Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: İslâm’da Sosyal İlişkiler  (Okunma sayısı 2300 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Eylül 02, 2010, 11:41:14 ÖÖ
  • Seçkin Üye
  • Uzman Uye
  • *****
  • İleti: 7281
  • Cinsiyet: Bay




Hz Ömer’in hazırlamış olduğu bir belge var. Genellikle “Ömer Paktı” olarak anılır. Buna göre, Müslüman ülkede yaşayan gayri Müslimler, oldukları gibi kalacak ama İslâm’ın üstünlüğüne meydan okuyabilecek herhangi bir hareketten de sakınacaklardır.

Bununla birlikte “zimmî” denilen bu kişiler İslâm toplumunda azımsanamayacak bir yer tutmaktadır. İslâm toplumunun hiyerarşisinde varlıkları kabul edilen bir boşluğu doldurmaktadırlar. İslâm hukuku bu konuda şöyle der:

“Musta’menlerin karşısında ahl el-zimmetin konumu, ahl el-zimmet karşısında Müslümanların konumuyla aynıdır; zira, musta’menlerin aksine bunlar bizim alanımıza mensupturlar. Bu nedenle de, zımmî bir köle, bizim aramızda kaldığı sürece bir musta’menin iyeliğine bırakılamaz. Aksine, tıpkı bir Müslüman bir zımmînin iyeliğine bırakılamayacağı gibi, o musta’menin köleyi satmaya zorlanması gereklidir.”

Bu sistemi betimleyen en genel terim, cizye ödemeyi tanımlayan Kuran ayetinin son sözcüğü “şaghirun”dan türetilmiş olup,  “küçük” ya da “aşağı” anlamına gelen “şaghar” terimidir. Birçok Kuran yorumcusu bunun aşağılayıcı nitelikli bir eylemi tanımladığını kabul eder. Bununla birlikte, ünlü İbn Teymiye’nin öğrencisi İbn Kayyım el-Cevziyye gibi önemli bir otorite, “şaghar”ın, gayri müslimin İslâm otoritesi ve yasalarına boyun eğmesine işaret ettiğine ilişkin daha temel bir düşünceyi savunarak, aşağılamaya yönelik yorumları reddeder.

Şaghara bağlı insanlar dışlanmaz. Çünkü kendi düşük düzeyine uygun davrandığı sürece bir zımmî, egemen Müslüman toplulukla birlikte bazı toplumsal etkinliklere katılabilir. Bu da kendisini en çok ekonomik alanda gösterir. Ancak o kadarla kalmamış, kültür alışverişine, devlet bürokrasisine ve özellikle tıp mesleğine uzanmıştır.

Geleneksel olarak şaghar teriminin yerine Müslümanlar ile zımmîler arasındaki ilişkiyi betimlemek için kullanılan başka bir Arapça sözcükler de vardır. Bunlardan en çok kullanılanı “ghiyar” terimidir. Bazen “tamyiz” sözcüğüne de rastlanır. Ghiyar, gayri müslimlerden istenen ayrı giysi tarzını dile getirir ama sonraları bu terim genişletilerek Müslümanlar ile gayri müslimler arasındaki bütünsel farklılık sistemini de çağrıştır bir biçime dönüştürülmüştür.

İslâm toplumunun neredeyse bütün kategorilerinde, dinleri bakımından kendilerinden üstün olan Müslümanlarla yan yana yaşayan zımmîlere rastlanabilmesi önemlidir. Zımmîler, tüccar, zanaatkâr, çifçi, doktor, kâtip gibi birçok meslek edinmiştir; askerlik hariç. Bunun tek istinasını ise yine Endülüs’te göreceğiz.

Arapça kaynaklar, Yahudilerden çoğunlukla taifat el-yahud, ya da şeriat el-yahud olarak söz eder. Hıristiyanlar ise taifat el-Nâsıra olarak adlandırılır. (Hz. İsa’dan aslında yanlış bir değerlendirmeyle “Nâsıralı İsa” diye söz edildiği için olsa gerek.)

