Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Erdemli Devlet Adamı  (Okunma sayısı 5623 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Mart 29, 2008, 09:27:45 ÖÖ
  • Administrator
  • Uzman Uye
  • *
  • İleti: 9528
  • Cinsiyet: Bay
    • Masonluk, Masonlardan Öğrenilmelidir

ERDEMLİ DEVLET ADAMI
 


Erdemli devlet adamı, sorumluluk duygusu taşıyan ve adâletle hükmeden kişidir. O ilhamını, Hz. Ömer’in, “Fırat kıyısında bir kuzu kaybolsa, Allah’ın bundan ötürü beni hesaba çekmesinden korkarım!” ifadesindeki vicdan muhasebesinden alır.

 

Erdemli devlet adamının özellikleri üzerine bir yazı inşa etmek için, söze Kitapların Kitabı ile başlamak gerekir: “Allah size, emanetleri ehil olanlara vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder.” (Nisâ.58)

Adâlet timsali Hazret-i Ömer (r.a) ”Amirin en kötüsü, halkı kötü yola sevk edendir!” buyurmuştur.

O Ömer ki, “Diçle kıyısında ayağı kırılan bir keçinin, köprüden düşüp ayağı kırılan bir oğlağın hesabı benden sorulur!” demiştir; devlet adamı olacaklara işin erdemini, sorumluluk duygusunu ne de güzel anlatır böylece.

Şeyh Edebâli’nin, Osman Gâzi’ye vasiyetinde dillendirdiği, bütün dünya için adâlet ve saadet sırrını ifade eden sözleri asırlardır yankılanır dünyada:

“Ey oğul! Beysin. Bundan sonra öfke bize, uysallık sana. Güceniklik bize, gönül almak sana. Suçlamak bize, katlanmak sana. Azizlik, yanılgı bize, hoş görmek sana. Kötü göz, şom ağız, haksız tenkit bize, bağışlamak sana. Ey oğul! Bundan sonra bölmek bize, bütünlemek sana. Üşengeçlik bize, uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana. Ey oğul! Sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz. Şunu da unutma: İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın! Ey oğul! Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı. Allah celle celâlühû yardımcın olsun!..” Bu düstur cari olduğunda, sadece bir ülkede, bir devlette değil, bütün cihanda sulh ve sükunet sağlanır ve o devlet o zaman “ebed-müddet” olma istidadını kazanır.

Eğer dünyamız hâlâ büyük acılar ve büyük sıkıntılar yaşıyorsa, bu sözlerin yönetimde rehber edinilmemesindendir. Yönetme ve hükmetme makamındaki bir adam, her şeyden önce, hükmü (buna o kişiyi her türlü kötülükten koruma ve kollama mesuliyeti de dahildir) altındaki bir nesne (eşya) değil, bir özne, “yaratılmışların en şereflisi/en güzeli” olduğunu, derunî bir idrakle kavramalı. Düğüm bundan sonra kolay çözülür. Muhatabı insan olan insan; tek kelimeyle insanca davranmakla yükümlüdür.

Erdemli duruş, beraberinde itibarı, iltifatı değil, derin bir yalnızlığı, anlaşılmazlığı getirse de, hak bellediğin onurlu yolda sapmadan yürüyeceksin. Yalnızlık, ama kutsal yalnızlık olacak kaderin. Esrarını ve iç murakabesini kaybetmiş bir dünyanın Donkişot’u sayılsan da, dosdoğru yol üzere olmak erdemliliğin biricik nişânesidir.

Olmak ya da olmamak denilen hayatî mesele budur. Bunun için sufî kültürde kişiye, “Ol ya da öl!” denilmiştir. Erdemin, edebin, dürüstlüğün ve namusun, ‘ara rengi, ara statüsü’ olmaz. Kişi ya erdemlidir ya da erdemsiz. Ünlü İspanyol yazarı Servantes, şunu söyletir şövalye ruhlu Donkişot’a:

“Yalnızlık, mânâ dünyası fetihlerinin ortak kaderi. Başkaları senin için ne düşünürse düşünsün, aldırma. Tanrı ne düşünüyor, ona bak!”

Doğu’nun mistik düşünürü Konfüçyüs ise, “Soylu insan, hak ve adâleti her şeyin üstünde tutar!” demiş.  Bizim kültürümüzde böyle bir devlete, “kerim devlet” denir; devlet reisine de kâmil insan. Vatandaşını sadece besleyip, doyuran değil; aynı zamanda koruyup, gözeten, can ve mal güvenliğini sağlayan fâziletli/müşfik kudret.

Paradan Önce Erdem

Çiçero, “Salus populi supremo lex esto!” der, yani “Halkın gönenci/refah hâli, sevinci; genel manâda yönetimden hoşnutluğu; üstün hukuk/âdil ve eşit davranma üslûbu olmalıdır!”

Erdemli devlet adamı karakterini dolaylı yoldan da olsa, İmam Gazâlî’nin siyaset tanımında bulmak mümkün: “Siyaset, insanlığı doğru ve düzgün şekilde idare etmek ve onları selâmete ulaştıracak doğru yolu göstermektir.”  Beethoven bile, “Çocuklarınıza erdemli olmayı öğretin” der; çünkü, “onları mutlu edecek olan para değil, erdemdir!”

Devlet adamlığı konusunda iki muhteşem örnek var. İkisi de, Halife Hazret-i Ömer’e ait.  İlki, bilindiği üzere âdâleti ile meşhur Hazret-i Ömer’in (r.a.) yönetme makamındaki devlet reisine rehber olacak o maruf sözüdür: “Eğer Fırat’ın kenarında bir kurt bir kuzuyu yese, hesabı Ömer’den sorulur!” Terkibinde bu idrak ve bu irfanın mündemiç olduğu, vicdanlı yönetici, faziletli devlet adamıdır. Tebaasına huzur ve mutluluk verir, tebaasının gönlünü kazanır. Ululuk ve üstünlük payesi bu müktesebatın/bu muhtevanın, bu adâlet ölçüsünün içindedir. Büyük devlet, erdemli yönetici bu cevherden neşet bulur; saçılır, ışık yayar insanına ve ülkesine.

İkincisi, dillere destan o sarsıcı menkıbedir: Hani, yoksul kadın, çaresizlik içinde, çocukların açlığını yatıştırabilmek için, ocakta, içinde aş değil, taş olan bir kazanı sürekli kaynatır. Açlıktan ağlayan çocuklarına, “sabredin, yemek pişmek üzere” diye söylenirken, kapısı çalınır ve karşısına bir yabancı çıkar. “Ne yapıyorsun, bu kazanda ne pişiriyorsun?” diye sorar. Kederli kadın, durumu izah eder, aç ve perişan olduklarını söyler. Öfkeli ve sitemkâr bir sesle, “Gözleri kör olsun Halife Ömer’in!” der. Tebdili kıyafet içindeki Halife Ömer, müthiş şekilde müteessir olur bu beddua karşısında.

“İyi ama, Ömer’in ne suçu var;  nereden bilecek aç olduğunuzu!?” der. Kadının cevabı, yönetime tâlip bütün ricâli derinden yaralayacak niteliktedir:

“Madem bilmeyecekti, ne diye Halife oldu!” Büyük bir suçluluk ve eksiklik duygusu altında ezilen  Hazret-i Ömer, suçunu ya da ihmalini telâfi için gider ve erzak dolu bir çuvalı sırtına yüklenerek, getirip yoksul kadına verir. Kadından, Halifeyi bağışlamasını diler. Kıssadan hisse alabilenler için, tefekkür imkânı sağlayan ve sorumluluk şuuru aşılayan, çarpıcı bir menkıbedir bu.
Hazreti Ali’den Öğütler

“Hazret-i Ali’den Devlet Adamlarına Öğütler” kitapçığı da, faziletli devlet adamı bahsinde bilinen bir tavsiyeler risalesidir. “Vergisini toplamak, düşmanları ile savaşmak, halkına barış ve huzur, ülkeye kalkınma sağlamak için”  Mâlik bin el-Hâris el- Eşter’i, Mısır’a vâli olarak atadığı zaman, müminlerin emiri Hz. Ali, ona bir dizi tavsiyede bulunur. Özetle şunları söyler:

-Şimdi bilmiş ol, ey Mâlik, ben seni öyle memleketlere gönderiyorum ki, senden önce birçok hükümetler oralarda âdalet sürdü veya zulmetti. Sen vaktiyle nasıl evvelki valilerin icraatını gözden geçiriyorsan, halk da şimdi senin icraatını öylece gözetecek. O zaman senin onlar hakkında söylediklerini, şimdi de halk senin hakkında söyleyecek. (...) Onun için biriktireceğin en güzel azık, iyiliğe yönelik işlerin olsun. Heveslerine hâkim ol. Sana helâl olmayan şeylerde nefsine karşı sıkı dur...

