Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: ROMA’DA DIOCLETIANUS DÖNEMİ  (Okunma sayısı 5241 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Aralık 22, 2009, 01:36:59 ös
  • Seçkin Üye
  • Uzman Uye
  • *****
  • İleti: 7281
  • Cinsiyet: Bay





Diocletianus’un 284 yılında tahta çıkmasıyla başlayan ve kırım dönemine kadar süren huzurlu ortam 18 yıl sürdü. Bu imparatorun her tür yeniliğe karşı olan diretmeci tutumu, eski tanrılarından vazgeçmesini olanaksız kılıyordu. Bununla birlikte boş zamanlarını birlikte geçirdiği karısı Preiska ile kızı Valeria, azar azar, dikkati çekmeden ona Hıristiyanlık ile ilgili bilgileri aktarıyordu. Sarayda onların yanı sıra Lucianus, Doroteus, Gorgonius gibi Hıristiyan olduklarını gizleyen harem ağaları da vardı. Kimi saray subayları, İmparatoru izleyip Roma tapınağına giderek ayinlere katılmak zorunda kalsalar da, Hıristiyan saray üyelerini taklit ederek karıları, çocukları ve köleleriyle birlikte Hıristiyan dinini seçmiş, tapınmalarını gizli gizli de olsa yerine getirmeye başlamışlardı.

Eyaletlerdeki piskoposlar, devlet görevlilerinden ve halktan saygı görmeye başlamış, giderek sayıları artan inananları içine alabilecek büyüklükte kiliseler yapılmaya başlanmıştı. Kilise’nin elde ettiği bu saygınlık ve zenginlik, kısa bir süre sonra dikkatleri üzerine çekti ve o tarihlere dek yaşanmış olanlardan çok daha şiddetli bir kıyım dönemi başladı.

Hıristiyanlığın gösterdiği bu hızlı gelişme ve etkinlik, çok tanrıcı Romalıların aymazlıktan uyanmalarına yol açtı. Roma geleneklerinin ve eğitimin kendilerine bellettiği çok tanrıcı inanışı savunma sırasının geldiğini düşündüler. İki yüz yıldan uzun bir süreden beri karşılıklı sürüp gelen hınç ve öfkenin verdiği nefret, şimdi kine dönüşmüştü. Putataparlar, insanları günah işlemekle suçlayan, atalarının sonsuz cezalara çarptırılacağını söyleyen bu yeni ve karanlık dinin ataklığından hem korkuyor hem tiksiniyordu.

Yatışma bilmez bir düşmanın bu saygısızlıklarına karşı çok tanrılı mitolojiyi yeniden gündeme getirip temize çıkarma yolu tutuldu. Kilise’nin, belli bir doğaüstü güçten yararlandığını ileri sürmesi, bir yandan terör havası esmesine neden olurken diğer yandan da putataparları bu yarışta yer almaya zorladı.

Çok tanrıcılık yandaşları, tıpkı Hıristiyanlarınkine benzer bir mucize ile savunmaya geçti. Yeni bir biçimde sungular, günah çıkarmalar ve dine kabul törenleri bulup oluşturdular.

Tanrılardan geldiği söylenen seslenişler, hayranlık uyandıran öyküler ve boş inançlarla bezenmiş uygulamalar, gerek saf gerekse gizemlere pek meraklı Romalı yurttaşların beğenisine sunuldu. Böylece, Paganizm ile Hıristiyanlık arasında amansız bir gizem, boş inanç ve mucize yarışı başladı.

Her iki taraf da karşısındakinin ileri sürdüğü mucizelerin gerçekliğini kabulleniyor gibiydi. Her ikisi de boş inanç üretme yarışına kalkışmış, öteden beri en amansız düşmanları saydıkları felsefeden yararlanmaya girişmişti.

Gerek Paganizmin gerekse Hıristiyanlığın hep “en tehlikeli düşman” saydığı felsefe, her iki inanç sisteminde de en güçlü konuma yükseltildi.

Seçilmiş kimi Pagan yandaşlar için gizemli dinsel âyinler uygulanmaya, İncil’i taklit ederek büyük özenlerle kitaplar yazılmasına da girişildi ama bunlar geleneksel ilkelere hakaret sayılarak imparatorlarca yasaklandı. Diocletianus’un buyruğu ile 299 yılında tüm alşimi (simya) kitapları toplanıp yakıldı. Ardından da alşimiyle uğraşan tüm gizemci örgütlerin kapatılmasına girişildi.