Yahudi olarak bilinen alt grubun başkanı anlamına gelen “el-reyis ala taifat el-yahud” diye bir terimin kullanılışı, Yahudi toplumunun varlığının kabul edildiğini gösterir. Yahudileri betimlemek için aslında hiç de aşağılayıcı olmayan böyle bir terimin kullanılması, şaghar gibi terimlerle dile getirilen hiyerarşik ilişkiyi sonradan yumuşatmış gibi görünüyor.

İslâm dünyasının Yahudileri ile bağlantılı olmak üzere kullanılan daha çarpıcı bir terim “şeriat el-yahud” olsa gerektir. “Şeriat el-İslâm terimi ise, İslâm’ın din hukukunu yansıtır.

İslâm metinlerinde Yahudilikten söz edilirken onunla İslâm bir dinsel eşdeğerliğin değil ama benzerliğin kabul edilişi görülür. Bu da, doğrudan Hz. Muhammed’in, Musevîliğin ve Hıristiyanlığın ilâhi esinli dinler olarak İslâm’a yakın olduğuna ilişkin düşüncesine uyar.

Şöyle de diyebiliriz: Orta Çağ Hıristiyanlık ve Müslümanlığının doğal hiyerarşik toplumsal düzenleri içinde, alt düzeyde de olsa Yahudilerin bir yeri vardı. Eşitlikçi asimilasyon söz konusu değildi; ne yöneten grup ne de bağımlı Yahudiler toplumla tümden bütünleşme istiyordu. Müslümanlar bunu “hak düzeni”ne aykırı görürken, Yahudiler de böyle bir olguyu kendi cemaatleri için tehlikeli görüyordu.

Hıristiyan Batı’daki Yahudiler tüm Orta Çağ boyunca giderek daha fazla sıkıştırılır, dinlerinden vazgeçmeye zorlanır, öldürülür ya da kovulurken, İslâm toplumu, kendi hiyerarşik toplumsal düzeni içinde Yahudilerin de Hıristiyanların da sınırlı bir statüde yaşamalarına izin vermişti.

Eski Ortadoğu kültüründe ideal olan, bir ülkenin tüm yurttaşlarının tek biçimliliğine değil, her bir grubun kendi içinde tek biçimliliğinin öne çıkmasıydı.

Her etnik topluluğun bireyleri, kendilerini bir simgeler toplamıyla özdeşleştirme gereksinimi duyar. Eğer tarihleri nedeniyle ırksal bir özgünlüğe sahipseler, özel biçimde saç kesme ve benzeri yollarla bunu pekiştirir, farklı giysiler giyer, farklı bir biçimde davranırlar. Bir kez simge kümelerini öğrendikten sonra, pazarda gezintiye çıktığınızda karşılaştığınız kişiyi tanımlamakta güçlük çekmezsiniz. Üstelik bu insanlar, tanımlanmayı özellikle kendileri ister. Kim olduklarını bilirseniz, onlardan ne bekleyeceğinizi, onlarla nasıl ilişki kuracağınızı da bilirsiniz; böylece kalabalık bir ortamda insanlar arasındaki ilişkiler bilinçli bir tarzda işler. Simgesel araçların bu türde abartılması, parçalı bir toplumda iş ve toplumsal etkileşimi büyük ölçüde kolaylaştırmanın yanı sıra, bu mozaiği işlevli kılan mekanizmanın bir parçası haline gelir.

İslâm toplumunda olan da işte buydu.

İslâm’ın yayılma döneminde önceleri askerî amaçlarla kurulan kentler, zamanla gelişerek ticarî, siyâsî ve kültürel ağırlıklı merkezler haline geldi. Bu nedenle kentler, esnaf, tüccar, işçi, sanatçı ve zanaatkâr Yahudi ya da Hıristiyan ve diğer pek çok gayri müslim uyruk için bir çekim merkezi olarak, bu öğelerin akınına uğramış, sonunda bu kentlerde büyük bir gayri müslim nüfus oluşmuştu.

