Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: YALNIZLIK 1-2-3  (Okunma sayısı 1616 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Şubat 08, 2015, 05:05:07 ös
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 641
  • Cinsiyet: Bay

YALNIZLIK

Son zamanlarda modern dünyanın getirdiği kronik sorunlardan biri gibi görünen, üzerinde durulması ve etraflıca tarif edilmesi gereken kilit bir kavram yalnızlık.
Kimine göre bir yalıtım olurken, kimine göre ise bir sıçrama payı oldu.
Birçoğumuzun birçok defa kullandığı; fakat zihinlerimizde nasıl dolaştığı kimseler tarafından bilinmeyen aynı zamanda kayıp bir kavram yalnızlık.
Kayıp diyorum; çünkü dağarcığımızın ara sokaklarında gittikçe yok olduğunu düşünüyorum.

Peki, onu nasıl geri getirebiliriz ?

İlk olarak gemiye binmeden evvel ne aradığımıza karar vermemiz gerektiğini düşünüyorum.
Bu karar bizi o kavrama benzeyen adacıklardan uzak tutacaktır.
Uzak  tutarken de dürbünü farklı sahalara çevirmekten alıkoyacaktır.
Aksi takdirde keşif yanlış, yolculuk da boşuna yapılmış olur.
Onun için yalnızlık kavramı ile adeta yapışık olan ‘tek başına olmak’ kavramı öncelikle bu noktada ekarte edilmelidir.

Yazının birinci bölümünü ise bu ayrım noktasına ayırmak istiyorum.

‘Tek başına (alone) olmak, insanın kendi etrafında kimseciklerin olmamasına karşılık gelir ve bu kavram bir nitelik belirtir.
Bu , kendi varlığını çoğu kez diğeriyle girdiği ilişki üzerinden kavrayan insan türü için, uzun vadede muhtelif psikolojik çalkantılar açabilir’

Yalnız (lonely) olmak ise ruhi olarak yalın olmaya denk gelir ve bir hâldir.
Biraz daha genişletirsem, yalnızlık öznel ve ‘biricik’ yaşantıların yani özel anlamıyla şahsi fikir ve duygu hâllerinin diğerine doğrudan ve tam olarak aktarıl(a)maması ya da diğerinin bu hâlleri anla(ya)mamasından kaynaklanan varoluşsal bir meseledir.

Kimisi için üretimin ve kendini tanımanın temel tetikleyicisi, kimisi içinse varoluş vakumunun en görünür hâlidir.
Dahası, değerli bir ‘şey’ini kaybettiğinde beliren, paylaşılması mümkün olmayan hazine anahtarı gibidir. Kimbilir belki de  şair C. Sıtkı’nın dediği gibi :
‘’ tepemde kanat germiş kartaldır’’ gibidir




YALNIZLAŞMAK VE YALNIZLAŞTIRILMAK

Şüphesiz ki yalnızlık sadece bizim seçebileceğimiz, kontrol altı duran bir ruh  hali değildir.Kendi ayaklarımızla tıpış tıpış gittiğimiz de, arkasından sürüklenerek istemeden gittiğimiz de olur.  İsteğimizle yalnızlaştığımız durumlarda, her türlü uyarıcıya açık halde, bir sağaltım yaparken ; kendimizi içinde bulduğumuz yalnızlık çukurunda, afallar ve sağa sola çarparız. Çukurdur,çünkü oraya bir başkası tarafından atılmışızdır. Artık yalnızlaştırılıp, ısıdan,ışıktan ve sesten izole edilmiş bir mezara tıkanmışızdır.
Bu durumda ruh refleksif olarak daralır,çırpınır ve kendine bir çıkış yolu aramaya başlar. Ama artık çoktan, tutuşup kızarmıştır.

Atıldığımız çukur bir çıldırma payı olurken, kendi ayaklarımızla çıktığımız yalnızlık tepesi, bir sıçrama payı olur.
Elbette bu tepeye her isteyen değil, sadece kendini gerçekleştiren ve güçlüce ayakta durabilen bireyler gidebilir. Çıldırma yeri olan çukur ise küçük kımıldamada düşebilen zayıfların yeridir.

