Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Che Guevara'nın Birleşmiş Milletler'deki Konuşması (11 Aralık 1964)  (Okunma sayısı 10063 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Şubat 23, 2008, 11:17:22 ös
  • Skoç Riti Masonu
  • Uzman Uye
  • *
  • İleti: 3742
  • Cinsiyet: Bay

Her şeyden önce, Küba temsilciler heyeti olarak burada tüm dünyanın sorunlarını tartışan ulusların arasına katılan üç yeni üyenin toplantımızda bulunmasından mutluluk duyduğumuzu belirtmek isteriz. Zambiya, Malavi ve Malta halkları adına Birleşmiş Milletler toplantısına katılan cumhurbaşkanlarını ve başbakanları saygıyla selamlar, bu ülkeleri, emperyalizme, ve sömürgeciliğe karşı mücadele eden bağlantısız ülkeler arasında görmeyi dileriz.

Toplantı başkanını da kutlamak isteriz. Böylesine yüce bir göreve getirilmesinin bizim için özel bir anlamı vardır; başkanlığı, Afrika halklarının parlak zaferlerine rastlamıştır. Daha dün emperyalist sömürgecilik sisteminin kölesi olan bu Afrika ülkeleri, bugün bağımsızlıklarını kazanmış, kendi kaderlerini tayin etme belirleme özgürlüğüne kavuşmuşlardır.

Sömürgeciliğin vadesi doldu. Afrika, Asya ve Latin Amerika halkları yeni düzen kuruyor, tavizsiz, kendi geleceklerini belirleme ve ülkelerini özgürce geliştirme haklarını istiyorlar. Küba heyeti, anlamaya varılamamış önemli konularda tavrını ortaya koymak amacıyla toplantıda bulunuyor. Bunu, bu kürsüden bulunmanın gerektirdiği yüksek sorumluluk duygusuyla yapacağız. Aynı zamanda, açık ve kesin konuşma gerekliliğini de gözden uzak tutmayacağız.

Bu toplantının hareketli geçmesini, hızlı yol alınmasını, komisyonların hemen çalışmaya başlamasını ve anlaşmazlıklar ortaya çıksa dahi duraklamamalarını istiyoruz. Emperyalizmin amacı ise, bu toplantıyı işlevsiz bir konuşma panayırına dönüştürmektir. Böylelikle, dünyanın sorunlarına çözüm aranması bir yana bırakılacaktır. Bunu önlemeliyiz. Gelecekte, bu toplantı yalnızca sıra numarasıyla, 19. Bileşim olarak anılmamalıdır. Bütün gücümüzle buna engel olmalıyız.

Bu davranışı, bir vazife sayıyoruz, çünkü ülkemiz çatışmaların merkezidir. Küba, küçük ülkelerin egemenlik haklarını koruyan ilkelerin her an sınandığı bir yerdir. Ülkemiz, emperyalist Amerika Birleşik Devletleri’nin birkaç adım ötesinde dünya özgürlüğünün savunulduğu bir mevzidir. Eylemlerimizle, her gün oluşturduğumuz örnekle, halkların gerçekten kurtulabileceğini ve insanlığın bugün içinde bulunduğu koşullarda bile özgür kalabileceklerini kanıtlamaklayız. Kuşkusuz, giderek güçlenen sosyalist kampın caydırıcılığı büyüktür. Bu koşulların sürekli olması için kamp içindeki birlik ve beraberliğin sağlamlaştırılması, geleceğe güven duyulması, ülke ve devrimi savunmada ölene dek savaşmaya kararlı olunması gerekmektedir. Küba, bu koşulları gerçekleştirmiştir.

Bu toplantıda ele alınacak önemli sorunlar arasından biri, bizim için özel bir anlam taşımaktadır. Değişik sosyo-ekonomik düzenlere sahip devletlerin barış içinde bir arada yaşaması ortaya konması gereken asıl sorundur. Dünyada, bu alanda büyük adımlar atıldı, ancak emperyalizm -ABD emperyalizmi- barış içinde birarada yaşama hakkının sadece en büyük güçler için geçerli olduğu kanısında. Burada sizlere, başbakanımızın Kahire’de söylediği, İkinci Bağlantısız Ülkeler Hükümet ve Devlet Başkanları Konferansı bildirisinde sarfettiği sözleri yenilemek istiyoruz: Dünya barışı güvence altına alınmak isteniyorsa, barış içinde yaşamak hakkı sadece en güçlülere tanınamaz. Barış içinde birarada yaşama ilkesine tüm devletler uymalıdır. Ülkelerin büyüklükleri, daha önce kurdukları ilişkiler ve belirli dönemlerde, bazı ülkeler arasında çıkan sorunlar bu ilkelerin uygulanmasına engel olmamalıdır.

Bugün, özlemini duyduğumuz barış içinde yaşama, çoğu kez gerçekleşememektedir. Kamboçya Krallığı, tarafsızlığını koruduğu ve Birleşik Devletler emperyalizminin hilelerine karşı durduğu boyun eğmediği için her türlü vahşice saldırıya uğradı. Bu saldırılar, Güney Vietnam’daki ABD üslerinden yönetildi. Bölünmüş bir ülke olan Laos da emperyalist saldırılardar nasibini aldı. Laos halkı hava kuvvetlerinin bombardımanları altında yokedildi, Cenevre Anlaşmaları yok sayıldı. Laos topraklarının bir bölümü, emperyalist güçlerin ani saldırısına uğramak tehlikesi altındadır. Saldırının anlamını dünyada en iyi bilen Vietnam Demokratik Cumhuriyeti, sınırlarının bir kez daha düşman güçlerce aşıldığını, bombardıman ve avcı uçaklarının taş üzerinde taş bırakmadığını , ABD savaş gemilerinin kara sularına girdiğini, deniz üslerinin yok edildiğini görüp yaşadı. Vietnam Demokratik Devleti’nin tüm toprakları şu anda Amerika Birleşik Devletleri’nin saldırı tehlikesiyle karşı karşıyadır. Çünkü, ABD, Güney Vietnam’a karşı yıllardır sürdürdüğü savaşı artık Vietnam Demokratik Cumhuriyeti’ne sıçratmak amacında. Sovyetler Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti, Birleşik Devletleri birçok kez uyardı. Dünya barışı tehlikededir. Üstelik, Asya’nın bu bölgesinde yaşayan milyonlarca masum insanın hayatı tehdit altındadır. Bu bölgelerde barış, işgalci ABD ‘nin kişisel isteklerine bağlıdır.

Barış içinde birarada yaşama ilkesi, Kıbrıs’ta, NATO’nun ve Türkiye hükümetinin baskıları yüzünden zor bir sınav geçirdi. Kıbrıs halkı ve hükümeti egemenliklerini kahramanca savunmak zorunda kaldılar.

Tüm Dünyada, emperyalizm barış içinde birarada yaşamayı, kendine göre, farklı şekillerde yorumlamakta, kendi bakış açısını zorla kabul ettirmeye uğraşmak. Gerçek anlamda barış içinde birarada yaşamanın ne olduğunu, sosyalist kampın müttefiği ezilen uluslar, emperyalistlere öğretmeli, bu konuda Birleşmiş Milletler de onlara yardım etmelidir.

Barış içinde birarada yaşama ilkesi iyice açıklığa kavuşturulup, düzgün bir şekilde tanımlanmalıdır. Bu ilke, sadece egemen devletler arasındaki ilişkileri içermekle kalmaz. Biz, marksistler, uluslar arasında barışın, sömürenlerin sömürülenlerle, ezenlerin ezilenlerle birarada yaşaması olmadığını savunduk. Her türlü sömürgeci baskıya karşı bağımsızlık için mücadele, Birleşmiş Milletler’in kabul ettiği bir ilkedir. Bu sebeple, bugün Portekiz Ginesiyle ve bağımsızlık mücadelelerinde katledilen Angola ve Mozambik halklarıyla dayanışmamızı açıklıyor, Kahire Bildirisi’ne uygun biçimde, tüm gücümüzle bu halkların yanında olacağımızı bildiriyoruz.

Puerto-Rico halkıyla ve onun büyük lideri, tüm ömrünü hapiste geçirdikten sonra, 72 yaşında, felçli ve konuşamaz durumdayken, serbest bırakılan Pedro Albizu Campos’la dayanışma içinde bulunduğumuzu belirtmek isteriz. Pedra Albigu Campos, hâlâ özgürlüğünü kazanamamış, fakat boyun eğmeyen Latin Amerika’nın simgesidir. Zindanda geçirdiği uzun yıllar, dayanılmaz baskılar, işkenceler, yalnızlık, halkından ve ailesinden uzak kalması, istilacıların ve uşaklarının hakaretleri iradesini sarsmaya yetmemiştir. Küba temsilciler heyeti, Küba halkı adına, Latin Amerika’mıza onur kazandıran bu büyük yurtsevere hayranlık ve minnettarlığını sunar.

Amerika Birleşik Devletleri, yıllar boyunca Puerto Rico’da yoz bir kültüryaratmaya çalıştı. Dilleri İspanyolcaydı ama, İngilizce ile karıştırılmak isteniyordu. Puerto Rico’lu askerler, emperyalist savaşlarda, örneğin Kore’de ön cephelere sürüldüler. Birkaç ay önce, ABD ordusu, silahsız ve savunmasız Panama halkına karşı katliam başlattığı sırada kendi kardeşlerine bile ateş etmek zorunda bırakıldılar. Bu olay, Yankee emperyalizminin işlediği en son cinayetlerden biridir.* Puerlo-Rico halkı, iradesine ve kültürüne karşı yapılan bu vahşice saldırılara rağmen, kültürünün Latin karakterini, ulusal duygularını korumasını bilmiştir. Yurtseverlikleri, Latin Amerika’da yaşayan kitlelerin karşı koyulmaz bağımsızlık isteklerini kanıtlamaya yeter.

Barış içinde birarada yaşama ilkesinin, İngiliz Guyanası’da olduğu gibi halkların iradesiyle dalga geçmek olmadığını belirtmek zorundayız. İngiliz Guyanası’nda Başbakan Cheddi Jagan her türlü baskı ve düzenbazlığın kurbanı oldu. Ülkesinin bağımsızlığını, zaman kazanmak için belirsiz bir tarihe ertelendi, halkın iradesi ayaklar altında çiğnendi, hileye başa geçirilen yeni hükümetin boyuneğmesi sağlandı ve ancak bu koşullar gerçekleştirildikten sonra sözkonusu Latin Amerika ülkesine güdük bir özgürlük sağlandı. Guyana’nın bağımsızlığı için izlediği yol ne olursa olsun, Küba daima yanında olacak, manevi ve askeri desteğini Guyana halkından esirgemeyecektir.

“Cheddi Jagan, İngiliz Guyanası’nda İlerici Halk Partisi 1953’te seçimi kazanarak başbakan oldu. Kısa bir süre sonra İngiltere anayasayı askıya aldı. Jagan 1957 ve 1961 de tekrar seçildi. 1964’te Forbes Burnham’in karşısında seçimi kaybetti. Guyana bağımsızlığını 1966’da kazandı.

Guadaloupe ve Martinik adalarının özerklikleri için uzun zamandır mücadele ettikleri halde henüz başarıya ulaşamadıklarını, bu durumun çok uzun süremeyeceğini edemeyeceğini de belirtmek isteriz.

Güney Afrika’da olanlara karşı tüm dünyayı tekrar uyarıyoruz. Tüm dünya uluslarının gözü önünde kaba ve zalim ırkçı yönelim kendi bildiğini okumaya devam ediyor. Başka bir ırkın daha üstün olduğuna, bunun resmi bir politika olduğuna bazı cinayetlerden kimsenin ceza almayacağına Afrika halkları, inandırılmaya çalışılıyor. Birleşmiş Milletler bu gidişe son demek için parmağını ne zaman kımıldatacak?

Kongo’daki acı olayları özellikle belirtmek istiyorum. Hiçbir ceza verilmeyen suçlarla, küstahça ve alay edercesine, insan haklarının nasıl hiçe sayıldığını çağdaş dünya, tarihinde ilk kez olarak Kongo’da gördü. Emperyalistlerin Kongo’nun zenginliklerini ele geçirmek istemeleri yüzünden bunlar meydana geldi.

Yoldaş Fidel Castro, Birleşmiş Milletler’i ilk ziyaretinin hemen ardından verdiği demeçte, bir ülkenin başka bir ülkenin zenginliklerine yan gözle bakmasının, uluslararası barışa zarar veren etken olduğunu söylemişti. Fidel Castro şu sözleriyle, bu inkar edilmez gerçeği dile getirmişti: “Soygun felsefesine son verirseniz, savaş felsefesi de ortadan kalkar.” Soyguncu bakış açısı henüz yok olmamış , hatta en güçlü zamanı yaşamaktadır. Birleşmiş Milletlerin sığınarak Lumumba’yı öldürenler, bugün beyaz ırk için binlerce kongoluyu katlediyorlar.

Patrice Lumumba’nın Birleşmiş Milletler’den bağladığı umutların nasıl haince kırılışını unutabilirmiyiz. Kongo’nun Birleşmiş Milletler birliklerince işgaliyle sonra ortaya çıkan, kirli işleri nasıl unutabiliriz? Afrikalı büyük yurtsever Patrice Lumumba’nın katillerinin Birleşmiş Milletler’in kanatları altına sığınarak katliamların umarsızca işlediklerini nasıl unutabiliriz? Sayın delegeler, Kongo’da BM otoritesini yurtseverliği için değil de emperyalistler arası mücadeleden faydalanmak amacıyla hiçe sayan, Moise Tshombe’nin, Belçika’dan aldığı destekle Katanga’yı federasyondan ayırmayı başardığını nasıl unutabiliriz? Kongo’da Birleşmiş Milleller’in görevi bitince Kalanga’dan kovulan Tshombe’nin krallar gibi Kongo’ya dönmesini ve ülkede hakimiyetini kurmasını nasıl haklı bulur ve nasıl açıklarız? Emperyalistlerin, Birleşmiş Milletleri bir piyon olarak kullandığını kim edebilir?

Özetlersek, Katanga’nın federasyondan kopuşunu engellemek için seferberlikler düzenlendi. Fakat bugün Tshombe, Kongo’da iktidarını sürdürüyor, ülkenin zenginlikleri emperyalistlere pazarlıyor. Bu hamlelerin bedelini ise başka uluslar ödedi. Anlaşılan savaş tacirleri iyi çalışmış. Küba hükümeti, bu olayda, cinayet masraflarını ödemeyi reddeden Sovyetler Birliği’nin tavrını haklı bulmakta ve desteklemekledir.

Bütün olanlar yetmiyormuş gibi, tüm dünyanın tepkisini çeken son olayların faturası bize çıkarmak istiyorlar. Cinayetleri işleyenler kimlerdir? Birleşik Devletler’in İngiliz üslerinden havalanan askeri uçaklarla bölgeye götürülen Belçikalı paraşütçüler. Daha dün, Avrupa’nın uygar bir sanayi ülkesi olan Belçika Krallığı’nın Hitler’in çeteleri tarafından İşgal edilmesinin üzüntüsünü duymuştuk. Bu küçük ulusun, Alman emperyalizmince katledildiğini öğrendiğimizde acı duymuş, bu halka karşı sempati beslemiştik. O zamanlar, emperyalizmin diğer yüzünü görmemiştik. Ülkelerinin özgürlüğünü savunurken can veren belçikalı pilotların oğulları, bugün beyaz ırkın üstünlüğünü ispatlamak için binlerce Kongoluyu acımadan öldürüyor. Tıpkı dedelerinin kanları yeterince ari olmadığı için alman çizmeleri altında çiğnendikleri gibi.

Kongo’da işlenen cinayetlerin hesabı sorulmalıdır.

