Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: MASONLUK TARİHİ'NDE ANLATILMAYANLAR - 1  (Okunma sayısı 3469 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Eylül 16, 2009, 10:44:26 ÖÖ
  • Seçkin Üye
  • Uzman Uye
  • *****
  • İleti: 7281
  • Cinsiyet: Bay


GİRİŞ – GENEL OLARAK TARİH

Masonluğun Tarihi’ne girmeden önce şunu söylemeliyim: Genel olarak tarihsel bilgiler beni biraz tedirgin ediyor. Kimi zaman tarih kitaplarında ya da ansiklopedilerde anlatılanların bazısının doğru olup olmadığı konusunda zihnimde kuşkular beliriyor.

Bu duyguyu belki siz de yaşamışsınızdır. Anlatılagelmiş olan bir tarihçeye inanırsınız, güvenirsiniz ama sonra ortaya öyle bilgiler, öyle bulgular çıkar ki, ne denli yanlış şeylere inanmış olduğunuzu görürsünüz. Tarihsel bilgilere güveninizi yitirirsiniz. Bir kez güveninizi yitirdiniz mi, önce o tarihçiyi, sonra belki hiçbir kusuru olmayan diğerlerini de kuşkuyla karşılamaya başlarsınız; acaba yazdıklarının, anlattıklarının neresi, ne kadarı doğru, neresi ve hangileri uydurma diye.

Oysa tarihi bilmek gereklidir. İnsan tarihi bilmeli ki, bugününü ona göre düzenlesin, geleceğine ona göre yön versin. Bu, özellikle tarihte yapılmış olan yanlışlardan ders alınarak, benzerlerinin yinelenmemesi bakımından pek önemlidir.

Tarih bir bilim midir?... Tarihçiler öyle olduğunu söyler.

Bence değildir çünkü bilimsel yöntemin uygulanmasına elvermez. Tarihte gözlem vardır, inceleme vardır, karşılaştırma vardır; fakat deney ve sınama yoktur. Bu nedenle tarih, eldeki verilerden yararlanılarak, olabildiğince bilimsel bir yaklaşımla düzenlenmiş bir birikimdir. Bu veriler, arkeolojik ve antropolojik bulgular, belgeler, eskiden kalma nesneler gibi şeylerdir.

Bunların arasında doğruluğu en kuşkulu olanı da belgelerdir. Oysa bir tarihçi için çok önemlidir bunlar.

Birçok yerde ve birçok dönemde egemenler, bu belgeleri kendi işlerine geldiği gibi düzenletmiş, düzenlenmiş olanı değiştirtmiş ve hoşlarına gitmeyenlerin birer tarihsel bilgi olarak belgelenmesini engellemişlerdir.

Dolayısıyla tarih, ilgili yer ve dönemdeki egemenlerin istediklerinin, uygun bulduklarının anlatısı olmaya dönüşmüştür.

Fransa Tarihi’ndeki bir olayın üzerine bir yerde yapılmış bir değerlendirmeyi anımsıyorum. Şöyle diyordu: «14. Louis’nin “kimin oğlu” olduğunun önemi yoktu. Önemli olan, kimin oğlu olması gerektiğiydi.»

İki örnek vermek istiyorum.

Birincisi kolayca erişebileceğimiz bur tarihsel bilgidir. M.Ö. 1295 yılında anlaşmaya (?) bağlanmış olan ünlü Kadeş Savaşı… Bu savaşa ilişkin elimizdeki tarihsel bilgilerin doğru olduğuna güvenebiliriz. Çünkü savaşı Hititler de Mısırlılar da anlatmıştır. Yıllarca süren bu savaş her iki kaynakta da aşağı yukarı aynı şekilde geçer. Ancak sonuç farklı yorumlanmıştır. Her ikisi de bu savaşı kendisinin kazandığını ileri sürmüştür. Aslında berabere gibi görünüyor.

İkinci örnek bir zamanlar TRT televizyonunda yayınlanmış bir program; çok yıllar önce, henüz TRT haftada sadece üç ya da dört gün birkaç saat yayın yaptığı sıralarda… Programın adı “Türkiye Üzerine Oyunlar”, sunucusu Can Gürzap idi. Öyle şeyler anlatılıyordu ki o programda; okullarda okutulan Türkiye Cumhuriyeti Tarihi dersinin ne gibi yanlışlıklarla dolu olduğunu (olabileceğini) görüyordunuz. Fakat program bir süre sonra yayından kaldırıldı. Oysa bitmemişti ve sunucu bir sonraki programda ne anlatılacağını da söylemişti. Demek ki bu programın kapsam metni önceden iyice gözden geçirilmemişti ve resmi tarih bilgilerine göre anlatılmaması gereken şeyler içeriyordu.