Yalnızlığı bir sıçrayış yapan, onun kişiye kazandırdığı direnci ve sağaltımıdır. Çünkü insanın kendini bulup kılıcını çekmesi için yalnızlık bir başlama noktasıdır. İçimizden dünyaya değil ama, dünyadan içimize bir başlangıç. Sanırım şair de :

Uzasan göğe ersen
Şehirde cücesin sen
Bir dev olmak istersen
Dağlarda şarkı söyle.

ifadelerini kullanırken, bu örtük programın farkına varmış olmalı ki ;  kalabalıklar arasında bir serçe gibi çırpınmak yerine, tepelerde bir kartal gibi uçmak gerektiğini belirtiyor.Ve yalnızlığı insan içinde -yaşamı olan- bir gezegene benzetiyor.

Yaklaşık 28 yıl Tierra adasında kalan Robinson Crusoe da böyle düşünelim. Yıllar sonra kurtarılıp evine döndükten bir süre sonra,çıkıp ne demişti ?
‘’Ah benim güzel adam’’ demişti.
Çünkü o, zamanla şehrin içinde büzüşüp buruşturulduğunu hissetmiş ;ve o hür köşesini,uzlet köşesini bir anneyi özler gibi özlemişti.

Bu köşe bir ada olmak zorunda değil.Bir bahçe,bir mağara hatta bir oda dahi olabilir. Kişi odasında yalnızken de dünyanın bir ucundan herkesi seyre dalabilir. En önemlisi oradayken de kendine uzun bir sefer eyleyebilir. Bugün eğer sığ meseleler içinde kısırca kalıp onlara durduk yere doğurganlık kazandırıyorsak, kendi eksenimiz etrafında durmadan dönüyorsak Pascal’ın deyimiyle odalarımızda kalamayışımızdandır. Yani şu küçük dünyadan birkaç kilometre kaçamayışımızdandır

Dikkat edelim, günümüzde varlığını sapasağlam ayakta tutan, dünyayı yerinden oynatan  birçok oluşum bir tür yalnızlık ürünüdür. Birçoğu nadas sonrası birer yalnızlık patlamasıdır. Yumruğunu dünyanın böğrüne indirme edasıdır.

 Kulelerden,hücrelerden, küçücük evlerden dünyaya anons edenler, yalnızlık şarkısını söyleyebilenlerdir. Eğer bizler de notası kurşunlanmış bu şarkıyı mırıldana bilirsek, o zaman fikrimce bir çok şeyin üstesinden gelmişiz demektir.
Ve eğer bizler, ‘’mahkemede Marksist olduğumu haykırdığım zaman, tek işçinin elini sıkmış değildim’’ diyebilen bir cesarete sahip olabilirsek, dünyayı evirip çevirip,içimize geçirebilmişiz demektir.



YALNIZLIK VE İÇTİMA

          İki kökten türer 'insan'. Birincisi 'nisyan'. Yani unutan. İkincisi ise 'ünsiyet'. Yani ahbap olan,bağ kuran. 
İnsanın sosyal dokusundan kopuk olamayacağını kelimenin özüne de indiğimizde net bir şekilde görebiliyoruz. Demek ki, insana yakışık kalan da daimi bir yalnızlıkta kalmaması ve Ziya Gökalp'ın tabiriyle 'içtima' dan uzaklaşmamasıdır. Ama yazımızın ikinci bölümünde de Pascal  'odalarınızda kalın' demişti Peki biz hangisini dinleyeceğiz ? Hangisine yüzümüzü,hangisine sırtımızı döneceğiz ?

          Aslında bu tür tarifler bizlerin çok da yabancısı olduğumuz tarifler değil.Buna benzer ifadelerin düşünce dünyası tarafından birçok defa vurgulandığını kaynaklardan bakınca görebilmemiz münkün.