Emevîler döneminde kentlere yerleştirilen Arapların aynı kabileden olmasına özen gösterilmesi, Araplara özgü bir gelenektir. Aynı gelenek Yahudiler için de geçerlidir. Zaten Yahudiler de tarih boyunca kendilerini başka kültürlerin etkisinden korumak için hep onlardan ayrı mahallelerde yaşamayı yeğlemiştir.

İslâm dünyasında Yahudi bir kentli olmak, bir yenilik ve geleneksel otoritenin iktidarına tecavüz sayılan bir organizmanın parçası olmaktan çok, toplumsal düzenin asal bir bileşeni olan bir kurumun parçası olmak demekti. Bir Müslüman kentteki yerleşim modeli, dinsel ve etnik grupları ayırıyordu. Bu model, Arap ordularını oluşturan kabile öbeklerinin aynı semtlerde oturduğu yeni garnizon kentleriyle başlamıştı. Sonunda, Müslüman kentin semtlere bölünmesi daha da karmaşıklaştı.

Bir İslâmi kent tarihçisi bunu şöyle betimler:

“Müslüman kentler, neredeyse evrensel olarak, toplumsal bakımdan homojen semtlerden oluşuyordu. Köylülerin toplanmasıyla, farklı kabilelerin yerleşmesiyle, ya da yeni bir etnik ya da yönetim bölgesinin kurulmasıyla yaratılan kentlerde böylesi semtlere rastlanıyordu. Önemli siyasî ya da dinî liderlerin müşterilerine, dinî tarikatlara, Müslüman ve gayri Müslim etnik azınlıklara ve zanaatlara dayanan semtlere, bütün Müslüman dünyasındaki kentlerde rastlanırdı.”

Bu nedenle, Orta Çağ Arap dünyasındaki bir kentin öncelikle Yahudilerin yerleşik olduğu bir sokak ya da semtinin bulunması, hiç de bir aykırılık değildi. O dünyada etnik ve dinsel grupların ayrı yerleşimleri olağandı ve bu durum bütün toplumlar açısından bir genellemeye dönüşmüştü. Dolayısıyla, çoğunluğunu Yahudilerin oluşturduğu komşu semte bir kötülük işareti yüklenmezdi.

Bu durum, Avrupa’daki Hıristiyan kentleriyle büyük çelişki gösterir. Orada, Yahudilerin ayrı sokaklara yerleşmesi, kent halkına aşılanan kuşku ve korku nedeniyle oluşan toplumsal ve teolojik kaygılardan ileri geliyordu.

Hıristiyan ya da Müslümanların, Yahudilerle aynı semtlerde oturmalarına da engel çıkarılmazdı. Yahudilerin, Müslümanların ve Hıristiyanların ortak malları da olabilirdi. İslâm hukuku, Müslümanların gayri müslim komşulara İslâmın güzelliklerini gösterebilecekleri gerekçesiyle, zımmîlerin Müslüman semtlerinde oturmasına izin verirdi.
Ancak bir Müslümanın zimmîlere ev satıp satamayacağı ya da kiraya verip veremeyeceği konusunda duraksanırdı. Öyle ya, bu evlerde puta tapılabilir, domuz eti yenebilir, şarap içilebilirdi. Buna karşın bu bağlamda sırf bu kaygılardan kaynaklanan bir yasak da yoktu; olamayabilirdi de.

