Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Ermeni Mezalimi  (Okunma sayısı 13384 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Nisan 26, 2007, 01:54:18 ös
Yanıtla #10
  • Ziyaretçi

BUGÜNKÜ DURUM

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin dağılmasından sonra, 23 Eylül 1991'de bağımsızlığını ilan eden Ermenistan Cumhuriyeti, Türkiye'ye yönelik "sözde soykırım" iddialarını bir devlet politikası haline getirmiştir. Ermeniler, zulme ve haksızlığa uğramış bir toplum imajı yaratarak, başta ABD ve Fransa olmak üzere belli başlı devletleri ve uluslar arası kuruluşları, Ermeni davası lehine çekmeye çalışmaktadırlar.


Soykırım iddialarının kabulü ve tesciline bağlı olarak, Türkiye'den yüklü bir tazminat almak ve son aşamada ise Türkiye sınırları içerisinde bulunduğunu iddia ettikleri sözde Ermeni topraklarının, “Batı Ermenistan”ın iadesini sağlayarak Büyük Ermenistan'ı kurmak yönünde bir siyaset izlemektedirler.


Nitekim Ermenistan Parlamentosu’nca 23 Ağustos 1990'da kabul edilen bildiride; "Ermenistan Cumhuriyeti, Osmanlı Türkiyesi ve Batı Ermenistan'da gerçekleştirilen 1915 soykırımının uluslar arası kabul görmesi çabasını destekler" maddesine yer verilmiştir.


Sözde soykırımın tanınmasını hedefleyen girişimler, birçok ülkede yoğunlaşmış, bu ülkelerde ardı ardına soykırım anıtları dikilmiş, hatta bazı ülkelerin okullarında “sözde soykırım” ders olarak okutulmaya başlanmıştır.


Türk-Ermeni ilişkileri Ter-Petrosyan yönetiminde nispeten ılımlı bir havada geçmiştir. Ancak Nisan 1998'de Taşnaksutyun örgütünün gizli lideri Koçaryan'ın cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte aşırı milliyetçi hareketler serbest bırakılmış ve Ermenistan, Türkiye ile ilişkilerinde sertlik yanlısı bir politika izlemeye başlamıştır. Koçaryan, yapmış olduğu resmi bir açıklamada; "soykırımı hiçbir zaman unutmayacaklarını, dünyaya bu trajediyi hatırlatmak durumunda olduklarını, soykırımın cezasız kaldığını, uluslar arası tanıma ve kınamanın layık olduğu şekilde gerçekleşmediğini" ifade etmiş, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun 53. oturumunda da bilinen iddialarını tekrarlayarak, Ermenistan'ın Türkiye ve Azerbaycan tarafından abluka altına alındığı savunmuştur.


Koçaryan gibilere en güzel cevabı şüphesiz, Türkiye'de yaşayan Ermeni cemaati vermektedir. 7 Ekim 2000 tarihinde yayınlanan Ceviz Kabuğu adlı TV programında konuşan Kandilli Ermeni Kilisesi Başkanı Dikran Kevorkan soykırım iddiaları ve yer değiştirme uygulaması hakkında unları söylemektedir:


"Soykırım ve tehcir (bir yerden alıp başka bir yere götürmek) farklı anlamlara gelir. Emperyalistlerin oyunları, Ermeni idarecilerin apolitik düş öncüleri (medya, kiliseler, din adamları) bütün bu olaylara sebep olmuştur. Patrik ruhani bir liderdir, siyasi konularda patrikten görüş alma gibi bir yanlış yapılıyor. Emperyalist güçler ASALA ve PKK'nın arkasında olmasaydı onlar ne yapabilirlerdi? Yer değiştirme meselesinde Almanya'nın İstanbul'a baskısı vardı. Burada Almanya'nın, yerleşik düzeni sarsmak ve Bağdat demiryolu mevzusunda ekonomik menfaatlerini sağlama almak amacı vardı(1)."


Kevorkan'ın "asimilasyon" iddiaları hakkındaki görüşleri ise şöyledir:


"Bugün dünya üzerindeki Ermenilerin en rahatlıkla, en güçlü şekilde kendi kimliklerini muhafaza ettikleri ülke Türkiye'dir. Yurtdışındaki, Diasporadaki Ermeni, ismini değiştirerek mücadeleye giriyor. Çünkü oralarda, bir kültür ağırlığıyla, o insanların kültürünü eritmek var. Bugün Türkiye'nin aleyhine konuşulan Diasporadaki Ermeniler çok iyi biliyorlar ki, Amerika'nın belli kiliselerinde kurban ayinleri Pazar günleri İngilizce yapılıyor, Ermeniler ana lisanlarını kaybediyorlar.


Bunu söylediğin zaman kötü kişi oluyorsun. Biz onun için Türkiye'deki Ermeni vatandaşlar olarak üzüntümüzü dile getiriyoruz. Ne için? Atatürk'ün emanet ettiği Kuvay-i Milliye ruhuna bir haksızlık yapılmaktadır. Bütün bunlar dışarıdakilerin oyunudur. PKK, ASALA, bu kararname, bütün bunlar dışarıdakilerin oyunu. Biz Türkiye'deki vatandaşlar olarak bir haksızlık yapıldığını düşünüyoruz. Ermeniler eğer akıllıysa maşa olarak kullanılmasınlar(2)."


Türkiye Ermeni Patriği II. Mesrob ise, 22 Mayıs 1999'da İstanbul Hilton Oteli'nde düzenlenen bir resepsiyonda yaptığı konuşmada, sözde Ermeni iddialarının pek çoğunu çürüten şu mesajları vermiştir:


"İstanbul Ermeni Patrikliği'nin kuruluşu tarihte eşine rastlayamayacağımız bir olaydır. Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethinden sekiz yıl sonra, 1461'de Batı Anadolu'daki Ermeni Piskoposluğunu çıkardığı bir fermanla İstanbul Patrikliği'ne dönüştürmesi Fatih'in ve Osmanlı Sultanlarının gelecek vizyonu ve diğer dinlere gösterdiği hoşgörünün çok açık bir örneğidir.


Tarihte bir dine mensup bir hükümdarın başka bir dinin üyeleri için ruhani riyaset makamı tesis etmesi, ne Fatih'ten önce, ne de sonra görüldü. Yeni bir binyıla girerken dünyada yaşanan gerginlikleri, özellikle yakın çevremizdeki savaş ortamını göz önünde bulunduracak olursak, 538 yıl önce gerçekleşen bu olayın değerini, dinler ve kültürler arası hoşgörünün önemini, sanıyorum daha iyi kavrayabiliriz.


İmparatorluk sınırları içindeki Ermeni toplumunun hayatını onun örf ve adetlerine göre düzenleyen Fatih Sultan Mehmet'i, onun doğrultusunda ülkeye hizmet eden devlet adamlarını ve 1461'deki ilk İstanbul Ermeni Patriği Bursalı Hovagim'den başlayarak bu makama sadakatle hizmet eden 83 patriğimizi sevgiyle ve minnetle anıyoruz.


Biz Türkiye Ermenileri, ülkemizde yaşayan en kalabalık Hıristiyan cemaati olarak 75. yılını coşkuyla kutladığımız Türkiye Cumhuriyeti'nin aydınlık geleceğine tüm kalbimizle inanıyor ve yarınlara ümitle bakıyoruz(3)."


Taşnaksutyun örgütünün gizli lideri Koçaryan, Ermeni Devleti’nin başkanı olduktan sonra “4 T Planı”nın uygulanmasına hız verilmiştir. Nihai hedef, Türkiye Cumhuriyeti’nin toprak bütünlüğüne yöneliktir ve onu parçalamayı öngörmektedir. Bu strateji, geçmişteki üç-beş Ermeni örgütünün hedefi olmaktan çıkmış, bugünkü Ermenistan’ın da ülküsü halini almıştır. Eğer bugünkü Ermenistan’ın en önemli üç belgesine bakarsak bu durumu açıkça görürüz.


Bunlar “Bağımsızlık Bildirgesi”, “Bağımsızlık Kararı” ve 1995 yılında kabul edilen “Ermeni Anayasası”dır. Ermenistan Sovyet sosyalist Cumhuriyeti Yüksek Sovyeti’nin 23 Ağustos 1990 tarihli “Bağımsızlık Bildirisi”nin 12. Maddesinde “Ermenistan Cumhuriyeti, 1915 Osmanlı Türkiyesi ve Batı Ermenistan’da gerçekleştirilen soykırımın uluslar arası alanda kabulünün sağlanması yönündeki çabaları destekleyecektir” denilmektedir.