Diocletianus’un politik anlayışı ve Constantius’un toleransa yatkın karakterine karşın, dörtlü yönetimin diğer iki üyesi olan Maximianus ile Galerius’un Hıristiyan adı ve dinine karşı derin bir nefret duydukları görülüyordu. Bu ikisinin kafası bilim ile bir nebzecik de olsa aydınlanmış olmadığı gibi, gördükleri eğitim de zaten sert olan karakterlerini daha da sertleştirmişti. Yükselmelerini yalnızca kılıçlarına borçluydular. Ünlerinin doruğuna ulaştıkları zaman bile, köylü kökenli ve asker oluşlarının doğal sonucu olarak boş inançlara bağlı kaldılar. Eyaletlerin genel yönetiminde, dörtlü yönetimin saptadığı yasaları uyguluyorlar ama ordugâh ve saraylarında, Hıristiyanların aymazlık içinde yaptıkları bazı davranışları fırsat bilerek gizlice zulüm ve işkence yoluna gidiyorlardı.

Pers savaşında elde ettiği zafer Galerius’un ününü artırınca, Diocletianus ile birlikte Nicomedia (İzmit) Sarayı’nda bir kışı birlikte geçirdiler. Hıristiyanlığın alın yazısı, işte orada bu ikisi arasındaki gizli görüşmelerde çizildi.

Deneyimli İmparator Diocletianus, her şeye karşın yumuşak ve politik bir davranış göstermekten yanaydı. Hıristiyanların saray ve ordudaki görevlerinden çekilmeleri için zor kullanmaya hazır olmakla birlikte, kendince “kör bağnaz” olarak nitelediği bu kişilerin kanını dökmenin İmparatorluğun geleceği açısından ilerdeki yıllarda tehlikeli olabileceğini düşünüyordu.

Sonunda Galerius, devletin sivil ve asker örgütlerinin önemli yerlerinde bulunan kimselerden oluşan bir kurul toplanması için Diocletianus’tan izin koparttı. Bu önemli sorun, toplanan kurulda ele alınıp, enine boyuna tartışıldı. Şiddet yandaşları, Galerius’un tutumunda ona yardımcı olmaya karar verdi. Kolayca tahmin edilebilir ki, kimi dalkavuklar, efendilerinin gururunu, dindarlığı ya da korkularını ilgilendiren tüm ayrıntılar üzerinde önemle durmuş, özellikle Hıristiyanlığın kökünden kazınması için onu teşvik etmişlerdi. Ona, İmparatorluğu tüm düşmanlardan arındırıp kurtarsa da, eyaletlerin bağrında bağımsız ve günden güne sayısı artan şu sapkın bir halk kaldıkça, zaferiyle övünebilmesinin olanaksızlığını anlattılar. Yararlandıkları, -görünüşte doğru olan- kanıt şöyleydi:

“Hıristiyanlar Roma tanrılarını ve kuruluşlarını bıraktı. Ayrı bir cumhuriyet kurdular. Kendi yasalarını çıkarıp, bunu kendi görevlileriyle yönetiyorlar. Şimdiden bir kamusal hazineleri var. Tüm kesimler, sık sık toplanan piskopos kurulları aracılığıyla birbirlerine bağlı. Çok sayıda zengin dinsel cemaat toplulukları, tam bir söz dinlerlik ile bu kurullardan buyruk alıyor. Henüz bir askerî güç oluşturmadıkları için hemen yok edilmeleri zor değildir.”

Bu tür bilgilerin Diocletianus’u etkilediği ve istememesine karşın yeni bir zulüm düzeni izlemeye yönelmek zorunda kalmış olması olasıdır. Bunun yanı sıra, imparatorlukların alın yazısını etkileyen ve en akıllı kralların özel kurullarında bile yer bulan gizli saray entrikaları, kişisel görüş ve kinler, kadınların ve hadım harem ağalarının kıskançlıkları gibi etkenler de, aslında kendisinden pek de beklenmeyen bir karar almasını kolaylaştırmış olabilir.

Sonunda imparatorların kış boyunca yaptığı gizli görüşmeden çıkan karar, kaygıyla bekleyen Hıristiyanlara bildirildi.