         Durkheim,Hobbes, Albert Camus ve Marx gibi düşünce ustaları da insanın sosyal bir varlık olduğunu fırsat buldukça yinelemişti. Yinelenen bu söylemler fikrimde insan denilen karmaşık varlığı,tek bir bağlamda tutup, dar bir forma lanse ettiği için, ya da zihinlerde öyle bir iz bıraktığı için ,çok da sağlıklı ve sevimli gelmiyor. Evet,muhakkak 'insan sosyal bir varlıktır'. Fakat bu bir insan tanımı olmamalıdır. Yani 'insan nedir' sorusunun cevabı : 'insan başkaldıran bir hayvandır' veya 'insan alet kullanabilen bir hayvandır' gibi açıklamalar olmamalıdır. Bunun için biraz daha eskilere gidelim,ve farklı söylemlere göz atalım. Yalnızlık ile ilgili, sosyal doku ile ilgili söylenen ve oynanan köşe kapmacaya bir göz gezdirelim.

         Bütün buna benzer şeyler söylenmiş ve tarihte buna ilişkin fikirsel kıyametler koparılmış olmasına rağmen yine de direnen ve insanın yalnız kalması gerektiğini de söyleyenler çıkmıştır. Zira onlara göre bütün bunlar birer daraltıcı tezdir ve onların gözünde insan denilen varlık her şeye rağmen yalnız  kalabilecek güce de sahip olabilendir.Kısacası 'ünsiyet' taşıyan insanın bu yönünü arka bahçede ağırlayanlardır. Mesela  bu kişilerden biri ; çok eskilerde yaşayan Arap filozof Tufayl'dır.
'Hayy Bin Yakzan'' adında bir roman yazmış, romanı da oldukça felsefik temellere dayandırmıştı. Hatta bu eser, Edward Pococke tarafından 1671 yılında da 'Kendini Yetiştiren Filozof' olarak Latince'ye çevrilmişti.
Yazar bu kitabında, toplumdan uzak kalmış bir insanın zihin gelişimini anlatmış ; insanın kendi köşesinde, her şeyden geçebileceğini anlatmıştı.

       Yine bu tarihten yaklaşık yüz yıl sonra ; 1764 yılında Gaspard Beaurieux'un yazdığı ''Tabiatın Öğrencisi' adlı yapıt da Tufayl'in eserinden geri kalmıyordu. O da insanın içtimadan koparak, tabiatla gelişimini sağlayabileceğini savunuyordu. Ona göre de tabiat bunun için yeterliydi. Tabiatla başbaşa kalan kişi, adeta yalnız kalarak Çin Seddini aşabilirdi.

        Zimmerman da aynı şeyi yapmıyor muydu. 'İnziva' ( de la solitude ) adlı eserinde yalnızlığı övmüştü ve, 'insan insanın kurdudur' diyerek  insanları köşelerine veya evlerine davet etmişti.

        Bu fikirler bugün de hala ortadan kalkmış değildir.Günümüzde Gabriel Tarde de dahil,birçoklarına göre fert,özelliğini yapan ihtiyaç ve yönelişleriyle tanınır.Onlara göre aksiyon da,gölge olaydan başka bir şey değildir. Ve insan pekâlâ da bu haliyle anlaşılabilirdir.

        Bu fikirler karşısında duranlar,ayaklananlar da olmuştur. Düşünce dünyasından sert tepkiler gösteren, içtimayı merkeze almaya çalışanlarda da olmuştur. Aristo'dan tutun , İbni Haldun'a kadar birçok bilgin insanın sosyal yönüne değinerek,bu düşünceyi yıkmaya çalışmışlardır. Ne kadar başarılı olmuştur ve hangisi ağır gelmiştir,bilinmiyor ; lakin gerçek şu ki bu iki zıt kutup bugün bile mücadeleye devam ediyor. Yani daha sade söylemek gerekirse, bu meydanda bilinçli yahut kendiliğinden iki cephe oluşmuştur : Bir cephe,bütün olguları kenara çekip ısrarla yalnızlığa koşarken, diğer cephe odalarından kaçıp topluma karışanlardan oluşmuştur. Ve bizlere de bu cephelere top-tüfek taşımak değil, cepheler arasında bir ahenk oluşturmak ve bir şarkı bestelemek düşmüştür.
   
       Şimdi hepinize soruyorum :
       Ya bizim yalnızlık şarkımız hangisidir ?
 