Ermenistan Parlamentosu, 23 Eylül 1991 tarihinde aldığı bağımsızlık kararında aynı konuyla ilgili olarak “Ermenistan Bağımsızlık Bildirisi’ne sadık kalacağını” beyan ve taahhüt etmiş, 1995 yılında kabul edilen Ermeni Anayasası’nda ise “Ermenistan’ın bağımsızlık bildirisindeki ulusal hedeflere bağlı kalacağı” bir anayasa hükmü haline getirilmiştir.


Dolayısıyla olmayan bir soykırımın kabul ettirilmesi ve Batı Ermenistan olarak nitelendirilen Türkiye’nin doğusundan toprak talebi, gizli bir emel olmaktan çıkmış, belki de bir başka ülke anayasasında rastlanılmayacak şekilde, resmen dünyaya açıklanmıştır. Anayasadan ayrı olarak haritalarla bu durumun propagandasını yapmaktadırlar.


Ermenistan’ın bu yayılmacı politikası karşısında, NATO ve AGİT’in anlaşma metinlerine bakmak gerekecektir. Her iki kuruluş ve bu kuruluşların temel mantığını oluşturan belgeler, üye devletlerin toprak bütünlüğünü teminat altına almaktadır.


Bilindiği gibi NATO bir askeri pakttır. Ancak, AGİT’e temel teşkil eden Paris Şartı’na bakacak olursak;


“... Birleşmiş Milletler Yasası ile yüklendiğimiz mükellefiyetler ve Helsinki Nihai Senedi’nin getirdiği taahhütlere uygun olarak, herhangi bir ülkenin toprak bütünlüğüne ya da siyasi bağımsızlığına karşı kuvvet kullanmaktan veya kuvvet kullanma tehdidinde bulunmaktan ya da bu belgelerin ilke ve amaçlarıyla bağdaşmayan bir tarzda eylemde bulunmaktan sakınacağımız taahhüdünü tekrarlarız. Birleşmiş Milletler Yasası ile yüklenilen mükellefiyetlere uymamanın, uluslar arası hukukun ihlali olduğunu hatırlatırız...”



hükmünü görürüz.
Bu madde de olduğu gibi, her iki organizasyonun mantığı açık iken, diğer tarafta “Türkiye’den toprak talep eden” ya da Türkiye toprağını “Batı Ermenistan” olarak yorumlayıp Anayasası’na koyan bir ülkeye yönelik NATO ve AGİT üyelerinin tavrı tartışılmalıdır. Uluslar arası işbirliği tarafların karşılıklı hak ve menfaatlerine saygıya dayalıdır. Bir tarafta her iki uluslar arası kuruluşun üyesi olan Türkiye, diğer tarafta Türkiye’nin toprakları üzerinde hak iddia eden ve yayılmacı politika güden Ermenistan...



DİPNOTLAR



1) Kanal 6 Televizyon, Ceviz Kabuğu Programı, 7 Ekim 2000)



2) Kanal 6 Televizyon, aynı program.



3) 23 Mayıs 1999, Gazeteler


Nisan 26, 2007, 03:21:38 ös
Yanıtla #11
  • Ziyaretçi

  SONUÇ
 
  Tarihte olduğu gibi günümüzde de Ermeni toplumu üzerinden siyasi ve ekonomik çıkar sağlamaya çalışan ülkeler bulunmaktadır. Bazı ülkelerde Türkleri ve Türkiye’yi sözde soykırımla suçlayan anıtlar dikilmekte, bazı ülkelerde sözde soykırımı tanımaya yönelik kararlar parlamento gündemlerine getirilmekte, hatta kimi ülke parlamentolarında kabul edilmektedir. Gerçekte tarihçilere bırakılması gereken bu konular, siyasetçilerin elinde çıkar aracı haline dönüştürülmektedir.

Ermeni sorununun ortaya çıkışından bugüne kadar, katliamı ve katletmeyi meslek edinen Ermeni terörünün amacı; tarihi gerçekleri tamamen görmezlikten gelerek, sözde Ermeni soykırımı iddialarını ve Ermenilerin taleplerini dünya kamuoyuna duyurmaktır. Ulaşmak istediği son ise, "Büyük Ermenistan" rüyasıdır.

Ermeniler ve destekçileri, Büyük Ermenistan rüyasını gerçekleştirmek amacıyla, Ermenilerin göç ettirilmesini soykırım şeklinde istismar eden “Dört T Planı”nı uygulamaya koymuşlardır. Bu plan, Ermeni iddialarının dünyaya “tanıtılması”nı, Türkiye tarafından “tanınması”nı, Türkiye’den “tazminat” alınmasını ve nihayet “Batı Ermenistan” olarak adlandırılan “toprak” parçasının Türkiye’den koparılmasını amaçlamaktadır.

Ermeni sorunu, Osmanlı devletini parçalayarak çıkarlarına ulaşmayı amaçlayan ülkelerce ortaya çıkarılmış, bugün ise isimleri değişmekle birlikte aynı çıkar çevrelerinin Türkiye üzerindeki emellerini gerçekleştirmek için sıcak tuttukları temelsiz, yapay ve maksatlı bir sorundur.

Bu temelsiz iddia ve iftiralarla çıkar elde edenler, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde kendi örf-adetlerini ve dinlerini özgürce yaşayan Ermeni asıllı Türk vatandaşları değil; açlıkla karşı karşıya bulunan Ermenistan topraklarından fiziken ve ruhen çok uzakta bulunan diaspora Ermenileri ve oy avcılığı yaparak halkını boş ve tehlikeli emeller uğruna peşinden sürükleyen fırsatçı politikacılardır. Bu fırsatçıların, tarihi gerçekleri hiçe sayarak tamamen politik ve ekonomik çıkarlar amacıyla Türkiye’ye yaptıkları haksızlıklara son verilmelidir.

Tarihi gerçekleri ve haklı davamızı dünya kamuoyuna anlatmak, her Türk vatandaşının, özellikle de devlet idarecilerimiz, bilim adamlarımız ve basın-yayın organlarımızın vazgeçilmez görevidir.


Nisan 27, 2007, 02:25:30 öö
Yanıtla #12
  • Ziyaretçi

ERMENİLER TARİHİNE KISA BİR BAKIŞ
 
 Ermeniler, tarih boyunca başka devletlerin yönetimi altında kalmışlar ve bağlı oldukları devletlerin hizmetinde bulunmuşlardır.

Ansiklopedik kaynaklarda, Erivan, Gökçegöl, Nahcıvan, Rumiye gölü kuzeyi ve Mako bölgesine, yukarı memleket anlamına gelen Armenia, bu yörelerde yaşayan halka ise Ermeni denildiği yer almaktadır.

Ermeni tarihçilerin bir kısmı, M.Ö. 6. yüzyılda kuzey Suriye ve Kilikya bölgesinde yaşayan Hititlerden olduklarını; bir diğer kısmı ise Nuh'un oğullarından Hayk'a dayandıklarını söylemektedirler. Bunun yanında, Ermenistan denilen coğrafyada yerleşen ve bugün Ermeni diye adlandırılan toplumun, bölgenin kesin olarak neresinde yaşadıkları, sayıları ve aynı yörede ikamet eden diğer halklara kıyasla nüfus oranları bilinmemektedir. Ermeni tarihçileri bile kökenleri konusunda fikir birliği içinde değildir.

Tarihsel olarak bakıldığında, Ermenilerin sırasıyla, Pers, Makedon, Selefkit, Roma, Part, Sasani, Bizans, Arap ve Türklerin hakimiyeti altında yaşadıkları görülür. Ermeni derebeyliklerinin bir çoğu, bölgeye hakim olan ve Ermenileri kendi saflarına çekerek kullanmak isteyen devletler tarafından kurdurulmuştur.