303 yılının Terminalisler Şenliği’nin kutlandığı 23 Şubat günü, ya bilerek ya da rastlantıyla, Hıristiyanlığın yayılmasını sınırlama tarihi olarak açıklandı. (Bu şenlik, “Terminus” adı verilen Roma sınır taşı tanrısını anmak için her yılın 23 Şubat günü yapılan bir anma töreniydi. Tanrı Terminus, Roma İmparatorluğu’nun sınırlarının güvenliğini sağlayan bir taş tanrıydı.) Preatorium praefectusu yani saray yöneticisi başta olmak üzere, generaller, tribunuslar, hazine temsilcileri, sabah erkenden, kentin en kalabalık ve en görkemli semtindeki yüksek bir yerde kurulu Nicomedia Kilisesi’ne geldi. Onların önünde kapılar zorlanmaya başladı. Sunak bölümüne saldırıldı. Boş yere bir dinsel simge arıyorlardı. Böyle bir şey bulamayınca kızdılar. Kutsal kitapları ateşe atıp yaktılar.

Üst düzey yöneticileri, savaş düzeninde yürüyen ve özellikle zorlu kentleri yıkmak için yararlandıkları tüm araç ve gereçlerle donanmış çok sayıda muhafız ve piyadelerden kurulu bir birlik izliyordu. Bir kaç saatlik uğraştan sonra, çatısı imparatorluğun sarayından da yukarı yükselen, bu nedenle de uzun süreden beri putataparların kıskançlığını, öfkesini üzerinde toplayan bu yapı, baştan aşağı yıkılıp yerle bir edildi.

Ertesi gün, uygulanacak işkencelere ilişkin hazırlanmış genel bir buyruk duyuruldu. Galerius, tanrılara kurban vermeyi yadsıyan kişilerin diri diri yakılmasını isterken, Diocletianus kan dökmeye karşı çıkıyor, Hıristiyanlara verilecek cezaların çok sert olmamasını istiyordu. Bununla birlikte, taht ortağını daha fazla yumuşatamadı. İmparatorluğun bütün eyaletlerindeki kiliselerin tümden yıkılması buyruğu verildi. Gizli olarak Hıristiyan meclisi toplamaya yeltenenler için ölüm cezası uygulanacağı bildirildi. Magistraların emirlerine göre; piskopos ve papazların elindeki kutsal kitaplar herkesin gözü önünde yakılacak, buna uymayanlar için en ağır cezalar uygulanacaktı.

Aynı buyrukla Kilise’nin tüm mal varlığı ya artırma ile satıldı ya da zorlamayla satın almaya uğratıldı. Bunlar, ya kentlere ve topluluklara verildi ya da gözü doymaz saray üyelerine dağıtıldı.

Tüm bunlara karşın, somut bir belirtisi yani tanrısının bir simgesi bile olmayan Hıristiyanlık ortadan kaldırılamıyordu.

Hıristiyan inancını ortadan kaldırıp, Hıristiyanların dinsel örgütlenmesini yok etmek için, Roma’nın ve atalarının dinini yadsımakta diretenlere dayanılmaz vergiler yükleme yoluna da gidildi. Ünlü bir soydan gelmiş olup da sonradan Hıristiyanlığı seçen kimselerin hiçbir saygınlık taşıyamayacağı, hiçbir görev alamayacakları kararlaştırıldı.

Hıristiyan köleler, bundan böyle özgürlüğe kavuşma umudunu yitirmiş olacaktı. Hıristiyan halkın tümü, yasaların koruması dışında bırakılıyordu.

Hıristiyanlara karşı açılan her davaya bakmak ve onu karara bağlamak için yargıçlara olağanüstü yetki verildi. Hıristiyanlar ise, uğradıkları herhangi bir saldırı ya da haksızlık durumunda dava açamayacaklardı.

Bu çok acı verici ve aşağılayıcı yeni şiddet türü, belki de inananların sabrını tüketecek en etkili araç oldu. Hıristiyan olana bir köpek kadar bile yaşam hakkı yoktu.

Buyruk, Nicomedia’nın işlek bir yerine henüz asılmıştı ki, bir Hıristiyan koparıp parça parça etti. Bir yandan da en ağır sövüp saymalarla dinsiz ve zâlim hükümdarlar için beslediği nefret ve tiksintiyi dile getirdi.