Bugün, özgür insanlar olarak dünyaya daha farklı bakıyor, sömürge köleleriyken göremediklerimizi fark ediyoruz: “Batı Uygarlığı” zarif kürkünün altıda bir sırtlan ve çakal sürüsünden başka bir şey değil. “İnsancıl” amaçlar uğruna Kongo’ya gidenlere başka bir ad takılamaz. Bunlar silahsız halkların kanıyla beslenen yaratıklar. Emperyalizm insanı bu hale getiriyor, imparatorlukların “beyaz adamı”nın en önemli özelliğini bu canavarlıkları oluşturuyor.

Ezilen dünyanın tümü Kongo’da yaşanan vahşetin intikamını almaya hazırlanmalıdır. Emperyalist mekanizyla aşağılık yaratıklara dönüştürülen bu askerlerin birçoğu, belki de üstün ırkın kavramına içtenlikle inanmaktadır. Ama bu Genel Kurul toplantısında, tenleri başka güneşler altında karamış, değişik tonlarda renklenmiş halkların temsilcileri çoğunlukta. Bu kişiler, insanların farklılıklarının derilerinin renginden değil, üretim araçları sahipliğinden, üretim ilişkilerinden kaynaklandığını tam olarak anlamışlardır.

Küba temsilciler heyeti, sömürgeci beyaz azınlıklar tarafından ezilen Güney Rodezya, Güney-Batı Afrika uluslarını, Basutoland, Bechuanaland, Swaziland, Fransız Somalisi halklarını, Filistin’de yaşayan Arap halkı, Aden, Protekloryalar ve Umman halklarını, emperyalizm ve sömürgecilikle mücadele eden tüm ulusları saygıyla selamlar ve onlara olan desteğini bir kez daha bildirir. Kardeşimiz Endonezya Cumhuriyeti’nin Malezya ile ilişkilerinde ortaya çıkan anlaşmazlıklara bir an önce doğru bir çözüm bulumasını dileriz.

Sayın Başkan, bu konferansın temel konularından biri genel ve tam silahsızlanmadır. Genel ve tam silahsızlanmayı desteklediğimizi bildiririz. Ayrıca, tüm termonükleer silahların yokedilmesini istiyor, dünya halklarının bu özlemini gerçekleştirmek için, tüm dünya uluslarının temsilcilerini katılacağı bir konferans düzenlemeyi öneriyoruz. Başbakanımız Genel Kurul’un önünde yaptığı bir konuşmada silahlanma yarışının her zaman savaşa yolaçtığını belirtmiştir. Dünyada yeni nükleer güçlerin ortaya çıkması çatışma tehlikesi de büyütecektir.

Böyle bir konferansın, tüm termo-nükleer silahların ortadan kaldırılmasını sağlamak için gerekli olduğuna inanıyoruz. Tüm denemelerine yasaklanmasıdır atılacak ilk adım olmalıdır. Aynı zamanda, tüm ülkelerin, diğer devletlerin sınırlarına saygılı davranmasının, konvansiyonel silahlarla bile olsa, hiçbir saldırı hareketine girişilmemesinin zorunluluk olarak kabul edilmesi gerekliliğini açıkça bildiririz

Tam ve genel silahsızlanmaya gidilmesini, atom silahlarının yok edilmesini, yeni termo-nükleer silahların yapımının durdurulması, atom denemelerinin yasaklanmasını isteyen dünya ülkelerinin bu çağrısına katılırken ulusların toprak bütünlüğüne saygı duyulması zorunluluğunu, emperyalizmin silahlı kolunun durdurulmasının gerekliliğini de bir kez daha belirtmekte yarar görüyoruz. Konvansiyonel silahların kullanılması da daha az tehlikeli değildir, Kongo’da binlerce masum insanı atom bombasıyla öldürülmedi. Burada sunulan öneriler bir gün gerçekleşecek ve artık onlardan sözetmek gereği kalmasa bile. Amerika Birleşik Devletleri’nin saldırı üsleri ülkemizde, Puerto-Rico’da, Panama’da ve diğer Latin Amerika ülkelerinde bulunduğu sürece, Küba’nın hiçbir nükleer silahsızlanma paktına katılmayacağını hatırlatmak isteriz. Birleşik Devletler, Latin Amerika ülkelerinde konvansiyouel ve nükleer silahlar bulundurmayı, kendisi için bir hak saymakladır. Amerika Devletleri Örgütünün, Küba aleyhine aldığı son kararlar, ülkemizi savunmak için gerekli araçlara sahibolmamızı zorunlu kılmakladır. Kararların temeli, Rio Antlaşması’na göre saldırıya geçilebileceğine dayanmaktaydı.

Eğer konferans, zor olmakla birlikte bu belirtilen zor amaçlara gerçekleştirirse, tarihe geçecektir, buna içtenlikle inanıyoruz. Bu hedefe varmak için, Çin Halk Cumhuriyetinin de katılacağı büyük bir toplantı düzenlemek gereklidir. Dünya halkları için Çin Halk Cumhuriyeti’ni tanımak izlenecek bir yol olmalıdır. Bu artık inkar edilemez bir gerçektir. Çin Halk Cumhuriyeti’nin yöneticileri halklarının tek gerçek temsilcileridir. Oysaki, Birleşmiş Milletler Konferansı’nda, onların hakkı olan yerler, Birleşik Devletlerin desteklediği Taiwan bölgesini kontrolleri altında tutan bir çete tarafından işgal edilmiş bulunuyor.

Halk Çin’inin, Birleşmiş Milletler’de temsil edilmesi, yeni bir üyenin katılması anlamına gelmez. Bu, yalnızca, Çin Halk Cumhuriyetine yasal haklarının verilmesi anlamına gelir.

“İki Çin” aldatmacasını hiçbir koşulda kabul etmemeliyiz. Taiwan’daki Çan Kay-şek çetesinin Birleşmiş Milletler’de işi yoktur. İşgalciyi dışarı atmalı ve Çin halkının yasal temsilcilerini konferansa getirtmeliyiz.

Birleşik Devletler’in, Çin’in yasal yoldan temsili sorununu “önemli bir konu” diye nitelendirmesine ve bu konuda bir karar alınabilmesi için konferansta hazır bulunan üye sayısının üçte ikisinin oyuna ihtiyaç olduğunu öne sürmesine karşı akıllı davranmalıyız.

Çin Halk Cumhuriyetinin, Birleşmiş Milletlere katılmasının tüm dünyayı ilgilendiren bir olay olmasının yanında, bu Birleşmiş Milletler Örgütü için sadece bir usül sorunudur. Bu konuda doğru bir karar alındığında hak yerini bulacaktır. Hem hak yerini bulacak, hem de bu yüce meclisin, görmek için gözleri, işitmek için kulakları, konuşmak için dili olduğu, kendi başına karar verebileceği kanıtlanacaktır.

NATO’nun, üyesi olan birçok ülkeye atom silahları yerleştirmesi, özellikle Federal Almanya Cumhuriyeti’nin bu kitle imha silahlarına çok miktarda sahibolması, silahsızlanma anlaşması olabilirliğini azaltıyor. Bu sorun, iki Almanya’nın barışçı yoldan birleştirilmesinden ayrı düşünülemez. Tam bir anlaşma sağlanmadıkça, Almanya bölünmüş olarak kalacaktır. Almanya’nın birleşmesi sorunu, ancak Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nin görüşmelere direk, bütün haklara sahibolarak katılmasıyla çözümlenebilir.

Gündemde geniş yer verilen ekonomik gelişme ve uluslararası ticaret konularına kısaca değineceğiz. İçinde bulunduğumuz 1964 yılında, Cenevre Konferansı’nda, uluslararası ilişkilerin bu yönüyle ilgili pekçok sorun ele alındı. Temsilciler heyetimizin görüş ve varsayımları, ne yazık ki, ekonomik anlamda bağımlı ülkeler açısından gerçekleşmiştir.

Küba’yla ilgili olarak, sadece şunu belirtmek isteriz: Amerika Birleşik Devletleri, Cenevre konferansı’nda ortaya konulan yükümlülükleri yerine getirmediği gibi, Küba’ya ilaç satışını da yasaklamıştır. Böylece, Birleşik Devletlerin, Küba halkına karşı uyguladığı ablukanın saldırgan niteliğini gizlemek için taktığı insancıllık maskesi düşmüştür.

Ayrıca, sömürgecilikten miras kalan ve halkların gelişimini engelleyen kötülüklerin kökeninin, yalnızca politik ilişkiler olmadığını da belirtmek isteriz. Ticaret koşullarının bozulması, hammadde üreten ülkelerle, pazarı egemenliği altında tutan ve sözde değerlerin, hayal ürünü bir adaleti gerçekleştiren sanayileşmiş ülkeler arasındaki aslı da eşit olmayan mübadelenin sonucundan başka birşey değildir.

Sömürge ülkeler, kendilerini kapitalist pazarların kölesi olmaktan kurtarıp sosyalist bir blok haline gelip, sömürenlerle sömürülenler arasındaki ilişkileri baştan düzenlemedikçe, sağlam bir ekonomik gelişme sağlanmak mümkün değildir. Bazı durumlarda, gerileme olabilir, bunun dönemlerde, yoksul ülkelerin emperyalistlerin ve sömürgecilerin siyasi egemenliği altına girmesi kaçınılmazdır.

Son olarak, sayın delegeler, Karayibler bölgesinde, özellikle Nicaragua kıyılarında, Costa Rica’da, Panama Kanalı bölgesinde, Puerto Rico’ya ait Vieques Adaları’nda ve Florida’da, belki de Amerika Birleşik Devletleri topraklarında, hatta Honduras’ta bile Küba’ya saldırmak üzere hazırlıklar yapıldığını bildirmeliyiz. Bu bölgelerde Kübalı paralı askerlerle beraber başka uluslardan askerler de eğitim alıyor. Bu askeri tatbikatların barışa hizmet etmek için yapılmadığı açıktır.

Bu büyük bir rezaletin ortaya çıkmasından sonra, Costa Rica hükümeti, ülkedeki Kübalı sığınmacılara ait askeri eğitim kamplarının kapatılmasını emretmiştir. Bunun samimi bir hareket mi, yoksa eğitim gören paralı askerlerin bazı hazırlıklara girişmeleri nedeniyle alınan bir önlem mi olduğu bilmiyor. Uzun zaman önce kamuoyuna duyurduğumuz saldırı üslerinin varlığının artık kabul edileceğini umuyor, paralı askerlerin Küba’ya saldırmak üzere eğitim görmesine izin veren ve kolaylıklar sağlayan hükümetlerin taşıdığı uluslararası sorumluluğun tüm dünya kamuoyu tarafından ciddi biçimde düşünülmesini istiyoruz.

Birleşik Devletler gazetelerince Karayiblerin çeşitli bölgelerinde paralı askerlerin eğitim yapması ve ABD hükümetinin bu tür eylemlere katılmasıyla ilgili haberlerin, tamamıyla normal olaylarmış gibi okuyuculara sunulması düşündürücüdür. Latin Amerika’da da bu durumu protesto etmek için hiçbir ses yükselmiş değil. Böylece, Birleşik Devletler, rahatlıkla bölgeye müdahale edebiliyor.

Amerika Devletleri Örgütü üyesi dışişleri bakanları, Venezuela’da ele geçirilen yankee silahlarının üzerinde Küba amblemi bulunmasını “çürütülemez” bir kanıt sayıyorlar ama, Birleşik Devletler’in açıktan bir saldırıya hazırlanmasını görmezlikten geliyorlar. Hatta, Playa Giron’da Küba’ya karşı yapılan saldırıyı düzenlediğini kamuoyuna açıklayan Başkan Kennedy’nin sesini de duymuyorlar.

Bazı durumlarda, Latin Amerika ülkelerindeki egemen sınıfların gözlerini, devrimimize karşı duyduğu kin bürümüş oluyor. Bazı durumlardaysa, yasadışı yollardan kazanılan servetlerin parıltısı gözlerini kamaştırıyor.

Bildiğiniz gibi, Karayibler Krizi adıyla bilinen uluslar arası krizden sonra, Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği ile bazı silahların sınırlandırılmasını öngören bir anlaşma imzaladı. Ancak, Birleşik Devletlerin saldırganlığını arttırması, Playa Giron’da paralı askerlerin saldırısı ve ülkemizi işgal girişimi, bizi Küba’da savunma amacıyla bazı silahlar bulundurmaya zorluyor.

Üstelik, Birleşik Devletler, ülkemizin Birleşmiş Milletler tarafından denetlenmesini istemiştir. Küba, Birleşik Devletlerin yada başka herhangi bir gücün, topraklarda bulunduracağımız silahları denetlemeye hak sahibi olduğunu kabul etmemektedir.

Biz sadece her iki tarafa eşit haklar tanıyan iki taraflı anlaşmalara saygı göstermeye kararlıyız. Fidel Castro’nun dediği gibi: “Egemenlik kavramı, ulusların ve bağımsız halkların hakkı olarak varoldukça, halkımızın bu haktan yoksun kalmasını kabul etmeyeceğiz. Dünya’da bu ilkeler hüküm sürdükçe, dünya tüm halklar tarafından tanınan ve kabul edilen bu kavramlara göre yönetildiği sürece, bu hakların birinden dahi bizi yoksun etme girişimlerine yanaşmayacağız, bu hakların hiçbirinden vazgeçmeyeceğiz.”

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Thant, bize hak vermiştir. Buna karşın, Amerika Birleşik Devletleri hala keyfi ve yasadışı ayrıcalıklar peşinde. Hangi küçük ülke olursa olsun, gidip hava sahasına girmek istiyor. Ülkemizin göklerinde U-2’ler ve diğer başka casus uçakların uçtuğunu daha sık görüyoruz. Bunlar hiçbir ceza almaksızın hava sahamızı giriyorlar. Bu uçakların hava sahamıza girmemesi için, Guantanamo bölgesinde devriye botlarımıza, karasularımızdaki gemilerimize ve başka bandıralı gemilere karşı Amerika Birleşik Devletleri donanmasının saldırılarının durması için, adamıza casusların, sabotajcıların sızması, her türden silah sokulması son bulsun diye defalarda uyardık.

Sosyalizmi kurmak istiyoruz. Barış uğruna mücadele edenleri desteklediğimizi daha önce belirttik. Marksist-Leninist olmakla birlikte, bağlantısız ülkeler grubundan olduğumuzu bildirdik, çünkü bağlantısız ülkeler, tıpkı bizim gibi emperyalizme karşı mücadele içinde. Halkımız için daha iyi bir hayat sağlamak amacındayız. Bu nedenle, yankee provokasyonlarından kendimizi korumaya çalışıyoruz. Amerika Birleşik Devletleri’ni yönetenlerin yapısını biliyoruz. Barışı bize çok pahalıya ödetmeyi amaçlıyorlar. Cevabımız, hiçbir bedelin onurumuzdan daha yüksek olamayacağıdır.

Küba, ihtiyaç duyduğu silahları topraklarında bulunduracağını, dünyada ne kadar büyük olursa olsun, topraklarımıza, karasularımıza ve hava sahalarımıza girmeye hakkı olmadığını yeniden herkese duyurmak ister.

Eğer Küba, ortak nitelikte bir yükümlülüğü üzerine alırsa, buna sadakatle uyacak, ama o güne dek, tüm diğer uluslar gibi haklarını koruyacaktır. Emperyalizmin istekleri karşısında, Başbakanımız Karayiblerde barışın sürdürülmesi için gerekli şu beş noktayı belirtmiştir:

1. Ekonomik ablukanın ve Birleşik Devletler’in dünya çapında, ülkemize uyguladığı ekonomik ve ticari baskıların kalkması.

2. Birleşik Devletler ve suç ortağı diğer ülkelerin her türlü yasadışı eylemlerine, hava ve deniz yoluyla ülkeye silah ve cephane sokulmasına, paralı askerlere yaptırılacak işgal operasyonlarının hazırlanmasına, casus ve sabotajcıların ülkeye gönderilmesinin durdurulması.

3. Birleşik Devletler ve Puerto-Rico’daki üslerden yapılan saldırıların durdurulması.

4. Hava sahamıza ve karasularımıza Birleşik Devletler donanmasına yada hava filosuna ait savaş gemilerinin ve askeri uçakların girmesinin önlenmesi.

