Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Zeki Alasya  (Okunma sayısı 34829 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Eylül 25, 2006, 11:14:42 ÖÖ
  • Administrator
  • Uzman Uye
  • *
  • İleti: 9528
  • Cinsiyet: Bay
    • Masonluk, Masonlardan Öğrenilmelidir

Kardesimiz Zeki Alasyanin ITO`da bursiyerlerimize yaptigi konusmanin ozeti:

" Istanbul `dan Soz Edecegim "

Hani şu içinde yaşadığımız, gazetelerin 2030 yılında Dünya’nın 20. Avrupa’nın birinci büyük kenti olacağını yazdıkları bu muhteşem, bu güzel, bu talihsiz, bu zavallı kentten sözedeceğim.

Mesleğim gereği yıllar yılı insanları güldürdüm durdum. Ola ki bu şartlanmadan, ne zaman ve nerede insanlarla konuşsam gülerler. Anlattıklarım gülünç olmasa da gülerler... Sanırım bu gece sizler de “Şimdi Zeki Alas ya komik bir şeyler anlatacak, bizler de güleceğiz”, diye düşünüyor olabilirsiniz. Ne yazık ki düş kırıklığına uğratacağım hepinizi. Söyleyeceklerim güldürmeyecek sizi. Hatta belki de biraz üzecek.

1943’te İstanbul’da doğdum ben.Altmışiki yıldır bu şehirde yaşıyorum. Dört bir yanını gezdim Dünya’nın, en iyi bu şehri biliyorum. Birbirinden güzel onlarca büyük kent gördüm, en çok bu şehri seviyorum... Bu yüzden dertliyim, üzüntülüyüm ve bu olağanüstü kentin, yeni bir yüzyılın başındaki, 2005 yılındaüki halini içime sindiremiyorum.
Şair yüzyıllar önce,

“Bu şehr-i Stanbul ki bir misl-ü bahadır, Bir sengine yekpare Acem mülkü fedadır, Bir gevheri yekpare iki bahr arasında.
Hurşidi cihantab ile tartılsa sezadır...
Altında mı, üstünde midir cennet-i ala,
Elhak, bu ne su, bu ne hoş ab-ı havadır...”

demiş...

Peki, acaba ne olmuş ta, bir tek taşına, bir bütün Acemistan’ı feda edebildikleri bu sihirli belde bu hale düşmüş... Suçlu kim, ya da kimler... Kimlerin zamanında yitmiş, gitmiş bu kent böyle? Kim verecek bu cinayetin hesabını... Bu tip soruların cevabını vermek öyle pek kolay değil... Bir dönemi, ya da birilerini suçlayarak çıkamayız işin içinden... Yüzyıllar süren hataların, yanlışlıkların, nemelazımcılığın sonucu bu...

Oldum olası, “geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer”, sözünü sevmedim... Yaşadığımız anı ve geleceği anlamamanın zavallılığı yatar bu sözde... Geçmişe öykünmek yerine geleceğe umutlu olmayı yeğledim hep.

İstanbul, hep birilerinin kıskandığı, elde etmek istediği şehir oldu... Sayısız kere kuşatıldı, işgal edildi. Yakıldı, yıkıldı. Sahipleri
İstanbul’u imar etmek yerine savunmayı ön planda tuttular. Dört bir yanını surlarla çevirdiler işe yaramadı... Fatih, 1453’te fethettiği zaman, Konstantiniyye, Bizans’ın perişan ekonomisinin nüfus kağıdı gibiydi... Yıllardır tamir görmemiş, çoğu yıkılmaya yüz tutmuş muhteşem eserler ve bu eserleri çevreleyen karmaşık, tozlu daracık yollar ve plansız, düzensiz binlerce ev; eğer ev denilebilirse!..

Şimdi, “İyi de o zaman Dünya’da hangi kent doğru dürüst, planlı, programlı idi?”, diye sorabilirsiniz. Üstelik böyle sormakta haklı da olabilirsiniz... Ancak amacımız 1453’teki durumu tespit yanlızca.. Kaldı ki kişisel merakım nedeniyle birkaç batı kentinin 500 yıl kadar önrceki durumunu anlatan kitaplar karıştırdım. Sayıca az da olsa; planlı, düzenli kentlere rastladım. Roma, İstanbul kadar esski bir kent olmasına rağmen, bu konuda ilginç bir örnek... Londra’da, Paris’te...