Tarihçi ne yapar?... Bilgileri ve belgeleri inceler; derleyip toparlar ve bize sunar. Bu bilgiler arasında kronolojik kopukluklar vardır; “anakronizm” de denilen zamansal uyumsuzluklar vardır. Tarihçi bunları sevmez; kendi eğilimine göre düzeltir. Boşlukları hiç sevmez; istatistiksel ya da geometrik bir yöntem uygular gibi interpolasyon ile arasını doldurur ve bize bir bütün olarak sunar. Anlaşılmazlıklar ya da aslında olmaması gereken türde olaylar vardır. Bunlardan da hoşlanmaz; kendine göre bir yorum yapar ama bunun kendi bireysel yorumu olduğunu söylemez; önümüze tarihsel gerçek biçiminde koyar.

Dolayısıyla tarihsel bilgi, biraz da tarihçinin istediği gibi şekillenir.

Oysa tarih objektif olmalıdır. Ancak çoğu kez olamamıştır. İşin içine sübjektif düşünceler ve değer yargıları girmiş ama bunlar sonradan unutulmuş olduğu içindir ki, sonraki dönemlere sanki bir objektif birikim gibi yansımıştır.

Biz de çaresiz, eskiyi bilmek, ondan ders alıp günümüzü düzenlemek, geleceğe yönelmek bakımından yanlışa kapılırız.

Sözünü ettiğim tarihçi bugünün değil, eskinin tarihçisidir. Doğruları yazmış olsa bile onun yazdıkları yakılmış, yok edilmiş ya da yitirilmiştir. Fakat bu olaydan önce bir başka tarihçi onun anlatmış ya da yazmış olduklarının bir kopyasını çıkarmıştır. Dolayısıyla özgün yapıt yoktur. Ancak özgün anlatı ya da yapıtın yerine özgün kopyası ya da kulaktan dolma bilgilerle düzenlenmiş olanı vardır ve o özgün kopya ya da ikinci yazılım özgün yazım ya da anlatımın yerini alır. O da yok olduğunda onun yerine ondan çıkarılmış ya da edinilmiş olanı geçer. Her kopyalama ya da aktarımda birtakım değişikliklere de uğrar.

Böylece asıl ve doğru tarihsel bilgi bize uzanana dek çok farklılaşır; bambaşka bir biçim alır. Biz de başka çaremiz olmadığı için ona inanır, güveniriz.

Derken, hiç olmadık bir yerde, hiç beklenmedik bir belge ele geçer. Bu belge, daha önce yazılmış olanları yer yer çürütmektedir. Buna göre tarihin bur bölümünün yeni baştan yazılması gerekmektedir. (Nag Hammadi Belgeleri gibi)

Pek basit bilinen bir örnek vereyim. Miladi takvim sıfır yılında başlar. Nedir bu sıfır? İsa’nın doğduğu yıl… Yüzyıllarca bu böyle geldikten sonra, İsa’nın aslında bu takvim yılına göre M.Ö. 7 yılında doğmuş olduğu saptanmıştır. Eyvah!... Şimdi ne olacak? İsa’nın doğuş tarihini esas alarak ne varsayımlar yapılmıştı oysa!... Takvimi bile değiştirmek gerek. Ancak işte bu göze alınamamıştır. Özellikle Vatikan önceleri bunun doğru olmadığı üzerinde diretmiş hatta bu iddiada olanları aforoz etmeye bile kalkışmış ama sonra bakmıştır ki olacak gibi değil, bu gerçeği kabullenmek zorunda kalmıştır. Bu isim üzerine bir sünger çekilmiştir. Zaten yapılabilecek başka bir şey de yoktur.

Yılının yanı sıra bir de İsa’nın doğum günü vardır. Söyler misiniz nedir İsa’nın doğum günü?... (Bu işin aslını bilenlerin gülümsediklerini duyumsuyorum.)