Ermenileri Bizans'ın zulüm idaresinden kurtaran ve onlara insanca yaşama hakkını bahşeden, Selçuklu Türkleri olmuştur. Fatih döneminde ise, Ermenilere din ve vicdan hürriyeti en üst düzeyde verilmiş, Ermeni cemaati için dini ve sosyal faaliyetlerini yönetmek üzere Ermeni Patrikliği kurulmuştur. Osmanlı idaresinde Ermeniler dini görevlerini tam bir hürriyet içinde yerine getirirlerken, kendi din adamlarını da yine kendilerinin tayin etmelerine izin verilmiştir.

Aynı şekilde Anadolu’nun Türk idaresine girmesinden sonra burada yaşayan Ermeniler, kendi dillerini de tam bir serbestlikle konuşmaya devam ettiler. Osmanlı yönetimi, diğer cemaatlere uyguladığı politikayı onlara da uygulayarak Ermenice’yi ve Ermeni adlarının kullanılmasını serbest bıraktı. Türk matbaasının kurulmasından 160 yıl kadar önce Venedik’te matbaacılık eğitimi görmüş olan Sivaslı Apkar adındaki bir papaza 1567’de İstanbul’da bir Ermeni matbaası açması için izin verildi. İstanbul’dan başka İzmir (1759), Van (1859), Muş (1869), Sivas (1871) gibi taşra şehirlerinde de yeni Ermeni matbaaları faaliyete geçmiştir. 1908’de bütün ülkede Ermeni matbaası sayısı 38’e ulaşmıştır. Nitekim 1910 yılında İstanbul’da Ermenice 5 gazete ve 7 dergi çıkarılmaktaydı.

Osmanlı idaresinde Ermeniler, Türk insanının hoşgörüsünden de yararlanarak, adeta altın çağlarını yaşamışlardır. Askerlikten ve kısmen de vergiden muaf tutulan Ermeniler, ticaret, zanaat ve tarım ile idari mekanizmalarda önemli görevlere yükselme fırsatını elde etmişlerdir. Devletin çeşitli kademelerinde görev yapan Ermeniler, Osmanlı devletince kendilerine tanınan bu hoşgörüye karşılık verdikleri hizmetten dolayı "millet-i sadıka" olarak adlandırılmışlardır. 19. yüzyılın son çeyreğine kadar Osmanlıların bir Ermeni sorunu olmadığı gibi, Ermeni halkının da Türk yöneticileriyle halledemedikleri bir mesele mevcut değildir.


Nisan 27, 2007, 02:30:18 öö
Yanıtla #13
  • Ziyaretçi

Yıllardır Türk tezlerine olan yakınlığı ile bilinen Amerikalı Tarihçi Justin McCarthy kayıpların karşılıklı olduğunu söylüyor.

- "Evet, Türkler Ermenileri öldürmüştü, bu doğru ama Ermeniler de bir çok Türk’ü öldürmüştü. Bu bir katliam, etnik bir temizleme değildi, savaş koşullarında yaşanmış bir şeydi. Hükümetlerin yanı sıra halklar da savaşmıştı ve bu savaşta yüzbinlerce insan ölmüştü. Bu şekilde olayı anladım. Bu araştırmayı burada yaşadığım ya da Türkleri sevdiğim için yapmamıştım. Bulduğum gerçekler beni bu sonuca götürmüştü. Rakamlar vardı ve bunlar doğru söylüyorlardı."


Nisan 27, 2007, 06:57:33 ös
Yanıtla #14
  • Ziyaretçi

İSYANLAR***

Komitelerin yanı sıra, Ingiltere, Fransa, Rusya ve Balkanlarda birçok cemiyet daha kurulmuş ve bunların yegane gayeleri Doğu Anadolu'da bir Ermenistan devleti kurmak olmuştur. Hareket sahaları ise başşehir Istanbul ve Anadolu olmuştur. Bu gayeye ulaşmak için yine hepsinin uyguladıkları politika da, dini duyguları istismar etmek ve her türlü vasıtaya başvurmak suretiyle her kesim Ermeniler arasında milliyetçilik hislerini yaymak, Ermenileri silahlandırmak, Osmanlı Devleti'nin her yerinde isyanlar, ihtilaller çıkarmak, çeteler vasıtasıyla gerilla harbi başlatmak ve batılı devletlerin müdahalesini sağlayarak amaca ulaşmaktır.

Bu politikaya karşı Osmanlı Devleti'nin uyguladığı siyaset ise, olayları yakından takip ederek hem Müslüman, hem de Müslüman olmayan tebaasına zarar verilmesini önlemek, isyanları bastırmak, suçluları cezalandırmak, Batılıların tahrikleri sonucu, olayların faillerinin Ermeniler olmasına rağmen, her iki tarafın da yaptıkları propagandalara cevap vermek ve Avrupa'nın diplomatik müdahalelerini önlemeye çalışacak tedbirler almak olmuştur. Diğer bir ifadeyle, % 8O'ini Müslümanların teşkil ettiği ülkesinde bir azınlığın çıkardığı hadiselerde kendisini haklı çıkarmaya çalışmaktadır.

Avrupa'nın onu haksız göstermeye üstün gayret sarf ettiği bu ortamda % 100 bir muvaffakiyet elbette beklenmezdi. Ancak şu bir gerçek ki, "Sadık tebaa" olarak gördüğü Ermenileri "meşkuk tebaa" olarak görmeye başlamasına rağmen, isyanlar, savaşlar sırasında bile altı yüz yıldır hiçbir ülkede görülmeyen adil ve toleranslı tutumundan bir şey kaybetmemiştir. Zaten bu örnek davranışı da bazılarına göre altı yüz yıllık uzun bir hakimiyet sağlamasını temin ederken, bazılarına göre de onun sonunu getiren bir unsur olmuştur.

Şurası da bir gerçektir ki, Osmanlı Devleti icraatını hep tescil ettirme, vesikalandırma yoluna giden ve bunların günümüze kadar muhafaza edilmesini sağlayan ve 100 milyonlara varan arşivleriyle dünyanın en büyük hukuk devletlerinden biridir.

Bu arşivlerin içinde Ermeni hadiseleri, isyanları da önemli bir yer tutmaktadır. Bunlar bugün Başbakanlık Arşivleri, Dışişleri Bakanlığı'nın yine 1987'de devrettiği 1914 öncesi Hazine-i Evrak isimli belgeleri, Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Arşivleri, Tapu - Kadastro Genel Müdürlüğü'ndeki Tahrir Defterleri, Istanbul Müftülüğündeki ve bazı Müze ve Kütüphanelerdeki Şer'iyye Sicilleri, Bakanlıklar ve Vakıflar Genel Müdürlüğündeki, Türkiye Büyük Millet Meclisindeki ve bazı üniversite, kütüphane ve özel ellerdeki ve yurtdışındaki Türk temsilciliklerindeki Arşivlerde bulunmaktadır. Yurtdışında da konuyla ilgili birçok yabancı arşiv ve neşriyat vardır.

Ermeni olayları, isyanları hakkında bu Arşivlerden birçok yerli ve yabancı araştırmacı faydalanmış ve konuyu çeşitli yönleriyle incelemişlerdir. Bu Arşivlerin bir kısmı da doğrudan doğruya Arşiv belgeleri olarak araştırmacılara sunulmaktadır. Başbakanlık Arşiv Genel Müdürlüğünün, Genelkurmay ATASE Arşivlerinin yayınlanmış ve yayınlanmakta olan Arşiv belgelerinin yanı sıra, yine Başbakanlık Arşivlerinin doğrudan Ermenilerle ilgili 1860 - 1919 yıllarını kapsayan 15 ciltlik yayın faaliyeti Tarihi Araştırmalar ve Dokümantasyon Merkezleri Kurma ve Geliştirme Vakfı tarafından gerçekleştirilmekte ve birinci Sasun isyanları veya diğer adıyla Talori olaylarının 1894 tarihli belgelerini ihtiva eden 1. cildini belgeler, transkripsiyonları ve Ingilizceleriyle birlikte yerli ve yabancı kamuoyuna sunmuş bulunmaktadır. Yine Başbakanlık Arşivindeki Ermenilerle ilgili Katalog çalışması da kısmen bitirilmiştir.