Neyse kardeşlerim, biz dönelim 1453’e... O dönemde Osmanlı İmparatorluğu güçlü ve zengin... Padişah, kentin Türk nüfusunu artırmak için İmparatorluğun çeşitli yörelerinden on binleri getirip, İstanbul’a yerleştiriyor.

Evler yapıyoruz tahtadan... Tahta yeterli bir malzeme sayılıyor... “Ben oturayım, benden sonraki kuşaklar da otursun”, gibi bir düşüncemiz yok çünkü... Tahta yetiyor da artıyor bile.. Zamanın tahribatı da önemli değil.. Yıkılır, gene yaparız diye düşünüyoruz... Tahta kolay alev alan bir malzama. Yangınlar çıkıyor, binlerce ev yanıyor her defasında; “Yansın, gene yaparız”, diyoruz... İstanbul yana yıkıla geçiyor yıllar...

Bu arada Rönesans’ın sanatta, kültürde olduğu gibi şehircilikte de yenilikçi etkileri görülüyor. Avrupa kentlerinde... Uygarlık yolunda dev adımlar atan Avrupalı’nın yaşama standardı her geçen gün yükseliyor. Büyük merkezler adeta yeniden şekilleniyor, pislikler yıkılıp temizleniyor... Yeni ve geniş caddeler açılıyor... Parklar için geniş alanlar ayrılıyor. Batılılar, alt yapı denen olayın farkına bu dönemde varıyorlar. Uzun vadeli planlar uygulamaya konu luyor... Londra, Paris, Roma, Madrid, Moskova, Berlin... Saymaya gerek yok, hemen hepsi yeniden doğuyor sanki...

Biz bu arada durmadan savaşıyoruz. Ha, tabi bu arada ahşap ev yapımına devam ediyoruz... Yanıyor yapıyoruz, yıkılıyor yapıyoruz.. Ve dostlar, şaşırıyorum, biri de kalkıp, “Bu ahşap ev olayı pek akılcı değil, taş evler yapalım da, yanmasın, yıkılmasın,” demiyor...

Bu konuda bazılarının, “İstanbul deprem kuşağında, tarihi boyunca birkaç kez fena sallanmış, taş taş üstünde kalmamış, bu yüzden tahta evler yapmışlar, çünkü tahta evler depreme dayanıklı”, iddiaları da pek inandırıcı, ya da akılcı gelmiyor bana.. Esas neden tahtanın ucuz bir malzeme olması ve kenti çevreleyen ormanlarda bol ve kolay bulunması. Yüzlerinizde bir şaşkınlık görür gibiyim... “Şehri çevreleyen hangi ormanlar?” dediğinizi duyar gibiyim.

Sonra birinci Dünya savaşı... Ve... İstanbul’um bir kez daha işgal edilme talihsizliği yaşıyor... Bereket bu kez yakıp yıkmıyorlar... Yıkmıyorlar da, yıkmaktan beter ediyorlar...

1919’dan 1923’e kadar, sokaklarını fütursuzca çiğneyen işgal kuvvetlerine, diş bileyerek katlanıp, sabırla bekledi koca kent. Sabırla bekledi kurtulacağı günü.

Sonunda geldi zafer... Mustafa Kemal, binlerce yıllık kentin, belki de tarihindeki tek şansıydı. Yeni modern Türk Devleti, laik, çağdaş bir Cumhuriyet’le taçlandı 29 Ekim 1923’te.

İstanbul, 29 Ekim 1923’te. 1900’den pek farklı değil... Pardon, biraz farklı... 1908’de bir büyük yangın daha çıkmış, binlerce ev yanmış... Yani şehir, 1900’deki halinden daha kötü... Bir de artık başkent değil, belki bu yüzden biraz boynu bükük, kırgın... Gene de buruk bir sevinçle alkışlıyor Cumhuriyeti. Hiç değilse özgür bir kent artık. Başkent olmasa da, genç Cumhuriyet’in en büyük şehri. Kültür merkezi...

1923 yılı önemli bir dönüm noktası İstanbul’un tarihinde... 82 yıl geçmiş o günden bu güne dek... Ben inanıyorum ki; İstanbul’un son 82 yılında doğru şeyler yapılsaydı bu güzel kent için, kuruluşundan 1923’e kadar yapılan bütün yanlışlara rağmen, İstanbul’umuz çok farklı bir durumda olurdu bugün... Ama ne yazık ki doğru şeyler yapılamıyor... Anadolu harap, yapmak zorundayız... Bu karmaşada İstanbul’u düşünen kim?