-Halka sevgi ve merhamet duygularıyla, lütuf meyilleri besle. Sakın biçarelerin başına kendilerini yutmayı ganimet bilen yırtıcı bir canavar kesilme!

-Sakın, ‘Ben tam bir kudret sahibiyim, emrederim, itaat ederler!’ deme. Çünkü böyle bir davranış, kalbin fesadı, dinin zayıflaması ve felâkete yaklaşma ile sonuçlanır. Şâyet elindeki kudret sana bir büyüklük ve tahakküm hissi verirse, hemen üstündeki Melekût’un büyüklüğüne şöyle bir bak.

-Adâletten katiyen ayrılma. Şayet böyle yapmazsan, zulmetmiş olursun!

-İşlerinin içinde öylesini ihtiyar etmelisin ki, hak hususunda en ortası, adâlet itibariyle en yaygını olsun; sonra halkın çoğunluğunun rızasını da, en çok sağlasın. Zirâ toplumun hoşnutsuzluğu karşısında şahısların rızası hükümsüz kalır; şahısların kızgınlıkları ise toplumun rızası içinde kaynayıp gider.
Uzak Tutulması Gerekenler

-İnsanlar hakkındaki bütün kin düğümlerini çöz; seni intikama doğru sürükleyecek iplerin hepsini kes. Sence açıklık kazanmayan şeylerin tümü hakkında anlamamış görün, şunu bunu gammazlayanın sözüne sakın çarçabuk inanma. (...) Sana müşavir olacakların en kötüsü senden evvel, şerli kimselerle işbirliği yapmış ve onların suçlarına ortak olmuş kimselerdir. Böyleleri kat’iyyen senin mahremin olmamalı. Çünkü bunlar cânilerin yardımcıları ve zâlimlerin dostlarıdır. (...) Alkışa ve yersiz övgüye müsamaha etmek, insanı büyüklenmeye sevk eder ve kibirlendirir.

-Bilmiş ol ki, vali/devlet reisi ile halk arasında karşılıklı güven ve iyi niyeti davet eden şey, valinin kendilerine hizmette bulunması, yüklerini hafifletmesi ve adâletle hükmetmesidir. O halde insanlar arasında iyi niyetin gelişmesini sağla. Zira seni zorluk ve sıkıntılardan, ancak onların iyi niyeti kurtaracaktır. Onlara yaptığın bu iyiliklerin mükâfatını sana karşı duyacakları güven ile görürsün. Onlara kötü muamele etmenin karşılığı ise sana duyacakları düşmanlıktır!

İşte, öykünmeci/taklitçi, kopyacı bir yenileşme sevdası ile, tecrübe edilmiş geleneği bir kalemde silmeye ve modernliği kalkan yapmaya çalışan köksüz yöneticilere sunulan ibret tablosu:

-Memleketin yararına olan tedbirleri tesbit etmek ve senden evvel insanlara huzur, güven, doğruluk ve iyilik sağlaya gelmiş şeyleri devam ettirmek hususunda âlimler ve ârifler ile sürekli olarak görüş ve onlara danış.

-Toplumda çeşitli kesimler vardır. (...) Devlet ancak bunların sayesinde ayakta durabilir. (...) Askerler ile vergiyi ödeyen sivil halkın her ikisinin de birbirlerinin işbirliğine ihtiyaçları vardır. (Adliye, Maliye ve Mülkiye.) Hakimler adâleti dağıtırlar, memurlar ise kamu hizmetlerini ifa eder ve vergileri toplar.

-Şerefli bir geçmiş, güzel bir itibar ve iyi hallere sahip ailelerin mensupları ile devamlı ve yakın bir şekilde ilgilen. Şecaat sahibi ve yüksek meziyet sahibi kimselere iltifat et. Çünkü bunlar iyilikleri kendilerinde toplayan fazilet ve kerem sahibi bir topluluktur.

-Memleketin imarına sarf edeceğin emek, vergi toplamaya harcayacağın himmet ve gayretten fazla olmalı. Zira ödeme gücü ancak ülkenin kalkınması ile elde edilebilir. Kalkınmasız vergi toplamak isteyen kimse, ülkeyi harabeye çevirir; halkı helâk eder; defteri de pek kısa zaman içinde dürülüp kapanır.
Kaçınılacak Hususlar

“Bir de, sakın kendini beğenme. Sakın, nefsinin sana hoş gelen cihetlerine güvenme. Sakın yüzüne karşı övülmeyi isteme. (...) Sonra sakın halkına yaptığın iyilikleri, onların başlarına kakma; yahut yaptığın işleri mübalağalı gösterme; yahut kendilerine verdiğin sözden dönme. Çünkü başa kalkma, iyiliği bitirir; mübalağa hakikati söndürür; Görevlendirdiğin kimselerin açığa çıkmış kötülüklerine karşı senden beklenen hareketten habersizmiş gibi davranma. Aksi takdirde  başkasının yerine, cezaya sen maruz kalırsın.

Nihayet, finale yaklaşırız. Öğüt gittikçe etkisini artırır:

“Hiddetine, gadabına (öfkene), eline ve diline hakim ol. Bunların hepsinden korunabilmek için de, badirelerden geri durup şiddetini tehir et ki, öfken geçsin de, irâdene sahip olabilesin. (...) Şimdi senin üzerine gerek olan, senden evvelkilerin sana ulaşan âdil hükmünü; yahut isabetli olan tutumlarını yahut Peygamber (s.a.v) Efendimizden gelmiş bir haberi yahut Kitabullahtaki bir farîzayı hatırda tutarak, bu gibi meselelerde bizden gördüğün hareket tarzına uyabilmen ve şu emirnâmemde bildirdiğim ve ileride nefsinin arzularına kapılmanı mazur göstermemekliğin için elimde sana karşı sağlam bir hüccet/delil bildiğim, hükümleri tatbike çalışmandır.”

(Kaynak: Hz. Ali’den Devlet Adamlarına Öğütler/Advises of Ali( r.a) for Statesmen-Seha Neşriyat-Metnin ilk çevirisi Mehmet Akif Ersoy tarafından, 1959’da Diyanet İşleri Reisliği tarafından neşredilmiş. Son  metin ise günümüz Türkçe’si ile yeniden yayınlanmıştır.)

Kutadgu Bilig’den Seçmeler

Yusuf Has Hâcib, Türk kültürünün temel kök-metinlerinden olan “Kutadgu Bilig”de (Mutluluk Veren Bilgi) devlet adamlığı üzerine yüzlerce öğüt yer alır. Evvelemirde “devletli”ye kulağına küpe edeceği bir çift söz söyler Has Hâcib; der ki: “Ey devletli, sen bu boş devlete güvenme; ey nâmlı, sen bu devlete inanma!”

Hâcib’in sözlerinden ders alan alır. Henüz uyanamamış olanlar için, devamı var bu sözün tabii ki:

“Akar su, güzel söz ve devlet, bunlar durmadan, yorulup-dinlenmeden, dünyayı dolaşır. Saadete inanılmaz, o vefasız ve dönektir;  yürürken, hemen uçar, ayağı kaygandır!”

Devlet adamlığı, bir dengeler sistemidir. Dengeyi bozacak en küçük bir hareketten kaçınmak gerekir. Yoksa ne mi olur? Cevabı yine “Kutadgu Bilig”de var:

“Bak, bu üzerinde oturduğun tahtın üç ayağı vardır; ey gönlümü doyuran. Üç ayak üzerinde olan hiçbir şey bir tarafa meyletmez; her üçü düz durdukça, taht sallanmaz. Eğer üç ayaktan biri yana yatarsa, diğer ikisi de kayar ve üzerinde oturan yuvarlanır (...) Hangi şey yana yatarsa eğri olur; her eğrilikte bir kötülüğün tohumu vardır (...) Bak benim tabiatım da yana yatmaz; eğer doğru eğrilirse, kıyâmet kopar! Ben işleri doğruluk ile hallederim; insanları, bey veya kul olarak ayırmam.”

Çünkü der, Has Hâcib, “Ey hükümdar gayret et, kendin iyi ol; beyi iyi olursa, halk da iyi olur.”

Kutadgu Bilig, devletin bekası üzerine, şu sarmal hikâyeyi anlatılır:

“Memleket tutmak için çok asker ve ordu lâzımdır. Askeri beslemek için de, çok mal ve servete ihtiyaç vardır. Hazinenin bu malı elde edebilmesi için, halkın zengin olması gerekir. Halkın zengin olması için de, doğru kanunlar konulmalıdır. Bunlardan biri ihmal edilirse, diğer dördü de kalır. Dördü birden ihmal edilirse, beylik çözülmeye yüztutar!”