5. Gıtantaııamo Deniz Üssü’nün kaldırılması ve ABD’nin işgali altındaki kara parçasının Küba’ya iade edilmesi.

Bu temel noktaların hiçbiri kabul edilmedi. Askeri güçlerimiz hâlâ Guantanamo Deniz Üssü’nden yapılan saldırılara hedefinde. Bu üs bir karargah konumundadır. Katiller ülkemize buradan saldırılmıştır. Uğradığımız provokasyonları saymaya süremiz yetmeyecektir. Yalnızca bir sayı vermekle yetinelim. İçinde bulunduğumuz Aralık ayının ilk günlerini de sayarsak, 1964 yılında toplam 1323 provokasyona uğradık. Bunlar arasından, önemsiz olanlar sınır ihlali, ABD işgali altındaki topraklardan çeşitli maddelerin fırlatılması, ABD personelinden erkek ve kadınların teşhirci hareketleri, sözlü saldırılar ve benzeri davranışlardır. Daha önemli olanlar arasında, küçük kalibreli silahlarla ateş açılması, topraklarımıza silah sokulmasını, ulusal bayrağımıza saygısızlık edilmesini sayabiliriz. Çok ağır provokasyonlarsa Küba tarafında yangın çıkartmak amacıyla sınırın ötesinde sabotaj yapmak, askerlerimize ateş açılmasıdır. Bu yıl 78 kez ateş edildi. Kuzey sınırından 3,5 km uzaklıktaki ABD karakollarından açılan ateşle Ramon Lopez Pena adlı bir Kübalı er öldürüldü. Bu provokatif hareket 19 Temmuz 1964 günü saat 19.07’de meydana geldi.. Başbakanımız, 26 Temmuz’da bu gibi hareketlerin tekrarı halinde, birliklerimize saldırılara karşılık verme emri verileceğini açıkladı. Aynı zamanda, ileri noktalardaki Küba birlikleri sınır çizgisinden uzaklaşma ve gerekli mevziyi inşa etme emri aldı.

340 günde 1323 kışkırtma hareketi, ortalama günde bir provokasyon demektir. Ancak bizimki gibi disiplinli ve yüksek moralli bir ordu bu tür düşmanlıklara soğukkanlılığını yitirmeden karşı koyabilir.

47 ülkenin katılmasıyla Kahire’de toplanan İkinci Bağlantısız Ülkeler Devlet ve Hükümet Başkanları Konferansı’nda oybirliğiyle şu anlaşmaya kabul edildi:

“Yabancı askeri üslerin, uluslar üzerinde bir baskı aracına dönüştüğünü, halkların kurtuluşunu ve kendi öz ideolojik, politik, ekonomik ve kültürel temelleri üzerinde gelişimlerini engellediğini endişeyle göreni konferansımız, topraklarından yabancı üslerin kaldırılması için mücadele veren ülkeleri desteklediğini açıklamak ister ve tüm devletlere, başka ülkelerde bulunan askeri birlikleri geri çekmeleri, derhal üslerini kapatmaları için çağrıda bulunmayı görev bilir.

Konferansımız, Amerika Birleşik Devletleri’nin Küba halkının ve hükümetinin kararlarına karşı gelerek ve Belgrad Konferansı Bildirisi hükümlerine aykırı olarak Guantanamo’da (Küba’da) askeri deniz üssü bulundurmasını Küba’nın egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saldırı sayar.

Küba hükümetinin Guantanamo Deniz Üssü’nde Amerika Birleşik Devletleri ile eşit haklara sahip olmak koşuluyla çözümü onayladığını gözönüne alan Konferansımız, Birleşik Devletler’in askeri üssü kaldırmak için Küba Hükümetiyle görüşmelere başlamasını talebeder.”

Amerika Birleşik Devletleri, Kahire Konferansı’nın bu isteğini karşılıksız bıraktı. Amacı, bu bölgeyi, saldırıları sürdürmek için sonsuza dek elinde bulundurmaktı.

Halkların “Birleşik Devletler Sömürgeler Bakanlığı” adını taktığı Amerika Devletleri Örgütü, bizi saflarından çıkardıktan sonra “enerjik biçimde” suçlamış, üyelerine Küba ile diplomatik ve ticari ilişkileri çağrısını yapmıştır. Amerika Devletleri Örgütü, ne zaman ve, hangi sebeple olursa olsun ülkemize yapılan saldırıları onaylamış, böylece en temel uluslararası yasaları çiğnemiş, Birleşmiş Milletleri hiçe saymıştır. Uruguvay, Bo-livya, Şili ve Meksika bu önlemlere karşı oy kullandılar. Meksika hükümeti bu önlemlere uymayı reddetmiştir. O zamandan bu yana, Latin Amerika’da sadece Meksika ile ilişkilerimizi devam edebildi. Bu sayede, emperyalizmin saldırıları için gerekli koşullardan biri daha gerçekleşti.

Latin Amerika ile yakınlığımızın, bizi birleştiren tarihi ve kültürel bağlara dayandığını bir kez daha belirtmek isteriz. Konuştuğumuz dilin, kültürümüzün ve geçmişteki efendimizin ortak oluşu bizi ayrılmaz kılıyor. Latin Amerika’nın, ABD boyunduruğundan kurtulmasını, istememiz bu sebeptendir. Burada temsilcileri bulunan Latin Amerika ülkelerinden herhangi biri Küba ile ilişki kurmaya karar verirse, eşitlik temeline dayanması koşuluyla bunu sevinçle kabul ederiz. Küba’yı özgür bir ülke olarak tanımak bize lütufta bulunmak değildir. Küba’nın özgürlüğünü, kurtuluş mücadelesi verdiğimiz günlerinde kanımız ve canımız pahasına elde ettik. Özgürlüğü, Yankee emperyalizmine karşı kanımız ve canımız pahasına savunduk.

Başka ülkelerin iç işlerine karıştığımız yolundaki suçlamalarını reddetmekle birlikte, özgürlükleri için savaş veren halklarla olan dayanışmamızı inkar etmeyiz. Dünya kamuoyu önünde, Birleşmiş Milletler Anlaşmasında bahsi geçen egemenlik haklarına kavuşmak için mücadele veren halkları, dünyanın neresinde olursa olsunlar desteklediğimizi açıklamayı halkımız ve hükümetimiz adına borç biliriz.

Birleşik Devletler, ise ülkelerin içişlerine açıktan açığa karışmaktan rahatsızlık duymaz. Tarih boyunca Latin Amerika’da, yaptıkları başka türlü açıklanamaz. Küba da, XX.yy başlarından beri bu acı gerçeği yaşayarak gördü. Kolombiya, Venezuela, Nikaragua, genellikle Orta Amerika, Meksika, Haiti, Santo-Domingo da bu gerçeği biliyorlar.

Şu son yıllarda, bizden başkaları da saldırıya uğradı. Panama’nın kanal bölgesinde deniz erleri, savunmasız halkın üzerine soğukkanlılıkla ateş açtı. Santo Domingo’da, Trujillo’nun öldürülmesinin ardından halkın isyan etmesini önlemek için yankee donanması karasuları içine girdi, Kolombiya’da, Gaitan’in katlinden sonra başgösteren ayaklanmanın hemen ardından başkenti ele geçirdi.*

Başka ülkelerin içişlerine müdahaleler, askeri görevler görünümü altında yapılır. Askeri görevliler, çeşitli ülkelerde bu amaçla yetiştirilen askeri güçleri örgütleyerek, baskı ve Latin Amerika kıtasında son zamanlarda sık sık tekrarlanan askeri darbe hareketlerine katılırlar.

O Dominikalı diktatör Rafael Trujillo 30 Mayıs 1961 tarihinde öldürüldü. 1961 Kasımında, Trujillo’nun iki erkek kardeşinin Santo Domingo’ya dönmesiyle başlayan halk ayaklanmasının büyümesiyle birlikte, Washington, Santo-Domingo kıyılarına savaş gemilerini gönderdi. 1948 Nisanında, Kolombiya Liberal Parti lider, Jörge E, Gaitan’ın katledilmesi üzerine Bogotazo diye anılan halk isyanı başgösterdi.

Birleşik Devletler’e bağlı askeri güçler, Venezuela, Kolombiya ve Guatemala’da özgürlükleri için savaşan halklara baskı uyguladı. Venezuela’da, sadece orduya ve polise danışmanlık yapmasıyla birlikte, ayaklanan geniş bölgelerdeki köylü halka karşı uçakla katliam hareketine girişmişlerdir. Bu bölgelerde mevzilenen yankee birlikleri, doğrudan doğruya müdahaleyi artıracak her türlü baskı hareketine başvurmuşlardır.

Emperyalistler, Latin Amerika halklarını ezmeye hazırlanıyor. Artık, uluslararası bir cinayet örgütü gibi davranıyorlar. -Birleşik Devletler, sözüm ona özgür kuruluşları savunmak için ülkelerin iç işlerine karışmaktadır. Bir gün mutlaka, bu Genel Kurul daha olgun hale gelecek ve Amerika Birleşik Devletleri hükümetinden, bu ülkede yaşayan siyah derili ve Latin Amerika kökenli insanların yaşama güvencelerini isteyecektir. Bu insanların birçoğu doğuştan ABD vatandaşıdır yada sonradan yurttaşlığa kabul edilmişlerdir. Kendi çocuklarını öldürenler, yada derisinin renginden dolayı yurttaşlarını aşağı görenler, zencileri öldürenleri serbest bırakanlar, böylelerini koruyanlar, üstelik de özgür insanlar olarak yasal haklarını arayan siyah halkı cezalandıranlar kendilerini özgürlüğün bekçileri sayabilirler mi? Bugün, Genel Kurulun, bütün bu olaylar için açıklama isteyecek durumda olmadığını biliyoruz. Yine de, Birleşik Devletler hükümetinin özgürlük abidesi olmadığı, sadece dünya halklarına ve büyük ölçüde de kendi halkına karşı sömürü ve baskıyı sürdürmeyi amaçlayan bir ülke olduğu apaçık bir şekilde söylenmelidir.

Küba’nın ve Amerika Devletleri Örgütü’nün durumundan açıkça anlaşılmayacak bir dille bahseden bazı delegelere cevap olarak Latin Amerika halklarının bu uşak ruhlu, satılık hükümetlere ihanetlerinin hesabını birgün mutlaka soracağını açıkça bildirmek isteriz.

Sayın delegeler, kimseye zincirlerle bağlı olmayan, yabancı sermayeye bağımlılığına son vermiş, siyasetine yön verecek prokonsüllerden arınmış, özgür ve egemen bir devlet olan Küba, bu topluluğun karşısında başını dik tutarak konuşabilir ve kendisine verilen “Latin Amerika’nın özgür toprağı” adına hak kazandığını kanıtlayabilir.

Bizim örneğimiz tüm Latin Amerika Kıtası’nda etkisini gösterecektir. Şimdiden Guatemala’da, Kolombiya’da ve Venezuala’da etkimiz görülmüştür.

Artık yalnız başına kalmış halklar sözkonusu değildir, önemsiz düşmanlar, savsaklanabilecek güçler de var olamaz. İkinci Havana Bildirisi’nde belirtildiği gibi:

Latin Amerika ‘da güçsüz ülke yoktur. Bizler avın sefaleti çeken, aynı duygulan paylaşan ortak düşmanlara sahibolan, aynı güzel geleceği özleyen ve dünyanın tüm dürüst insanlarının desteğinden yararlanan ikiyüz milyon çocuklu bir ailenin evlatlarıyız.

Bu destan, acıyla dolu Latin Amerika topraklarında pek bol bulunan aç yerli halk yığınları, topraksız köylüler, sömürülen işçiler, ilerici kitleler, dürüst ve yetenekli aydınlar tarafından yazılacaktır. Emperyalizmin küçük gördüğü halklarımız, kitle halinde mücadele ve düşüncelerle, bu destanı gerçeğe dönüştüreceğinden kimsenin şüphesi olmasın. Bugüne kadar küçümsenen, önemsenmeyen halklarımız, artık emperyalistlerin uykularını bile kaçırmaktadır. Bizi hep güçsüz ve uysal bir sürü olarak gören emperyalistler, şimdi ikiyüz milyon Latin Amerikalının oluşturduğu dev sürü karşısında korkuya kapılmış, bu dev kitle içinde, yankee tekelci kapitalizminin mezar kazıcılarını görmenin endişesini yaşamaktadır.

Şimdi, Latin Amerika Kıtası’nın her tarafında, intikam zamanının geldiğini gösteren apaçık belirtiler ortaya çıkmıştır. Şimdi bu adsız kitle, bu rengarenk kıtanın her yerinde aynı acılan, aynı hayal kırıklıklarını dile getiren şarkılan söyleyen bu rengarenk Latin Amerika, yüzü gülmeyen, kaderine sessizce razı olmak zorunda bırakılan bu Latin Amerika artık tarihini kendi yazmak istiyor. Kendi tarihine geçmek, tarihini kanıyla yazmak, bu uğurda acı çekmek ve ölmek istiyor.

Bugün Latin Amerika’nın dağlarında ve ovalannda, yaylalarında ve vahşi ormanlarında, ıssız köşelerinde büyük kentlerindeki trafik karmaşasının ortasında, okyanuslarının ve nehirlerinin kıyısında, insanlar uyanıyor, kı kıpırdıyor. Kendilerine ait olan ne varsa onun uğruna canını vermeye hazır, 500 yıldır şunun bunun tarafından birer birer gasp edilen hakları yeniden almaya hazır, kaygılı eller ileriye doğru uzanıyor. Şimdi, tarih Latin Amerika’da yaşayan yoksullarını, tarihlerini kendileri yazmak kararındakileri , horlananları hesaba katmak durumundadır. Onlar şimdi yolda, yayan, hergün, yüzlerce kilometrelik bitmek tükenmek bilmeyen bir yürüyüşle yönetim “doruğuna” ulaşmaya, haklarını elde etmeye doğru gidiyorlar.

Onlar şimdi silahlı. Taşlarla, sopalarla, machetelerle, şu ya da bu yönde, hergün topraklan işgal ediyor, kendilerinin olan toprağa daha da sarılıyor, onu canları pahasına olsa dahi hiç korkmadan savunuyorlar. Onlar şimdi pankartlar, bayraklar, sloganlar taşıyor, bunları dağların rüzgarında, ovalar boyunca dalgalandırıyorlar. Adalet isteyen bu öfke dalgası, bastırılmış kinlerin, ayaklar altına alınmış hakların bu kabaran dalgası, Latin Amerika topraklarından yükselen bu devrim dalgası hiçbir zaman durmayacak, yenileri eklenerek devam edecektir. Geçen her gün, bu dalga daha da büyüyecektir. Çünkü en büyük sayıdan, her yönüyle çoğunluktan, emeğiyle zenginlikleri biriktirenlerden, değerleri yaratanlardan, tarihin tekerleklerini döndürenlerden, uyutulduktan sersemletici uzun uykudan artık uyananlardan oluşmaktadır.

Çünkü bu büyük insan kitlesi “Yeter!” demiş ve yürüyüşe geçmiştir artık. Devlerin bu yürüyüşü gerçek bağımsızlığa, uğruna birşey elde edemeden binlerce kez öldükleri gerçek özgürlüğe kavuşmalarına dek duracağını beklemeyin. Bugün ölenler, Playa Giron’daki Kübalılar gibi, biricik, gerçek, vazgeçilmez, asla geri vermeyecekleri bağımsızlıktan uğruna öleceklerdir.

Tüm bu olanlar, Sayın Delegeler, tüm kıtanın bu yeni iradesi, kitlelerimizin mücadele kararlılığının dile getiriliş şekili olan, istilacının silahlı kolunu felce uğratan çığlıkla özetlenebilir. Bu çığlık, tüm dünya halklarınca, özellikle de Sovyetler Birliği’nin liderliğindeki sosyalist kamp ülkelerinde anlaşılmış ve benimsenmiştir.

