekleşmeyeceğini belirterek, ülkemizde hızlı bir ilerlemeyi zorunlu görüyordu. O, ilerlememize engel olan başlıca nedenleri, yeni fikirlere düşmanlık, durağanlığı (statükoyu) sevmek, derinliğe inmeyen taklitçilik ile yüzeysel bilgi olarak özetliyordu.

Atatürk’ün düşünce oluşumunda, özellikle bilim, fen, ilerleme, uygarlık gibi konularda etkisi alanda kaldığı kaynaklardan biri de H. Meşrutiyet’te Kılıçzade Hakkı Bey’in de yazarları arasında bulunduğu “içtihat” dergisidir. Yine, bu fikir adamları içinde burada önemle zikredilmesi gerekenler içerisinde Celal Nuri’yi de sayabiliriz. Özellikle hurafelere karşı bakış açısında ve bilimsel düşünceyi Türkçülük esaslarına ve dayanışmacı, Durkheim ekolüne sadık kalarak yayan ve geliştiren büyük düşünür Ziya GÖKALP’ı da burada anmadan geçemeyeceğim.

Atatürk’ün bilim ve fen kavramları hakkındaki düşüncelerini etkileyen belli başlı düşünürlere kısaca değindikten sonra şimdi, bir kaç cümleyle de olsa, O’nu. bu yolda teşvik eden, cesaretlendiren bazı ünlü şairlerden söz etmek istiyoruz. Bunlar arasında, kuşkusuz en başta Tevfik Fikret’ten bahsetmek gerekir, sanırım. Fikret, “Ferda” (Yarın, Gelecek) adlı şiirinde zamanın gençliğine seslenerek bakınız şöyle diyordu:

“Asrın unutma, barikalar (şimşekler) asr-ı feyzidir

Her yıldırımda bir gece, bir gölge devrilir

Bir ufk-u itilâ (yükselme) açılır, yükselir hayat

Yükselmeyen düşer, ya terakki ya inhitat (çöküş)”

Yine Fikret “Sabah Olursa” başlıklı şiirinde gençlere şöyle seslenmişti:

“…Siz ey fezâ-yı ferdanın (geleceğin uzayının)

Küçük güneşleri, artık birer birer uyanın…

Ufukların ebedi iştiyakı (özlemi) var nura

Tenevvür (aydınlanma), asrımızın işte ruh-i amali (emellerinin ruhu)”

Fikret, bu çok anlamlı şiirinde gençliğe “aydınlık içinde, şükredilecek bir kurtuluşa” doğru koşmaları mesajım da veriyor ve şöyle devam ediyordu:

“Ümidimiz bu ölürsek de biz, yaşar mutlak

Vatan sizinle şu zindan karanlığından uzak,”

Atatürk’ün bilim ve fen konusunda etkilendiği şair ve düşünürler arasında yer alan bir başkası İsmail SAFA’dır. O’nun 1899 yılında yazdığı “İlim ve Fen” başlıklı şu ilginç şiiri de burada sizlere hatırlatmak istiyorum:

“İlim için kendimizi yormalıyız,

Çin’de de olsa varıp sormalıyız,’

Medeniyet gidiyor hep ileri,

Artıyor komşuların bilgileri

Hangi sanat elimizden gelmez,

Fikrimiz hangi kata yükselmez,

Var mı bir fen ki, biraz gayretle

Muktedir olmayalım tahsile.”

Şimdi bu son derece ilginç şiiri, Atatürk’ün “Onuncu Yıl” Nutkundaki Türk milletinin “zeki ve çalışkan olduğunu”, ilim ve fen dahil her alanda Türk milletinin mutlaka başarılı olacağını haykıran sözleriyle karşılaştıralım ve düşünelim.

Aslında Şair İsmail SAFA’nın dile getirdiği bu inanç ve özlem, batıya, batının üstünlüğüne, batı uygarlığının temelindeki bilimsel düşünceye ve batının meydana getirdiği büyük teknolojik eserlere Osmanlı-Türk aydınlarında duyulan derin hayranlık ve imrenme duygusunu dile getirmekledir ve Türk milletinin de o milletler gibi büyük işleri yapmaya muktedir olduğunu ifade etmektedir.


YORUMSUZ. uzun oldu ,yazıyı kısaltamadım ..
audi-vide-tace
    dinle-gör
        sus


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
2 Yanıt
5413 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 22, 2011, 09:48:05 ÖS
Gönderen: Tij
7 Yanıt
8323 Gösterim
Son Gönderilen: Mart 25, 2010, 12:46:58 ÖÖ
Gönderen: Ozan Erturk
37 Yanıt
20781 Gösterim
Son Gönderilen: Mart 23, 2009, 08:45:36 ÖS
Gönderen: mosilats
2 Yanıt
3051 Gösterim
Son Gönderilen: Nisan 23, 2010, 08:31:26 ÖÖ
Gönderen: ADAM
1 Yanıt
2863 Gösterim
Son Gönderilen: Nisan 26, 2011, 04:19:17 ÖS
Gönderen: shakespeare
0 Yanıt
1570 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 12, 2012, 02:31:47 ÖS
Gönderen: Tij
0 Yanıt
1605 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 21, 2012, 05:28:29 ÖS
Gönderen: Tij
12 Yanıt
3658 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 27, 2012, 08:54:59 ÖS
Gönderen: Tij
0 Yanıt
1610 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 24, 2012, 07:31:47 ÖS
Gönderen: Tij
0 Yanıt
1011 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 16, 2015, 10:53:59 ÖS
Gönderen: ragnarr