“Ey hükümdar, bu saltanatın uzun sürmesini istersen, şu birkaç işi yap, birkaç işi de bırak. Adâletle iş gör, buna gayret et; hiçbir zaman zulüm etme; Tanrıya kulluk et ve onun kapısına yüz sür. “

“Ey hâkîm devlet adamı, kötü teâmül koyma; kötü kanunlarla dünyaya hükmedilmez. Bir kimse kendi zamanında kötü teâmül vaz’ederse,  kendisinden sonra kötü bir nâm bırakmış demektir. Bir kimse iyi kanun vaz’edip bıraktı mı, adının ayakta durmasını sağlamış demektir. Ey hükümdar, dikkat et, kendini şaşırma, aslını unutma, bunu daima aklında tut ve düşün.”

Sözü namus ve şahsiyet bilmek, erdemli devlet adamının belirleyici vasıflarındandır. Bunun için, şöyle beddua eder Yusuf Has Hâcib, eserinin bir yerinde: ”Verdiği sözden dönen bey, hiçbir zaman büyüklüğe ermesin! Yalancı ve öfkeli insan hiçbir zaman dünyaya hâkim olmasın!”

Sonra da, idraki acıtıcı çetin soruyu sorar: “Yalancı ve hasis kimse, nasıl halka beylik/reislik edebilir?”

“Sen  bu kadar halkın yükünü yüklenmiş bulunuyorsun; uyanık ol, gâfil olma ve düşünerek hareket et.  Bir sürü aç kurt senin etrafına toplanmıştır; ey kahraman hükümdar, koyunları iyi muhafaza et. Memlekette bir kimse bir gece aç kalırsa, onu Tanrı sana soracaktır; gözünü aç. Ey hükümdar, bugün sen bir meşâle gibi yanıyorsun, fakat bunun ışığı başkaları içindir; ey temiz kalpli insan. (...) Ölüm gelip, kapıyı çalarsa; ululuk, büyüklük ve bütün bu beyliğin hepsi burada kalır!”

“Halk bozulursa, onu beyler düzene koyar; eğer beyler bozulursa onları kim düzeltir?”

“Tavrın doğru ve hareketin temiz olsun; yoldaşın akıl ve müşâvirin bilgi olsun.!”

“Sen halkın seçkinisin, hareketin de seçkin olsun; düşüncen ve sözün dürüst ve doğru olsun. (...) Eğer bu beyler iyi hareket ederse, bütün memleket bin türlü sevinç ile dolar. Beyler kötü hareket ederse, kötüler kuvvetlenir, iyi an’âneleri bozarlar."

Erdemli devlet adamını riyaset ustalığı ve fazilet beyanı, insanlar arasında sağladığı eşitlik ile ölçülür bir bakıma. Bunun içindir ki, Gustave Le Bon, “Eşitliğin olmadığı yerde, haksızlık baş kaldırır!” der. Yani huzur ve sükûnetin yerini kaos ve kargaşa alır. O toplum ise, büyük Türk âlimi Farâbî’nin tarifiyle, rotasını yitirmiş “şaşkın cemiyettir”; o artık ne yaptığını, nereye gideceğini bilemez.

Bir milletin uyanışını işleyen “Beyaz Zambaklar Ülkesi”nin yazarı Grigory Petrov, dirayetli devlet adamı portresi çizerken, aslında işin erdemine de işaret eder:

‘’Millet içinde her büyük adam bir büyüteç, bir yakıcı cam gibidir. O kendi şahsında milletinin en iyi kuvvetlerini, bütün dehasını toplar. Ama gökyüzü puslu ise, havada güneş ışınları yoksa, hiçbir yakıcı cam bir kar taneciğini bile eritemez, bir damla suyu bile ısıtamaz. Büyük adam, bir kahraman, daha çok bir yıldırıma benzer. Halk yığınları ise içinden yıldırımın çıktığı buluta benzer. Bulutlar doygunsa yıldırım parlar. Bulutta elektrik yoksa ondan yıldırım çıkmaz. İşte milletler de böyledir. İçinde büyüklük, kahramanlık öğeleri varsa ondan büyük adamlar çıkar. Halk yığınları soğuk, nemli puslardan ibaretse, hiçbir gün ondan şimşek çaktıramaz.”

“Hayat bir hikâyeye benzer” der Seneca, “Önemli yanı, eserin uzun olması değil, iyi olmasıdır.”

Bu sözden ilhamla, devlet de, ikbal de geçici bir saltanattır; mühim olan o makamda uzun zaman kalmak değil, hayır ile anılacak işler yapmaktır. Bundan ötürü, İbnülemin Mahmud Kemal İnal, “Semere-i hayat, hayır ile yâd edilmektir!” demiş.
İbn Haldun v Devlet

Meşhur tarihçi, sosyolog, filozof, siyaset ve devlet adamı İbn Haldun, “Devlet” isimli eserinde,  özellikle, insanlığın kalkınması yolunda siyasetin önemine işaret ederek, kalkınmanın önündeki en büyük engel olarak, zulmü yani âdil olmayan uygulamaları gösterir.

“Devlet”, kimilerine göre iktidarın, kimilerine göre kudretin kaynağı; kimilerine göre ise adâletin ve erdemin kaynağıdır. Mühim olan, bir devlet adamının seçimini, “erdemden”/dürüstlükten yana yapmasıdır. İbn Haldun, devletin güçlü olmasını, bir “inanca” bağlar. Çünkü, “eğer kalpler asılsız, sahte arzulara ve dünyevî olana çağrılır ise, insanlar arasında rekabet baş gösterir, ihtilaf ve uyuşmazlık ortaya çıkar.”

Devlet reisi ile devleti oluşturan kişiler çatışmayı değil de, uzlaşmayı, yani fazileti seçerlerse, işte ancak o zaman o ülkeye huzur ve esenlik gelir. Şöyle izah eder bunu ünlü tarihçimiz:

“Kalpler hakka döner, dünyayı ve asılsız, sahte olanı terk eder ve Allah’a yönelirse, maksat ve (yöneten ile yönetilenlerin) hedefleri aynı olur. Böylece rekabet (ve çatışma) sona erer, anlaşmazlıklar azalır, güzel bir yardımlaşma ve dayanışma ortaya çıkar. Egemenlik ve otoritelerinin alanı genişler ve devlet, büyük bir güç kazanır.” İbn Haldun, ilmî olarak ortaya koymuştur ki, “devlet ancak hamiyet (insanda bulunan din, millet, vatan, soy ve aile sevgisi ve daha bir dizi mukaddesleri koruma, gözetme hissiyatı) üzere kurulur ve yaşar!”

“Devlet” adı verilen kudret, saltanat ve ardından gelen sefahat/çözülme/bozgun dönemleri üzerinde duran İbn Haldun, devlet kurduktan sonraki zevk ve eğlence sürecini ise şöyle izah eder:

“Milletler, devleti ancak çalışarak ve isteyerek elde ederler. İstemenin ve çalışmanın ulaştığı son nokta, zafer ve devlettir. Hedefe ulaşıldıktan sonra, bu uğurda ortaya konan çabalar da son bulur. (...) Neticede, rahatlığı, zahmet ve yorgunluğa tercih ederler.”

Aynı amaç uğrunda, hep birlikte izzet ve şan peşinde koşan uzlaşmış kişilerden oluşan devlette, eğer kişi/reis/lider tek başına öne çıkarsa, İbn Haldun’a göre hem erdemin dışına çıkılmış, hem de devletin çöküşüne kapı aralanmış olur. Bundan sonrasını şöyle izah eder: “Fakat içlerinden biri şan ve izzetin tümünü kendi şahsında toplayınca, o kimse diğerlerinin (devletin yükselmesi, bekâsı, şanı-şerefi yolundaki. O.Y.) gayretlerini kırar, onları otoritesi altına alır; mal ve serveti sahiplenerek, onları (öteki devlet ricali ile birlikte tebaasını da) mahrum eder. Bunun üzerine, (Neden cesur ve erdemli olması gerektiği konusundaki, psikolojik, sosyal ve ahlâkî istinat noktası yıkıldığından dolayı. O.Y.) diğerleri de, düşman ile savaşmak hususunda tembellik gösterir. Akabinde itibarları sarsılır, güçleri zayıflar, zillete rıza eğilimi gösterirler...

Haldun, “Siyaset-i medeniye” kısmında, daha çok filozofların dillendirdiği “Erdemli Kent”ten söz eder. Tabii ki, “Erdemli Kent” (Medine-i Fâzıla: Faziletli Şehir), dürüst ve erdemli idarecilerden, ahlâklı fertlerden oluşan şehirdir. Filozofların üzerinde durduğu bu tür erdemli kent çok ender olarak bulunur ve inşası oldukça uzak bir ihtimaldir.