YA ÖZGÜR VATAN, YA ÖLÜM!



Şubat 23, 2008, 11:19:16 ös
Yanıtla #1
  • Skoç Riti Masonu
  • Uzman Uye
  • *
  • İleti: 3742
  • Cinsiyet: Bay

COLONIALISM IS DOOMED
by Che Guevara
Speech delivered before the General Assembly of the United Nations on December 11, 1964
Havana, Ministry of External Relations, Information Department.
Official Cuban Government translation.



--------------------------------------------------------------------------------


The Cuban delegation to this assembly has pleasure, first of all, in fulfilling the pleasant duty of welcoming three new nations to the large number of nations whose representatives are discussing the problems of the world. We therefore greet through their Presidents and Prime Ministers the people of Zambia, Malawi, and Malta, and express the hope that from the outset these countries will be added to the group of non-aligned countries which struggle against imperialism, colonialism, and neocolonialism.
We also wish to convey our congratulations to the President of this assembly whose elevation to so high a post is of special significance since it reflects this new historic stage of resounding triumphs for the peoples of Africa, until recently subject to the colonial system of imperialism, and who, today, for the great part in the legitimate exercise of self-determination, have become citizens of sovereign states. The last hour of colonialism has struck, and millions of inhabitants of Africa, Asia, and Latin American rise to meet a new life, and assert their unrestricted right to self-determination and to the independent development of their nations.

We wish you, Mr President, the greatest success in the tasks entrusted to you by member states.

Cuba comes here to state its position on the most important controversial issues and will do so with the full sense of responsibility which the use of this rostrum implies, while at the same time responding to the unavoidable duty of speaking out, clearly and frankly.

We should like to see this assembly shake itself out of complacency and move forward. We should like to see the committees begin their work and not stop at the first confrontation. Imperialism wishes to convert this meeting into an aimless oratorical tournament, instead of using it to solve the grave problems of the world. We must prevent their doing so. This assembly should not be remembered in the future only by the number nineteen which identifies it. We feel that we have the right and the obligation to try to make this meeting effective because our country is a constant point of friction; one of the places where the principles supporting the rights of small nations to sovereignty are tested day by day, minute by minute; and at the same time our country is one of the barricades of freedom in the world, situated a few steps away from United States imperialism, to show with its actions, its daily example, that peoples can liberate themselves, can keep themselves free, in the existing conditions of the world.

Of course, there is now a socialist camp which becomes stronger day by day and has more powerful weapons of struggle. But additional conditions are required for survival: the maintenance of internal cohesion, faith in one's destiny, and the irreversible decision to fight to the death for the defense of one's country and revolution. These conditions exist in Cuba.

Of all the burning problems to be dealt with by this assembly, one which has special significance for us and whose solution we feel must be sought first, so as to leave no doubt in the minds of anyone, is that of peaceful coexistence among states with different economic and social Systems. Much progress has been made in the world in this field. But imperialism, particularly United States imperialism, has tried to make the world believe that peaceful coexistence is the exclusive right of the great powers on earth. We repeat what our President said in Cairo, and which later took shape in the Declaration of the Second Conference of Heads of State or Government of Non-Aligned Countries: that there cannot be peaceful coexistence only among the powerful if we are to ensure world peace. Peaceful coexistence must be practiced by all states, independent of size, of the previous historic relations that linked them, and of the problems that may arise among some of them at a given moment."

At present the type of peaceful coexistence to which we aspire does not exist in many cases. The kingdom of Cambodia, merely because it maintained a neutral attitude and did not submit to the machinations of United States imperialism, has been subjected to all kinds of treacherous and brutal attacks from the Yankee bases in South Vietnam.

Laos, a divided country, has also been the object of imperialist aggression of every kind. The conventions concluded at Geneva have been violated, its peoples have been massacred from the air, and part of its territory is in constant danger from cowardly attacks by imperialist forces.

The Democratic Republic of Vietnam, which knows of the histories of aggressions as few people on earth, once again bas seen its frontier violated, its installations attacked by enemy bomber and fighter planes, its naval posts attacked by the United States warships violating territorial waters.

At this moment, there hangs over the Democratic Republic of Vietnam the threat that the United States warmongers may openly extend to its territory the war that, for many years, they have been waging against the people of South Vietnam.

The Soviet Union and the People's Republic of China have given serious warning to the United States. Not only the peace of the world is in danger in this situation, but also the lives of millions of human beings in this part of Asia are being constantly threatened and subjected to the whim of the United States invader.

Peaceful coexistence has also been put to the test in a brutal manner in Cyprus, due to pressures from the Turkish Government and NATO, compelling the people and the government of Cyprus to make a firm and heroic stand in defense of their sovereignty.

In all these parts of the world imperialism attempts to impose its version of what coexistence should be. It is the oppressed peoples in alliance with the socialist camp which must show them the meaning of true coexistence, and it is the obligation of the United Nations to support them.

We must also say that it is not only in relations between sovereign states that the concept of peaceful coexistence must be clearly defined. As Marxists we have maintained that peaceful coexistence among nations does not encompass coexistence between the exploiters and the exploited, the oppressor and the oppressed.

Furthermore, a principle proclaimed by this Organization is that of the right to full independence of all forms of colonial oppression. That is why we express our solidarity with the colonial peoples of so-called Portuguese Guinea, Angola, and Mozambique, who have been massacred for the crime of demanding their freedom, and we are prepared to help them to the extent of our ability in accordance with the Cairo Declaration.

We express our solidarity with the people of Puerto Rico and its great leader, Pedro Albizu Campos, who has been set free in another act of hypocrisy, at the age of seventy-two, after spending a lifetime in jail, now paralytic and almost without the ability to speak. Albizu Campos is a symbol of the still unredeemed but indomitable America. Years and years of prison, almost unbearable pressures in jail, mental torture, solitude, total isolation from his people and his family, the insolence of the conqueror and lackeys in the land of his birth -- nothing at all broke his will. The delegation of Cuba, on behalf of its people, pays a tribute of admiration and gratitude to a patriot who bestows honor upon America.

The North Americans, for many years, have tried to convert Puerto Rico into a reflection of hybrid culture -- the Spanish language with an English inflection, the Spanish language with hinges on its backbone, the better to bend before the United States soldier. Puerto Rican soldiers have been used as cannon-fodder in imperialist wars, as in Korea, and even been made to fire at their own brothers, as in the massacre perpetrated by the United States Army a few months ago against the helpless people of Panamane of the most recent diabolical acts carried out by Yankee imperialism. Yet despite that terrible attack against its will and its historic destiny, the people of Puerto Rico have preserved their culture, their Latin character, their national feelings, which in themselves give proof of the implacable will for independence that exists among the masses on the Latin American island.

We must also point out that the principle of peaceful coexistence does not imply a mockery of the will of the peoples, as is happening in the case of so-called British Guiana, where the government of Prime Minister Cheddi Jagan has been the victim of every kind of pressure and maneuver, while the achievement of independence has been delayed by the search for methods that would allow for the flouting of the will of the people while ensuring the docility of a Government different from the present one, put in by underhanded tactics, and then to grant an important "freedom" to this piece of American soil. Whatever roads Guiana may be compelled to follow to obtain independence, the moral and militant support of Cuba goes to its people.

Furthermore, we must point out that the islands of Guadaloupe and Martinique have been fighting for a long time for their autonomy without obtaining it. This state of affairs must not continue.

Once again we raise our voice to put the world on guard against what is happening in South Africa. The brutal policy of apartheid is being carried out before the eyes of the whole world. The peoples of Africa are being compelled to tolerate in that continent the concept, still official, of the superiority of one race over another and in the name of that racial superiority the murder of people with impunity. Can the United Nations do nothing to prevent this? I should like specifically to refer to the painful case of the Congo, unique in the history of the modern world, which shows how, with absolute impunity, with the most insolent cynicism, the rights of peoples can be flouted. The prodigious wealth of the Congo, which the imperialist nations wish to maintain under their control, is the direct reason for this. In his speech on his first visit to the United Nations, our comrade Fidel Castro said that the whole problem of coexistence among peoples was reduced to the undue appropriation of another's wealth. He said, "When this philosophy of despoilment disappears, the philosophy of war will have disappeared."

The philosophy of despoilment not only has not ceased, but rather it is stronger than ever, and that is why those who used the name of the United Nations to commit the murder of Lumumba, today, in the name of the defense of the white race, are assassinating thousands of Congolese. How can one forget how the hope that Patrice Lumumba placed in the United Nations was betrayed? How can one forget the machinations and maneuvers which followed in the wake of the occupation of that country by United Nations troops under whose auspices the assassins of this great African patriot acted with impunity? How can we forget that he who flouted the authority of the United Nations in the Congo, and not exactly for patriotic reasons, but rather by virtue of conflicts between imperialists, was Moise Tshombe, who initiated the secession in Katanga with Belgian support? And how can one justify, how can one explain, that at the end of all the United Nations activities there, Tshombe, dislodged from Katanga, returned as lord and master of the Congo? Who can deny the abject role that the imperialists compelled the United Nations to play?

To sum up, dramatic mobilizations were made to avoid the secession of Katanga, but today that same Katanga is in power! The wealth of the Congo is in imperialist hands and the expenses must be paid by honest nations. The merchants of war certainly do good business. That is why the government of Cuba supports the just attitude of the Soviet Union in refusing to pay the expenses of this crime.

And as if this were not enough, we now have flung in our faces recent events which have filled the world with horror and indignation. Who are the perpetrators? Belgian paratroopers transported by United States planes, who took off from British bases. We remember as if it were yesterday that we saw a small country in Europe, a civilized and industrious country, the kingdom of Belgium, invaded by the hordes of Hitler. We learned with bitterness that these people were being massacred by the German imperialists, and our sympathy and affection went out to them. But the other side of the imperialist coin many did not then perceive. Perhaps the sons of Belgian patriots who died defending their country are now assassinating thousands of Congolese in the name of the white race, just as they suffered under the German heel because their blood was not purely Aryan. But the scales have fallen from our eyes and they now open upon new horizons, and we can see what yesterday, in our conditions of colonial servitude, we could not observe - that "Western civilization" disguises under its showy front a scene of hyenas and jackals. That is the only name that can be applied to those who have gone to fulfill "humanitarian" tasks in the Congo. Bloodthirsty butchers who feed on helpless people! That is what imperialism does to men; that is what marks the "white" imperialists.

The free men of the world must be prepared to avenge the crime committed in the Congo. It is possible that many of those soldiers who were converted into "supermen" by imperialist machinery, believe in good faith that they are defending the rights of a superior race, but in this assembly those peoples whose skins are darkened by a different sun, colored by different pigments, constitute the majority, and they fully and clearly understand that the difference between men does not lie in the color of their skins, but in the ownership of the means of production and in the relationship of production.

The Cuban delegation extends greetings to the peoples of Southern Rhodesia and Southwest Africa, oppressed by white colonialist minorities, to the peoples of Basutoland, Bechuanaland, Swaziland, French Somaliland, the Arabs of Palestine, Aden, and the Protectorates, Oman, and to all peoples in conflict with imperialism and colonialism; and we reaffirm our support.

I express also the hope that there will be a just solution to the conflict facing our sister republic of Indonesia in its relations with Malaysia.

One of the essential items before this conference is general and complete disarmament. We express our support of general and complete disarmament. Furthermore, we advocate the complete destruction of thermonuclear devices and the holding of a conference of all the nations of the world toward the fulfillment of this aspiration of all people. In his statement before this assembly, our Prime Minister said that arms races have always led to war. There are new atomic powers in the world, and the possibilities of a confrontation are grave.

We feel that a conference is necessary to obtain the total destruction of thermonuclear weapons and as a first step, the total prohibition of tests. At the same time there must be clearly established the obligation of all states to respect the present frontiers of other states and to refrain from indulging in any aggression even with conventional weapons.

In adding our voice to that of all peoples of the world who plead for general and complete disarmament, the destruction of all atomic arsenals, the complete cessation of thermonuclear devices and atomic tests of any kinds, we feel it necessary to stress, furthermore, that the territorial integrity of nations must be respected and the armed hand of imperialism, no less dangerous with conventional weapons, must be held back. Those who murdered thousands of defenseless citizens in the Congo did not use the atomic weapons. They used conventional weapons, and it was these conventional weapons, used by imperialists, which caused so many deaths.

Even if the measures advocated here were to become effective, thus making it unnecessary to say the following, we must still point out that we cannot adhere to any regional pact for denuclearization so long as the United States maintains aggressive bases on our territory, in Puerto Rico and in Panama, and in other American states where it feels it has the right to station them without any restrictions on conventional or nuclear weapons.

However, we feel we must be able to provide for our own defense in the light of the recent resolution of the Organization of American States against Cuba, which on the basis of the Treaty of Rio might permit aggression.

If such a conference to which we have just referred should achieve all these objectives -- which unfortunately, would be rather difficult to do -- it would be one of the most important developments in the history of mankind. To ensure this, the People's Republic of China must be represented, and that is why such a conference must be held. But it would be much simpler for the peoples of the world to recognize the undeniable truth that the People's Republic of China exists, that its rulers are the only representatives of the Chinese people, and to give it the place it deserves, which is, at present, usurped by a clique who control the province of Taiwan with United States aid.

The problem of the representation of China in the United Nations cannot, in any way, be considered as a case of a new admission to the organization, but rather as the restitution of their legitimate rights to the people of the People's Republic of China.

We repudiate strongly the concept of "two Chinas." The Chiang Kai-shek clique of Taiwan cannot remain in the United Nations. It must be expelled and the legitimate representative of the Chinese people put in.

We warn, also, against the insistence of the United States Government on presenting the problem of the legitimate representation of China in the United Nations as an "important question" so as to require a two-thirds majority of members present and voting.

The admission of the People's Republic of China to the United Nations is, in fact, an important question for the entire world, but not for the mechanics of the United Nations where it must constitute a mere question of procedure.

Thus will justice be done, but almost as important as attaining justice would be the fact that it would be demonstrated, once and for all, that this august Assembly uses its eyes to see with, its ears to hear with, and its tongue to speak with; and has definite standards in making its decisions.

The proliferation of atomic weapons among the member States of NATO, and especially the possession of these devices of mass destruction by the Federal Republic of Germany, would make the possibility of an agreement on disarmament even more remote, and linked to such an agreement is the problem of the peaceful reunification of Germany. So long as there is no clear understanding, the existence of two Germanies must be recognized: that of the Democratic Republic of Germany and the Federal Republic. The German problem can only be solved with the direct participation of the Democratic Republic of Germany with full rights in negotiations.

We shall touch lightly on the questions of economic development and international trade which take up a good part of the agenda. In this year, 1964, the Conference of Geneva was held, where a multitude of matters related to these aspects of international relations was dealt with. The warnings and forecasts of our delegation were clearly confirmed to the misfortune of the economically dependent countries.

We wish only to point out that insofar as Cuba is concerned, the United States of America has not implemented the explicit recommendations of that conference, and recently the United States Government also prohibited the sale of medicine to Cuba, thus divesting itself once and for all, of the mask of humanitarianism with which it attempted to disguise the aggressive nature of its blockade against the people of Cuba.

Furthermore, we once more state that these colonial machinations, which impede the development of the peoples, are not only expressed in political relations. The so-called deterioration of the terms of trade is nothing less than the result of the unequal exchange between countries producing raw materials and industrial countries which dominate markets and impose a false justice on an inequitable exchange of values.

So long as the economically dependent peoples do not free themselves from the capitalist markets, and as a bloc with the socialist countries, impose new terms of trade between the exploited and the exploiters, there will be no sound economic development, and in certain cases there will be retrogression, in which the weak countries will fall under the political domination of imperialists and colonialists.