Cumhuriyet’in ilk kuşağı, -En azından çoğu- ülke çıkarlarını kişisel çıkarlarından önde sayan insanlar. On yıl içinde bir yandan 600 yıllık bir İmparatorluğun ve savaşın faturasını ödüyoruz, bir yan dan da peşpeşe mucizeler yaratıyoruz...

“Çıktık açık alınla on yılda on savaştan, / On yılda onbeş milyon genç yaratık her yaştan, / Başta bütün dünya’nın saydığı Başkumandan / Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan”, diye haykırıyoruz 1933’te coşkuyla...

Bu arada -belki inanması zor- İstanbul’da da birşeyler yapılıyor... Parklar, meydanlar düzenleniyor, yeni yeni yollar açılıyor... Ne yazık kı iyi niyetlilerin çoğu bilgisiz, bilgililerin bir kısmı ise kötü niyetli... Acımasızca yıkıyorlar onca yangını kazasız belasız atlatabilmiş, güzelim ahşap evleri, konakları. Yerine şekilsiz beton kibrit kutuları dikiyorlar... Üstelik, giderek artan nüfusa yetmesi için üst üste yapıyorlar bu sözüm ona evleri... Hiç kimse de, “Yahu, bütün halkı buraya yerleştirmek şart mı”, diye sormuyor...

Batılıların, “Old city” ya da “Alt stadt” dedikleri ve gözleri gibi baktıkları yerler vardır büyük kentlerinde. Şehri ziyarete gelen turistler öncelikle bu bölgeleri gezer ve kentin tarihi ve kültürü hakkında en inanılır bilgilere bu yörelerde ulaşırlar. Turizmden kazanılan milyar dolarların kumbarasıdır o yerler. İşte biz, dünyada belki de sadece Roma’da ve İstanbul’da bulunan genişlikteki o olağanüstü bölgeyi inanılmaz bir vahşet ve bilgisizlikle mahvettik. Paha biçilmez eserler yıkıldı, yağmalandı.

Benzeri bir yağma da Beyoğlu tarafında yaşandı... Orada da yıkabildiklerini büyük bir acımasızlıkla yıkıp, yerine çirkin binaları oturttular... İstanbul’da ilk stadın açılış tarihi 1948... Cumhuriyet’in kuruluşundan 25 yıl sonra... İlk açıkhava tiyatrosu ve ilk kapalı spor salonu da o tarihte yapılıyor... Söz bunlardan açılmışken aklıma geldi, söylemeden edemeyeceğim... Olmayacak şeyleri, olmayacak yerlere yapmakta ustayız, biliyor musunuz?.. Özene bezene stad yapıyoruz, nereye... Dolmabahçe sarayı, Dolmabahçe Camii, Taşkışla üçgenine... Sıradan bir şehircilik uzmanı saçını başını yolabilir bu becerimizi duysa. Ayrıca bir gazhane var orada ve stadımızın üç yanı tribün, bir yanı gazhanenin duvarı... Gazhane çalıştığında, ki çok zaman çalıştırdı, rüzgar ters eserse maçların yarıda kaldığını hatırlarım... Göz gözü görmezdi dumandan...

Ah keşke tek örnek bu olsa... Süleymaniye Camii’nin hemen önüne Botanik Enstitüsü yapıldı... Haliçten görülmez oldu güzelim başyapıtı Sinan’ın... Kuruçeşme’deki kömür depolarını kaldırmak kaç yılımızı aldı, bir düşünün... Bahçesine stad yaptığımız güzelim Çırağan Sarayını, hem de Boğaz kıyısında, bir harabe olarak bıraktık yüz yıla yakın bir zaman... Tepebaşı’nın, Haliç’e bakan en güzel yerinde iki tiyatro binamız vardı. Dram ve Komedi Tiyatroları. Ben arkadaşınız kaç kez oyun seyretmiştim o iki güzel binada. Yandı, yıkıldı... Yeniden inşa etmek yerine, günümüzde, TRT’nin kullandığı rezilce çirkin bir kümbet diktiler oraya...