İbn Haldun, eserinin sonunda, “devlet yönetimine ilişkin kaleme alınan en güzel öğüt” diye tarif ettiği Tahir b. Hüseyin’in, oğlu Abdullah’a yazdığı öğüt-mektubu örnek verir. Abdullah, Halife Me’mun tarafından Rakka, Mısır ve yakın çevresine vali tayin edilmişti. Bu uzun mektubun özeti, devlet adamının adâletli, ölçülü, sevgiye dayalı ve erdemli olmasına dairdir. Mektubun bir yerinde, “Sakın ben hükümdarım, istediğimi yaparım!” deme, ihtarı yer alır, ki bu söz, devlet adamlığının özeti niteliğindedir. (Kaynak: İlke yayınları, İslâm Klâsikleri serisinden “Devlet”-İbn Haldun)
Maverdi’de Devlet Anlayışı

Abbasi İmparatorluğu’nun siyasî bunalım ve kriz yaşadığı bir denemde, Basralı bir âlim olan Maverdî tarafından kaleme alınan “Devlet Yönetimi” ilkeleri, teorik olarak devlet yönetiminin temellerini oluşturur. Mevcut siyaset düşüncesi, bu siyasî birikime dayanmaktadır.

Tam ismi Ebü’l Hasan Ali b. Muhammed  olan, el-Maverdî,  ilk İslâm siyaset teorisyenlerinden sayılır. Maverdî, eserine şu cümlelerle başlar: “Bütün hakimler, şu kararda görüş birliğine varmışlardır: ‘Yüce Allah, kendi mülkü olan yeryüzünde iktidar verdiği, mahlukatın ve kullarının yönetimini emanet ettiği kimselerin bu değerli nimete karşılık halkı en güzel şekilde yönetmeleri gerekir. Yüce Allah, yönetimle ilgili olarak Hazret-i Dâvut’a (a.s.) şöyle demektedir:

‘Ey Davut! Seni ( bir peygamber ve böylece) yeryüzündeki halife kıldık: Öyleyse, insanlar arasında adâletle hükmet, boş arzu ve heveslere uyma, sonra onlar seni Allah yolundan saptırır.’ (Sad/26)

Bir başka bilge diye, Aristo’dan şu sözleri aktarır Maverdî, ‘Devlet Başkanı, Allah’ın yeryüzündeki vekilidir. Bu yüzden aslın (Allah’ın) emirlerine muhalefet eden vekilin, işleri düzelmez!’ “

Liderin istenmeyen durumları bahsinde uzun izahlara girişir ve halkına zulmeden lider hakkında şunu der: “Halk, kendilerine zulmeden liderlere süre tanımaya devam eder. Ne zaman ki bu zulüm, içinde yaşadıkları evlere ve inançlarına dokunmaya başlar, işte o zaman liderin sonu yaklaşmış demektir.”

Zorba bir devleti ise, zorba bir hareketin devireceğine dikkat çeker.

Maverdî’ye göre zenginlik temeli üzerine kurulan devlet aslında, zayıf temelli bir devlettir. Çünkü, meşhur atasözüdür: “Seni bir şey için seven, o şeyin bitmesi ile senden yüz çevirir!” Yani devletin sürekliliği ve sağlamlığı, erdem temelli olmasıyla mümkündür. Maverdî, burada devlet felsefesi ile bilinen Eflatun’dan şu tesbiti nakleder: “Devlet, adâlet ve korku ile başlar. İşleri yola girince, ilgi ve korku hüküm sürer. Yıkılmaya başladıklarında ise ilgi ve yağcılık egemen olur.”

Adil yönetimin dayandığı 4 temel unsur ise sevgi, korku, adâlet ve eşitliktir.  Tabii ki, bütün bunlar, erdemli insanın gözeteceği hassas noktalardır. Yani işin önü de, sonu da erdeme dayanıyor, erdem ise hesaba çekilme şuuruna. (Kaynak: Maverdî, Devlet Yönetimi, İlke yayınları.)
“Devlet Başkanının Nitelikleri”

Tam adı, Abdurrahman b. Nasr eş-Şeyzerî;  Maverdî, Gazâlî, İbn Hazm gibi İslâm siyaset bilimcilerinin entelektüel birikiminden istifade eden siyasî bir şahsiyettir. Evvel emirde, âdil devlet başkanının “toplumsal bir ihtiyaç” olduğunu söyler. Çünkü, ona göre, “Adil bir devlet başkanının yönetiminden mahrum olan ülke, okyanusun ortasında fırtınaya yakalanıp, yolcuların hayatlarından ümit kestikleri kaptansız gemiye benzer.”

Şeyzerî, “Devlet Başkanının Nitelikleri” isimli eserine şu sözlerle başlar:

“Haberin olsun ki,

Halkın adâletli yönetime olan ihtiyacı, kıtlık içinde perişan olan bir toplumun, bol yağmura olan ihtiyacı gibidir. Toplumlar âdil yöneticinin idaresi altında, kendisini sulayan yağmurla yeşeren toprak gibi canlanır, hayat bulur. Hatta âdil yöneticilerin toplumlara olan faydası, suyun onlara olan faydasından daha çoktur...” Şeyzerî, devlet başkanında mutlaka bulunması gereken özellikler arasında “ahlâk”a önemle işaret eder. Ki, zaten erdem denilen şey de, ahlâk esaslı bir muhtevadır.

Şöyle der Şeyzerî:

“Ahlâk, övülen, iyi ve güzel davranışlar bütünüdür. Devlet başkanı, adâlet temelli bir yönetimi başarıyla uygulayabilmek için, ahlâkî erdem ve fâziletlerle donanmak durumundadır. Ahlâkın siyasetteki önemi için şöyle denilmiştir: ‘Siyaseti güzel olanın, başkanlığı devamlı olur.’

Haberin olsun ki;

Ahlâk, devlet başkanlarında bulunması zorunlu dört özellikten biridir.

Devlet başkanı, övülen ahlâkî davranışları kendinde toplayamazsa, yönetiminde aksaklık ve bozulmalar ortaya çıkar. Aşağıdaki söz bu gerçeği dile getirir: ‘Ahlâk, aklın göstergesidir. Ahlâkı olmayanın, aklı da yoktur. Aklı olmayanın ise siyaseti, siyaseti olmayanın da, iktidarı yoktur.’

Bazıları da şöyle demiştir:

‘Tevrat’ta okudum: Soyluluk, insanı süsleyen ziynetlerin en güzelidir. Soylu olmak karakterli olmaya, karakterli olmak akıllı davranışlara, akıllı davranışlar da ahlâklı olmaya bağlıdır.’

Bazı filozoflar da demiştir ki:

‘Ahlâk, devlet başkanının koruyucusudur. Onun zulüm yapmasını engeller, bilgiye yönlendirir. Halkı zorluk ve sıkıntıya sokmaktan sakındırır, şefkat ve merhametle davranmasını sağlar. Bu sebeple devlet başkanı ahlâkın üstünlüğünü kavramalı ve ahlâk sahiplerine değer vermelidir.’ “

Şeyzerî’ye göre, ahlâklı devlet adamının iki temel prensibi vardır. Bunlar, bilgiyle donanmak ve arzuları terk etmektir. Eğer, “Devlet başkanı ihtiras ve tutkuların esiri olmaktan korunabilir, zararlı özlem ve arzularını frenleyebilirse, doğru siyaset, akıl aynasında ona görünür.”

(Kaynak: Şeyzerî/Devlet Başkanının Nitelikleri, İlke Yayınları)
“Ahlak, Demokrasiden Daha Önemli”

Yaşadığımız çağdan bir isim olan sanatkâr Timur Selçuk, bir söyleşide şu tesbiti yapmıştı:

“21.yüzyıl emek ile sermayenin değil, ahlâklı ve ahlâksız insanların mücadelesi olacak!”

İşte hadise bu kadar net. Şu iyi bilinmeli ki, dünyayı kurtaracak en önemli sermaye, servet değil, ahlâk sistemidir. Ana mesele, paraya/makama sahip olmak, fakat esir olmamak meselesidir!

İnsanı kıymetli ve izzetli kılan, erdemli muhtevasıdır; yığdığı servetin büyüklüğü değil.

“Olmaya izin ver, olmaya yardımcı ol!” der filozof Heidegger. “Olmak” (iç olgunluk) kemâle erme, Batı düşüncesinde de, Doğu düşüncesinde de, erdeme tekabül eder. Bunun en derin analizini İbn Arabi’de de, Erich Fromm’da da bulmak mümkün. Erdem, bir yönüyle de ahlâkla ilişkilidir. Ahlâk, yani mânevî müeyyide endişesiyle/korkusuyla, aşırı/sapkın fiillerin dizginlenmesi, insanın azgınlığını terbiye eden iç sansür. Muhasebe ve murakabe idraki. Haddi aşmama şuuru. Vicdan denilen gözle görülmez mücerret cevher. Fransa Devlet Başkanı J. Chirac bunu için, yakın zamanlarda yaptığı bir konuşmada, “Ahlâk, barış ve demokrasiden daha önemlidir!” demişti.

Erdemli insan, erdemli toplum, erdemli dünyayı yeniden inşa edebilmek için ilk adım, bozulmamış zamanlara; sosyal, siyasî ve ahlâkî sapmanın ilk kavşağına/ilk kırılma noktasına, o ‘çatallı yol ağzına’ geri dönmek gerekir.