Finally, it must be made clear that in the area of the Caribbean, maneuvers and preparations for aggression against Cuba are taking place; off the coast of Nicaragua above all, in Costa Rica, in the Panama Canal Zone, in the Vieques Islands of Puerto Rico, in Florida, and possibly in other parts of the territory of the United States, and also, perhaps, in Honduras, Cuban mercenaries are training, as well as mercenaries of other nationalities, with a purpose that cannot be peaceful.

After an open scandal, the government of Costa Rica, it is said, has ordered the elimination of all training fields for Cuban exiles in that country. No one knows whether this attitude is sincere, or whether it it simply a maneuver, because the mercenaries training there were about to commit some offense. We hope that full cognizance will be taken of the actual existence of those bases for aggression, which we denounced long ago, and that the world will think about the international responsibility of the government of a country which authorizes and facilitates the training of mercenaries to attack Cuba.

We must point out that news of the training of mercenaries at different places in the Caribbean and the participation of the United States Government in such acts is news that appears openly in United States newspapers. We know of no Latin American voice that has been lifted officially in protest against this. This shows the cynicism with which the United States moves its pawns.

The shrewd foreign ministers of the OAS had eyes to "see" Cuban emblems and find "irrefutable proof" in the Yankee weapons in Venezuela, but do not see the preparations for aggression in the United States, just as they did not hear the voice of President Kennedy, who explicitly declared himself to be the aggressor against Cuba at Playa Giron. In some cases it is a blindness provoked by the hatred of the ruling classes of the Latin American people against our revolution; in others, and these are even more deplorable, it is the result of the blinding light of Mammon.

As everyone knows, after the terrible upheaval called the "Caribbean crisis," the United States undertook certain given commitments with the Soviet Union which culminated in the withdrawal of certain types of weapons that the continued aggressions of that country -- such as the mercenary attack against Playa Giron and threats of invasion against our country -- had compelled us to install in Cuba as a legitimate act of defense.

The Americans claimed, furthermore, that the United Nations should inspect our territory, which we refused and refuse emphatically since Cuba does not recognize the right of the United States, or of anyone else in the world, to determine what type of weapons Cuba may maintain within its borders.

In this connection, we would only abide by multilateral agreements, with equal obligations for all the parties concerned. Fidel Castro declared that "so long as the concept of sovereignty exists as the prerogative of nations and of independent peoples, and as a right of all peoples, we shall not accept the exclusion of our people from that right; so long as the world is governed by these principles, so long as the world is governed by those concepts which have universal validity because they are universally accepted by peoples, we shall not accept the attempt to deprive us of any of those rights and we shall renounce none of those rights."

The Secretary-General of the United Nations, U Thant, understood our reasons. Nevertheless, the United States presumed to establish a new prerogative, an arbitrary and illegal one; that of violating the air space of any small country. Thus, we see flying over our country U-2 aircraft and other types of espionage apparatus which fly over our airspace with impunity. We have issued all the necessary warnings for the cessation of the violation of our airspace as well as the provocations of the American navy against our sentry posts in the zone of Guantanamo, the "buzzing" by aircraft over our ships or ships of other nationalities in international waters, the piratical attacks against ships sailing under different flags, and the infiltration of spies, saboteurs and weapons in our island.

We want to build socialism; we have declared ourselves partisans of those who strive for peace; we have declared ourselves as falling within the group of non-aligned countries, although we are Marxist-Leninists, because the non-aligned countries, like ourselves, fight imperialism. We want peace; we want to build a better life for our people, and that is why we avoid answering, so far as possible, the planned provocations of the Yankee. But we know the mentality of United States rulers; they want to make us pay a very high price for that peace. We reply that price cannot go beyond the bounds of dignity.

And Cuba reaffirms once again the right to maintain on its territory the weapons it wishes and its refusal to recognize the right of any power on earth -- no matter how powerful -- to violate our soil, our territorial waters, or our airspace.

If, in any assembly, Cuba assumes obligations of a collecfive nature, it will fulfill them to the letter. So long as this does not happen, Cuba maintains all its rights, just as any other nation.

In the face of the demands of imperialism our Prime Minister posed the five necessary points for the existence of a sound peace in the Caribbean. They are as follows:


Cessation of the economic blockade and all economic and trade pressure by the United States in all parts of the world against our country.

Cessation of all subversive activities, launching and landing of weapons, and explosives by air and sea, organization of mercenary invasions, infiltration of spies and saboteurs, all of which acts are carried out from the territory of the United States and some accomplice countries.

Cessation of piratical attacks carried out from existing bases in the United States and Puerto Rico.

Cessation of all the violations of our airspace and our territorial waters by aircraft and warships of the United States.

Withdrawal from the Guantanamo naval base and restitution of the Cuban territory occupied by the United States.
None of these fundamental demands has been met, and our forces are still being provoked from the naval base at Guantanamo. That base has become a nest of thieves and the point from which they are introduced into our territory.

We would bore this assembly were we to give a detailed account of the large number of provocations of all kinds. Suffice it to say that including the first day of December, the number amounts to 1,323 in 1964 alone. The list covers minor provocations such as violation of the dividing line, launching of objects from the territory controlled by the North Americans, tbe commission of acts of sexual exhibitionism by North Americans of both sexes, verbal insults, others which are graver such as shooting off small-caliber weapons, the manipulation of weapons directed against our territory and offenses against our national emblem. The more serious provocations are those of crossing the dividing line and starting fires in installations on the Cuban side, seventy-eight rifle shots this year and the death of Ramon Lopez Pena, a soldier, from two shots fired from the United States post three and a half kilometers from the coast on the northern boundary.

This grave provocation took place at 19:07 hours on July 19, 1964, and our Prime Minister publicly stated on July 26 that if the event were to recur, he would give orders for our troops to repel the aggression. At the same time orders were given for the withdrawal of the advance line of Cuban forces to positions farther away from the dividing line and construction of the necessary housing.

One thousand three hundred and twenty-three provocations in 340 days amount to approximately four per day. Only a perfectly disciplined army with a morale such as ours could resist so many hostile acts without losing its self-control.

Forty-seven countries which met at the Second Conference of Heads of State or Government of the nonaligned countries at Cairo unanimously agreed that:

Noting with concern that foreign military bases are, in practice, a means of bringing pressure on nations and retarding their emancipation and development, based on their own ideological, political, economic and cultural ideas...declares its full support to the countries which are seeking to secure the evacuation of foreign bases on their territory and calls upon all States maintaining troops and bases in other countries to remove them forthwith.
The Conference considers that the maintenance at Guantanamo (Cuba) of a military base of the United States of America, in defiance of the will of the Government and people of Cuba and in defiance of the provisions embodied in the Declaration of the Belgrade Conference, constitutes a violation of Cuba's sovereignty and territorial integrity.

Noting that the Cuban Government expresses its readiness to settle its dispute over the base at Guantanamo with the United States on an equal footing, the Conference urges the United States Government to negotiate the evacuation of their base with the Cuban Government.

The government of the United States has not responded to the above request of the Cairo Conference and presumes to maintain indefinitely its occupation by force of a piece of our territory from which it carries out acts of aggression such as those we mentioned earlier.
The Organization of American States -- also called by some people the United States Ministry of Colonies - condemned us vigorously, although it had excluded us from its midst, and ordered its members to break off diplomatic and trade relations with Cuba. The OAS authorized aggression against our country at any time and under any pretext and violated the most fundamental international laws, completely disregarding the United Nations. Uruguay, Bolivia, Chile, and Mexico opposed that measure, and the government of the United States of Mexico refused to comply with the sanctions that had been approved. Since then we have no relations with any Latin American countries other than Mexico; thus the imperialists have carried out one of the stages preliminary to a plan of direct aggression.

We want to point out once again that our concern over Latin America is based on the ties that link us; the language we speak, our culture, and the common master we shared. But we have no other reason for desiring the liberation of Latin America from the colonial yoke of the United States. If any of the Latin American countries here decides to [resume relations it must be on the] basis of equality and not with the assumption that it is a gift to our government that we be recognized as a free country in the world, because we won the recognition of our freedom with our blood in the days of our struggles for liberation. We acquired it with our blood in the defense of our shores against Yankee invasion.

Although we reject any attempt to attribute to us interference in the internal affairs of other countries, we cannot deny that we sympathize with those people who strive for their freedom, and we must fulfill the obligation of our government and people to state clearly and categorically to the world that we morally support and feel as one with people everywhere who struggle to make a reality of the rights of full sovereignty proclaimed in the United Nations Charter.

It is the United States of America which intervenes. It has done so throughout the history of America. Since the end of the last century Cuba has known very well the truth of the matter; but it is known, too, by Venezuela, Nicaragua, Central America in general, Mexico, Haiti, and Santo Domingo. In recent years, besides our peoples, Panama has also known direct aggression, when the marines of the Canal opened fire against the defenseless people; Santo Domingo, whose coast was violated by the Yankee fleet to avoid an outbreak of the righteous fury of the people after the death of Trujillo; and Colombia, whose capital was taken by assault as a result of a rebellion provoked by the assassination of Gaitan.

There are masked interventions through military missions which participate in internal repression, organizing forces designed for that purpose in many countries, and also in coups d'etat which have been so frequently repeated on the American continent during the past few years. Specifically, United States forces took part in the repression of the peoples of Venezuela, Colombia, and Guatemala, who carry on an arined struggle for their freedom. In Venezuela not only do the Americans advise the army and the police, but they also direct acts of genocide from the air against the peasant population in vast rebel-held areas, and the United States companies established there exert pressures of every kind to increase direct interference.

The imperialists are preparing to repress the peoples of America and are setting up an "international" [network] of crime. The United States interfered in America while invoking the "defense of free institutions". The time will come when this assembly will acquire greater maturity and demand guarantees from the United States Government for the lives of the Negro and Latin American population who reside in that country, most of whom are native-born or naturalized United States citizens.

How can they presume to be the "guardians of liberty" when they kill their own children and discriminate daily against people because of the color of their skin; when they not only free the murderers of colored people, but even protect them, while punishing the colored population because they demand their legitimate rights as free men? We understand that today the assembly is not in a position to ask for explanations of these acts, but it must be clearly established that the government of the United States is not the champion of freedom, but rather the perpetrator of exploitation and oppression of the peoples of the world, and of a large part of its own population.

To the equivocating language with which some delegates have painted the case of Cuba and the Organization of American States, we reply with blunt words, that the governments pay for their treason.

Cuba, a free and sovereign state, with no chains binding it to anyone, with no foreign investments on its territory, with no proconsuls orienting its policy, can speak proudly in this assembly, proving the justice of the phrase by which we will always be known, "Free Territory of America".

Our example will bear fruit in our continent, as it is already doing to a certain extent already in Guatemala, Colombia, and Venezuela. The imperialists no longer have to deal with a small enemy, a contemptible force, since the people are no longer isolated.

As laid down in the Second Declaration of Havana:

No people of Latin America is weak, because it is part of a family of 200 million brothers beset by the same miseries, who harbor the same feelings, have the same enemy, while they all dream of the same better destiny and have the support of all honest men and women in the world.
Future history will be written by the hungry masses of Indians, of landless peasants, of exploited workers; it will be written by the progressive masses, by the honest and brilliant intellectuals who abound in our unfortunate lands of Latin America, by the struggle of the masses and of ideas; an epic that will be carried forward by our peoples who have been ill-treated and despised by imperialism, our peoples who have until now gone unrecognized but who are awakening. We were considered an impotent and submissive flock; but now they are afraid of that flock, a gigantic flock of 200 million Latin Americans, which is sounding a warning note to the Yankee monopolist capitalists.

The hour of vindication, the hour it chose for itself, is now striking from one end to the other of the continent. That anonymous mass, that colored America, sombre, adamant, which sings throughout the continent the same sad, mournful song; now that mass is beginning definitely to enter into its own history, it is beginning to write it with its blood, to suffer and to die for it. Because now, in the fields, and in the mountains of America, in its plains and in its forests, in the solitude, and in the bustle of cities, on the shores of the great oceans and rivers, it is beginning to shape a world full of quickening hearts, who are ready to die for what is theirs, to conquer their rights which have been flouted for almost 500 years. History will have to tell the story of the poor of America, of the exploited of Latin America, who have decided to begin to write for themselves, forever, their own odyssey. We see them already walking along those roads, on foot, day after day, in long and endless marches, hundreds of kilometers, until they reach the ruling "Olympus" and wrest back their rights. We see them armed with stones, with sticks, with machetes, here, there, everywhere, daily occupying their lands, and taking root in the land that is theirs and defending it with their lives; we see them carrying banners, their banners running in the wind in the mountains and on the plains. And that wave of heightening fury, of just demands, of rights that have been flouted, is rising throughout Latin America, and no one can stem that tide; it will grow day by day because it is made up of the great multitude in every respect, those who with their work create the riches of the earth, and turn the wheel of history, those who are now awakening from their long, stupefying sleep.

For this great humanity has said "enough" and has started to move forward. And their march, the march of giants, cannot stop, will not stop until they have conquered their true independence, for which many have already died, and not uselessly. In any event, those who die will die like those in Cuba, at Playa Giron; they will die for their never-to-be-renounced, their only true independence."

This new will of a whole continent, America, shows itself in the cry proclaimed daily by our masses as the irrefutable expression of their decision to fight, to grasp and deter the armed hand of the invader. It is a cry that has the understanding and support of all the peoples of the world and especially of the socialist camp, headed by the Soviet Union.
That cry is: "Our country or death."



Şubat 23, 2008, 11:26:11 ös
Yanıtla #2
  • Skoç Riti Masonu
  • Uzman Uye
  • *
  • İleti: 3742
  • Cinsiyet: Bay



Şubat 23, 2008, 11:42:01 ös
Yanıtla #3
  • A.A.O.N.M.S.
  • Şrayn Masonu
  • Aktif Uye
  • *
  • İleti: 976
  • Cinsiyet: Bay

Bu da Almancasi.

Herr Präsident,

meine Herren Delegierten,

die Vertretung Kubas in dieser Versammlung kommt gern der Pflicht nach, zuerst die Aufnahme dreier Nationen zu begrüßen, die hier nun mit den anderen Nationen wichtige Probleme der Welt diskutieren. Wir begrüßen in den Personen ihrer Präsidenten und Ministerpräsidenten die Völker Zambias, Malawis und Maltas und wünschen diesen Völkern Erfolg, die seit Gründung der Gruppe der Nichtpaktgebundenen Staaten angehören, die gegen den Imperialismus, den Kolonialismus und den Neokolonialismus kämpfen.

Wir grüßen auch den Vorsitzenden dieser Versammlung, dessen Ernennung zu diesem hohen Amt von besonderer Bedeutung ist, da sie eine Widerspiegelung dieser neuen Etappe mit großen Erfolgen für die afrikanischen Völker ist, die sich bisher unter dem Joch des Kolonialsystems des Imperialismus befanden und sich heute in überwältigender Mehrheit gemäß ihrem legitimen Recht auf Selbstbestimmung als souveräne Staaten konstituieren. Die letzte Stunde des Kolonialismus hat geschlagen, und Millionen von Einwohnern Afrikas, Asiens und Lateinamerikas haben sich erhoben, um ein neues Leben zu suchen; sie haben ihr Recht auf Selbstbestimmung und auf unabhängige Entwicklung ihrer Länder durchgesetzt. Wir wünschen Ihnen, Herr Präsident, die größten Erfolge bei der Aufgabe, die Ihnen von den Mitgliedsländern anvertraut wurde.

Kuba ist gekommen, um seine Position zu den wichtigsten kontroversen Punkten darzustellen, und Kuba wird dies mit dem Verantwortungsbewußtsein tun, das diese Tribüne erheischt, aber es wird dabei auch geleitet von dem unwiderstehlichen Wunsch, mit aller Deutlichkeit und Ehrlichkeit zu sprechen.

Wir wünschen, daß diese Versammlung sich beeilen und voranschreiten möge, daß die Kommissionen mit ihrer Arbeit beginnen mögen und daß diese nicht bei der ersten Konfrontation stagnieren möge. Statt die ernsten Probleme der Welt zu lösen, will der Imperialismus diese Versammlung zu einem unnützen Redeturnier machen, und wir müssen dies verhindern. Dieser Versammlung sollte in der Zukunft nicht nur als jener mit der kennzeichnenden Nummer 24 gedacht werden. Unsere Anstrengungen sind auf dieses Ziel gerichtet.