Yasaların en hafif hükümlerine göre bile bu davranışı büyük bir hıyanet suçu oluşturuyordu. Dolayısıyla, yakalanarak hemen oracıkta canlı olarak yakıldı; daha doğrusu yavaş ateşte kızartıldı. Bu işlem sırasında, imparatorların kişiliklerine yapılan saldırının öcünü almaya çalışan cellatlar, bedeni üzerinde işkencenin her biçimini uyguladı. Ama ne sabrını yok etmeye ne de can çekişme sırasında koruduğu o hakaret saçan gülümseyişini, sarsılmaz kararlığını bozmaya güçleri yetmedi.

Hıristiyanlar, onun yapmış olduğu işi dikkat ve önlemli olma kurallarına aykırı bulduysa da, davranışındaki kutsal çaba ve bu olağanüstü yüceliğe hayran olmaktan kendilerini alamadılar. Kahraman ve şehitlerin anısı için düzenledikleri büyük övgüler Diocletianus üzerinde derin izler bıraktı.

Bundan sonraki on beş günde Nicomedia Sarayı’nın iki kez ateşe verilmesi, imparatorların korkusunu katmerleştirdi. Her iki yangın da büyük zarara yol açmadan söndürüldü.

Yangınlar söndürüldü ama kısa süre içinde iki kez çıkışı bunun bir rastlantı ya da savsaklama sonucu olmadığını da gösteriyordu. İşin içinde kundaklama var gibiydi. Bu işi kim yapabilirdi?...Doğal olarak kuşkular Hıristiyanlar üzerinde toplandı.

Sonunda şu kanıya varıldı: Umutsuzluğun etkilediği, çektikleri çilelerden ötürü öfkeli ve yeni kıyımlardan korkan bu boş inançlı bağnazlar, saraydaki din kardeşleri olan hadım ağalarıyla birlik kurarak, “Tanrı’nın Kilisesinin amansız düşmanları” diye nefret ettikleri iki imparatora karşı fesat hazırlığı içindeydiler.

Öfke ve kin, tüm yöneticileri bu kez özellikle Diocletianus’u eyleme geçirdi. Bulundukları görevlerde kendini beğendirmiş ve sevdirmiş olmasına bakılmaksızın, Hıristiyan olduğu kesin olarak bilinmese de öyle olduğundan kuşku duyulan kimseler hapse atıldı. İşkencenin her türü uygulandı. Çok kanlı cezalandırmalar yapıldı.

Birkaç gün sonra Galerius, bu denli uğursuz bir yerde uzun süre kalırsa Hıristiyanların kudurganlığına kurban gideceğini öne sürerek, Nicomedia’dan ayrıldı.

Bize bu işkencelere ilişkin açıkça yanlı ve gerçeğe uymadığı belli birtakım anlatımlardan başka şey bırakmamış olan Kilise tarihçileri, o günlerde imparatorların korkusunu, karşı karşıya geldikleri tehlikeyi nasıl açıklayacaklarını bilememektedir.

Bu yazarlardan, biri prens, öteki de konuşma sanatı uzmanı olan ikisi, Nicomedia Sarayı yangınına tanık olmuştu. Biri, bunu tanrısal ceza ve öfkeye yormakta, ötekiyse Galerius tarafından sırf Hıristiyanlara suç atabilmek amacıyla bilerek yapılmış bir sabotaj olduğunu söylemekteydi.

Hıristiyanlara karşı çıkarılmış buyruğun İmparatorluğun her yanında uygulanması gerekiyordu. Diocletianus ile Galerius, Batı’daki hükümdarlardan onay almamışlardı. Ancak onların da kendilerine uyacaklarına güveniyorlardı. Romalıların yönetim ilkelerine göre, tüm eyalet valilerinin, aynı günde yayınlanmak üzere bu buyruğu daha önce almış olmaları gerekirdi. Hiç değilse tüm ülkeyi ağ gibi saran yollar üzerinde kurulu postalar, saray buyruklarını Roma dünyasının doğudan batıya her yere, en uzak noktalara dek ulaştırma olanağını sağlamış olmalıdır.

Ancak ortaya şaşılacak bir durum çıktı. Buyruk, Suriye’de elli gün, Afrika kentlerinde dört ay sonra yayınlanabildi. Bu gecikme belki de Diocletianus’un özel tutumundan ileri gelmişti. İşkence cezası için imzasını koyarken, İmparatorluğun uzak bölgelerinde ortaya çıkabilecek kötü sonuçları şimdiden saptayabilmek için, uygulamanın ilk sonuçlarını görmek istemiş olabilirdi.