Eğer Doğu menşeli tefekküre peşin hükümlü bir itimatsızlığınız varsa, o zaman Batılı cins kafaların dediklerine kulak vermelisiniz. İşte size yadsıyamayacağınız cins bir Batılı düşünür: E.F. Schumacher! Bakınız ne diyor, bozulmalara karşı bir çıkış önerisinde bulunurken:
”En önemli görevimiz, bugün yürüdüğümüz çıkmaz yoldan geri dönmemizdir!”

“İçinizden insanları hayra çağıran, iyilikle emredip, kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun. İşte onlar gerçek kurtuluşa erenlerdir.” (Al-i imran/104) Sonuçlarına katlanmak şartıyla, isteyen istediği kıymeti/kıstası referans alabilir.

Erdemli devlet adamı demek, tabii ki iradesiz ve hükmetme gücünden yoksun idareci, demek değil. Despot ve acımasız olmamak şartıyla, elbette otorite gerekli. Ölçüyü ünlü mistik feylesof  Pascal’ın sözlerinde aramak gerekir: “Kuvvete dayanmayan adâlet âciz, adâlete dayanmayan kuvvet ise zalimdir!”

Demek ki, dünyadaki, toplumdaki sosyal-siyasî dengenin sihirli kelimesi: Adâlet!

Erdemli toplum isteği, bir taassubun değil, tam aksine yenileşme, ilerleme, zaman ötesine ulaşmanın itici dinamiği, ahlâkî ivmesidir. Bir Çin atasözü bu durumu çok güzel anlatır:
“Bir yerde küçük insanların gölgesi çok büyümüşse, bilin ki, orada güneş batmak üzeredir!”

Siyaset bilimcisi Maurıce Duverger, erdem yerine, erdemsizliği/şiddeti ve zorbalığı yol ve yöntem edinenler konusunda, İncil’den “Kılıç kullanan, kılıçla ölür!” sözünü ödünç alarak şunu söyler:
“Zor kullanarak başa geçen diktatörlerin çoğu, gene zora boyun eğerek devrilirler!”

Bir de, Montesquieu’ye ulak verelim: “Her şeyin sonunda âdil bir mahkemenin bulunacağı inancı, toplumda en büyük güven duygusunu sağlar.”

Çağları atlayıp, günümüze geldiğimizde, Prof. Dr. Nazif Gürdoğan da, sağlıklı bir toplum için erdeme dikkat çekerek, şöyle diyor:

“Ekonomiden politikaya, eğitimden sağlığa kadar her alanda erdem, aşırı uçlarda değil, ortada orta alandadır. Erdem gibi, adâlet ve başarı iyi ile kötünün, yoksulluk ile zenginliğin ve korku ile ümidin orta yerindedir. İki uç arasındaki ‘altın oranı’ tutturabilmek için, öncelikle iç dünyanın zenginleştirilmesi (erdemin şiar edinilmesi. O.Y.) gerekir.”

İnsanı yönetmek bir sanattır. Vukuf, karizma ve vizyon gerektirir. Bunun için, Eflatun, “Kendini idare etmesini bilmeyenler, yurttaşlarını yönetmek iddiasında bulunamazlar!” demiş.

Bizim geleneğimizde, özetle, “Eden, bulur!” denilmiştir. Ruhî bir şahsiyet olan Gurdjieff, bakınız bu ilahî dengeyi nasıl izah ediyor: “Diğer insanlara yardım elini uzattığınızda, siz de mutlaka yardım görürsünüz. Belki yarın, belki de yüz yıl sonra, ama mutlaka. Doğa, borcunun bedelini ödemek zorundadır. Bu bir matematik yasadır ve bütün hayat da, matematikten ibarettir.”

Maddî hazlara düşkün, aç gözlü; azgın ve mistik duyarlıktan, şiirsel incelikten yoksun, katı/dünyevî Amerikan hayat tarzından/telâkkisinden gına getiren ve düşlerin güzelliğine sığınan romantik şair Edgar Allan Poe, lâdinî dünyanın yabancısı olduğu uhrevî öz ve sezgiler hakkında şunu söyler:

“İnsanın içinde, modern felsefenin dikkate almak istemediği bir güç var. Bu isimsiz güç (ruhî cevher/mistik enerji) bilinmedikçe, pek çok insanî fiil açıklanamaz.”

İnsanı üstün kılan ve “emirlikten”, “eminliğe” yükselten aşkın muhteva, hiç şüphe yok ki, erdem donanımıdır.
“Vicdan, Yasalarla Olmaz”

Özgün bir üslupla, insan psikolojisini derinlemesine analiz eden Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu, vicdan-erdem-iç denetim konusunda, sarsıcı tesbitlerde bulunarak, şöyle diyor: “İçselleştirilmiş değerin bizdeki adı vicdandır. Okumuşunda vicdan yok. Bizdeki aydının aldığı müfredat malumata yöneliktir. (cevhere, ahlâkiliğe ve erdeme değil. O.Y.) Beynin sol yarım küresine yönelik bir eğitim alır. Toplumda en güçlüler vicdansızlar. Neden böyle bir durum oluşturuldu? Biz, din baskısından kurtulmak ve laik düzene geçmek isteyen bir düşünce içindeyiz. Bu nedenle eğitimciler değerleri hep din kaynaklı gördüler. Dinden kurtulmak için, değerleri işin içine almadılar. (Bu) Çok büyük bir hataydı. Çünkü, değerler din kaynaklı olabildiği gibi, tamamıyla yaşamdan gelen, yaşam felsefesinden gelen kaynaklardır. Toplumun olduğu her yerde, değerlerin olması lâzım. Vicdanın hâkim olmadığı toplumda, insanların birbirine güven duyması mümkün değil. Yasalarla vicdan olmaz. Güvenin oluşmadığı bir ülkede de, ekonomik refahı uzun süre ayakta tutmak mümkün değil. Bunlar artık konuşulmalı, insanlar düşünmeli. Açık seçik şunu söylüyorum, Türk kültürü (buyurgan sistem demek istiyor. O.Y.) hasta. Su hastaysa (kimyası bozuksa, kirlenmişse. O.Y.), eninde sonunda balık da hasta olur. (Sistemin vicdanı yoksa, fertlerin de olmaz, denilmek isteniyor. Bu gizli,  sembolik dil kullanma mecburiyeti bile, sistemin adâleti ve fazileti hakkında yeterli ip uçları veriyor zaten. O.Y.)  Balık hasta diye, kabahati sürekli balıklara bulmak, bilgece (erdemli, saygın) bir tavır değil. Suya bak!” (Fertler kötü ise, onları kötülüğe iten başat erke bak, onun tavrını sorgula! Balığı öldüren su ise, ferdi kötüleştiren de, zorba devlettir. O.Y.) (Hürriyet’te yayınlanan bir söyleşiden.)

İşte haysiyetli bir münevverin, ‘erdemsizliğe’ ve ‘devlet despotizmine’ karşı çıkışı, taassuba muhalif duruşu; isyanı ve bir mânâda -toplumun vicdanı olması hasebiyle-, özgürce yükselttiği sosyal-çığlık! Siz ey, toplum mühendisleri, hâlâ bu çığlığa, bu aydın sorgulamasına ve baştan beri işaret edilen cihanşümul “fazilet vurgusuna” duyarsız kalmaya devam edecek misiniz?

 

Olcay YAZICI
Şair-Yazar
« Son Düzenleme: Aralık 14, 2010, 01:07:42 ÖÖ Gönderen: dogudan »
- Sahsima ozel mesaj atmadan once Yonetim Hiyerarsisini izleyerek ilgili yoneticiler ile gorusunuz.
- Masonluk hakkinda ozel mesaj ile bilgi, yardim ve destek sunulmamaktadir.
- Sorunuz ve mesajiniz hangi konuda ise o konudan sorumlu gorevli yada yonetici ile gorusunuz. Sahsim, butun cabalarinizdan sonra gorusmeniz gereken en son kisi olmalidir.
- Sadece hicbir yoneticinin cozemedigi yada forumda asla yazamayacaginiz cok ozel ve onemli konularda sahsima basvurmalisiniz.
- Masonluk ve Masonlar hakkinda bilgi almak ve en onemlisi kisisel yardim konularinda tarafima dogrudan ozel mesaj gonderenler cezalandirilacaktir. Bu konular hakkinda gerekli aciklama forum kurallari ve uyelik sozlesmesinde yeterince acik belirtilmsitir.


Mart 29, 2008, 11:32:23 ÖÖ
Yanıtla #1
  • Ziyaretçi


GENÇ SOKRATES - Hangi yolla olursa olsun, bunu da denememiz gerekiyor kuşkusuz.

YABANCI - Sorun yalnızca denemekle kalsa onu kesinlikle buluruz. Ama onu iyice göstermek için müziğe başvurmamız gerekiyor. Söyle bakalım.