Ermeni Patriğinin Berlin Kongresi arifesinde Ingiliz Sefiri ile yaptığı konuşmada "Avrupa devletlerinin ilgisini çekmek için isyan etmek zaruri ise, bunun zor olmayacağını" itiraf ettiğini yukarıda belirtmiştik. 1880'den sonra da. hazırlıkları daha önceden bitirildiği için, bu zor olmayan isyanlar başlamış ve 1. Dünya Savaşı ve Milli Mücadele sonlarına kadar devam etmiştir. 1880'den itibaren Istanbul ve Anadolu'nun her şehrinde hemen her yıl ve her köy ve kasabasında hemen her gün bir isyan çıkmış ve binlerce Müslüman ve Ermeni'nin öldürülmesiyle sonuçlanmıştır. Burada 1914 öncesindeki önemli Ermeni isyanlarının sadece kronolojik bir envanterini vermekle yetinip komitelerin bunlardaki rolleriyle ilgili birkaç mülahazayı gözden geçireceğiz.

Önemli Ermeni Isyanları :

Anavatan Müdafileri olayı .....................: 8 Aralık 1882
Armenakan çeteleriyle müsademe .....: Mayıs 1889
Musa Bey olayı ................................. ....: Ağustos 1889
Erzurum isyanı .......................................: 20 Haziran 1890
Kumkapı nümayişi .................................: 15 Temmuz 1890
Merzifon, Kayseri, Yozgat olayları ........: 1892 - 1893
Birinci Sasun isyanı ...............................: Ağustos 1894
Zeytun (Süleymanlı) isyanı .....................: 16 Eylül 1895
Divriği (Sivas) isyanı ..............................: 29 Eylül 1895
Babıali olayı ............................................: 30 Eylül 1895
Trabzon isyanı ........................................: 2 Ekim 1895
Eğin (Ma'muratü'l Aziz) isyanı ...............: 6 Ekim 1895
Develi (Kayseri) isyanı ..........................: 7 Ekim 1895
Akhisar (Izmit) isyanı ..............................: 9 Ekim 1895
Erzincan (Erzurum) isyanı ......................: 21 Ekim 1895
Gümüşhane (Trabzon) isyanı ................: 25 Ekim 1895
Bitlis isyanı ..............................................: 25 Ekim 1895
Bayburt (Erzurum) isyanı .......................: 26 Ekim 1895
Maraş (Halep) isyanı .............................: 27 Ekim 1895
Urfa (Halep) isyanı .................................: 29 Ekim 1895
Erzurum isyanı ........................................: 30 Ekim 1895
Diyarbakır isyanı ....................................: 2 Kasım 1895
Siverek (Diyarbakır) isyanı ...................: 2 Kasım 1895
Malatya (Ma'müratü'l Aziz) isyanı .........: 4 Kasım 1895
Harput (Ma'müratü'l Aziz) isyanı ...........: 7 Kasım 1895
Arapkir (Ma'müratü'l Aziz) isyanı ..........: 9 Kasım 1895
Sivas isyanı ............................................: 15 Kasım1895
Merzifon (Sivas) isyanı ..........................: 15 Kasım 1895
Maraş (Halep) isyanı .............................: 18 Kasım 1895
Muş (Bitlis) isyanı ..................................: 22 Kasım 1895
Kayseri (Ankara) isyanı ........................: 3 Aralık 1895
Yozgat (Ankara) isyanı ..........................: 3 Aralık 1895
Zeytun isyanı ..........................................: 1895 - 1896
Birinci Van Isyanı ...................................: 2 Haziran 1986
Osmanlı Bankası baskını ......................: 14 Ağustos 1896
Ikinci Sasun Isyanı .................................: Temmuz 1897
Sultan Abdülhamid'e suikast ................: 21 Temmuz 1905
Adana isyanı ..........................................: 14 Nisan 1909

Tarihlerinden de anlaşılacağı üzere, bütün bu isyanlar, komitelerin faaliyete geçmesinden sonra süratle artmıştır. Daha sonra kurulacak olan Ermenistan Cumhuriyeti Başbakanı Hovhannes Katchaznuni'nin de "...komiteler, çetelerin teşekküllünü sağlamıştır ve Türkiye'ye karşı giriştikleri harekata aktif bir şekilde katılmışlardır... Gerçeği, muhakeme gücünü yitirmiş ve hayallerimize kendimizi kaptırmıştık..." şeklinde itiraf ettiği üzere komiteler iyilikle veya kötülükle herkesi isyana sürüklemiş ve sonunda birçok kimsenin kanına girmişlerdir.

New York Herald Muhabiri Sidney Vitman'ın konu üzerindeki şu sözleri de Ermeni Başbakanı'nın görüşünü teyit etmektedir:

"Erzurum'daki Ingiliz konsolosu M.Graves'e şunu sordum:

-Eğer bu memleket (Osmanlı Devleti)'e hiçbir Ermeni komitesi gelmemiş olsa ve Ermenileri isyana kışkırtmamış olsaydılar, bu çarpışmalar olur muydu? - Tabii hayır, sanmam ki bir tek Ermeni öldürülmüş olsun..."

"Bir Yahudi de bana Trabzon'da eğer bu hareketlerin birisi Rusya'da olsaydı, bir tek Ermeni sağ bırakılmayacağını ifade etmiştir."

Halbuki Sultan Abdülhamid, defalarca isyancıları affetmiş, uzlaşma teklif etmiş ve onlara gerçeği göstermeye çalışmıştır. 21 Temmuz 1905 yılında Ermenilerin Bulgaristan ve Yunanistan'dan bazı Yahudi ve yabancıların da yardımlarıyla getirdikleri ve Cuma selamlığı sırasında patlatarak birçok kişinin ölümüne sebep oldukları zaman halkı teskin etmiş ve "Kendimce en büyük emel ahalinin rahat ve mesut olmasıdır. Bu uğurda gece gündüz nasıl çalışıldığı ve gayret gösterildiği malumdur. Gayret ve hüsnüniyetin min tarafillah mükafatı şu hadiseden (suikastten) hıfz-ı Hüda ile emin olmaklığımdır. Onun için Cenab-ı Hakk'a şükür ve hamd ederim. Müteessir olduğum bir şey varsa, asker evlatlarımdan ve ahaliden bazılarının telef ve mecruh olmasıdır. Buna ilelebet teessüf ederim" demiştir.

Yirmi altı Müslüman'ın öldüğü, elli sekiz kişinin yaralandığı ve birçok hasarın meydana geldiği olayda suçlular yakalanmış, suçlarını itiraf etmişler ve biri idam olmak üzere çeşitli cezalara çarptırılmışlarken sonradan bunların hepsi de Sultan Abdülhamid tarafından affedilmişlerdir. Hatta idama mahkum edilmiş olan Belçika asıllı meşhur anarşist Edward Jorris de aff-ı şahaneye nail olmuş, pişman olduğu görülünce, şerri hayra tebdil edilerek, bizzat Abdülhamid tarafından Yıldız Istihbarat memuru olarak Avrupa'da görevlendirilmiş ve topluma kazandırılmıştır.

Aynı olay Avrupa'da cereyan etseydi elbette affedilmezdi. Nitekim Pierre Loti de bunu hayretle takdir etmiştir:

"Öyle ya, dünyada hangi millet böyle bir suikasta örnek olacak bir cezayla karşılık verebilirdi?"

Böyle bir hadise olmadan bile Rusya'da Ermenilere nasıl üçüncü sınıf insan muamelesi yapıldığını da aynı eserinde şöyle dile getirmiştir:

"...Rusya'da Ermeniler askere alınırlar ve memleketlerinden çok uzaklarda hizmet görürler. Mektupları sansüre tabidir. Türkiye'de ise mutlu, rahat bir hayat sürerler, servet yaparlar, askerlik yapmazlar. Okulları serbesttir. Milli tarihlerini okuturlar, gençlere Türk düşmanlığını aşılarlar.

... Türkiye'de her yerde misyonerler var, bunlar da bilmeyerek Ermenileri kandırıyorlar. Konsolosların tercümanları tamamen Ermeniydi. Bunlar ne söylerler, ne gösterirlerse, konsoloslar da sefirlerine aynen yazarlardı. Bu konsoloslar acaba Rusya'da, Almanya'da olsalardı, sefaretlerine böyle şeyler yazabilirler miydi? Sebebi bir Islam memleketinde Hıristiyan konsolosu olmalarıdır. Ermeni komitecileri sakin insanları çiftçi, esnaf ve hamalları ayaklandırıp Türklerin dine, Hıristiyanlığa saldırdıklarını ileri sürüyorlar. Halbuki Trabzon'dan Erzurum'a kadar yollar, kasabalar, manastırlarla kiliselerle doludur. Ermeni okulları, kiliseleri, Rusya'dakilerden bin kat daha serbesttirler."