Neyse, bırakalım bu rezaletleri de İstanbul’umuzun özet yakın tarihine devam edelim... Otuzlu yılların sonların ülke zor ve karanlık günler yaşıyor.. 1938 de büyük Kurtarıcıyı kaybediyoruz... 1939 da İkinci Dünya savaşı başlıyor... Çilekeş kent bir savaş daha yaşıyor... Gene savunma ön planda tabii... Savaş yeni zenginler, yeni rant hesapları ve yeni dengeler yaratıyor ve saydıklarımın hemen hepsi, İstanbul’un aleyhine oluyor... Şehir olması gereken yönde değil, arazi sahiplerinin çıkarları yönünde genişliyor... Bu arada Cumhuriyet’in idealist ilk kuşaklarının yerini kişisel çıkarları ön planda yeni bir kuşak alınca, yağma yayılarak büyüyor... Gene o dönemde bilgisizliğimize, vurdum duymazlığımıza, çıkarcılığımıza yeni bir olumsuzluğumuz ekleniyor... Oy kaygısı... Tek partili düzenden çok partili düzene geçme hazırlığı yapıyoruz çünkü... Politikacılarımızın ve yöneticilerimizin bu oy kaygısı sanırım İstanbul’un sonunu hazırlayan en can alıcı etken oluyor...

1950’de tek parti dönemi bitiyor ve Demokrat Parti’nin 10 yıllık dönemine giriyor İstanbul...

Kitaplar yazılabilir bu konuda, yazılmıştır da... Artıları, eksileriyle önemli bir dönemdir bu on yıl İstanbul’un tarihinde.. Artıları mı fazladır, eksileri mi tartışılabilir... Politika yapmıyoruz burada... Ancak bir gerçek var ki, iyi niyetle bilgisizliğin, çalışkanlıkla plansızlığın at başı gittiği bir dönemdir bu dönem... Yollar, bulvarlar açıldı 50’li yıllarda...

Gerekliydi, ellerine sağlık... Ama gene 50’li yıllarda başlayan İstanbul’un son ve büyük işgaline dur diyemedik... Bu defa işgalciler toplarıyla, tüfekleriyle değil, çantaları, denkleri ve sepetleriyle geldiler... Korkunç bir arazi savaşı başladı... Ne merkezi yönetim, ne yerel yönetim dur dedi bu işgale... Gecekondu kabusu çöktü güzel şehrimin üstüne... Oy uğruna kentin en güzel yerleri adeta peşkeş çekildi, yeşil alanlar acımasızca talan edildi... “Yakında seçim var, sesimizi çıkarmayalım”, diye her şeye göz yumuldu... Bu talan, bu haksız bölüşüm, bu çılgın kapkaç 1960’dan sonra da sürdü ve ne yazık ki hala sürüyor...

Bir ülkede % 2 civarında nüfus artışı varsa, insanlar inanılmaz bir yoğunlukta büyük kentlere göçüyorsa, bir ülkede enflasyon 20 yılı aşkın bir süre % 100’lere yakın sürmüş ve gelir dağılımı bu denli bozulmuşsa ve bir ülkede politikacılar ve yöneticiler kişisel çıkarlarını, ülke çıkarlarından önde tutuyorsa ve de o ülkede İstanbul gibi güzel ama sorunlu, muhteşem ama talihsiz bir koca kent varsa, vay o kentin haline... Vay İstanbul’umun haline...
- Sahsima ozel mesaj atmadan once Yonetim Hiyerarsisini izleyerek ilgili yoneticiler ile gorusunuz.
- Masonluk hakkinda ozel mesaj ile bilgi, yardim ve destek sunulmamaktadir.
- Sorunuz ve mesajiniz hangi konuda ise o konudan sorumlu gorevli yada yonetici ile gorusunuz. Sahsim, butun cabalarinizdan sonra gorusmeniz gereken en son kisi olmalidir.
- Sadece hicbir yoneticinin cozemedigi yada forumda asla yazamayacaginiz cok ozel ve onemli konularda sahsima basvurmalisiniz.
- Masonluk ve Masonlar hakkinda bilgi almak ve en onemlisi kisisel yardim konularinda tarafima dogrudan ozel mesaj gonderenler cezalandirilacaktir. Bu konular hakkinda gerekli aciklama forum kurallari ve uyelik sozlesmesinde yeterince acik belirtilmsitir.


Temmuz 02, 2009, 01:51:42 ÖÖ
Yanıtla #1
  • Ziyaretçi

Muhteşem... İstanbul'un acı hali ancak bu kadar güzel ve duygulu aktarılabilirdi. Keşke sadece bu kadar olsa... Yedikule Zindanlarını kent çöplüğüne çeviren, Caanım köşklerin yanıp veya çöküp yokolmasına izin veren, Bizans Sarayı'nın kalıntıları üzerine otel diken, Selmiye, Haydarpaşa Garı ve eski lisesi üçgeninin ortasına iğrenç bir şekilde, yer kalmamışçasına kalp hastanesi diken, suriçine apartmanlar diken yani İstanbul'u boynubüyük bırakan köhne, duyarsız zihniyete lanet olsun.