GENÇ SOKRATES - Ne söyliyeyim?

YABANCI - İşlek eller isteyen bütün sanatlar gibi müzik de bir çıraklık dönemi ister değil mi?

GENÇ SOKRATES - Evet.

YABANCI - Peki ama, bu bilimlerden birini ya da ötekini öğrenmeye karar vermek gene bu bilimlerle ilgili bir bilimin işidir, değil mi, ne dersin?

GENÇ SOKRATES - Evet, bir bilimin işidir.

YABANCI - Bu bilimin, birincilerden ayrı olduğunu kabul etmeyecek miyiz?

GENÇ SOKRATES - Evet, edeceğiz.

YABANCI - Hiçbirinin ötekilere emretmeyeceğini ya da birincilerin sonuncuyu emirleri altına alacağını ya da genel denetimle emretme hakkının sonuncuda olduğunu mu söyleyeceğiz?

GENÇ SOKRATES - Sonuncusu hepsine emretmelidir.

YABANCI - Öğrenmek gerektiğine ya da gerekmediğine karar veren bilimle, öğrenen ve öğreten bilim arasında, demek emir hakkını birinciye vermelidir, diyorsun.

GENÇ SOKRATES - Kesinlikle öyle.

YABANCI - Bunun gibi, inandırmak gerekli mi, yoksa değil mi? Karar veren bilimle inandırmasını bilen arasında da gene emir hakkını birinciye veriyorsun.

GENÇ SOKRATES - Hiç düşünmeden.

YABANCI - Peki öyleyse, halk topluluklarını okutacak yerde masal anlatarak kandırma gücünü hangi bilime vereceğiz.

GENÇ SOKRATES - Kuşkusuz, gene bu da söz biliminin olacaktır sanırım.

YABANCI - Ama, filan ya da falan kişiye karşı şu ya da bu durumda güç mü, yoksa inandırma mı yoksa yalnızca hiçbir şey yapmamak mı gerekip gerekmediğini bilmek konusunda kararı hangi bilime bırakacağız?

GENÇ SOKRATES - İnandırma sanatıyla söyleme sanatına emredene vereceğiz?

YABANCI - Bu da devlet adamının bilimidir, sanırım.

GENÇ SOKRATES - Pek iyi söyledin.

YABANCI - Görüyorsunuz ki şu ünlü sözbilim ( retorik ) çabucak devlet biliminden ayrılıyor: O başka bir bilim türündedir, başka bir bilime bağlıdır.

GENÇ SOKRATES - Evet.

YABANCI - Ama şu güç konusunda ne düşüneceğiz?

GENÇ SOKRATES - Hangi güç?

YABANCI - Kendilerine karşı savaşmayı kararlaştırdığımız kimselerle nasıl savaşmak gerektiğini bilmek gücünün de bir sanatı olduğunu söyleyecek miyiz? Yoksa o sanata yabancı mıdır diyeceğiz?

GENÇ SOKRATES - Nasıl diyebiliriz? Askerlik bilimiyle her türlü savaş hareketinin belkemiği olduğu belliyken.

YABANCI - Ama savaşmak mı yoksa barışla çözümlemek mi gerektiğini bilen ve kararlaştıran gücü de, ötekinden ayıracak mıyız, yoksa onunla aynı olduğunu mu söyleyeceğiz?

GENÇ SOKRATES - Kendi kendimizle çelişmeye düşmemek için ondan ayırmamız zorunludur.

YABANCI - Öyleyse, bundan önce söylediğimize bağlı kalmak istersek, ötekine emrettiğini söyleyeceğiz.

GENÇ SOKRATES - Bence de öyle.

YABANCI - Savaş sanatı gibi bilgin ve kapsamlı bir sanata, gerçek krallık sanatından başka hangi sanatı efendi olarak gösterebiliriz?

GENÇ SOKRATES - Hiçbirini.

YABANCI - Öyleyse devlet sanatının ancak kölesi olan bir bilimi, komutanların bilimini hiçbir zaman devlet bilimiyle aynı safa koyamayız.

GENÇ SOKRATES - Koymamız için bir neden yok.

YABANCI - Peki, yargıçların doğru hüküm verdikleri zaman kullandıkları erki de inceleyelim, bakalım.

YABANCI - Yargıçların yasayı koyan kraldan aldığı erki; bütün yasalara göre yargıya varmaktan, bu yasalara uyarak, doğru ya da eğriyi söylemekten, ne armağan, ne korku, ne acınma, ne de kin ve dostluğun kendisini elde edemeyeceğini, taraflar arasındaki kavgaları yasa koyucu tarafından kurulan düzene uygun olarak çözümlemesini önleyemeyeceğini göstermekten daha ileriye gidebilir mi?

GENÇ SOKRATES - Hayır, söylediğinden daha ileri gidemez.

YABANCI - Böylece, yargıçların asla krallık erkine kadar yükselemeyeceğini görüyoruz. Onların erki ancak yasaların bekçisi ve krallığın kölesidir.

GENÇ SOKRATES - Öyle olması gerekiyor.

YABANCI - Öyleyse, bütün bu bilimleri inceledikten sonra, hiçbirinin devlet bilimi olmadığını gördüğümüzü bilelim; zira gerçek krallık biliminin kendisi iş görmez, o kuramsal bir bilim değildir, ama iş görme gücünde olan bilimlere emreder; çünkü kent-devletlerde büyük işlere başlamak, onları yürütmek için elverişli ya da elverişsiz fırsatları o bilir; buyurduklarını yerine getirmek de ötekilere düşer.

GENÇ SOKRATES - Doğru.

YABANCI - Böylece biraz önce gözden geçirdiğimiz bilimler ne birbirlerine, ne de kendi kendilerine emrederler, ama her birinin kendine özgü bir işi vardır, her biri işine uygun bir ad almıştır.

GENÇ SOKRATES - Öyle görünüyor.

YABANCI - Ama hepsine emreden, yasalara ve bütün devlet işlerine bakan, her şeyi çok güzel dokuyan bilime, işinin yani görevinin tümelliği için oldukça geniş bir ad seçerek, devlet bilimi adını vermekle pek doğru bir ad vermiş oluyoruz sanırım.

GENÇ SOKRATES - Tamamıyla doğru.

YABANCI - Şimdi kent-devlette bütün türler konusunda açık bir görüş edindiğimize göre, kendi sırasında devlet bilimini de açıklamak için dokuma benzetmemizi kullanmak istemeyecek miyiz?

GENÇ SOKRATES - Kuşkusuz isteyeceğiz.

YABANCI - Öyleyse şimdi krallığın atkı görevini, özünü, atkı tarzını ve bize dokuduğu kumaşın türünü açıklamamız gerekiyor sanırım.

GENÇ SOKRATES - Kuşkusuz.

YABANCI - Görüyorum, pek güç bir ispata giriştik.

GENÇ SOKRATES - Bununla birlikte, her ne pahasına olursa olsun sonunu getirmek gerek.

YABANCI - Erdemin bir bölümünün her hangi bir bakımdan erdemin başka bir türünden farklı olması, halkın kanılarına dayanan tartışmacılara güzel bir çekişme konusu verir.

GENÇ SOKRATES - Anlamadım.

YABANCI - Başka türlü anlatayım... Cesareti erdemin bir bölümü olarak görürsün sanırım.

GENÇ SOKRATES - Elbette.

YABANCI - Oysa bilgelik erdemin bir bölümü olmakla birlikte cesaretten başka bir şeydir.

GENÇ SOKRATES - Evet.

YABANCI - Öyleyse, bu iki erdem üzerine başkalarını şaşırtacak bir şey söyleme cesaretini gösterelim.

GENÇ SOKRATES - Hangi şey?

YABANCI - Çünkü bir bakımdan birbirlerinin düşmanıdır ve bulundukları varlıkların birçoğunda düşman yan olarak karşı karşıya yer alırlar.

GENÇ SOKRATES - Ne demek istiyorsun?

YABANCI - Her zaman herkesce söylenenin tam tersi bir şeyi söylemek istiyorum: Çünkü, erdemin bütün bölümlerinin doğal olarak birbirlerinin dostu olduğu söylenir, değil mi?

GENÇ SOKRATES - Evet.

YABANCI - Öyleyse, dostlukların söylendiği kadar mutlak olup olmadığını ya da, daha çok kardeşleriyle kavgada olan biri bulunup bulunmadığını çok dikkatle inceleyelim.

GENÇ SOKRATES - Peki, bu incelemeyi nasıl yapacağız, söyler misin?

YABANCI - Bütün alanlarda, güzel dediğimiz halde biribirine karşıt iki tür olarak sıraladığımız şeyleri aramakla.

GENÇ SOKRATES - Daha açıkça anlatır mısın?