Şubat 09, 2015, 04:29:19 ös
Yanıtla #1
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 641
  • Cinsiyet: Bay

YALNIZLIK

Son zamanlarda modern dünyanın getirdiği kronik sorunlardan biri gibi görünen, üzerinde durulması ve etraflıca tarif edilmesi gereken kilit bir kavram yalnızlık.
Kimine göre bir yalıtım olurken, kimine göre ise bir sıçrama payı oldu.
Birçoğumuzun birçok defa kullandığı; fakat zihinlerimizde nasıl dolaştığı kimseler tarafından bilinmeyen aynı zamanda kayıp bir kavram yalnızlık.
Kayıp diyorum; çünkü dağarcığımızın ara sokaklarında gittikçe yok olduğunu düşünüyorum.

Peki, onu nasıl geri getirebiliriz ?

İlk olarak gemiye binmeden evvel ne aradığımıza karar vermemiz gerektiğini düşünüyorum.
Bu karar bizi o kavrama benzeyen adacıklardan uzak tutacaktır.
Uzak  tutarken de dürbünü farklı sahalara çevirmekten alıkoyacaktır.
Aksi takdirde keşif yanlış, yolculuk da boşuna yapılmış olur.
Onun için yalnızlık kavramı ile adeta yapışık olan ‘tek başına olmak’ kavramı öncelikle bu noktada ekarte edilmelidir.

Yazının birinci bölümünü ise bu ayrım noktasına ayırmak istiyorum.

‘Tek başına (alone) olmak, insanın kendi etrafında kimseciklerin olmamasına karşılık gelir ve bu kavram bir nitelik belirtir.
Bu , kendi varlığını çoğu kez diğeriyle girdiği ilişki üzerinden kavrayan insan türü için, uzun vadede muhtelif psikolojik çalkantılar açabilir’

Yalnız (lonely) olmak ise ruhi olarak yalın olmaya denk gelir ve bir hâldir.
Biraz daha genişletirsem, yalnızlık öznel ve ‘biricik’ yaşantıların yani özel anlamıyla şahsi fikir ve duygu hâllerinin diğerine doğrudan ve tam olarak aktarıl(a)maması ya da diğerinin bu hâlleri anla(ya)mamasından kaynaklanan varoluşsal bir meseledir.

Kimisi için üretimin ve kendini tanımanın temel tetikleyicisi, kimisi içinse varoluş vakumunun en görünür hâlidir.
Dahası, değerli bir ‘şey’ini kaybettiğinde beliren, paylaşılması mümkün olmayan hazine anahtarı gibidir. Kimbilir belki de  şair C. Sıtkı’nın dediği gibi :
‘’ tepemde kanat germiş kartaldır’’ gibidir




YALNIZLAŞMAK VE YALNIZLAŞTIRILMAK

Şüphesiz ki yalnızlık sadece bizim seçebileceğimiz, kontrol altı duran bir ruh  hali değildir.Kendi ayaklarımızla tıpış tıpış gittiğimiz de, arkasından sürüklenerek istemeden gittiğimiz de olur.  İsteğimizle yalnızlaştığımız durumlarda, her türlü uyarıcıya açık halde, bir sağaltım yaparken ; kendimizi içinde bulduğumuz yalnızlık çukurunda, afallar ve sağa sola çarparız. Çukurdur,çünkü oraya bir başkası tarafından atılmışızdır. Artık yalnızlaştırılıp, ısıdan,ışıktan ve sesten izole edilmiş bir mezara tıkanmışızdır.
Bu durumda ruh refleksif olarak daralır,çırpınır ve kendine bir çıkış yolu aramaya başlar. Ama artık çoktan, tutuşup kızarmıştır.

Atıldığımız çukur bir çıldırma payı olurken, kendi ayaklarımızla çıktığımız yalnızlık tepesi, bir sıçrama payı olur.
Elbette bu tepeye her isteyen değil, sadece kendini gerçekleştiren ve güçlüce ayakta durabilen bireyler gidebilir. Çıldırma yeri olan çukur ise küçük kımıldamada düşebilen zayıfların yeridir.