Wir fühlen uns dazu berechtigt und verpflichtet, weil unser Land einer der ständigen Konfliktherde ist, einer der Orte, an denen die Prinzipien des Rechts auch kleiner Länder auf Souveränität Tag für Tag und Minute für Minute einer schweren Belastungsprobe ausgesetzt sind, unser Land ist einer der Schützengräben für die Freiheit, nur wenige Schritte vom nordamerikanischen Imperialismus entfernt, und wir zeigen mit unserem Handeln und mit unserem täglichen Beispiel, daß sich die Völker unter den gegenwärtigen Bedingungen der Menschheit sehr wohl befreien und daß sie die Freiheit auch erhalten können. Selbstverständlich, denn es existiert ein jeden Tag stärker werdendes und mit Verteidigungswaffen besser ausgerüstetes sozialistisches Lager. Aber für unser Überleben sind bestimmte weitere Voraussetzungen notwendig: Die Einheit im Lande muß erhalten bleiben, es muß an die eigene Zukunft geglaubt werden, und es muß die unwiderrufliche Bereitschaft zur Verteidigung des Landes und der Revolution bestehen. Alle diese Bedingungen sind in Kuba erfüllt, meine Herren Delegierten.

Von allen brennenden Problemen, die hier auf der Versammlung behandelt werden müssen, ist eines für uns von besonderer Bedeutung; seine Erörterung hier muß in einer Weiße erfolgen, die für jeden von zweifelsfreier Eindeutigkeit sein muß, und dies betrifft die friedliche Koexistenz zwischen Staaten mit unterschiedlichen ökonomisch-sozialen Gesellschaftsordnungen. In diesem Bereich sind wir in der Welt ein gutes Stück vorangekommen, aber der Imperialismus – insbesondere der nordamerikanische – hat versucht, die Meinung zu verbreiten, daß die friedliche Koexistenz ausschließlich eine Frage der großen Mächte sei. Wir erklären hier das gleiche, was unser Präsident bereits in Kairo erklärt hat und was danach in die Erklärung der Zweiten Konferenz der Nichtpaktgebundenen Staaten aufgenommen wurde: Es kann keine friedliche Koexistenz geben ausschließlich zwischen den Mächtigen, wenn der Frieden auf der Welt gesichert werden soll. Die friedliche Koexistenz muß zwischen allen Staaten gelten, unabhängig von ihrer Größe, den historischen Beziehungen zwischen ihnen und den Problemen, die es zu einem bestimmten Zeitpunkt zwischen einigen von ihnen geben mag.

Heute wird die Art der friedlichen Koexistenz, die wir anstreben, in einer Fülle von Fällen nicht praktiziert. Das Königreich Kambodscha sah sich schlicht und einfach wegen seiner neutralen Haltung und wegen der Nichtunterwerfung unter die Machenschaften des nordamerikanischen Imperialismus allen möglichen hinterlistigen und brutalen Angriffen ausgesetzt, die von den Stützpunkten ausgingen, über die die Yankees in Südvietnam verfügen. Laos, ein geteiltes Land, war ebenfalls Ziel von imperialistischen Aggressionen aller Art; seine Bevölkerung wurde durch Luftangriffe massakriert, die in Genf unterzeichneten Vereinbarungen wurden gebrochen, und ein Teil des Territoriums ist ständig bedroht, hinterhältig von den imperialistischen Streitkräften angegriffen zu werden. Die Demokratische Republik Vietnam, die alle diese Spielarten der Aggression wie kaum ein anderes Volk der Erde kennt, sah ihre Grenzen mehr als einmal mißachtet, sah, wie feindliche Bomber und Jagdflugzeuge ihre Einrichtungen angriffen, sah ihre Hoheitsgewässer durch nordamerikanische Kriegsschiffe mißachtet, die ihre Marinestützpunkte angriffen. In diesen Tag schwebt über der Demokratischen Republik Vietnam die Drohung der angriffslüsternen nordamerikanischen Krieger, daß der seit einigen Jahren gegen das südvietnamesische Volk entfesselte Krieg auf ihr Territorium und ihr Volk ausgedehnt wird. Die Sowjetunion und die Volksrepublik China haben die Vereinigten Staaten ernsthaft davor gewarnt. Wir stehen vor einem Fall, der eine Gefahr für den Weltfrieden darstellt, aber darüber hinaus sind Millionen von Menschenleben in dieser Region Asiens gefährdet; ihr Leben hängt von den Launen des nordamerikanischen Eindringlings ab.

Die friedliche Koexistenz wurde in Zypern in brutaler Weise einer Bewährungsprobe ausgesetzt durch den Druck der türkischen Regierung und der NATO, wodurch sich das Volk und die Regierung Zyperns zu einer heroischen und energischen Verteidigung gezwungen sahen.

In all diesen Gegenden versucht der Imperialismus, seine Version dessen durchzusetzen, was friedliche Koexistenz zu sein habe; es sind die unterdrückten Völker, die im Bündnis mit den sozialistischen Staaten zu zeigen haben, was friedliche Koexistenz ist, und es ist eine Verpflichtung für die Vereinten Nationen, sie dabei zu unterstützen.

Es muß auch deutlich gesagt werden, daß die Konzeption der friedlichen Koexistenz nicht nur für souveräne Staaten Gültigkeit hat. Als Marxisten vertreten wir die Meinung, daß die friedliche Koexistenz zwischen Staaten nicht die Koexistenz zwischen Ausgebeuteten und Ausbeutern, zwischen Unterdrückern und Unterdrückten umfaßt. Es gibt ein auch durch diese Organisation erklärtes Recht auf völlige Unabhängigkeit gegenüber allen Formen kolonialer Unterdrückung. Daher bekräftigen wir unsere Solidarität mit den heute noch kolonialisierten Völkern des portugiesisch genannten Guineas, Angolas und Mosambiks, die massakriert werden, weil sie ihre Freiheit verlangen. Wir sind bereit, sie gemäß der Kairoer Erklärung im Rahmen unserer Möglichkeiten zu unterstützen.

Wir erklären unsere Solidarität mit dem Volk von Puerto Rico und seiner großen führenden Persönlichkeit Pedro Albizu Campos, der in einem Akt von Heuchelei im Alter von 72 Jahren entlassen wurde, kaum noch des Redens fähig und gelähmt, nachdem er fast sein ganzes Leben im Gefängnis verbracht hat. Albizu ist ein Symbol des noch nicht befreiten, aber unbeugsamen Amerikas. Jahre und Jahre der Haft, fast unerträglicher Druck im Kerker, psychische Folter, die Einsamkeit, die totale Isolation von seinem Volk und seiner Familie, die Anmaßung des Konquistadors und seiner Lakaien in dem Land, in dem er geboren wurde – nichts konnte seinen Willen beugen. Die kubanische Delegation entbietet einem Patrioten, der Amerika zur Ehre gereicht, im Namen ihres Volkes Grüße der Bewunderung und der Dankbarkeit.

Die Nordamerikaner haben über Jahre hinaus versucht, in Puerto Rico eine bastardisierte Kultur durchzusetzen, eine spanische Sprache mit englischen Beugungen, eine spanische Sprache mit einem Scharnier in den Lenden zur Verbeugung vor dem Yankeesoldaten. Puertorikanische Soldaten wurden als Kanonenfutter in den Kriegen des Imperiums verheizt, so in Korea, und jetzt schießen sie sogar auf die eigenen Brüder, so wie vor wenigen Monaten beim Massaker der nordamerikanischen Armee gegen das unbewaffnete Volk Panamas eine der jüngsten Untaten des Yankeeimperialismus.

Trotz der enormen Vergewaltigung seines Willens und seines historischen Schicksals hat das Volk Puerto Ricos seine Kultur, seinen Latinocharakter und seine nationalen Gefühle bewahrt, und dies zeigt bereits das entschlossene Streben nach Unabhängigkeit des Volkes dieser lateinamerikanischen Insel.

Wir müssen auch darauf hinweisen, daß das Prinzip der friedlichen Koexistenz nicht das Recht auf Mißachtung des Willens der Völker mit einschließt, so wie es der Fall ist im Britisch genannten Guayana, wo die Regierung des Premierministers Cheddi Jagan Opfer aller möglichen Arten von politischem Druck und Manövern war und wo der Zeitpunkt der Unabhängigkeit immer weiter hinausgeschoben wurde, um nach Methoden zu suchen, um den Willen des Volkes zu mißachten und die Unterwürfigkeit einer Regierung zu erreichen, die nach schmutzigen Manövern eingesetzt werden sollte und die eine andere wäre als die heutige. Erst dann sollte diesem Teil des amerikanischen Bodens eine kastrierte Freiheit gewährt werden.

Welches auch die Wege sein mögen, die Guayana einzuschlagen sich gezwungen sieht, um die Unabhängigkeit zu erreichen, sein Volk hat die moralische und militante Unterstützung Kubas.

Wir müssen auch darauf hinweisen, daß die Inseln Guadalupe und Martinique seit geraumer Zeit erfolglos für ihre Unabhängigkeit kämpfen, und dieser Zustand darf nicht andauern.

Wieder einmal erheben wir unsere Stimme, um die Welt auf die Ereignisse in Südafrika aufmerksam zu machen; die brutale Politik der Apartheid wird vor den Augen der Länder der Welt praktiziert. Die Völker Afrikas sehen sich gezwungen zu ertragen, daß auf diesem Kontinent immer noch die Überlegenheit einer Rasse über eine andere offizielle Politik ist und daß im Namen der rassischen Überlegenheit ungestraft gemordet wird. Werden die Vereinten Nationen nichts unternehmen, um dies zu unterbinden?

Ich möchte ganz besonders eingehen auf die schmerzlichen Ereignisse im Kongo, einzigartig in der Geschichte der modernen Welt; sie zeigen, wie das Recht der Völker mit absoluter Straflosigkeit und mit dem unverschämtesten Zynismus mißachtet werden kann. Die unmittelbaren Motive für dieses Vorgehen sind die gewaltigen Reichtümer des Kongos, die die Imperialisten weiterhin kontrollieren wollen. Bei seiner Ansprache aus Anlaß seines ersten Besuches bei den Vereinten Nationen führte Companero Fidel Castro aus, daß das gesamte Problem der friedlichen Koexistenz zwischen den Nationen sich reduziert auf das Problem der unrechtmäßigen Aneignung fremden Reichtums, und fuhr dann fort: "Endet die Philosophie des Ausplünderns, dann endet die Philosophie des Krieges." Aber die Philosophie der Ausplünderung wurde nicht nur nicht beendet, sondern sie ist stärker denn je, und deshalb ermorden jene, die im Namen der Vereinten Nationen Lumumba getötet haben, heute im Namen der weißen Rasse Tausende von Kongolesen.

Wie ist es möglich, daß wir vergessen, in welcher Weise die Hoffnungen Patrice Lumumbas verraten wurden, die er in die Vereinten Nationen setzte? Wie ist es möglich, jene Tricks und Manöver zu vergessen, die der Besetzung dieses Landes durch UNO-Truppen vorausgingen, unter deren Augen die Mörder dieses großen afrikanischen Patrioten ungestraft wirken konnten?

Wie können wir vergessen, meine Herren Delegierten, daß derjenige, der die Autorität der Vereinten Nationen mißachtete – und dies nicht aus patriotischen Motiven, sondern wegen der Auseinandersetzungen unter den Imperialisten – , Moise Tshombe war, der die Abspaltung Katangas mit belgischer Unterstützung vollbrachte?

Und wie soll es gerechtfertigt werden, wie soll erklärt werden, daß am Ende dieser Aktion der Vereinten Nationen und nach der Entfernung Tshombes aus Katanga, dieser als Besitzer und Herr des Kongos zurückkehrte? Wer kann die traurige Rolle bestreiten, die die Vereinten Nationen unter dem Zwang der Imperialisten spielen mußten?

Zusammengefaßt: Es wurden umfangreiche Mobilisierungen durchgeführt, um die Abspaltung Katangas zu verhindern, und heute ist Tshombe' an der Macht, und die Reichtümer des Kongos befinden sich in den Händen der Imperialisten ..., und die Kosten müssen die ehrenwerten Nationen zahlen. Was für ein gutes Geschäft für die Händler in Kriegsangelegenheiten. Deshalb unterstützt die kubanische Regierung die gerechte Haltung der Sowjetunion, die sich weigert, die Kosten für das Verbrechen zu übernehmen.

Als Gipfel der Verhöhnung wurden wir nun jüngst mit den Aktionen bedacht, die Abscheu in der ganzen Welt hervorriefen.

Wer sind die Drahtzieher? Belgische Fallschirmspringer, von nordamerikanischen Flugzeugen transportiert, die auf englischen Luftstützpunkten gestartet sind. Wir erinnern uns, daß wir in der Vergangenheit ein kleines Land in Europa kannten, arbeitsam und zivilisiert, nämlich das Königreich Belgien, das von den Hitler Horden überrannt wurde, und es war schmerzlich zu wissen, daß dieses kleine Land vom deutschen Imperialismus massakriert wurde, und wir betrachteten es mit großer Zuneigung. Aber das ist die andere Seite der imperialistischen Münze, die viele von uns nicht wahrnahmen.

Möglicherweise sind Kinder der belgischen Patrioten, die im Kampf zur Verteidigung der Freiheit ihres Landes fielen diejenigen, die hinterhältig im Namen der weißen Rasse Tausende von Kongolesen ermordeten, genauso, wie sie die deutschen Stiefel erleiden mußten, weil ihr Anteil an arischem Blut nicht genügend hoch war.

Unsere freien Augen erblicken heute neue Horizonte und sind fähig zu sehen, was wir gestern in unserer Eigenschaft als koloniale Sklaven nicht sehen konnten, nämlich daß die "westliche Zivilisation" hinter ihrer ansehnlichen Fassade Hyänen und Schakale verbirgt. Denn keine andere Bezeichnung verdienen jene, die derart "humanitäre" Aufgaben im Kongo erfüllt haben. Ein reißendes Tier, das sich an wehrlosen Völkern mästet, das ist der Imperialismus, so geht er mit den Menschen um, und das zeichnet den imperialen "Weißen" aus.

Alle freien Menschen der Welt müssen dazu beitragen, das Verbrechen im Kongo zu rächen.

Vielleicht handelten viele jener Soldaten, von der imperialistischen Maschinerie zu "Untermenschen" gedemütigt, im guten Glauben, daß sie die Rechte einer überlegenen Rasse verteidigten, aber hier auf dieser Versammlung befinden sich die Völker in der Mehrheit, deren Haut von unterschiedlichen Sonnen gegerbt und unterschiedlichen Pigmenten gefärbt ist und die vollständig davon überzeugt sind, daß die Unterschiede zwischen den Menschen nicht durch die Hautfarbe bestimmt sind, sondern durch die Eigentumsformen der Produktionsmittel, durch die Produktionsverhältnisse.

Die kubanische Delegation entbietet ihren Gruß den von einer weißen Minderheit unterdrückten Völkern Südrhodesiens und Südafrikas sowie an Basutoland, Botswana und Swaziland, an Französisch-Somalia, an Aden und die Protektorate, dem arabischen Volk Palästinas und Oman und versichert sie ihrer Unterstützung. Außerdem wünschen wir viel Erfolg für eine gerechte Lösung bei dem Konflikt zwischen den Bruderrepubliken Indonesien und Malaisia.

Herr Präsident, eines der grundlegenden Themen dieser Konferenz ist die allgemeine und vollständige Abrüstung. Wir betonen unser Einverständnis mit einer allgemeinen und vollständigen Abrüstung, und darüber hinaus schlagen wir die vollständige Vernichtung aller nuklearen Waffen vor; wir unterstützen eine Konferenz aller Nationen der Welt, um diese Bestrebungen aller Völker der Welt in die Tat umzusetzen. Unser Premierminister warnte in seiner Ansprache vor dieser Versammlung davor, daß Wettrüsten stets zum Krieg geführt hat. Es gibt neue Atommächte auf der Welt; die Möglichkeit der Konfrontation nimmt zu.