Masonluğun Tarihi de bir bakıma işte öyle… Azı 17. yüzyılın ikinci yarısında, çoğu 18. yüzyıl ortalarında o Masonluğun o döneme kadarki tarihçesini yazanlar olmuş. Bu bağlamda ünlü masonik tarihçilerin yapıtları masonların ellerinde dolaşmış yıllarca; William Hutchinson, Albert G. Mackey, Robert F. Gould, George Oliver, Henry Wilson Coil gibi…

Bir de tüm onların yazdıklarının üzerine yakın geçmişimiz sayılabilecek 20. yüzyıl ortalarında bulunmuş belgelerdeki bilgiler var.

Bir de Masonluk ile bağdaşık ya da ilintili olmayan, her birinin güvenilirliği elbette ayrı ayrı sorgulanabilecek diğer tarihsel bilgiler var.

İşte tüm bunlar göz önüne alındığında, Masonluğun Tarihi’nin de yer yer bugüne dek yazılmış ve anlatılmış gibi olmayabileceğine ilişkin düşünceler doğuyor insanın zihninde.

Hele konu Çağdaş Masonluğun ilk oluşumuna gelince…

İşte benim işlemek istediğim konu budur. Bakalım Masonluğun bu anlatılmamış tarihçesinde neler yer alıyor?

Elbette benim anlatacaklarım da doğru olmayabilir. Üstelik ben tarihçi de değilim. Dolayısıyla baştan söylemeliyim: Sakın anlatacaklarıma “kesin doğrular” diye inanmayın. Araştırın, inceleyin. Fakat anlatacaklarımı beğenmeyip yadsıyacak olanlar da bu sözümü bana karşı kullanmasın lütfen… Herkes akıl yoluyla düşünsün, başka nedenlerle yanlışlara kapılmasın.

Birdenbire aklıma bir anım geldi, onu anlatacağım…

Yılını tam olarak anımsayamıyorum ama 1996 ya da 1997 olsa gerek. Bir çok uluslu (global) şirkette çalışıyordum o sıra. Birtakım görüşmelerde bulunmak üzere şirketin merkezine New York’a gitmiştim. O sırada o şirkette dünya çapında bir istatistiksel araştırma yapılıyormuş; şirketin gelecek yıllardaki stratejisinin oluşturulmasına kaynak hazırlamak üzere. Benim orada olduğumu duyunca araştırmayı yapan komisyonun başkanı «Ne güzel bir rastlantı. Yarın Türkiye’yi konuşacaktık. Siz de katılır mısınız?» dedi. Bir de bana henüz bitirilmemiş olmakla birlikte yarınki gündemde görüşülecek olan sonuç metni tasarısını verdi.

Bu tasarıya bir göz attım ki, aman Allah!... Ben sosyo-ekonomiden pek anlamam ama görebildiğim kadarıyla burada çok büyük yanlışlar var. İşin ilginç yanı biliyorum ki bizim şirketin Türkiye’deki genel müdürü bir yıl önce Brüksel’de düzenlenmiş bir konferansa gitmiş ve o konferansta Türkiye’nin gelişimine ilişkin birtakım irdelemeler yapılmış, sosyal ve ekonomik göstergeler ortaya konmuştu.

Hemen bizimkilere fax çektim. Durumu özetleyerek bana o Brüksel konferansındaki göstergelerin gönderilmesini istedim. Gönderdiler. O gece sabaha kadar oturdum. Yapılacak toplantı için bir konuşma metni hazırladım.

Toplantıda başkan önce ortaya tasarımı koydu. Birkaç komisyon üyesi söz aldı. Onlar da yalan yanlış şeyler söyledi. Sonra başkan bana beş dakikalık bir konuşma yapmam için söz verdi. Ben o limiti aşarak 15 dakika kadar süren konuşmamı yaparken başkanın terlediğini, kızarıp bozardığını görebiliyordum. Örneğin şöyle bir şey yazmışlardı: «Türkiye de henüz mobil telefon sistemi yoktur.» Oysa o tarihte iki şirket vardı; birinin üyesi 500 bin ötekinin 100 bindi. (Bu rakam bugün için komik ama o zaman o kadardı.)

Konuşmamı bitirince başkan şöyle dedi:

«Katıldığınız için teşekkür ederiz. Ancak bizim saptamış olduğumuz bilgiler doğrudur.»

Lütfen siz de benim anlatacaklarımı onun gibi karşılamayın. En azından bir bakın içinde doğruluk payı olanlar bulunup bulunmadığına.