*** http://e.1asphost.com/kampusten/isyanlar.htm ***


Nisan 27, 2007, 07:03:55 ös
Yanıtla #15
  • Ziyaretçi

Tarihi Boyutuyla Ermeni Sorunu**
*Dr. Şenol KANTARCI

ASAM,Ermeni Araştırmaları Enstitüsü

Giriş


Daha önce Roma ve Bizans topraklarında ve onların hâkimiyeti altında yaşayan Ermeniler, Türklerin Anadolu'da hegemon güç olmasıyla birlikte, Selçuklu ve Osmanlı toprakları üzerinde ve onların hâkimiyeti altında varlıklarını devam ettirmişlerdir. Hatta Müslüman Türklerin Anadolu'yu fethinde Türklere yardımcı olmuşlardır. Bu dönemde Türklerle Ermeniler iç içe, yan yana ve birlikte, dostça yaşamışlardır. Ermeniler, Türk kültüründen etkilenmişler ve kendi istekleriyle Türkçe konuşmaya başlamışlardır.

Bizans hâkimiyeti altında Ermeniler büyük zorluklar çekmişlerdir. Gerçekte Bizanslılar, Gregoryen olan Ermenilere karşı mezhepleri yüzünden antipati beslemekteydiler. Ancak düşmanlıklarının kaynağında Ermenilerin kendilerine karşı olan ihanetleri vardı. Bu yüzden Bizanslılar, uzunca bir süre Ermenilere kin ve nefretle bakmışlar ve onlar aleyhinde olmuşlardır. Bu durum Ermenilerin Selçuklu hâkimiyetine girmelerine kadar sürmüştür. Burada şu iddia edilebilir ki, eğer Ermeniler Selçuklu hâkimiyetine girmemiş olsalardı dinlerini ve kültürlerini koruyamamış, doğal olarak da bugünlere gelememiş olacaklardı. Zira (IV. yüzyılda) Bizans döneminde Ermenilerin ana dili yasak edilmiş, ruhanî reislerinin millet üzerindeki haklan tanınmamış özellikle de 452 Chalcedoine (Kadıköy) meclisi toplantısından sonra Bizanslılar, Ermenilerin inançlarındaki aykırılıkları sökmek, kilisenin etkilerini, milliyet hislerini ortadan kaldırmak için onları sürgün etmiş ve Bizans'ın daimi politikası olarak Ermenileri daima bulundukları bölgenin dışına çıkarmışlardır.

Türk-İslam felsefesinin Gayrimüslimlere yaklaşımı hoşgörü çerçevesinde gerçekleşmiştir. Türkler, fethettikleri bölgelerdeki Gayrimüslim halk ile onların hak ve hukukunu güvence altına alan zimmet adı verilen bir anlaşma yapmış ve bu halka da zımmi adını vermiştir.

Osmanlı Devleti'nin kuruluşu, gelişmesi ve özellikle İstanbul'un fethi sonucu Bizans'ın yıkılmasıyla Ermeniler için tarihlerinin hiçbir döneminde yaşamadıkları yeni bir çağ açılmış, üzerlerindeki dinî, siyasî, toplumsal ekonomik ve kültürel her türlü baskı kalkmış, böylece barış, güven, huzur ve refah dönemi başlamıştır.

Osmanlı Devleti Türk kökenli, İslami yapıya sahip ve çok uluslu bir devletti. Bu çok uluslu yapı içerisini Türkler kadar, diğer uluslara da yer vardı. Nitekim, ilk Osmanlı padişahı Osman Bey, Ermenilerin Bizans'ın zulmünden korunmaları için Anadolu'da ayrı bir toplum olarak örgütlenmelerine izin vermiş ve Batı Anadolu'daki ilk Ermeni dinî merkezi Kütahya'da kurulmuştur. Bursa'nın alınarak başkent yapılması üzerine bu dini merkez Kütahya'dan Bursa'ya taşınmış, daha sonra Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethiyle Bursa'daki Ermeni dinî lideri Hovakim l461'de İstanbul'a getirilmiş, Fatih'in fermanı ile de İstanbul'da bir Ermeni Patrikhanesi kurulmuştur. Bu gelişmeden hemen sonra İran, Kafkasya, Balkanlar, Kırım, Doğu ve Orta Anadolu'dan İstanbul'a Ermeni göçleri başlamıştır. Böylece Osmanlı İmparatorluğu, Ermeniler için bir çekim merkezi hâline gelmiştir.

Osmanlı yönetiminin Ermenilere karşı bu tutumu Ermeni toplumu ve kilisesinin yaşamasına ve gelişimine önemli katkıda bulunmuştur. Hatta denilebilir ki Osmanlı Devleti'nin ve -kilisesi de dahil olmak üzere Ermeni toplumunun gelişmesi paralel bir şekilde olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu Gregoryen Ermenileri "millet" adı altında örgütlemiş ve onları kendi dinî liderlerinin yönetimine bırakmıştır. Fatih Sultan Mehmet, Ermeni Patrikhanesini kuran fermanında, Patriğin, İmparatorlukta yaşayan bütün Ermenilerin hem ruhani hem de cismanî lideri olduğunu hükme bağlamıştır.

Ermenilere, din, kültür, eğitim ve hayır işlerini yürütebilmeleri için gerekli malî olanaklara kavuşabilmek bakımından vakıf kurma imkanı da tanınmış, hatta kendi malî güçlerinin yetmemesi hâlinde Osmanlı yönetimi yardımda bulunmuş, Patrikhanenin eksiklerini tamamlamış, Ermeni kurumlarına malî destek sağlamıştır.

Ermeni toplumu kendisine tanınan hak ve ayrıcalıkları başarıyla kullanarak hızla gelişmiş ve refaha kavuşmuş, ayrıca Türk-Osmanlı kültür, yaşam tarzı ve yönetim biçimini de benimseyerek kısa süre içerisinde Osmanlı yönetiminin güvenini kazanmıştır. Bu güven sayesinde iş hayatında olduğu gibi, kamu hizmetlerinde de önemli yerlere gelmişlerdir.

Osmanlı tarihi. Ermenilerden 29 paşa, 22 bakan, 33 milletvekili, 7 büyükelçi, 11 başkonsolos ve konsolos, 11 üniversite öğretim üyesi, ve 41 yüksek rütbeli memur kaydetmektedir. Ermenilerin yapmış olduğu bakanlıklar arasında Dışişleri. Maliye, Ticaret ve Posta Bakanlıkları gibi son derece önemli ve kilit mevkiler olmuştur. Böylece, Ermeniler, Türkler başta olmak üzere, imparatorluğun bütün unsurlarıyla XIX. yüzyıl sonlarına kadar barış ve güven içerisinde yaşamışlar, Osmanlı yönetimiyle ilgili herhangi bir sorunla karşılaşmamışlardır.

XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Ermeni sorunundan bahsedilmeye başlanır. Ermeni sorununa başlangıç arayanlar bunu, 1856 Islahat Fermanı ya da 1877 -1878 Osmanlı-Rus Savaşı ve bunu izleyen Ayastefanos Antlaşması ve Berlin Konferansına taşırlar. Aslında bu yaklaşımlar yanlış değildir. Ancak, meselenin 1856'ya veya 1877 - 1878'e taşınmasının alt yapısını incelemeden, buna neden olan faktörleri açıklamadan doğrudan Islahat Fermanına veya Berlin Konferansına bağlamak meseleyi oldukça kısır bırakır.

Ermeni sorununun ortaya çıkışında dünya siyasasındaki gelişmelerin önemli etkisi ve katkısı olmuştur. Bunlardan birisi, Sanayi Devriminin çok tabî paraleli olan sömürgeciliktir. Bir diğer olay hemen bütün dünyayı etkisi altına alan Fransız İhtilâli ve paralelinde gelişen milliyetçilik olgusudur. Ermeniler, Osmanlı İmparatorluğu içindeki azınlıkların birer birer isyan ettiklerini, bunların muhtariyet ve/veya bağımsızlıklarını elde ettiklerini görmüşlerdir. Bu olaylar neticesinde kendilerinin de böyle bir harekete girişebilecekleri düşüncesi ortaya çıkmıştır.