Ardından, yüksek dereceli görevlilerin kan dökmeleri yasaklanmakla birlikte, başka türlü şiddet önlemleri kullanmalarına da izin verildi. Kiliselerinin donanımından vazgeçmeye razı olabilen Hıristiyanlar, dinsel toplantılarının yasaklanmasına, hele kutsal kitaplarının ateşe atılmasına razı olamadılar.

Afrika Piskoposu Aziz Felixius’un bu konuda sofuca direnişi yönetimin alt kademelerindeki görevlilerin canını sıkıyordu. Kent yöneticisi onu zincire vurarak prokonsulusa gönderdi. O da İtalya preatorium preafectusuna yolladı.

Felixius, sorgulanmasında kaçamak yollu sözler kullanmak yerine gerçek düşüncelerini açıkladı. İtalya’nın güneyinde yer alan Lukanya bölgesinin Venusa kentinde kafası kesilerek idam edildi.

Daha sonra yayımlanan bir imparatorluk buyruğuyla, kutsal kitaplarını görevlilere teslim etmeye yanaşmayan Hıristiyanları ölüm cezasına çarptırma yetkisi, valilere bırakıldı. Böylece, çok sayıda Hıristiyan “şehitlik tacı”nı kazanmak için fırsat elde etti.

Kimi Hıristiyanlar da, kutsal kitaplarını ilgililere vererek canlarını kurtardı. Çok sayıda piskopos ve papaz bile bu suçu işleyerek, traditor (dönek) olarak onursuzlukla damgalandı.

Bu arada İncil’in kopya ve çevirileri o denli çoğaltılmıştı ki, hiç kimsenin gücü bunların tümünü toplatmaya yetmezdi. Tarikat kardeşi papazların topluluklarında saklanıp, genel yararlanmaya ayrılmış kitaplar, ancak “aşağılık” bir Hıristiyanın gammazlık etmesi sonucunda ortaya çıkabilirdi. Gene de, devletin gücü ve putataparların bitmez tükenmez çabası, kilise binalarını yıkmayı başardı. Bazı eyaletlerdeki yüksek aşamalı yöneticiler, sadece tapınmaya ayrılmış olan yerleri kapatmakla yetindi. Diğerlerinde imparatorluk buyruklarının özüne titizlikle uyuldu ve kapılar, sıralar, kürsüler söküldükten sonra, yapıların geri kalan bölümü baştan sona yakılıp yıkıldı.

Frigya’nın küçük bir kentinde, baştaki devlet yöneticileriyle birlikte tüm halk Hıristiyan olmuştu. İmparatorluk buyruklarını uygulamak üzere harekete geçen eyalet valisi bu kentte dirençle karşılaşılabileceğini düşünerek, birkaç lejyoner müfrezesini de yanına alarak yola çıktı. Valinin kente yaklaştığını öğrenen halk kilisede toplandı. Ya bu kutsal yapıyı savunacak ya da yıkıntısı altında gömülü kalacaklardı. Boşaltmaları için yapılan öneriyi nefretle geri çevirdiler. Bu denli inatçı bir tutumdan öfkelenen askerler binayı her yanından ateşe verdi. Karıları ve çocukları ile birlikte çok sayıda Frigyalı Hıristiyan, olağanüstü şehitlik türü (!) kapsamında yaşamlarını yitirdi. (Edward Gibbon’dan alıntı.)

Suriye ve Armenia sınırlarında birtakım önemsiz karışıklıklar olmuş ve bunlar hemen bastırılmışsa da bunlar olsa olsa Kilise düşmanlarının eline yeni silahlar verdi. Hıristiyan düşmanları, bu karışıklıkların, kimi piskoposların kışkırtması sonucunda yaşandığını ileri sürdü. Hınç, korku ve benzeri dolduruşlar, sonunda Diocletianus’u, öteden beri elinde tuttuğu ılımlılığı bırakmaya yöneltti. Hıristiyanlığın yasaklanması ile ilgili niyetini açıkladı.

Yayımladığı üç önemli buyruktan ilkinde, eyalet yöneticilerine, tüm kilise görevlilerinin tutuklanmasını emretti. Suçlular için ayrılmış olan cezaevleri çok sayıda piskopos, rahip, diyakoz, papaz çömezi, dua okuyucusu ile dolup taştı. Yayınlanan ikinci buyruğa dayanarak, yüksek dereceli görevliler, Hıristiyanların boş inançlarından vazgeçerek çoktanrıcı inanca dönmeleri için gerekli tüm yöntemleri kullanabilecekti.