YABANCI - Cisimlerde, ruhlarda ya da sesin hareketlerinde görülen, gerçek şeylere ya da müzikçiyle ressamın taklitle oluşturduğu hayallere ait olan çeviklik ve çabukluğu hiç övdün mü? Ya da başkalarının övdüğünü işittin mi?

GENÇ SOKRATES - Peki, sonra?

YABANCI - Bu şeylerin nasıl övüldüğünü anımsıyor musun?

GENÇ SOKRATES - Hayır.

YABANCI - Anladığımız sözlerle anlatabilecek miyim acaba?

GENÇ SOKRATES - Niçin anlatamayacaksın?

YABANCI - Kolay bir şey olduğunu sanır görünüyorsun. Gel de birbirine karşıt türler üzerinde inceleyelim. Öyle ya, birçok işte, birçok durumda düşüncenin, bedenin ya da sesin çabukluğu, gücü ve canlılığıyla coştuğumuz zaman, hayranlığımızı bildirmek için ancak: enerji (energeia) sözünü bulabiliyoruz.

GENÇ SOKRATES - Nasıl dedin, bir daha anlatır mısın?

YABANCI - Söz gelişi canlı ve enerjik, çabuk ve enerjik ya da güçlü dediğimiz zaman, bütün bu özelliklere söylediğim ortak adı vererek onları övüyoruz.

GENÇ SOKRATES - Evet.

YABANCI - Peki ama bir şeyin yavaşça yapılması da yeni bir tür değil midir? Onu da çoğu zaman birçok şeylerde övmüyor muyuz?

GENÇ SOKRATES - Elbette övüyoruz.

YABANCI - Bundan söz ederken de bundan öncekilerin karşıtı sözler kullanmıyor muyuz?

GENÇ SOKRATES - Nasıl?

YABANCI - Yavaşlığını ya da tatlılığını beğendiğimiz düşünceyi ya da işleri, ya da düz ve ağır sesleri, ya da her uyumlu hareketi ve yerinde bir yavaşlıkla oluşan her sanat eserini sakin ve uslu akıllı diye nitelediğimizde güçten değil, alçakgönüllülükten ve azla yetinirlikten söz ederiz.

GENÇ SOKRATES - Pek doğru.

YABANCI - Tersine, bu birbirinin karşıtı niteliklerin biri ya da öteki yersizce ortaya çıkarsa dilimizi değiştirir, onlara karşıt adlar vererek, eleştiririz.

GENÇ SOKRATES - Nasıl dedin?

YABANCI - Sözünü ettiğimiz şeyler bize yerinde olandan daha şiddetli, daha çabuk, daha sert görünürlerse onlara şiddetli, taşkın deriz; gerektiğinden daha ağır, daha yavaş, daha yumuşak görünürlerse, o zaman da onlara gevşek deriz. Bu niteliklerde karşıtlar olan ölçü ve enerji nitelikleri hemen her zaman bize talihin iki düşman yan olarak yarattığı, gördükleri işlerde birbirlerine karışmayacak karakterler olarak görünürler; onlara sahip ruhlar arasında da, biraz dikkat edince aynı çarpışmayı görürüz.

GENÇ SOKRATES - Nerede?

YABANCI - Şimdi söylediğimiz bütün durumlarda ve doğal olarak başka birçoklarında. Çünkü birinci ya da ikinci eğilimle olan ilgilerine göre, kendi doğalarını buldukları eğilimi över, ötekini yererler, yabancı bulurlar; böylece de sayısız neden yüzünden sonsuz kinlere düşerler.

GENÇ SOKRATES - Bana da öyle geliyor.

YABANCI - Karakterlerin bu basit çarpışması henüz bir oyundan başka bir şey değil. Ama ciddi şeylerde, kent-devletlerin başına gelen en korkunç hastalıktır.

GENÇ SOKRATES - Hangi ciddi şeylerde demek istiyorsun?

YABANCI - Doğal olarak, hayatın yönetimiyle ilgili şeylerde. Öyle ya, son derece ölçülü yaradılışta birtakım kimseler vardır ki tükenmez huzur ve dinginlik içinde yaşamak istediklerinden kendi işleriyle uğraşmak için ötekilerden ayrılır, yalnızlığa çekilir, kendi devletleri içinde olduğu gibi yabancı devletlere karşı da böyle davranırlar; onlarla da barışa hazırdırlar. Böylece isteklerine uygun yaşamaya alıştıkları zaman, gerçekten yersiz bir barış aşkıyla, farkına varmadan, bütün savaş güçlerini yitirir, çocuklarını da bu güçsüzlük içinde yetiştirir ve kendilerini ilk saldıranın eline bırakırlar. Kendileriyle çocuklarının ve yurtlarının, farkına varmadan özgürlükten tutsaklığa kaydığını görmek için uzun zaman beklemelerine de gerek kalmaz.

GENÇ SOKRATES - Ne acı, ne korkunç yazgı!

YABANCI - Ya daha çok enerjiden yana kayanlar için ne diyeceğiz? Hep ülkelerini yeni bir savaşa sokmak için koşturmayacaklar mıdır? Bu türlü hayata karşı besledikleri çok fazla hırs yüzünden yurtlarını çok güçlü kinlerle karşı karşıya bırakarak tamamıyla yok olmaya sürükleyip düşman boyunduruğu altına götürmeyecekler midir?

GENÇ SOKRATES - Bu da doğru.

YABANCI - Öyleyse- bu iki tür ruh arasında sürekli ve derin düşmanlık ve kavga bulunduğunu kabul etmemek olur mu?

GENÇ SOKRATES - Olmaz!

YABANCI - Böylece araştırmamızın birinci noktasını kanıtlamadık mı? Başka türlü söylersek, erdemin bazı bölümlerinin, -ki azı da değildir- yaradılıştan birbirine karşıt olduklarını, bulundukları ruhlarda da aynı karşıtlıkları doğurduklarını göstermedik mi?

GENÇ SOKRATES - Gösterdik sanıyorum.

YABANCI - Şimdi şu noktayı inceleyelim.

GENÇ SOKRATES - Hangi noktayı?

YABANCI - Şimdi, birleştirici bilimler arasında, en önemsizi de olsa eserlerinden her hangi birini yaratmak için, iyi öğeleri de, kötü öğeleri de kullanmayı kabul eden biri var mıdır; ya da her bilimin işi, her alanda, olabildiğince kötü öğeleri alıkoymak ve birbirine benzeyen ya da benzemeyen bu öğelerin hepsini bir araya toplayarak, onlarla kendine özgü bir özelliği ve yapısı olan bir eser oluşturmak mıdır ? diye soralım.

GENÇ SOKRATES - Kuşkuya olanak var mı?

YABANCI - Siyasette de böyledir: bizim siyasetimiz gerçekten doğaya uygun siyaset... Bir devlet kurmak için kötülerle iyileri rasgele bir yığın halinde toplamayı asla istemeyecektir, ama kuşkusuz ilkin uyruğunu siyasette denemekle işe başlayacak, deneme bitince de onları bu işi bilen, usta eğitimcilerin eline verecektir. Bununla birlikte emir ve yönetimi elinden bırakmayacaktır. Dokumacılık bilimi de atkıcılarla kendisine dokuyacağı gereçleri hazırlayan başka bütün yardımcılarla böyle yaptığı gibi bütün hareketlerine emir ve yön vermek için hep yanlarında bulunur, her birine kendi dokumacılık işi için yararlı sandığı şeyleri gösterir.

GENÇ SOKRATES - Pek doğru.

YABANCI - Krallık bilimi de, yasaların koruması altında öğretim ve eğitimi yönetenler karşısında böyle hareket edecektir, sanırım. Yönetim erkini kendi eline alacak, kendi bileşimine uygun karakterleri yetiştirmeye yaramayan hiçbir çalışma ve alıştırmaya izin vermeyecektir. Kendilerine enerji, ölçü ve başka erdemli eğilimleri vermek olanağı olmayan, tersine, kötü bir doğanın taşkınlığıyla tanrısızlık, ölçüsüzlük ve haksızlığa sürüklenen karakterler varsa, onları da ölüm ya da sürgün gibi cezalarla sistemin dışına atacaktır.

GENÇ SOKRATES - Şimdi yapılan da aşağı yukarı budur.

YABANCI - Bilgisizlik ve alçaklık çamurunda yan gelip yatanları da kölelik boyunduruğuna koşacaktır.

GENÇ SOKRATES - Pek iyi.

YABANCI - İyi bir eğitimin erdemli kılabildiği, özel bir yöntemin de birbirine karıştırıp hamur edebileceği kadar iyi olan ötekilere gelince, karakterinin sertliği erişince kendini gösterdiğine hükmeder; ölçüye doğru eğilirse, o zaman da onlarda, mekik ipliğinin yumuşak ve gevşek kumaşını bulur, eğilimleri de birbirine karşıt olduğundan, onları bir arada bağlamaya ve aşağıdaki gibi atkılamaya uğraşır.

GENÇ SOKRATES - Nasıl?