Etkenlerden biri de dinî ideoloji bağlamında çıkmıştır. Osmanlı toplumu içerisinde ilk başta sadece mezhep olarak Gregoryen Ermenileri mevcut iken Fransa'nın çalışmaları sonucu Katolik bir Ermeni topluluğu ve akabinde Ermeni Katolik Kilisesi, İngiliz ve Amerikalı misyonerlerin çalışmaları ve İngiliz Hükümetinin baskısı ile Ermeni Protestan Kilisesi ortaya çıkmıştır.

Türkiye'de Ermeni meselesi üzerine yazılmış kaynak niteliğindeki kitaplar incelendiğinde hemen hepsi sorunun ortaya çıkışındaki baş aktörü Rusya olarak gösterir. Ancak Rusya. Ermeni ayaklanmalarındaki etkilerden sadece biridir. Rusya'nın yanı sıra Ermeniler arasında Katoliklik propagandası yapan Fransa'nın; Ermeniler üzerinde Protestanlığı çıkarları için yerleştirmeye çalışan İngiltere'nin; ABD ve Almanya gibi devletlerin doğrudan veya dolaylı olarak mesele üzerinde göz ardı edilmeyecek kadar önemli etkileri olmuştur. Bu devletler 1840 tarihinden sonra çıkan olaylardan faydalanarak mezheplerinden olardan himaye etmek amacıyla Osmanlı İmparatorluğundaki nüfuzlarını kuvvetlendirmeye başlamışlardır.

Sorunun Ortaya Çıkışı

Rusya ve ABD'ye karşılık Avrupalıların Ermenilerle ilgilenmeleri genelden özele doğru bir seyir gösterir. Buna bağlı olarak gelişen Ermeni meselesi de bu toplumun değil, Osmanlı topraklarında menfaatleri çatışan iki büyük devletin, İngiltere ve Rusya'nın davası olarak politik bir hüviyetle ortaya çıkarılmıştır.

Ayastefanos Antlaşması ile Kafkasya'ya hâkim olan Rusya, Doğu Anadolu ve Balkanlarda da etkili olmuştur. Bu durum geleneksel İngiliz politikasına ters düşmüştür. Çünkü Rus nüfuzunun bu şekilde yayılması sadece İngiltere'nin Hindistan'la olan bağlantısını tehditle kalmayacak, aynı zamanda Ortadoğu'daki gücünü de zayıflatabilecekti. Bu bakımdan İngiltere, hemen konuyla ilgilenmeye başlamıştır.

İngiltere, Rusya'nın sıcak denizlere inmesine engel olmak için uzun süreden beri bu devlete karşı Osmanlı Devleti'ni desteklemiştir. İngiltere, bu desteğini sürdürürken de Osmanlı memleketlerinde Protestan misyonerlerin faaliyetlerini yönlendirmiştir. Ermeni milliyetçiliğinin uyanmasında bu faaliyetlerin rolü büyük olmuştur. Rusya'nın, Doğu Anadolu'da Kars, Ardahan gibi çok önemli stratejik noktaları ele geçirmesi, İngiltere'nin doğu ticareti bakımından hayati önem taşıyan yolların güvenliğini tehlikeye düşürmekteydi. Dahası, İngiltere, Rusya'nın Balkanlarda gerçekleştirdiği bölünmeyi, 16. madde ile Anadolu'da yapmasından da çekinmekteydi. Ermeniler aslında 16. maddeyle önemli bir yol kat etmişlerdi. Bu maddeyle "Ermenistan" denilen bir memleketin varlığı ve idaresinin ıslahata muhtaç olduğu, Ermeni Milleti'nin Kürtler ve Çerkezler tarafından tehdit edildiği gibi hususlar, Bâbıâlî'ye resmen kabul ettirilmiş oluyordu. Rusya'ya karşı buralarda yapılması taahhüt edilen ıslahatlara hemen başlanacak ve bu ıslahatlar tamamlanıncaya kadar Rus işgali devam edecekti. Diğer bir ifadeyle Rusların Doğu Anadolu'yu boşaltmaları ıslahatların uygulanışına bağlı kalıyordu. Elbette ki, Ruslar bu işgali sürdürebilmek için, ıslahatların tamamlanmadığını ileri süreceklerdi. Zaten bu maddeyi takip eden maddeler Rusların amacını ortaya koyuyordu. Antlaşmanın 19. maddesine göre Ruslar, savaş tazminatının bir kısmına karşılık olmak üzere, Kars, Ardahan. Batum şehirleriyle Bayezid ve Eleşkirt vadisine yerleşecekti. Böylece, bir taraftan bütün Ortadoğu'ya hâkim, önemli bir köprü başını ele geçirirken diğer yandan da Ermeniler üzerinde nüfuzunu kuvvetlendirmiş oluyordu. Ancak, İngiltere'nin bunu kabullenmesi imkansızdı. Nitekim Ayastefanos Antlaşması şartlarını üç gün sonra öğrenebilen İngiliz Elçisi Layard, ortaya çıkan bu durumu hükümetine bildirirken, Rusların Doğu Anadolu'da önemli stratejik noktalan ele geçirdiklerini. İngiliz ticareti için hayati önemde olan bu ticaret yollarının, Dicle ve Fırat vadisine inmeye çalışan Rusya gibi rakip bir devletin kontrolü ve dolayısıyla tehdidi altına girmiş olduğunu, Ermenilerle ilgili 16. maddenin Balkanlardaki bölünmeyi Anadolu'da da gerçekleştirmek için atılmış ilk adım saymak gerektiğini yazıyordu. Ayastefanos Antlaşmasındaki Ermenilerle ilgili maddeler İngiliz kamu oyunda tepkilere yol açmış ve millî hislerini tahrik etmiştir. Savaş esnasında Osmanlı İmparatorluğu'nu Rusya karşısında kaderiyle baş başa bırakan İngiliz Hükümeti, kendi menfaati söz konusu olunca derhal harekete geçmiştir. Daha Ayastefanos görüşmeleri sırasında donanmasını İstanbul önlerine kadar getirmiş olan İngiltere, yapılan son antlaşmanın 1856 Paris muahedesi hükümlerini ihlâl anlamı taşıdığını ileri sürerek, acilen yeni bir konferansın toplanması gerektiğini ve antlaşma şartlarının burada yeniden gözden geçirilmesinin zorunlu olduğunu teklif etmiştir.

Durum böyle olunca İngiltere, Balkanlarda ve Akdeniz'deki dengenin bozulduğunu ileri sürerek Ayastefanos Antlaşması yerine öteki Avrupa devletlerinin de katılmasıyla yeni bir antlaşma yapması isteğini Rusya'ya kabul ettirmiştir. Böylece yeni antlaşmanın Berlin'de yapılması kararlaştırılmıştır.

Osmanlı Devleti, Berlin'de İngiltere'nin kendisine destekte ve yardımda bulunacağını umuyordu. İngiltere Babıâli'nin içinde bulunduğu kötü şartları çok iyi değerlendirmişti. Bunun için Berlin'deki konferansta tehdit yoluna başvurarak, Babıâli'den Kıbrıs'ı geçici de olsa almayı başarmıştır. Nitekim 4 Haziran 1878'de imzalanan ve 15 Temmuz 1878'de de II. Abdülhamit tarafından tasdik edilen antlaşmaya göre Osmanlı Devleti, Doğu Anadolu'daki Ermeniler için İngiltere ile birlikte kararlaştıracağı bir ıslahat yapacaktı. İngiltere'de Doğu Anadolu'da bulunan Rus tehdidini önlemek için bu tehlike kalkıncaya kadar Kıbrıs adasına yerleşecekti. Böylece İngiltere, Hindistan'a en kısa yolun güvenliği sağlamış olmaktaydı.