Wir vertreten die Meinung, daß eine Konferenz notwendig ist mit dem Ziel der vollständigen Zerstörung aller atomaren Waffen; als erster Schritt in diese Richtung sollte das vollständige Verbot aller Kernwaffenversuche erlassen werden. Gleichzeitig muß die Verpflichtung aller Länder betont werden, die heutigen Grenzen der anderen Staaten zu respektieren, keine aggressiven Handlungen irgendeiner Art zu vollziehen, auch nicht mit konventionellen Waffen.

Wenn wir unsere Stimme zusammen mit allen Völkern der Welt erheben, um für allgemeine und vollständige Abrüstung, für die völlige Vernichtung aller Atomwaffen und für die Abschaffung aller Versuche mit Atomwaffen einzutreten, dann erachten wir es auch für notwendig, dafür einzutreten, daß auch die territoriale Integrität der Nationen respektiert werden muß, daß auch dem bewaffneten Arm des Imperialismus Einhalt geboten werden muß, der nicht minder gefährlich ist, wenn er nur konventionelle Waffen ergreift. Diejenigen, die Tausende von wehrlosen Bürgern des Kongos ermordeten, setzten keine Atomwaffen ein; es handelte sich um konventionelle vom Imperialismus geführte Waffen, die zu den vielen Toten führten.

Auch wenn die hier geforderten Maßnahmen in die Tat umgesetzt werden sollten und somit diese Erwähnung überflüssig wäre, so ist es doch sinnvoll zu betonen, daß wir keinen regionalen Abkommen über Denuklearisierung beitreten werden, solange die Vereinigten Staaten aggressive Stützpunkte unterhalten auf unserem eigenen Territorium, in Puerto Rico, in Panama und in anderen amerikanischen Staaten, wo sie sich im Recht dünken, ohne jegliche Restriktion sowohl konventionelle als auch nukleare Waffen zu lagern. Hinzu kommen die letzten Beschlüsse der Organisation Amerikanischer Staaten gegen unser Land, nach denen wir unter Berufung des Vertrages von Rio de Janeiro angegriffen werden könnten, so daß es für uns notwendig ist, über alle möglichen Verteidigungswaffen zu verfügen.

Wir sind überzeugt davon, daß, wenn die bereits erwähnte Konferenz alle Ziele erreichen würde, was leider sehr schwierig sein dürfte, sie die wichtigste Konferenz in der Geschichte der Menschheit wäre. Um dies zu erreichen, wäre die Teilnahme der Volksrepublik China notwendig, und davon ausgehend die Notwendigkeit der Durchführung einer derartigen Versammlung. Aber es wäre viel einfacher für die Völker der Welt, die unbestreitbare Tatsache der Existenz der Volksrepublik China anzuerkennen, deren Regierende die einzigen Vertreter des chinesischen Volkes sind, und ihr den zustehenden Sitz zuzuerkennen, der heute von einer Clique usurpiert wird, die mit nordamerikanischer Unterstützung über die Provinz Taiwan herrscht. Das Problem der Vertretung Chinas in den Vereinten Nationen kann in keiner Weise angesehen werden als Neuaufnahme in diese Organisation, sondern nur als Wiederherstellung der legitimen Rechte der Volksrepublik China. Wir müssen energisch das Komplott "zweier Chinas" zurückweisen. Die Chiang-Kai-Shek-Clique Taiwans darf nicht in der Organisation der Vereinten Nationen verbleiben. Es geht darum, dies möchte ich wiederholen, den Usurpator zu verjagen und den rechtmäßigen Vertreter des chinesischen Volkes wieder einzusetzen.

Wir warnen darüber hinaus vor dem Bestreben der Regierung der Vereinigten Staaten, das Problem der legitimen Vertretung Chinas als "wichtige Angelegenheit" zu erklären mit dem Ziel, daß bei der Abstimmung eine Zwei-Drittel-Mehrheit der anwesenden und abstimmenden Mitglieder notwendig wäre.

Der Eintritt der Volksrepublik China in die Versammlung der Vereinten Nationen ist tatsächlich für die gesamte Welt eine wichtige Angelegenheit, aber nicht für die Abstimmungsverfahren der Vereinten Nationen, denn hier geht es lediglich um einen normalen Vorgang. Auf diese Weise könnte Gerechtigkeit geübt werden, und darüber hinaus würde endgültig bewiesen werden, daß diese erhabene Versammlung verfügt über Augen, um zu sehen, über Ohren, um zu hören, über eine eigene Zunge, um selbst zu reden, und über richtige Kriterien, um Entscheidungen treffen zu können.

Die Verbreitung von Atomwaffen in den NATO-Ländern und insbesondere der Besitz dieser Massenvernichtungswaffen durch die Bundesrepublik Deutschland rücken die Wahrscheinlichkeit eines Abkommens über Abrüstung in weite Ferne; zu diesen Vereinbarungen müßte die friedliche Wiedervereinigung der beiden Deutschlands, der Deutschen Demokratischen Republik und der Bundesrepublik, hinzukommen. Das deutsche Problem kann nicht anders gelöst werden als durch die direkte und gleichberechtigte Beteiligung der Deutschen Demokratischen Republik an diesen Verhandlungen.

Wir werden nur kurz hinweisen auf die Themen der ökonomischen Entwicklung und des internationalen Handels, die in der Tagesordnung ausführlich berücksichtigt sind. In diesem Jahr 1964 wurde die Konferenz in Genf durchgeführt, wo ausführlich zahlreiche Themen dieses Aspektes der internationalen Beziehungen behandelt wurden. Die Warnungen und Prognosen unserer Delegation haben sich zum Unglück für die ökonomisch abhängigen Länder bewahrheitet.

Wir möchten lediglich darauf verweisen, daß in bezug auf Kuba die Vereinigten Staaten von Amerika nicht die expliziten Empfehlungen dieser Konferenz befolgten und daß kürzlich die nordamerikanische Regierung auch den Verkauf von Medikamenten nach Kuba verboten hat, womit sie sich endgültig der humanitären Maske entledigte, mit der sie den aggressiven Charakter der Handelsblockade gegen das kubanische Volk zu kaschieren versuchte.

Andererseits betonen wir erneut, daß die kolonialen Deformationen, die die Entwicklung der Völker hemmen, nicht nur in den politischen Beziehungen liegen. Die sogenannte Verschlechterung der Austauschverhältnisse ist nichts anderes als das Ergebnis des unterschiedlichen Austauschs zwischen den rohstoffproduzierenden Ländern und den industrialisierten Ländern, die die Märkte beherrschen und einen anscheinend wertmäßig gerechten Austausch durchsetzen.

Solange die ökonomisch abhängigen Länder sich nicht von den kapitalistischen Märkten befreien und in einem festen Bündnis mit den sozialistischen Ländern nicht andere Beziehungen zwischen Ausbeutern und Ausgebeuteten durchsetzen, solange wird es keine solide ökonomische Entwicklung geben; darüber hinaus wird es bei bestimmten Gelegenheiten Rückschritte geben, indem schwache Länder wieder unter die politische Herrschaft der Imperialisten und Kolonialisten fallen werden.

Zuletzt, meine Herren Delegierten, muß deutlich gesagt werden, daß in der Karibik Manöver durchgeführt und Vorbereitungen getroffen werden, um in Kuba einzufallen. Insbesondere an den Küsten Nikaraguas, aber auch in Costa Rica, in der Kanalzone Panamas, auf den Vieques-Inseln und in Florida, möglicherweise auch in anderen Gebieten der Vereinigten Staaten und vielleicht auch in Honduras werden Söldner kubanischer sowie anderer Nationalitäten zu einem Zweck ausgebildet, der nicht der friedfertigste sein dürfte.

Nach einem handfesten Skandal hat die Regierung Costa Ricas, so wird behauptet, die Schließung aller Ausbildungslager von Exilkubanern in diesem Land angeordnet. Keiner weiß, ob diese Haltung ehrlich gemeint ist oder ob es sich um ein simples Manöver handelt angesichts eines möglicherweise bevorstehenden Verbrechens der dort ausgebildeten Söldner. Wir hoffen, daß man sich der realen Existenz von Aggressionsstützpunkten bewußt wird, auf die wir seit einiger Zeit hinweisen, und daß man über die internationale Verantwortung nachdenkt, die ein Land übernimmt, das die Ausbildung von Söldnern für einen Angriff gegen Kuba rechtfertigt und unterstützt.

Es muß beachtet werden, daß die Nachrichten über die Ausbildung von Söldnern an verschiedenen Orten der Karibik sowie über die Beteiligung der nordamerikanischen Regierung an derartigen Aktivitäten in der Presse der Vereinigten Staaten ganz selbstverständlich veröffentlicht werden. Wir kennen keine lateinamerikanische Stimme, die deshalb offiziell protestiert hätte. Dies zeigt uns den Zynismus, mit dem die Vereinigten Staaten mit ihren Bauern umgehen. Die scharfsinnigen Außenminister der Organisation Amerikanischer Staaten hatten Augen, um auf den in Venezuela gezeigten Waffen kubanische Wappen und andere "unwiderlegbare" Beweise zu entdecken, aber sie sehen nicht die Vorbereitungen für eine Aggression in den Vereinigten Staaten, so wie sie auch nicht die Stimme Präsident Kennedys gehört haben, der sich explizit als Aggressor in der Schweinebucht erklärte.

In einigen Fällen wird diese Blindheit hervorgerufen durch den Haß der herrschenden Klassen der lateinamerikanischen Länder gegen unsere Revolution; in anderen noch traurigeren Fällen ist sie ein Ergebnis der Blendung durch Mammon.

Wie allgemein bekannt ist, wurden nach der Oktoberkrise genannten heftigen Auseinandersetzung von den Vereinigten Staaten mit der Sowjetunion Vereinbarungen getroffen, die in dem Rückzug von Waffen bestimmten Typs gipfelten, zu deren Stationierung wir uns nach den ständigen Aggressionen seitens jenes Landes – wie der Söldnerangriff in der Schweinebucht und die Drohungen, in unser Land einzufallen – als legitime und unveräußerliche Maßnahme unserer Verteidigung genötigt sahen. Die Nordamerikaner verlangten darüber hinaus eine Inspektion unseres Territoriums durch die Vereinten Nationen, was wir vehement zurückwiesen, da Kuba es weder den Vereinigten Staaten noch irgend jemandem in der Welt gestattet, darüber zu bestimmen, welche Waffen wir in unserem Land haben dürfen. In diesem Sinne würden wir lediglich multilaterale Abkommen akzeptieren mit gleichen Verpflichtungen für alle Beteiligten.

Wie sagte schon Fidel Castro: ,,Solange das Konzept der Souveränität als Vorrecht der unabhängigen Nationen und Völker gilt, also als ein Recht aller Völker, solange akzeptieren wir nicht, daß unser Volk eine Ausnahme sein soll. Solange die Welt diesen Prinzipien folgt, solange die Welt bestimmt wird durch diese universell akzeptierten Konzepte, denn sie sind universell von allen Völkern akzeptiert und geachtet, solange werden wir nicht akzeptieren, daß uns eines dieser Rechte genommen wird, und wir werden auf keines dieser Rechte verzichten."

Der Herr Generalsekretär der Vereinten Nationen, U Thant, verstand unseren Standpunkt. Dennoch wollten sich die Vereinigten Staaten willkürlich und ungesetzlich ein neues Vorrecht herausnehmen: den Luftraum eines kleinen Landes zu verletzen. So überflogen ungestört U-2-Flugzeuge und andere Spionageflugkörper unsere Heimat. Wir haben alle notwendigen Warnungen ausgesprochen, damit die Verletzungen unseres Luftraumes ebenso beendet werden wie die Provokationen der Yankee-Marineinfanteristen gegenüber unseren Wachtposten im Gebiet von Guantanamo, die Tiefflüge über unsere Schiffe in internationalen Gewässern ebenso wie die Piratenangriffe auf Schiffe unterschiedlicher Fahne oder die Einschleusung von Spionen, Saboteuren und Waffen auf unsere Insel.

Wir wollen den Sozialismus aufbauen; wir erklären uns zu Anhängern derjenigen, die für den Frieden kämpfen; wir sind Mitglied der Gruppe der Blockfreien Länder, auch wenn wir Marxisten-Leninisten sind, weil die Blockfreien ebenso wie wir gegen den Imperialismus kämpfen. Wir wollen Frieden, wir wollen für unser Volk ein besseres Leben erreichen, und deshalb versuchen wir bis zum äußersten, nicht auf die Provokationen der Yankees hereinzufallen, aber wir kennen die Mentalität ihrer Regierung; sie will uns einen hohen Preis zahlen lassen für diesen Frieden. Wir antworten, daß dieser Preis seine Grenze in unserer Würde findet.

Kuba bekräftigt erneut sein Recht, auf seinem Territorium die Waffen zu lagern, die es als notwendig erachtet; Kuba bekräftigt erneut seine Weigerung, irgendeinem Land der Welt, wie mächtig es auch sein mag, das Recht einzuräumen, seine Grenzen, seine Gewässer oder seinen Luftraum zu verletzen.

Falls Kuba bei einer Konferenz im Rahmen kollektiver Beschlüsse hingegen Verpflichtungen eingeht, so werden diese strikt befolgt, aber solange dies nicht der Fall ist, pocht es wie jedes andere Land der Welt auf seine Rechte.

Angesichts der Forderungen des Imperialismus stellte unser Premierminister fünf notwendige Punkte auf, um zu einem sicheren Frieden in der Karibik zu gelangen. Diese sind: "Erstens: Beendigung der Wirtschaftsblockade und aller Maßnahmen der Beschränkung des Handels und der Wirtschaft, die von den Vereinigten Staaten in der ganzen Welt gegen Kuba durchgeführt werden. Zweitens: Beendigung aller subversiven Aktivitäten, des Abwerfens und Anlandens von Waffen und Sprengstoffen auf dem Luft- oder Seeweg, der Infiltration von Spionen und Saboteuren, alles Aktionen, die vom Boden der Vereinigten Staaten oder einiger Komplizen-Länder ausgehen. Drittens: Beendigung aller Piratenangriffe, die durchgeführt werden ausgehend von Stützpunkten in den Vereinigten Staaten und in Puerto Rico. Viertens: Beendigung aller Verletzungen unseres Hoheitsgebietes, sei es nun der Luftraum oder unsere Gewässer, durch Flugzeuge und Schiffe der Streitkräfte der Vereinigten Staaten. Fünftens: Rückzug aus dem Flottenstützpunkt Guantanamo und Rückgabe des von den Vereinigten Staaten besetzten kubanischen Territoriums."

Keine dieser elementaren Forderungen wurde erfüllt, und vom Flottenstützpunkt Guantanamo aus werden unsere Truppen ständig belästigt. Dieser Stützpunkt ist zu einem Nest von Banditen geworden, die von dort aus in unser Territorium eingeschleust werden.