Temmuz 07, 2009, 09:32:58 ÖS
Yanıtla #2
  • Orta Dereceli Uye
  • **
  • İleti: 211
  • Cinsiyet: Bayan

Değerli Üyeler,

Sayın Alasya'ya tüm kalbimle katılıyorum ve sadece bütün bunlara daha ne kadar süreyle tahammül göstermek durumunda olduğumuzu merak ediyorum.

Bu kent , bir başka ulusun elinde olsa idi , bu köklerden sanat,kalite,medeniyet,saygınlık fışkıran çok estetik ve olağanüstü bir metropol yaratırdı o ulus. Ayasofya'yı da bizlere kısa turda kişi başı 55  Avro'ya gezdirirlerdi. Şehir estetiği sıfırlandı , heykeller toplatılıyor , sergiler sansürleniyor , kafa yapısındaki düşüklük şehir yapısında ver kültürel dokuda somutluk kazanıyor , 10 metrede bir estetiksiz  camiler dikilip , Boğaz'a hakim mekanların sesi kısılmaya çalışılıyor , sokak kapısından bina kapısının önüne uzanan o korkunç "ayakkabı kuyrukları"nın sahipleri , bu şehri medeniyetten,zerafetten , kültürden , mimariden , özel ve yüksek olan herşeyden uzaklaştırıp yağmalıyorlar. Parsel parsel .....Taksim Metrosu'nun girişi , medeniyetin beşiğini  değil, ıslak çorapları , yürünemeyecek bir arabik bulvarı çağrıştırıyor...Mekanlara bakınca opera binası mı,adalet sarayı mı , hastane mi,okul mu ....literatüre sığmayan bir ucubelik şehrin mazgallarından fışkırıyor.
 
"Biz de geliriz , sonuçta demokraaaaaasiii var." diyen ve sözden anlamayan , kendini de idrakten aciz bu dehşet verici güruhun önünde , İstanbul kızgın,suskun , köklerinden kanıyor , layık görüldüğü muameleden dolayı artık hiç konuşmuyor ..

Demokrasi var ama bütün bu yassılaşma ,köylüleştirme ,  basitlik , zevksizlik sonsuza dek sürmek zorunda değil. "Metropol Koruma Kanunları" çıkartılmalı acilen .İstanbul çok çok özel bir kent.Kent estetiğine zarar veren, kent yaşamına dahil olamayan ve olması da olanak dahilinde bulunmayan bu yığışımlar için bir gelecek planlaması hayata geçirilmelidir bir an bile kaybetmeden.  

Önce bir "akil" kurul , mimarlar,mühendisler , sosyologlar,psikologlar,şehir planlamacıları , cerrahlar,finansçılar ,akademisyenler ,fütüristler ,tarihçiler, fotoğrafçılar , marketing guruları (bu çalışma yapılsa tüm masonlar gönüllü destek verirler diye düşünüyorum ) , asırlar boyu şehre hakim olmuş tüm arterler , siyasi-sosyo-kültürel-mimari tüm yapının çok detaylı bir envanterini çıkartıp İstanbul'un bu güruhtan uğradığı tahribatını da ortadan kaldırıp geleceğini dizayn edebilirler .Sektörel ve kültürel fizibilite yapıldıktan sonra istenirse , Avrupa'lı uzmanlardan da görüş alınabilir.  

Şehrin kaba bir hesapla yarısının boşaltılması ve bir seferberlik hali ile yeniden çağdaş,aydınlık ve kentsoylu dokunuşuyla şekillendirilmesi gerekiyor.Bu boşaltma işlemi aşırı bir efor istemiyor , büyük şehirdeki mekanizma belli ölçütlere göre dizayn edilirse hane hane uğraşılmıyor , geldikleri gibi yani kitleler halinde sepetleriyle birlikte şehirden ayrılıyorlar. Bakınız Paris örneği. Sorbonne'a okumaya geldiniz, okulu orada kalabilmek için "kasten" uzattığınız tespit edildiğinde anında "memlekete" gönderiliyorsunuz. Parisli, şehrini,operasını,kentsoylusunu , heykelini ,travestisini , metrosunu yozlaştırtmıyor.Köy etkisini , yassılaşmayı büyük şehirde barındırtmıyor. Sistemi buna göre tasarladığı için 300 yıldır şehir planı değişmiyor. Parisli , "doku" nun ve "konsept"in bozulmasına izin vermiyor. Orada da demokrasi var ama demokrasi "aşındırma , bozma , kötü temsil etme" hakkını vermiyor ve parisli bunu çok iyi biliyor.