YABANCI - İlkin, akrabalıklara göre, ruhlarının ölümsüz bölümünü tanrısal bir iple toplar, bu tanrısal parçadan sonra da, hayvansal kısmını insanlık ipleriyle toplar.

GENÇ SOKRATES - Bununla da ne demek istiyorsun?

YABANCI - Ruhlarda güzel, iyi, doğru ile karşıtları konusunda gerçekten doğru ve sağlam bir kanı belirirse, bunun daimonluk bir ırkta ortaya çıkan tanrısal bir şey olduğunu söylüyorum.

GENÇ SOKRATES - Gerçekten böyle demek gerek.

YABANCI - Oysa, yalnızca krallık biliminin Musasından (müz) yardım gören devlet adamıyla bile yasa koruyucunun, biraz önce sözünü ettiğimiz iyi eğitimin yetiştirdiği ruhlara böyle bir kanıyı işleyebilmek ayrıcalığına sahip olduğunu bilmiyor muyuz?

GENÇ SOKRATES - Herhalde böyle olsa gerek.

YABANCI - Ama, Sokrates, buna gücü yetmeyene söylediğimiz adları vermekten sakınalım.

GENÇ SOKRATES - Pek doğru.

YABANCI - Öyleyse, enerjik bir ruh gerçeği bu biçimde kavradığı zaman dinginleşmez mi? Kendisini doğruluk düşüncesine daha isteyerek açmaz mı? Gerçeği bu biçimde sezmediği zaman da, daha çok hayvansal bir vahşiliğe sürüklenmez mi?

GENÇ SOKRATES - Ona hiç kuşku yok.

YABANCI - Ama ölçülü doğa konusunda ne diyeceğiz? Böyle konular gerçekten onu, hiç olmazsa kent-devletteki hayatın gerektirdiği kadar ölçülü, uslu kılmaz mı? Oysa, söylediğimiz ışıklardan yoksun kalınca da, pek yerinde olarak, utanç verici bir miskinlik ünü kazanmaz mı?

GENÇ SOKRATES - Kuşkusuz.

YABANCI - O zaman da bu bağın sürekli olarak ne kötüleri kötülerle, ne de kötüleri iyilerle atkılamayacağını söylemek gerekmez mi? Hiçbir bilim bu türlü kimseler için bu bağı ciddi olarak kullanmayı düşünmez.

GENÇ SOKRATES - Nasıl düşünsün?

YABANCI - Yalnız soylu bir karakterle doğan, doğaya uygun bir eğitim alan kimselerdedir ki yasalar bu bağı doldurabilirler; sanat bu çareyi ya da ilacı onlar için yaratmıştır; o, dediğimiz gibi, doğa bakımından ne kadar birbirine benzemeseler de, eğilimleri ne kadar karşıt olsa da, erdemin bölümlerini birbirine bağlayan, gerçekten tanrısal bir bağdır.

GENÇ SOKRATES - Olduğu gibi gerçek.

YABANCI - Tümüyle insanlık olan öteki bağlara gelince bu bağ bir kez yaratıldıktan sonra onları düşünmek de, düşündükten sonra gerçekleştirmek de artık güç değildir.

GENÇ SOKRATES - Bu nasıl oluyor, hangi bağlardan söz ediyorsun?

YABANCI - Devletten devlete evlenmelerin, gençlik değiş tokuşuyla, kişiden kişiye kız verip kız almaların yarattığı bağlardan söz ediyorum. Oysa birçokları çocuk dünyaya getirmeye elverişli olmayan şartlarda birleşiyorlar.

GENÇ SOKRATES - Nasıl?

YABANCI - Bu işte, para ve mevki peşinde koşanlar olduğunu söylemeye gerek var mı?

GENÇ SOKRATES - Hayır.

YABANCI - Irk düşüncesiyle davrananlardan söz etmek, bunların davranışlarının neresinde kusur ettiklerini göstermek daha iyi olur sanırım.

GENÇ SOKRATES - Doğru.

YABANCI - Bunlar her türlü doğru aklın dışında davranırlar, derhal elde edecekleri rahatlık ve kolaylıkla peşinde koşarlar, başkalarına nefret besleyip, benzerlerine bağlanırlar; çünkü her şeyden önce nefretleriyle davranırlar.

GENÇ SOKRATES - Nasıl?

YABANCI - Ölçülüler kendi mizaçlarında kimseler arar, eşlerini olabildiği kadar bu çevreden seçerler, kızlarını da bu çevreden evlendirirler; sonra, enerjik kuşaktan olanlar da, kendi doğalarına kavuşmak için birinciler gibi davranırlar. Oysa her iki kuşağın da tam tersini yapması gerekirdi.

GENÇ SOKRATES - Niçin, nasıl?

YABANCI - Çünkü, kuşaklar boyu ölçülü karakterle karışmamış olarak kalan enerji, başlangıçta gücünün bütün parlaklığını verdikten sonra, sonunda gerçekten çılgın delilikler halinde, elbette soysuzlaşacaktır.

GENÇ SOKRATES - Olabilir.

YABANCI - Öte yandan, fazla ölçülü ve çekingen bir ruh, enerjik atılganlıkla birleşecek yerde, kuşaklar boyunca olduğu gibi ürerse, ancak aşırı yumuşak olabilir. Sonu da tam bir sakatlık ve güçsüzlüktür.

GENÇ SOKRATES - Bu da olabilir.

YABANCI - Görüyorsun ki bunlar, bu iki kuşak iyiyle kötü üzerine aynı düşünceyi taşıdıkları zaman, oluşturulması hiç de güç olmayan bağlardır. Çünkü dokuyucu kralın bütün işi, ölçülü karakterle enerjik karakter arasında bir ayrılık ortaya çıkmasına asla izin vermemek, tersine, onları düşünce, şeref, şan ortaklığıyla bir arada dokumak, böylece yumuşak ve söylenildiği gibi iyice sıkı bir kumaş oluşturmak, sonra kent-devletlerindeki devlet işlerini eşit olarak ellerine vermektir.

GENÇ SOKRATES - Nasıl?

YABANCI - Bir tek baş gereken yerde, her iki karakterde olan birini seçmek; birçok baş gerektiği zaman da her iki yaradılışa eşit pay vermek. Ölçülü mizaçta kimseler gerçekten pek düşünceli, doğru, hiçbir şeyde atılgan olmayan insanlardır; ama iş için gereken hırçınlık ve keskinlik, çeviklik ve kararlılık onlarda yoktur.

GENÇ SOKRATES - Buna da diyeceğim yok.

YABANCI - Enerjiklerde de doğruluk ve düşüncelilik ötekilerden daha az bulunur, ama harekete geçmek gerekince herkesten daha atılgandırlar. Bundan ötürü, kent-devletlerde bu iki yaradılış birleşmeyince, devlet için olduğu kadar, kişiler için de işlerin yolunda gitmesine olanak yoktur.

GENÇ SOKRATES - Bu besbelli bir şey.

YABANCI - Öyleyse şimdi, krallık bilimi, her ikisi de insanca olan enerji ve ölçü karakterlerini ele alarak, her iki hayatı anlaşma ve dostlukla bir arada topladığı ve birleştirdiği, böylece kumaşların en güzelini, kusursuzunu oluşturduğu, her kentte köle ve efendi bütün halkı bu kumaşın içinde dürdüğü, ikisini birden mekiğinde dokuduğu ve kente, hak ettiği bütün mutluluğu durup dinlenmeden sağlayarak, emir ve yönetimi altında bulundurduğu zaman, devlet sanatının dokuduğu kumaşın, hiç aksamadan tamamlandığını söyleyebiliriz


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
0 Yanıt
2704 Gösterim
Son Gönderilen: Mayıs 15, 2007, 01:41:56 ÖÖ
Gönderen: Supeluta
5 Yanıt
4196 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 01, 2007, 12:05:32 ÖÖ
Gönderen: nietzsche
21 Yanıt
6916 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 02, 2008, 11:59:56 ÖS
Gönderen: paragon
48 Yanıt
25119 Gösterim
Son Gönderilen: Ekim 28, 2017, 01:35:49 ÖÖ
Gönderen: night manager
3 Yanıt
2202 Gösterim
Son Gönderilen: Mayıs 27, 2009, 05:39:12 ÖS
Gönderen: amerbach
2 Yanıt
2115 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 26, 2009, 08:25:17 ÖÖ
Gönderen: erdal
2 Yanıt
2551 Gösterim
Son Gönderilen: Mart 24, 2017, 05:30:34 ÖÖ
Gönderen: jakobiyen
9 Yanıt
6228 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 30, 2014, 02:02:19 ÖÖ
Gönderen: Alşah
0 Yanıt
1251 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 27, 2014, 05:46:47 ÖÖ
Gönderen: MysticMind
9 Yanıt
2506 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 04, 2015, 10:40:31 ÖS
Gönderen: hypatia