Wir würden diese Versammlung langweilen, wenn wir auch nur halbwegs ausführlich über die Unmengen von Provokationen aller Art berichten würden. Es genügt vielleicht zu sagen, daß allein von Anfang des Jahres 1964 bis zu den ersten Dezembertagen ihre Zahl 1.323 betrug. Diese Zahl umfaßt kleinere Provokationen wie die Mißachtung der Demarkationslinie, das Werfen von Objekten seitens des von den Nordamerikanern kontrollierten Gebietes, sexuellen Exhibitionismus von Nordamerikanern beiderlei Geschlechtes und Beschimpfungen; andere Provokationen sind schon ernsterer Natur, so Schüsse aus Kleinkaliberwaffen; Handhabung von Waffen, die auf unser Gebiet gerichtet sind; Mißachtung unserer Hoheitssymbole. Sehr schwerwiegende Provokationen: Überschreiten der Demarkationslinie mit Inbrandsetzung kubanischer Anlagen und Gewehrschüssen, was dieses Jahr 78mal geschah und zum schmerzlichen Tod des Soldaten Ramon Lopez Pena führte, der von zwei Schüssen getroffen wurde, die von einem nordamerikanischen Postenhäuschen abgegeben wurden, das sich 3,5 Kilometer von der Küste an der nordwestlichen Grenze befindet. Diese äußerst schwerwiegende Provokation erfolgte um 19.07 Uhr am 19. Juli 1964, und unser Premierminister erklärte daraufhin öffentlich am darauffolgenden 26. Juli, daß, wenn sich ein derartiger Vorfall wiederholen würde, unsere Truppen den Befehl erhalten würden, die Aggression zurückzuweisen. Gleichzeitig wurde der Rückzug der kubanischen Truppen von den vordersten Linien zu weiter entfernten Positionen angeordnet, und wir haben mit dem Bau von geschützten Unterständen begonnen.

1.323 Provokationen in lediglich 240 Tagen bedeuten ungefähr vier Provokationen am Tag. Nur eine Armee mit einer so guten Disziplin und mit einer so hohen Moral wie die unsere ist in der Lage, derart vielen feindseligen Aktionen zu widerstehen, ohne ihre Gelassenheit zu verlieren.

Die Versammlung von 47 Ländern anläßlich der zweiten Konferenz der Staats- und Regierungschefs der Blockfreien Staaten in Kairo hat einstimmig beschlossen: "Die Konferenz warnt besorgt, daß ausländische Militärstützpunkte in der Praxis ein Mittel zur Ausübung von Druck auf die Länder darstellen, um deren Emanzipation und Entwicklung gemäß ihren ideologischen, politischen, ökonomischen und kulturellen Konzeptionen zu behindern, und erklärt daher, daß sie ohne Vorbehalte alle Länder unterstützt, die versuchen, die auf ihrem Territorium befindlichen Stützpunkte aufzulösen, und bittet daher alle Staaten, unverzüglich alle Truppen und Stützpunkte in anderen Ländern zu evakuieren. Die Konferenz ist der Meinung, daß die Aufrechterhaltung eines Militärstützpunktes in Guantanamo (Kuba) seitens der Vereinigten Staaten gegen den Willen der Regierung und des Volkes Kubas sowie ebenfalls gegen die Bestimmungen der Erklärung der Belgrader Konferenz eine Verletzung der Souveränität und der territorialen Integrität Kubas darstellt. Berücksichtigend, daß die Regierung Kubas sich bereiterklärt hat, ihre Auseinandersetzung mit der Regierung der Vereinigten Staaten über den Stützpunkt Guatanamo auf der Grundlage der Ebenbürtigkeit zu lösen, bittet die Konferenz die Regierung der Vereinigten Staaten inständig, Verhandlungen mit der Regierung Kubas aufzunehmen mit dem Ziel, diesen Stützpunkt zu räumen."

Die Regierung der Vereinigten Staaten hat diese Aufforderung der Kairoer Konferenz nicht beantwortet; sie beabsichtigt, auf unbestimmte Dauer den durch Gewalt behaupteten Stützpunkt aufrechtzuerhalten, von dem aus sie die erwähnten Aggressionen durchführt.

Die Organisation Amerikanischer Staaten, von den Völkern auch nordamerikanisches Kolonialministerium genannt, hat uns "energisch" verurteilt, wobei sie uns vorher bereits aus ihrer Mitte verbannt hatte durch Anweisung an ihrer Mitgliedsländer, die diplomatischen und wirtschaftlichen Beziehungen zu Kuba abzubrechen. Die Organisation Amerikanischer Staaten rechtfertigte die Aggression gegen unser Land unter jedem Vorwand; sie verstieß damit gegen die elementaren internationalen Gesetze und ignorierte vollständig die Vereinten Nationen.

Jener Maßnahme widersetzten sich mit ihrer Stimme Uruguay, Bolivien, Chile und Mexiko, und nachdem der Beschluß gefaßt war, weigerten sich die Vereinigten Mexikanischen Staaten, die Sanktion durchzuführen. Seitdem haben wir keine Beziehungen zu den lateinamerikanischen Ländern, mit Ausnahme jenes Landes, womit eine Vorstufe der direkten Aggression des Imperialismus erreicht war.

Wir möchten erneut erläutern, daß unsere Besorgnis um Lateinamerika gegründet ist auf die uns vereinenden Verbindungen: die Sprache, die wir sprechen; die Kultur, die wir aufrechterhalten; der gemeinsame Herr, den wir hatten. Nichts anderes bewegt uns als die Befreiung Lateinamerikas vom Joch des nordamerikanischen Kolonialismus. Falls eines der hier anwesenden Länder sich dazu entscheiden würde, die Beziehungen zu Kuba wieder aufzunehmen, wären wir dazu bereit auf der Grundlage der Gleichheit und nicht mit der Meinung, daß die Anerkennung unseres Landes als ein freies Land der Welt ein Geschenk an unsere Regierung sei, denn diese Anerkennung erreichten wir mit unserem Blut während der Tage des Befreiungskrieges, und wir erlangten sie mit unserem Blut bei der Verteidigung unserer Strände angesichts einer Invasion der Yankees.

Auch wenn wir es zurückweisen, wenn uns Einmischung in die inneren Angelegenheiten anderer Staaten vorgeworfen wird, so können wir nicht unsere Sympathie für die Völker abstreiten, die für ihre Befreiung kämpfen, und wir müssen der Verpflichtung unserer Regierung und unseres Volkes nachkommen, unmißverständlich zu erklären, daß wir alle Völker, die überall auf der Welt für ihre Freiheit kämpfen, moralisch unterstützen und uns mit ihnen solidarisieren, damit Realität werde, was über die Rechte souveräner Völker in der Charta der Vereinten Nationen verkündet wird.

Die Vereinigten Staaten intervenieren sehr wohl, sie haben es im Verlauf der Geschichte in Amerika getan. Kuba kennt diese Wahrheit seit Ende des vergangenen Jahrhunderts, aber sie ist auch Kolumbien, Venezuela, Nikaragua und Mittelamerika allgemein, Mexiko, Haiti und Santo Domingo wohlbekannt.

In den letzten Jahren lernte nicht nur unser Volk die direkte Aggression kennen, sondern auch Panama, wo die "Marines" aus der Kanalzone aus dem Hinterhalt auf ein wehrloses Volk schossen; auch Santo Domingo, deren Küsten von der Yankee-Flotte mißachtet wurden, um einen Ausbruch des Volkszornes nach der Ermordung Trujillos zu verhindern; auch Kolumbien, dessen Hauptstadt im Handstreich genommen wurde nach dem Aufstand, den die Ermordung Gáitans hervorgerufen hatte.

Untergrundoperationen werden durchgeführt mittels der Militärmissionen, die an der Repression im Land beteiligt sind, indem sie die Kräfte organisieren, die zu diesem Zweck in zahlreichen Ländern aufgestellt werden. Beteiligt sind sie außerdem an allen Staatsstreichen, "Gorilazos" genannt, die sich so oft in den letzten Zeiten auf unserem Kontinent ereigneten.

Ganz konkret beteiligten sich Kräfte der Vereinigten Staaten an der Repression der Völker Venezuelas, Kolumbiens und Guatemalas, die mit Waffen für ihre Freiheit kämpfen. In dem zuerst erwähnten Land beraten sie nicht nur die Armee und die Polizei, sondern sie leiten auch den Völkermord, der von der Luft aus gegen die Bevölkerung großer aufständischer Gebiete durchgeführt wird, und die dort operierenden Yankee-Unternehmen versuchen mit allen Mitteln die Intensivierung der direkten Intervention zu erreichen.

Die Imperialisten bereiten sich darauf vor, die amerikanischen Völker zu unterdrücken; sie bereiten zudem eine Internationale des Verbrechens vor. Die Vereinigten Staaten intervenieren in Amerika im Namen der Institutionen der Freiheit. Es wird der Tag kommen, an dem diese Versammlung eine größere Reife erlangen wird und sie von der Regierung Nordamerikas Garantien für das Leben der schwarzen und lateinamerikanischen Bevölkerung verlangen wird, die in diesem Land lebt; die Mehrheit von ihnen Nordamerikaner durch Geburt oder Adoption. Wie kann sich jemand als Gendarm der Freiheit aufspielen, der seine eigenen Kinder ermordet und sie täglich wegen ihrer Hautfarbe diskriminiert, der die Mörder der Schwarzen in Freiheit läßt und sie auch noch beschützt und der die schwarze Bevölkerung bestraft, weil sie ihre legitimen Rechte als freie Menschen einfordert?

Wir verstehen, daß diese Versammlung nicht in der Lage ist, Erklärungen über diese Tatsachen zu verlangen, aber es muß ganz deutlich gesagt werden, daß die Regierung der Vereinigten Staaten nicht der Anwalt der Freiheit, sondern der Bewahrer der Ausbeutung und der Unterdrückung der Völker der Welt und eines guten Teils der eigenen Bevölkerung ist.

Die doppeldeutige Sprache, mit der einige Delegierte den Fall Kuba und OAS beschrieben haben, beantworten wir mit schlagenden Worten und verkünden, daß die Völker Amerikas den Verrat der US-hörigen Regierungen gebührend honorieren werden.

Meine Herren Delegierten: Kuba, frei und unabhängig, ohne an jemanden mit Ketten gefesselt zu sein, ohne ausländische Investitionen auf seinem Boden, ohne Prokonsuln, die seine Politik orientieren, kann hier vor dieser Versammlung mit erhobenem Haupt sprechen und die Berechtigung der Worte demonstrieren, mit denen es bezeichnet wird: "Freies Territorium Amerikas".

Unser Beispiel wird Früchte tragen, so wie das in gewisser Weise bereits in Guatemala, Kolumbien und Venezuela der Fall ist.

Es gibt keinen kleinen Feind und keine vernachlässigbare Kraft, denn es gibt keine isolierten Völker mehr. So steht es in der Zweiten Deklaration von Havanna: "Kein Volk Amerikas ist schwach, denn es ist Teil einer Familie von zweihundert Millionen Brüdern, die das gleiche Elend zu ertragen haben und die gleichen Gefühle hegen, die denselben Feind haben und die alle von einer besseren Zukunft träumen; sie verfügen über die Solidarität aller ehrbaren Männer und Frauen der Welt. Dieses vor uns liegende Epos, das geschrieben werden wird von den hungernden Massen der Indianer, von den landlosen Bauern und den ausgebeuteten Arbeitern, von den fortschrittlichen Massen, von den ehrlichen und brillianten Intellektuellen, von denen es so viele gibt in diesen leidgeprüften Ländern unseres Lateinamerikas. Kämpfe der Massen und der Gedanken, dieses Epos, das unsere vom Imperialismus mißhandelten und verachteten Völker voranbringen wird; unsere bis heute unbekannten Völker, die zu erwachen beginnen. Sie betrachteten uns als impotente und unterwürfige Herde, und nun erschrecken sie vor dieser Herde, einer gigantischen Herde von zweihundert Millionen Lateinamerikanern, die sich bereits als Totengräber des monopolistischen Yankee-Kapitals abzeichnen. Die Stunde ihrer Forderungen, die von ihnen selbst bestimmte Stunde, wird jetzt präzise von einem Ende des Kontinents bis zum anderen angekündigt. Diese anonyme Masse, dieses farbige, stille, ruhige Amerika, die auf dem ganzen Kontinent mit der gleichen Traurigkeit und Enttäuschung singt; diese anonyme Masse beginnt definitiv ihre eigene Geschichte zu bestimmen, beginnt sie mit ihrem Blut zu schreiben, beginnt sie zu erleiden und zu sterben, weil jetzt auf den Feldern und den Bergen, in den zerklüfteten Tälern ihrer Sierras, in den weiten Ebenen und Urwäldern, zwischen der Einsamkeit oder der Geschäftigkeit der Städte, an den Küsten der großen Ozeane und Flüsse die Erde zu beben beginnt, diese Erde voller Herzen und geballter Fäuste, die darauf brennen, für das Eigene zu sterben und ihre Rechte zu erobern, die ihnen fünfhundert Jahre lang von dem einen oder dem anderen vorenthalten wurden. Jetzt muß die Geschichte die Armen Amerikas berücksichtigen, die Ausgebeuteten und Ausgeplünderten, die jetzt beschlossen haben, für alle Ewigkeit ihre Geschichte selber zu schreiben. Man sieht sie bereits den einen oder anderen Tag zu Fuß auf dem endlosen Weg über Hunderte von Kilometern, um zu dem regierenden ‚Olymp‘ zu gelangen und dort ihre Rechte einzufordern. Man sieht sie bereits, bewaffnet mit Steinen, Stöcken, Macheten, dort und dort, Ländereien besetzend, ihre Hacken auf dem ihnen gehörenden Boden einschlagend, den sie mit ihrem Leben verteidigen; man sieht sie, wie sie ihre Schilder, ihre Fahnen und ihre Losungen tragen, die im Winde flattern zwischen den Bergen oder auf den Weiten der Ebenen. Und diese Welle erschütternden Grolles und der Forderung nach Gerechtigkeit angesichts der mißachteten Rechte, diese Welle, die auf dem Boden Lateinamerikas beginnt sich zu erheben, diese Welle wird kein Ende finden. Diese Welle wird Tag für Tag wachsen. Denn diese Welle besteht aus jenen, die in jeder Hinsicht die Mehrheit bilden, die mit ihrer Arbeit den Reichtum schaffen, die Werte schaffen, die das Rad der Geschichte bewegen und die jetzt aus dem langen brutalisierenden Schlaf erwachen, zu dem sie gezwungen wurden. Denn die große Menschheit sagte ‚Genug!‘ und begann sich zu wandeln. Und ihr Weg, ein Weg der Giganten, wird nicht enden, bis er die wahre Unabhängigkeit erkämpft hat, für die bereits ohne Ergebnis oft gestorben wurde. Jetzt werden diejenigen, die sterben, mit denen aus Kuba, mit denen aus der Schweinebucht für die einzige, wahre und unveräußerliche Unabhängigkeit sterben!

Dies alles, meine Herren Delegierten, diese neue Bereitschaft eines Kontinents, diese Bereitschaft Amerikas, wird gestaltet und zusammengefaßt durch den Ruf, den unsere Massen Tag für Tag verkünden als unwiderlegbare Entschlossenheit ihres Kampfeswillens, mit dem sie die bewaffnete Hand des Eindringlings paralysieren. Sie verkünden den Ausruf, der das Verständnis und die Unterstützung aller Völker der Welt findet, insbesondere im sozialistischen Lager mit der Sowjetunion an der Spitze.

Dieser Ausruf lautet: Patria o muerte! Vaterland oder Tod!
Ambassador Emirat Shriners of Heidelberg Germany


Ocak 08, 2012, 08:31:39 öö
Yanıtla #4
  • Ziyaretçi

Sabir duasi ögrenmek ve onu hemen okumak istiyorum !


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
22 Yanıt
11358 Gösterim
Son Gönderilen: Ekim 22, 2012, 09:56:18 ös
Gönderen: Tij
10 Yanıt
5805 Gösterim
Son Gönderilen: Nisan 22, 2009, 12:48:22 öö
Gönderen: asoraman
2 Yanıt
2770 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 18, 2010, 07:27:29 ös
Gönderen: popperist
12 Yanıt
8030 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 05, 2012, 01:38:55 ös
Gönderen: yazbenide
17 Yanıt
7209 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 14, 2019, 12:26:51 öö
Gönderen: Fırat
3 Yanıt
1113 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 07, 2014, 11:31:43 ös
Gönderen: Tij
0 Yanıt
910 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 25, 2014, 10:11:06 ös
Gönderen: davut
4 Yanıt
2911 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 15, 2015, 11:38:19 öö
Gönderen: chimera