Görüldüğü gibi Ermeni ıslahatı konusunda İngiltere Ermenileri değil kendi menfaatlerini korumak için harekete geçmiş ve Kıbrıs Antlaşması'nı imzalayarak Kıbrıs'a yerleşmiştir. Gerçekten de Doğu Anadolu Bölgesi ve Trabzon - Erzurum - Doğu Bayezid güzergahı Karadeniz'i İran'a ulaştıran ticaret yolu İngiltere için büyü ehemmiyet taşımaktaydı. 1840'lardan itibaren Mancheter'e yerleşmiş olan Ermeni tüccarlar. Britanya adalarında imâl edilen pamuklu kumaşları yukarıda belirtilen yol üzerinden İran ve Türkistan'a pazarlıyorlardı. 1870'li yıllardan itibaren İngiltere'de artmaya başlayan pamuklu mamul stokları İngiltere için büyük bir iktisadi kriz yaratma eğilimi göstermekteydi. Bu stoklar erimez ve yeni imalât için de pazar bulunmazsa birçok fabrikanın kapanması, iflasların birbirini takip etmesi İngiltere'de büyük bir işsiz kitlenin ortaya çıkarak devletin başına bela olması kaçınılmazdı. Karadeniz-İran güzergahı stokların nakliyesi için tek yoldu. İngiliz'le sevkıyatı hızlandırmak gayesi ile Doğu Anadolu'da Ermeni tüccarlarına sermaye ve kredi yardımında bulunmuşlar, bunun çok faydasını görmüşlerdi. İşte bu yüzden İngiltere Ayastefanos Antlaşması'nın söz konusu yolu Rusların kontrolüne sokan 19. ve 20. maddelerin itiraz etmiş ve Berlin Konferansı'ndaki 61. maddeyle bu yerlerin tekrar Osmanlı Devleti'ne geçmesini sağlamıştır.

Ayrıca yine Ayastefanos Antlaşması'nın Ermenileri ilgilendiren 16. maddesi az da olsa değiştirilerek Berlin Konferansı'nda 61. madde olarak yer almıştır. Değiştirilen bu maddeyle Osmanlı Devleti. Doğu Anadolu'da ıslahat yapacak, asayişi sağlayacak ve bu konularda aldı- ğı tedbirlerin icrasına ara sıra ilgili devletler de nezaret edecekti.

Ermeniler, Berlin Konferansı ile siyasî açıdan büyük yararlar elde etmiş ve ileride belirleyecekleri stratejilerinde dikkate alacakları bazı dersler almışlardır. Her şeyden önce, 61. madde ile "Ermeni Meselesi" milletlerarası siyasî sistemin gündemine giriyordu. İkinci önemli nokta ise bu dönemde Ermeniler emellerine İngiltere'nin desteği olmaksızın ulaşamayacaklarını anlamış oldular.

Aslında, İngiltere'nin Ermeni Meselesi'ni benimseyişinde önemli maddî çıkarları bulunuyordu. Burada İngiltere inisiyatifi eline alarak, Doğu Anadolu'nun Rusya tarafından "Balkanlaştırılmasına" ve bu anatomini Ortadoğu'daki nüfusuna sekte vurmasına engel olabilirdi. Başka bir deyişle Londra, Bâbıâlî'nin tek başına Rus tasavvurlarına karşı duramayacağını, fakat kendi himayesindeki bir Ermeni devletçiğinin, Petersburg'un saldırganlığına karşı daha sağlam bir set oluşturabileceğini düşünmeye başlamıştı. Ancak Londra'ya göre, Rusya'nın Ermeni Meselesi'nden tamamıyla soyutlanması da doğru değildi. Yakın Doğuda kayaya çarptığını fark eden Rus sömürgeciliği, gözlerini Uzak Doğuda yayılma imkanları aramaya çevirirse, o zaman İngiltere'nin Çin üzerindeki nüfuz tekeli tehlikeye düşebilirdi. işte bu yüzden Ermeni ıslahatı bahanesiyle Rusya'yı Osmanlı ülkesiyle meşgul etmek ve dikkatini Doğu Anadolu'da tutmak, İngiltere'nin söz konusu dönemdeki (1890'lı yıllar) siyaseti olmuştu. Nasıl olsa ıslahat konusunun tartışılacağı uluslararası platformlarda diplomasi uzmanı bir İngiltere için Rusya'yı dizginlemek çok zor olmayacaktı. Yeter ki, Babıâli yalnız başına Rusya ile karşı karşıya bırakılmasın.

Ancak, Rusya, İngiltere'nin bu tuzağını fark etmekte gecikmedi. Petersburg'un amacı başarılı bir savaşın meyvelerini toplayarak. Doğu Anadolu'nun ilhakını bir oldu bitliye getirmekti. Yetkili bir ağızdan Rusya, "Er-menisiz bir Ermenistan" istiyordu. Fakat, Berlin bunun gerçekleşemeyeceğini de hatırlatmıştı. Aynı zamanda "Ermeni Islahatı" Rusya için tehlikeli gelişmeleri de beraberinde getirebilirdi. Şöyle ki, Ermenilere verilecek bir muhtariyet, Rusya'nın kendi uyruğundaki Ermenilere de benzeri emeller beslemeleri için ilham verebilirdi. Hatta Kafkas Ermenileri Anadolu Ermenileriyle işbirliği imkanı arayabilirlerdi. Ayrıca Rusya, Balkanlarda büyük ümitlerle yarattığı Bulgaristan meydana çıkınca, İngiliz oyunuyla, nasıl ilk kez kendisine cephe aldığını ve kendisinin yayılmasını frenleyecek bir tampon oluşturduğunu biliyordu. Rusya geri adım attığında "Ermeni Meselesi" İngiltere'nin kucağına düşecekti.

Dönemin Padişahı II. Abdülhamit, ıslahat konusunda söz vermiş, ancak bu tasarıları uygulamakta direnmişti. Ne var ki, 1894 yılında İngiltere'nin Van Konsolosunun yerinde incelemeler yapmak maksadıyla, Ermenilerin yoğun olarak bulunduğu yörelerde yaptığı geziyi fırsat bilen Ermeni komitecilerinin Bitlis'te çıkardıkla-n ayaklanmayla, ıslahat görüşmeleri, Londra'nın teşebbüsüyle, yine uluslar arası siyasî platformlara girmiştir. Bu sıralarda Avrupa'nın muhtelif şehirlerinde Ermeniler lehine gösteriler yapılmıştır. Bu dönemde, Ermenilerin yabancı ülkelerdeki yayın gücü. hiçbir azınlık grubunun sahip olamadığı bir düzeydeydi. İngiliz gazetelerinin Türkiye muhabirleri, gazetelerine asılsız Ermeni davasını öven yazılarını göndermek için hiçbir fırsatı kaçırmıyorlar; yazılarında, meydana gelmiş küçük bir olayı kasten büyütüyorlardı. Çok geçmeden İngiltere, Babıâli'yi Berlin Antlaşması'nın yükümlülüklerini yerine getirmeye davet etmiştir. Bununla da yetinmeyerek, hazırlamış oldukları ıslahat tekliflerini önce Avrupa ahengine tasvip, daha sonra da Babıâli'ye dikte ettirmeye çalışmışlardır. Padişah, ıslahatları uygulama hususunda ayak diretince, İngiltere, Osmanlıya müeyyide uygulanacağı yolunda tehditlere başlamıştır. İngiltere'nin buradaki niyeti, Doğu Anadolu'da şeklen bir Avrupa ahengi oluşturmak gibi görünse de, gerçekte fiilen kendi himayesinde bir Ermeni topluluğu ortaya çıkarmaktı. Ancak İngiltere'nin bu isteği büyük güçlerce destek görmedi. Yalnız başına kalan İngiltere, son çare olarak donanmasını Çanakkale Boğazı'na kadar getirdiği halde gerek Büyük Güçler arasındaki görüş ayrılığı gerekse II. Abdülhamit'in kararlı tutumu karşısında geri çekilmek zorunda kalmıştı (1895).

1895 yılında ilk raundu kaybeden İngiltere, bundan sonraki politikalarında daha temkinli hareket edecektir. 1895 sonrasında giderek güçlenen Almanya korkusu Rusya ile İngiltere'yi birbirlerine yaklaştıran en önemli etken olmuştur. Zaten uzun süredir İngiltere, Osmanlı İmparatorluğu'nun taksimine hazırdı. Hatta bu düşüncesini birçok defa çeşitli vesilelerle Rusya'ya iletmişti. Uzakdoğu'daki ihtilaflarını ise uzlaşmacı yollardan çözümlemeyi tercih eden bu iki devlet, söz konusu yakınlaşmalarını 1907'de bir antlaşma ile noktalamıştır. Artık bundan böyle Ermeni ıslahatları konusunda Osmanlı Devleti'ne yapılan müdahalelerde iki devlet birlikte hareket etmiştir.