İstanbul'da da önce şehir boşaltılıp sonrasında 5'er günlük turist vizeleri hayata geçirilebilir. Üniversite okumak üzere gelenlerin ise , okul biter bitmez , Avrupa'daki gibi "şehir dışı" edilmeleri şarttır. İş kurma/çalışma izni İstanbul özelinde ağır ve karşılanması güç kriterlere bağlanmalı ki, "Burada okul okudum amcamın oğluyla telefon bayiii açacaaazz" edebiyatı sonsuza dek şehrin gündeminden çıksın. Bu şehirde barınabilme sadece maddesel değil , kültürel kriterlere de bağlı olmalı. Sadece mimari değil, "kültürel" dokunun da özenle , duyuş ve düşünüşle yeniden tel tel dokunması gerekiyor .. İstanbul'un uzak geçmişi olağanüstü, yakın geçmişi korkunç ve mühim olan ise geleceğidir. Bu konuda acilen yardıma ihtiyacımız var..

Saygılarımla

    
« Son Düzenleme: Temmuz 07, 2009, 09:41:17 ÖS Gönderen: Nueva »
Quality has no fear of time ..


Temmuz 08, 2009, 12:51:37 ÖÖ
Yanıtla #3
  • Ziyaretçi

Sizin yazınız da İstanbul'un acı halini anlatan güzel bir özet olmuş Saygıdeğer Nueva. Malesef bu şehre ne Baron Haussmann gibileri geldi ne de böylesine yüce bir şehri hak eden ve onun gerçek anlamda tadına varabilecek bir halk. Tüm içtenliğimle teşekkür ederim.


Temmuz 08, 2009, 01:58:50 ÖÖ
Yanıtla #4
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 579
  • Cinsiyet: Bay

Dediklerinize aynen katiliyorum Sn.Nueva ancak bizim halkimiz nedense iyi olmayi kendine yakistiramiyor. Oyle ki "Onlarr gibii cok sey bilip dinsiz olacaaaama, az sey bilirim dinimde olurum" diyen insan sayisi cok fazla. Yesil alan gordugunde hemen arabayi park edip piknik yapan ve bununla da gurur duyan insanlar var. Istanbul icin dedikleriniz yapilirsa ayaklanma cikar. Adamlar gelismisligi, guzelligi dinsizlik olarak goruyor


Temmuz 08, 2009, 08:19:49 ÖS
Yanıtla #5
  • Orta Dereceli Uye
  • **
  • İleti: 211
  • Cinsiyet: Bayan

Sayın Quadriga ve Sayın Poyraz 06 ,

Ben de sizlere teşekkür ederim. Sayın Alasya'nın çok isabetle vurguladığı noktalar beni sadece İstanbullu bir Türk Kızı olduğm için değil , işim ve eğitimim nedeniyle de çok yakından ilgilendiriyor.  Stratejik marka ve imaj yönetimi üzerine sadece İstanbul özelinde çok detaylı bir çalışmayı bizzat hazırladım ve bir de televizyon gazetecisi olduğum için bu çalışmamı önce TÜSİAD Yönetimi'nden 4 yöneticiye 2 saat simülasyonlarla sundum. 

Sayın poyraz06'nın dikkat çektiği tüm yaşam alanlarını da kapsayan bir çalışma idi bu. Çok haklı tespitlerde bulunmuş. Çünkü anılan ve aciliyetle temizlenmesi gereken  unsurların hepsi İstanbul'un konsept ve markasının ilgi ve etkinlik alanına giriyor. Aşağıda çalışmayı ana hatlarıyla yazdım sadece . 360 derece 'lik marka yönetimi dediğimiz çalışma , tüm "doku" yu kapsıyor.  Tüm unsurlar aynı konseptle bütünleşiyor ve sonunda kenti helikopterle gezdiğinizde ortaya müthiş ahenkli bir panorama çıkıyor . Ama benim çalışmamda tüm Avrupa metropolleri incelenmiş olmakla beraber , herşey İstanbul özelinde hazırlanmıştı .Öyle ki , simülasyonu izleyen "Ben bunu Viyana'da, Londra'da v.b. görmüştüm." diyemiyor. Çok masraflı ama buna masraf denemez , bu ulusal bir yükümlülük ve kültürel miras aktarımı için gelecek nesillere bunu borçluyuz bana göre.