Bu sert tutum, üçüncü bir buyrukla, genel ve şiddetli bir kıyıma açık tüm Hıristiyanlara yaygınlaştırıldı: Onlara herhangi bir suç yönelten kimsenin doğrudan ve resmen tanıklığını koşul yapan önceki güvenceler kaldırıldı. Yerine, görevlilerin Hıristiyanlar arasından suçluları arayıp bulmak, kovuşturmak, işkence uygulamak yetkisi kondu. Tanrıların ve imparatorların öfkesini uyandıran bir yasağı bozma cesareti gösterenlere şiddetli cezalar verildi. Bu yasanın sertliğine karşın, yakınlarını ve arkadaşlarını saklamış olan birçok putataparın bu erdemli davranışı, Hıristiyan tarih yazarlarınca övüldü.

İmparator Diocletianus ve taht ortağı Galerius’un 303 yılında yayınladıkları birinci Nicomedia bildirgesinin ardından yaşanan ve “Büyük Kıyım” olarak nitelendirilen 311-313 yılları arasının genel görünüşü işte böyledir.

Diocletianus, Hıristiyanlara karşı buyruklarını, -uygulamak için nasıl olsa başka ellere bırakacağından- çıkarmakta acele etmişti. Çünkü imparatorluk erguvanını bırakmayı bir kez aklına koymuştu. Gerek yönetim ortakları gerekse ardından gelenler, bu buyrukların uygulanmasını kimi zaman sıkıya kimi zaman ise askıya aldılar. Kilise tarihinin bu önemli dönemi üzerine doğru ve belirgin bir kanı edinebilmek hayli zordur.

Quator Coronati Efsanesi

3. yüzyılda, Decius ile başlayan, Valerianus, Diocletianus ve Galerius’un sürdürdüğü baskılı dönem dışında, Hıristiyanlara karşı genel olarak toleranslı bir ortam oluşmuştu. Bu dönemde din uğruna şehit olanların sayısı aslında o denli çok olmamakla birlikte, sonraları Hıristiyanlar, din şehitleri hakkında büyük bir mitoloji yarattı. Bunlardan biri de ünlü Dört Taçlılar (Quator Coronati) efsanesidir. Masonluğun eski belgelerinden biri olan Reagius’ta da anlatılan bu efsanenin özeti şöyledir:

“4 usta heykeltraş, İmparator Diocletianus’un kendilerinden istediği tanrı heykelini yapmamak için sudan gerekçeler ileri sürerek bu görevi kabul etmemişti. Kendilerine idam cezası verildi ama bir devlet adamının cezanın hafifletilmesi için yaptığı girişim üzerine birer tabuta kapatılarak Tuna nehrine atıldılar. Kısa bir süre sonra, Hıristiyanlığı kabul etmiş 4 asker, bir putun önünde saygıyla eğilmeyi reddettikleri için idam edildi. Oysa Hıristiyanlık devletin resmi dini olarak ilan edilince, bu iki grup dörtler, “Dört Şehitler” adıyla takdis edilerek adlarına şölenler düzenlendi.”

Dolayısıyla, birileri durup dururken ille de “şehit” olarak ilân edilecekse, anlaşılan bu iş hiç de zor değildi.


ADAM OLMAK ZOR İŞ AMA BUNUN İÇİN ÇALIŞMAYA DEĞER.


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
4 Yanıt
5305 Gösterim
Son Gönderilen: Mart 26, 2012, 03:58:28 ös
Gönderen: hypatia
0 Yanıt
1869 Gösterim
Son Gönderilen: Nisan 12, 2007, 09:57:13 ös
Gönderen: shemuel
3 Yanıt
3836 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 18, 2009, 09:15:11 öö
Gönderen: concordia
0 Yanıt
2812 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 19, 2009, 11:30:56 öö
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
2817 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 03, 2010, 05:27:21 ös
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
9506 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 11, 2010, 11:07:13 öö
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
2753 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 12, 2010, 03:52:53 ös
Gönderen: ADAM
1 Yanıt
5573 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 13, 2010, 08:13:44 ös
Gönderen: ozak1977
0 Yanıt
6057 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 14, 2010, 10:55:29 öö
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
6722 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 18, 2010, 06:08:59 ös
Gönderen: ADAM