İlerleyen dönemlerde, yerleşim yerinin yakınlığı, farklı gelenekler ve ahlâk ilkeleri nedeniyle sık sık Müslümanlarla Yahudi komşuları arasında sürtüşmelere yol açmaya başladı. Bir Yahudinin evinde Müslümanların bulunması, Yahudilerin Şabat gününün dinsel gereklerini tam yerine getirmesine engel olabiliyordu. Kimi zaman da Yahudi kadınların Müslümanlardan daha açık oluşu, İslâm’da saklanmaları geleneği ile çelişiyordu. Ancak bunlar, inançlar arası düşmanlık işaretleri sayılmadı. Aksine, İslâm’da Yahudiler ile Müslümanlar arasında kolay işleyen toplumsal etkileşimin göstergesi oldu. Orta Çağın aynı dönemlerinde Avrupa’daki bir Hıristiyan kentindeki Hıristiyanlar ile Yahudiler arasındaki toplumsal ilişkilere eşlik eden yabancı düşmanlığından çok farklı bir durumdu bu...

Avrupa’da bir Yahudi kentli, Hıristiyan kentlileri tüzel bir bütünlük biçiminde birbirine bağlayan kent hukuku sistemine göre tam yurttaşlıktan yoksundu. Bu nedenle, kendini zora düşmüş buldu. Ayrıca, hak ve yükümlülüklerini tanımlayarak kendisini koruyan beratlar aracılığıyla kral ya da baronla kurduğu özel bağ, onu, Hıristiyanların toplumsal düzenine uygun olmayan anormal bir kategoriye soktu. Latin Hıristiyanlığındaki birçok Yahudi cemaati için bu durum sonunda dışlamaya dönüştü.

Buna karşılık bir İslâm kentinde Yahudilerin dışında kalabileceği ne kent hukuku ne de tüzel özerklik vardı. Yahudilerin yaşadığı yerden bağımsız olarak tek birleşik hukuk, - evrensel şeriatın bir parçası olan zımmetin hak ve yükümlülükleri- onların statüsünü belirledi.

Yahudiler İslâm toplumunun hiyerarşisi içinde sadece bir azınlıktı. Hıristiyanlar sayıca pek daha az olduğundan onlardan söz etmeye gerek yok ama onların da durumu aynıydı. Pek ender istisnalar dışında hiçbir zaman kötülük göremediler, dışlanmadılar, sürülmediler.



İslâm dünyasında Müslümanlar ile Gayri Müslimler arasındaki sosyal ya da toplumsal ilişkiler bakımından daha çok söz edilebilir ama bence bundan ötesi ağırlaşmaya başlar hatta biraz da “akademik” olmaya dönüşür. İyisi mi katkılar için kapımızı açık tutarak bu başlığa burada son verelim ve bir diğer başlık altında ekonomik ilişkilere de bir göz atalım. İşin o yöne belki de daha önemli. Nitekim çoğu ekonomistler, toplumsal olayların kökeninde öncelikle ekonomik etkenlerin yer aldığını belirtir.



ADAM OLMAK ZOR İŞ AMA BUNUN İÇİN ÇALIŞMAYA DEĞER.


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
4 Yanıt
3087 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 17, 2010, 04:53:27 ÖS
Gönderen: martı
1 Yanıt
2396 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 17, 2010, 05:08:10 ÖS
Gönderen: martı
0 Yanıt
1970 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 17, 2010, 10:02:54 ÖÖ
Gönderen: ADAM
2 Yanıt
5017 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 23, 2010, 08:54:46 ÖS
Gönderen: sun
0 Yanıt
2265 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 26, 2010, 11:04:58 ÖÖ
Gönderen: ADAM
1 Yanıt
2578 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 27, 2010, 11:31:49 ÖÖ
Gönderen: ceycet
0 Yanıt
2084 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 31, 2010, 12:05:46 ÖS
Gönderen: ADAM
2 Yanıt
2927 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 07, 2010, 03:04:57 ÖS
Gönderen: Texan
5 Yanıt
4662 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 07, 2010, 06:11:43 ÖS
Gönderen: ADAM
2 Yanıt
6754 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 20, 2010, 02:44:50 ÖS
Gönderen: Mozart