Hatta çalışmaya biraz fazlaca detaylı denebilir. (İçinde mimari-sosyal-kültürel-eğitsel-sanatsal-manevi -ekolojik-profesyonel  v.b. tüm alanlarıyla köklerinden geleni unutmamış ama gelecek asırlara hakim , ceket iliklettiren büyüleyici bir İstanbul) ......Kentimi ve ülkemi çok sevdiğim için burada biraz duygusal yazmaya başlamış olabilirim :) TÜSİAD 'daki 4 yönetici çalışmayı çok beğendi ama bunun için önce hükümetin meşru biçimde eldeğiştirmesi , işbaşına geçen  hükümetin ve akil bir kurulun destek vermesi gerekmekte. Bu sadece bir tek örnektir. İnanın aşağıdaki yazıda kabaca yazdıklarım yapılabilir. Herşey bir görü , vizyon ve tasarım meselesi.

Gerisi için , şu anda ön planda olmayan çok ama çok yetenekli insanlarımız var bu ülkede. Sadece Batılı ve "anlayan" bir "kordiplomatik" olmadığı için rezalet ayyuka çıkmakta ......

İnanıyorum ki , bugünler geçecek . Birgün , ben artık yaşlı başlı bir kadıncağıza dönüştüğüm zaman bile olsa bu tasarım razıyım.  Yeter ki , tarihe , kentim ve ülkem boynu bükük , zevksizce ve alay konusu bir şekilde değil , bir kalite ile , bir duyuş ile , bir estetikle , sanatçısıyla , heykeltraşıyla , cerrahıyla ,sosyoloğuyla iz bırakarak ve hayranlık uyandırarak geçsin ...

Dünya İstanbul'u izlesin , gelmek istesin, gelince etkilensin , Türk'ü doğru tanısın ..Çünkü dünya Türkiye denince otomatikman İstanbul diyor , İstanbul doğru dizayn edilirse , Türk imajı görgüsüzükten  zevksizlikten  arabiklikten kurtulabilir ,  bu topraklar büyük ve muhteşem olmayı hep bildi , sadece ona kim olduğunu hatırlatacak çağdaş ve zevk sahibi ,bilgili insanlarına çok ihtiyacı var şu ara .  Daha fazla duygusallaşmadan yazıyı burada sonlandırayım en iyisi :)

Saygılarımla     

Quality has no fear of time ..


Temmuz 08, 2009, 11:32:24 ÖS
Yanıtla #6
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 579
  • Cinsiyet: Bay

Ben de umarim ki butun bunlar olur :) Ileride belki iyi bir yerde olursam bu olaya destek bile cikarim :)


Aralık 28, 2010, 04:22:57 ÖÖ
Yanıtla #7
  • Orta Dereceli Uye
  • **
  • İleti: 223
  • Cinsiyet: Bay

Yeni istanbul bu şekilde daha nereye kadar dayanır bilinmez.Kırsal kesimde yaşayan biri olarak artık metropol sevdası bitti bende .Şehrini seven sahip çıkar .Çıkmalıdır da.Bir mesaj verilmiş görmeyen gözlere açılsın diye.
MAY THE FATHER OF UNDERSTANDING GUIDE US...


Aralık 28, 2010, 09:28:30 ÖS
Yanıtla #8
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 1668

Sn Nueva'nin Yeni Istanbul'a dair prezentasyonunu ben de izlemek isterdim. Proje guzel tabiki ancak projeye destek verecek yakin zamanda  bir iktidar gelmez diye dusunmekteyim.

Ancak soyle bir hakikat var. Her dogan bir gun olur. Bu gerek arzi veya arsi afetlerle olsun, gerek cesitli sosyolojik hadiselerle zuhur etsin bir gun herkesin topraga kavusacagindan zerre suphemiz yoksa ve buna bagli olarak yillardir konusulan hatta  dun Daily Mail gazetesinde de cikan "2025'te Istanbul' da cok buyuk bir deprem olacak" iddiasi sayet tecelli bulursa, Istanbul'un sehir planlamasini hayata gecirme firsati dogmus olacaktir ki, butun yerel yoneticiler, mimarlar, insaat muhendisleri, makine muhendisleri, cevre muhendisleri, jeoloji muhendisleri, corafyacilar, tarihciler, sanat tarihcileri, din adamlari, cesitli dernek ve kuruluslarin baskanlari vs.'nin is birligi icinde calisip buyuk oranda bir basariya imza atacak olursalar....