Yalnızlığı bir sıçrayış yapan, onun kişiye kazandırdığı direnci ve sağaltımıdır. Çünkü insanın kendini bulup kılıcını çekmesi için yalnızlık bir başlama noktasıdır. İçimizden dünyaya değil ama, dünyadan içimize bir başlangıç. Sanırım şair de :

Uzasan göğe ersen
Şehirde cücesin sen
Bir dev olmak istersen
Dağlarda şarkı söyle.

ifadelerini kullanırken, bu örtük programın farkına varmış olmalı ki ;  kalabalıklar arasında bir serçe gibi çırpınmak yerine, tepelerde bir kartal gibi uçmak gerektiğini belirtiyor.Ve yalnızlığı insan içinde -yaşamı olan- bir gezegene benzetiyor.

Yaklaşık 28 yıl Tierra adasında kalan Robinson Crusoe da böyle düşünelim. Yıllar sonra kurtarılıp evine döndükten bir süre sonra,çıkıp ne demişti ?
‘’Ah benim güzel adam’’ demişti.
Çünkü o, zamanla şehrin içinde büzüşüp buruşturulduğunu hissetmiş ;ve o hür köşesini,uzlet köşesini bir anneyi özler gibi özlemişti.

Bu köşe bir ada olmak zorunda değil.Bir bahçe,bir mağara hatta bir oda dahi olabilir. Kişi odasında yalnızken de dünyanın bir ucundan herkesi seyre dalabilir. En önemlisi oradayken de kendine uzun bir sefer eyleyebilir. Bugün eğer sığ meseleler içinde kısırca kalıp onlara durduk yere doğurganlık kazandırıyorsak, kendi eksenimiz etrafında durmadan dönüyorsak Pascal’ın deyimiyle odalarımızda kalamayışımızdandır. Yani şu küçük dünyadan birkaç kilometre kaçamayışımızdandır

Dikkat edelim, günümüzde varlığını sapasağlam ayakta tutan, dünyayı yerinden oynatan  birçok oluşum bir tür yalnızlık ürünüdür. Birçoğu nadas sonrası birer yalnızlık patlamasıdır. Yumruğunu dünyanın böğrüne indirme edasıdır.

 Kulelerden,hücrelerden, küçücük evlerden dünyaya anons edenler, yalnızlık şarkısını söyleyebilenlerdir. Eğer bizler de notası kurşunlanmış bu şarkıyı mırıldana bilirsek, o zaman fikrimce bir çok şeyin üstesinden gelmişiz demektir.
Ve eğer bizler, ‘’mahkemede Marksist olduğumu haykırdığım zaman, tek işçinin elini sıkmış değildim’’ diyebilen bir cesarete sahip olabilirsek, dünyayı evirip çevirip,içimize geçirebilmişiz demektir.



YALNIZLIK VE İÇTİMA

          İki kökten türer 'insan'. Birincisi 'nisyan'. Yani unutan. İkincisi ise 'ünsiyet'. Yani ahbap olan,bağ kuran. 
İnsanın sosyal dokusundan kopuk olamayacağını kelimenin özüne de indiğimizde net bir şekilde görebiliyoruz. Demek ki, insana yakışık kalan da daimi bir yalnızlıkta kalmaması ve Ziya Gökalp'ın tabiriyle 'içtima' dan uzaklaşmamasıdır. Ama yazımızın ikinci bölümünde de Pascal  'odalarınızda kalın' demişti Peki biz hangisini dinleyeceğiz ? Hangisine yüzümüzü,hangisine sırtımızı döneceğiz ?

          Aslında bu tür tarifler bizlerin çok da yabancısı olduğumuz tarifler değil.Buna benzer ifadelerin düşünce dünyası tarafından birçok defa vurgulandığını kaynaklardan bakınca görebilmemiz münkün.