Anlatacaklarımın birinci aşaması, bugün kısaca “Masonluk” dediğimiz, masonların kimi zaman “Spekülatif Masonluk” olarak andığı çağdaş kurumun doğuşu öncesi ve bu doğuşun nasıl gerçekleştiğidir. Bunun birkaç paragrafta biteceğini sanmayın. Çok uzun sürecek ve okuyacak olanlara da sabır dilemem gerekli.

Ancak asıl konuya girmeden önce, bilenler için anımsatmak, bilmeyenler için bilgilendirmek amacıyla Masonluğun anlatılmış tarihçesinin bir genel özetini vereceğim. İşte o çok kısa.

Bu çalışmayı da her biri kendi başına eleştirilebilsin diye birbirini izleyen ayrı başlıklar altında sunacağım.

Bu giriş ister istemez çok uzun sürdü; bölemedim. Bundan sonrakileri daha kısa tutmaya çalışacağım.

Sevgilerle,
ADAM OLMAK ZOR İŞ AMA BUNUN İÇİN ÇALIŞMAYA DEĞER.


Eylül 04, 2019, 04:12:53 ÖS
Yanıtla #1

Dip not; Can Gürzap’ın bahsetmiş olduğunuz “Türkiye üzerine oyunlar” programlarına nasıl ulaşabilirim?

2. bölümden devam edelim okumaya  :).
Errare humanum est.


Eylül 04, 2019, 04:45:42 ÖS
Yanıtla #2
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 3016
  • Cinsiyet: Bay

Can Gürzap’ın bahsetmiş olduğunuz “Türkiye üzerine oyunlar” programlarına nasıl ulaşabilirim?


https://youtu.be/pktFee2VzJ0


« Son Düzenleme: Eylül 04, 2019, 04:47:44 ÖS Gönderen: NOSAM33 »
audi-vide-tace
    dinle-gör
        sus


Eylül 04, 2019, 05:38:13 ÖS
Yanıtla #3

Can Gürzap’ın bahsetmiş olduğunuz “Türkiye üzerine oyunlar” programlarına nasıl ulaşabilirim?


https://youtu.be/pktFee2VzJ0

Buna benden ulaştım sayın Nosam33. Ama programın tamamına, tüm bölümlere ulaşamıyorum.

Sevgiler.
Errare humanum est.


Eylül 04, 2019, 06:14:21 ÖS
Yanıtla #4
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 3016
  • Cinsiyet: Bay

audi-vide-tace
    dinle-gör
        sus


Eylül 04, 2019, 11:11:51 ÖS
Yanıtla #5
  • Yeni Katilimci
  • *
  • İleti: 14
  • Cinsiyet: Bay

Devamını sabırsızlıkla bekliyorum sayın ADAM.
Saygı ve sevgilerimle.
Her karanlık kendisini sonlandıracak şafağın tohumlarını içinde taşır.


Eylül 05, 2019, 07:00:39 ÖÖ
Yanıtla #6
  • Seçkin Üye
  • Uzman Uye
  • *****
  • İleti: 7281
  • Cinsiyet: Bay

Bu yeni bir paylaşım değil. Devamı orada. Tamamı 23 bölüm.
ADAM OLMAK ZOR İŞ AMA BUNUN İÇİN ÇALIŞMAYA DEĞER.


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
0 Yanıt
2144 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 17, 2009, 02:53:45 ÖS
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
1990 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 18, 2009, 11:05:42 ÖÖ
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
2002 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 19, 2009, 09:51:56 ÖÖ
Gönderen: ADAM
1 Yanıt
2450 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 20, 2009, 10:05:46 ÖS
Gönderen: ozak1977
0 Yanıt
2000 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 21, 2009, 08:46:51 ÖÖ
Gönderen: ADAM
7 Yanıt
4203 Gösterim
Son Gönderilen: Ekim 21, 2009, 03:49:12 ÖS
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
1944 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 24, 2009, 10:48:02 ÖÖ
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
1677 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 25, 2009, 08:21:13 ÖÖ
Gönderen: ADAM
8 Yanıt
3850 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 27, 2009, 02:49:27 ÖS
Gönderen: ozkann
16 Yanıt
6537 Gösterim
Son Gönderilen: Mart 19, 2017, 10:16:31 ÖS
Gönderen: karahan