Iste benim yeni Istanbul'la ilgili tek umidim budur.

Ve evet, bunun icin yani yeni bir Istanbul icin, Istanbul'da hali hazirdaki bize emanet varligi gozden cikarmaya hazirim.


Ne gariptir, 1453. mesajimi Istanbul'a dair yaziyorum...



« Son Düzenleme: Aralık 28, 2010, 09:42:51 ÖS Gönderen: Isis »


Aralık 29, 2010, 09:34:36 ÖS
Yanıtla #9
  • Ziyaretçi

Sn nueva nın bahsettiğine benzer bir çalışma gözüme çarpmıştı, o mudur değilmidir emin değilim.

Ancak, eleştirel yaklaşımına bir yorum yapmadan özüne değinmek isterim. Kentlerde marka/imaj konseptleri aslında üzerinde çok ciddi şekilde durulması gereken şeyler olmasına rağmen gerçekleşmesi için çok radikal kararlar ve ve uygulamalar ister. Açıkcası, batı ülkelerindeki başkentlerde bile maalesef bölgesel olarak zorla uygulanabiliyor.

Artı bu olay, kent planlaması dediğinizde sadece marka/imaj görüntü konsepti ile değerlendirilemez. Sonuç itibari ile yerel yönetimlerin 'n' tane başlığı ile birleştirdiğinizde iş uygulamaya geçtiğinde bambaşka bir zemine geçer. Buna siyasal bir pencereden bakmak *bana göre* hiç ama hiç sağlıklı değil.

Aynı zamanda da muhtemel doğal afetlere dair de sağlıklı değil. Hem etik olarak *bana göre* hemde realist olarak. Çünki doğal afet anında yapılacak olan şey acil/ivedi ile insanların nasıl olursa olsun barınma vs gibi temel ihtiyaçlarıdır odaklanılan ve odaklanılması gereken.

Seul ve Singapurda aslında, herhangibir afet olmadan baştan aşağı yenileme çalışmaları başarılı olarak gerçekleştirilmiş. Üstelik biri en işlek caddeleriin olduğu bir bölgede (Ankara-Kızılay, İstanbul-Taksim benzeri) sadece -sakınım planı- olarak baştan aşagı trafige kapatılarak park haline getiriliyor ve tabii ki de tüm yüksek binalar yıkılıyor.

benze şeyler cok farklı tarzda kentsel dönüşüm vs adlarda işliyor, eleştirisini bilmem,  benim açımdan iktisat teorilerinin misali mevcut durumda *en iyi ikinci iyi* olarak bakmaya çalışıyorum... İsteyen istediği gibi yorumlar/tahlil eder

Sanatsal/ kültürel olarak bakıldığında kimi konu başlığı bir değer ifade etmeyebilir, ANcak, uygulama ile teori birbirini pek tutmaz ve uygulamada da herşey kısıtlanır., zaruri olarak..

Halihazırda *göç* gibi bir sorun varken ve şimdiye kadar ki birikimle defalarca çığ  gibi kentlere çökmüşken, açıkcası, yapılabilecek düzenlemelerin oldukça sınırlı kalacağını düşünüyorum...

Ha derseniz ki, 'bu adamlar zaten köylü, yaramaz adamlar kentlerde işi yok' o başka bir tartışma mecrası....

saygı ile


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
69 Yanıt
27665 Gösterim
Son Gönderilen: Mayıs 21, 2015, 10:49:44 ÖS
Gönderen: student
59 Yanıt
54896 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 07, 2016, 09:22:02 ÖS
Gönderen: Alşah
7 Yanıt
8121 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 16, 2015, 09:34:25 ÖÖ
Gönderen: ruzber
23 Yanıt
18731 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 22, 2016, 11:43:43 ÖS
Gönderen: mytch
0 Yanıt
4517 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 04, 2010, 07:17:31 ÖS
Gönderen: redkit
1 Yanıt
2778 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 13, 2013, 06:48:09 ÖÖ
Gönderen: ceycet
1 Yanıt
1645 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 15, 2014, 05:57:17 ÖS
Gönderen: Waldow
3 Yanıt
2415 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 10, 2017, 01:17:14 ÖÖ
Gönderen: Tık-Tik-Tak
2 Yanıt
1631 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 29, 2015, 11:23:59 ÖS
Gönderen: MEDUSA