         Durkheim,Hobbes, Albert Camus ve Marx gibi düşünce ustaları da insanın sosyal bir varlık olduğunu fırsat buldukça yinelemişti. Yinelenen bu söylemler fikrimde insan denilen karmaşık varlığı,tek bir bağlamda tutup, dar bir forma lanse ettiği için, ya da zihinlerde öyle bir iz bıraktığı için ,çok da sağlıklı ve sevimli gelmiyor. Evet,muhakkak 'insan sosyal bir varlıktır'. Fakat bu bir insan tanımı olmamalıdır. Yani 'insan nedir' sorusunun cevabı : 'insan başkaldıran bir hayvandır' veya 'insan alet kullanabilen bir hayvandır' gibi açıklamalar olmamalıdır. Bunun için biraz daha eskilere gidelim,ve farklı söylemlere göz atalım. Yalnızlık ile ilgili, sosyal doku ile ilgili söylenen ve oynanan köşe kapmacaya bir göz gezdirelim.

         Bütün buna benzer şeyler söylenmiş ve tarihte buna ilişkin fikirsel kıyametler koparılmış olmasına rağmen yine de direnen ve insanın yalnız kalması gerektiğini de söyleyenler çıkmıştır. Zira onlara göre bütün bunlar birer daraltıcı tezdir ve onların gözünde insan denilen varlık her şeye rağmen yalnız  kalabilecek güce de sahip olabilendir.Kısacası 'ünsiyet' taşıyan insanın bu yönünü arka bahçede ağırlayanlardır. Mesela  bu kişilerden biri ; çok eskilerde yaşayan Arap filozof Tufayl'dır.
'Hayy Bin Yakzan'' adında bir roman yazmış, romanı da oldukça felsefik temellere dayandırmıştı. Hatta bu eser, Edward Pococke tarafından 1671 yılında da 'Kendini Yetiştiren Filozof' olarak Latince'ye çevrilmişti.
Yazar bu kitabında, toplumdan uzak kalmış bir insanın zihin gelişimini anlatmış ; insanın kendi köşesinde, her şeyden geçebileceğini anlatmıştı.

       Yine bu tarihten yaklaşık yüz yıl sonra ; 1764 yılında Gaspard Beaurieux'un yazdığı ''Tabiatın Öğrencisi' adlı yapıt da Tufayl'in eserinden geri kalmıyordu. O da insanın içtimadan koparak, tabiatla gelişimini sağlayabileceğini savunuyordu. Ona göre de tabiat bunun için yeterliydi. Tabiatla başbaşa kalan kişi, adeta yalnız kalarak Çin Seddini aşabilirdi.

        Zimmerman da aynı şeyi yapmıyor muydu. 'İnziva' ( de la solitude ) adlı eserinde yalnızlığı övmüştü ve, 'insan insanın kurdudur' diyerek  insanları köşelerine veya evlerine davet etmişti.

        Bu fikirler bugün de hala ortadan kalkmış değildir.Günümüzde Gabriel Tarde de dahil,birçoklarına göre fert,özelliğini yapan ihtiyaç ve yönelişleriyle tanınır.Onlara göre aksiyon da,gölge olaydan başka bir şey değildir. Ve insan pekâlâ da bu haliyle anlaşılabilirdir.

        Bu fikirler karşısında duranlar,ayaklananlar da olmuştur. Düşünce dünyasından sert tepkiler gösteren, içtimayı merkeze almaya çalışanlarda da olmuştur. Aristo'dan tutun , İbni Haldun'a kadar birçok bilgin insanın sosyal yönüne değinerek,bu düşünceyi yıkmaya çalışmışlardır. Ne kadar başarılı olmuştur ve hangisi ağır gelmiştir,bilinmiyor ; lakin gerçek şu ki bu iki zıt kutup bugün bile mücadeleye devam ediyor. Yani daha sade söylemek gerekirse, bu meydanda bilinçli yahut kendiliğinden iki cephe oluşmuştur : Bir cephe,bütün olguları kenara çekip ısrarla yalnızlığa koşarken, diğer cephe odalarından kaçıp topluma karışanlardan oluşmuştur. Ve bizlere de bu cephelere top-tüfek taşımak değil, cepheler arasında bir ahenk oluşturmak ve bir şarkı bestelemek düşmüştür.
   
       Şimdi hepinize soruyorum :
       Ya bizim yalnızlık şarkımız hangisidir ?


*  Prof. Mehmet Taplamacıoğlı-Genel Sosyoloji Üzerine Bir Deneme - Ankara üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları,

*Sezgin Kızılçelik- Sosyoloji Tarihi- Anı Yayınları

* Blais Pascal- Düşünceler- Say Yayınları

* İbn Sina/İbn Tufayl- Hay Bin Yakzan- Yapı Kredi Yayınları

*Necip Fazıl Kısakürek- Çile- Doğu Yayınları

* Cemil Meriç- Bu Ülke- İletişim Yayınları


Şubat 13, 2015, 11:15:24 ös
Yanıtla #2
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 2145
  • Cinsiyet: Bay
    • Masonluk ve Masonlar

Emek etmişsiniz. Teşekkürler, düşündürücü ve sorgulamaya teşvik eden paylaşımınız için, sayın İNSAN.


Saygılar...
Gnothi Seauton

Yaşamak, kendini adam etmektir. Zeka ve bilgiyi kullanarak, etinden, kemiğinden kendi heykelini yapmaktır. - Goethe


Eylül 12, 2017, 09:17:15 ös
Yanıtla #3
  • Orta Dereceli Uye
  • **
  • İleti: 234
  • Cinsiyet: Bay

Çok güzel ve düşündürücü bir yazı yazmışsınız. Emeğinize, elinize sağlık.
“Tehlikeli bir dönemde yaşıyoruz, insan kendine hükmetmeyi öğrenmeden doğaya hükmetmeyi öğrendi.” Albert Schweitzer


Eylül 12, 2017, 11:00:08 ös
Yanıtla #4

Sayın İNSAN;

Bu konu diğer yazı dizileriniz gibi olucak mı ? Diğerleri gibi bu paylaşımınızda takdire şayan.

En Derin Saygılarımla

Sen Özelsin


Eylül 12, 2017, 11:20:21 ös
Yanıtla #5
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 641
  • Cinsiyet: Bay

Sayın kurt ve Sayın Tık-Tik-Tak sitayişlerinizden ötürü teşekkür ederim. Bu yazıyı uzun zaman önce payşaşmışım ve öylece kalmış. Birkaç kaynaktan ve kendi kafamda olanlardan derlediğim bu kadarıydı ve o zaman bu kadarıyla yetinmişim. Üzerine konuşmak istenirse konuşulabilir, elimden geldiğince paylaşımda bulunmaya çalışırım.

Ancak bu yazıyı şimdilerde yazmış olsaydım muhakkak J.J. Rousseau'nun "Yalnız Gezenin Düşleri" isimli eserine de genişçe yer verirdim.







Ocak 25, 2018, 06:02:45 ös
Yanıtla #6

       Ya bizim yalnızlık şarkımız hangisidir ?

Yazıyı okuduktan sonra 2 farklı hisse kapıldım.

Kötü hissettim çünkü böyle bir şey yazabilmek için zorlu ve uzun bir yoldan yürüyebilmiş olmak gerekiyor. Bir kavramı öğrenebilmek için bu kadar acı çekmiş olmak mı gerekli..
Buradaki "acı çekmeyi", arama kavramıyla; Sayın İNSAN'ın kuyusundan çıkan yolu aramakla benzeştirdim. O yolu aramak için neler yaptığımı düşündüm. Buradaki yalnızlık şarkısı
kurtarıcı veya rahatlatıcı niteliğindeki durumlarla da benzeşiyor. Alkol, film, kitap, kız veya erkek arkadaş gibi destek kuvvetler.

İyi hissettim çünkü aynı yerlerde dolanmış olduğumuzu hissettim. Şuan hiç yalnız hissetmiyorum.

Saygılarımla
.


Şubat 22, 2018, 02:40:42 ös
Yanıtla #7
  • Orta Dereceli Uye
  • **
  • İleti: 110
  • Cinsiyet: Bay

Taktire şayan ruhun derinlerine işleyen bir yazı teşekkürler ADAM
Saygılarımla ...
Whom united with virtue, death shall not seperate.


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
7 Yanıt
1346 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 06, 2015, 09:32:50 ös
Gönderen: İNSAN
0 Yanıt
656 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 07, 2015, 12:11:03 öö
Gönderen: İNSAN
0 Yanıt
665 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 08, 2015, 05:01:36 ös
Gönderen: İNSAN