Rusya ile İngiltere arasındaki bu rekabet, Ermeni konusunu devletler arası bir hüviyete sokmuştur. İşte bu durumdan cesaret alan Ermeniler de harekete geçerek yurt içinde ve dışında ihtilâlci Ermeni partileri ve dernekleri kurmaya başlamışlardır.

1915 Öncesi Ermeni İsyanları

Ermeniler, Türk toprakları içerisinde bir Ermenistan Devleti kurmak amacıyla oluşturdukları terör örgütleri vasıtasıyla birçok isyan çıkartmışlardır. Bu isyanlar ve terör olaylarının önemli olanları şunlardır:

Anavatan Müdafileri Olayı (8 Aralık 1882), Armenakan Çeteleriyle Çatışma (Mayıs 1889), Musa Bey Olayı (Ağustos 1889), Erzurum İsyanı (20 Haziran 1890), Kumkapı Nümayişi (15 Temmuz 1890), Merzifon, Kayseri, Yozgat Olayları (1892 - 1893), Birinci Sasun İsyanı (Ağustos 1894), Zeytun (Süleymanlı) İsyanı (1-6 Eylül 1895), Divriği (Sivas) İsyanı (29 Eylül 1895), Babıali Olayı (30 Eylül 1895), Trabzon İsyanı (2 Ekim 1985), Eğin (Mamuratü'l - Aziz) İsyanı (6 Ekim 1895). Develi (Kayseri) İsyanı (7 Ekim 1895), Akhisar (İzmit) İsyanı (9 Ekim 1895). Erzincan (Erzurum) İsyanı (21 Ekim 1895), Gümüşhane (Trabzon) İsyanı (25 Ekim 1895). Bitlis İsyanı (25 Ekim 1895). Bayburt (Erzurum) İsyanı (26 Ekim 1895), Maraş (Halep) İsyanı (27 Ekim 1895), Urfa (Halep) İsyanı (29 Ekim 1895). Erzurum İsyanı (30 Ekim 1895), Diyarbakır İsyanı ( 2 Kasım 1895), Siverek (Diyarbakır) İsyanı (2 Kasım 1895), Malatya (Mamuratü'l-Aziz) İsyanı (4 Kasım 1895). Harput (Mamuratü'l- Aziz) İsyanı (7 Kasım 1895), Arapkir (Mamuratü'l- Aziz) İsya-m'(9 Kasım 1895). Sivas İsyanı (15 Kasım 1895), Merzifon (Sivas) İsyanı (15 Kasım 1895). Ayıntab (Halep) İsyanı (16 Kasım 1895). Maraş (Halep) İsyanı (18 Kasım 1895), Muş (Bitlis) İsyanı (22 Kasım 1895), Kayseri (Ankara) İsyanı (3 Aralık 1895). Yozgat (Ankara) İsyanı (3 Aralık 1895). Zeytun İsyanı (1895 - 1896), Birinci Van İsyanı (2 Haziran 1896). Osmanlı Bankası Baskını (14 Temmuz 1896), İkinci Sasun İsyanı (Temmuz 1897). Sultan Abdülhamid'e Suikast (Yıldız Suikastı) (21 Temmuz 1905). Adana İsyanı (14 Nisan 1909).

Görüldüğü gibi sadece 1897 yılına kadar birçok Ermeni isyan ve tedhiş olayı tespit edilmiştir. Tarihlerinden de anlaşıldığı üzere bütün isyanlar. Ermeni komitelerinin faaliyete geçmesinden sonra süratle artmıştır. Daha sonra kurulacak olan Ermenistan Cumhuriyeti Başbakanı Hovahannes Katchaznuni'nin de "...komiteler, çetelerin teşekkülünü sağlamıştır ve Türkiye'ye karşı giriştikleri harekâta aktif bir şekilde katılmışlardır... Gerçeği muhakeme gücünü yitirmiş ve hayallerimize kendimizi kaptırmıştık..." şeklinde itiraf ettiği gibi, bu komiteler, iyilikle veya zor kullanarak Ermenileri isyana sürüklemiştir.

Yukarıda verilen Ermeni isyan ve tedhiş hareketleri Ermeni komitelerince "Ermenilerin Türklerce katledilmesi" olarak tanıtılmış ve batı ülkelerine, Hristiyan kamuoyuna bu şekilde yansıtılarak büyük gürültü kopartılmıştır. Bu amaçla hemen hiçbir yanlış bilgilendirmeden kaçınılmadan, olaylar tahrif edilerek, dünya kamuoyuna sunulmuştur. Anadolu'nun birçok yerinde çalışmalar yapan Hristiyan misyonerler. İstanbul'daki büyükelçilikler ve Anadolu'daki konsolosluklar bu propagandanın batı kamuoyuna iletilmesinde ve benimsetilmesinde büyük rol oynamışlardır. Bütün bunlara batı basınının aynı paraleldeki yayınları da eklenince. Hristiyan kamuoyu, Ermenilerin gerçeklerle ilgisi olmayan mesajlarını benimsemeye başlamıştır. Aslında, kendi devletlerinin politikaları da bu mesajların benimsenmesini gerektirmekteydi. Üstelik batıya göre bu olay "Hristiyanlarla Müslümanlar arasında cereyan eden bir çatışmaydı ve vahşi Müslümanlar, masum Hristiyanları katletmekteydi". O hâlde yapılacak tek bir iş vardı, o da Müslümanlara karşı Ermenileri desteklemek ve himaye etmekti. Bu dönemde gerçekten de böyle yapılmıştır Ancak, meselenin aslının hiç de böyle olmadığı ve Ermeni komitelerinin bu propagandasının altında, büyük devletleri Osmanlılara karşı silâhlı müdahaleye zorlamak amacının yattığı belgelerle sabittir.

Ermeni isyanlarının nedeni ne sefalet ne ıslahat ne de baskıya tâbi tutuldukları iddiasıdır. İsyanların nedeni. batılılar ile Rusya'nın. Ermeni komiteleri ve kilisesi Rusya ile işbirliği hâlinde Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalamak istemeleridir. Osmanlı Devleti ise bu isyanlar karşısında, her devletin yapacağını yapmış ve isyan eda asilerin üzerine kuvvet göndermiştir. Ancak, yukarıda lafı da izah edildiği gibi. her isyanın bastırılması yeni bir "katliam" olarak sunulmuştur.

Ermenilerin gerçekleştirdiği tedhiş hareketleri nedeniyle yakalanan komiteciler, yine büyük devletlerin yardımıyla serbest bırakılmıştır. Zeytun isyanının, Osmanlı Bankası işgalinin Padişah II. Abdülhamit'e yapılan suikast girişiminin elebaşıları dönemin büyük devletlerini müdahaleleri sonucunda Osmanlı topraklan dışına çıkmışlar / çıkartılmışlardır. Bu komiteciler daha sonra yeni cinayetler işlemek üzere Osmanlı topraklarına dönmüşlerdir.

Büyük Savaş Sırasında Ermeniler

Birinci Dünya Savaşı'nın başlaması ve Osmanlı Devleti'nin Kasım 19l4'te İtilaf Devletlerine karşı Almanya'nın yanında savaşa girmesi Ermeniler tarafından bu yük bir fırsat olarak görülmüştür. Louse Nalbandian'a belirttiği gibi. "Ermeni komiteleri için ileri hedeflerin gerçekleştirecek top yekûn ayaklanmayı başlatmana en uygun zamanı Osmanlıların savaş hâlinde olduğu zamandı." Komitelerin Birinci Dünya Savaşı'nda faaliyete geçmesinden kuşkulanan Osmanlı Hükümeti, savaş öncesinde, 1914 Ağustos'unda Erzurum'da Taşnak yöneticileriyle bir toplantı yapmış ve bu toplantıda Taşnaklar, Osmanlı Devleti'nin savaşa girmesi hâlinde sadık vatandaşlar olarak Osmanlı orduları safında görevlerini yerine getirecekleri vaadinde bulunmuşlardır. Bu vaatlerini yerine getirmemişlerdir; çünkü bu toplantıdan önce haziran ayı içerisinde yine Erzurum'da düzenlenen Taşnak Kongresinde Osmanlı Devleti'ne karşı mücadelenin sürdürülmesi kararlaştırılmıştır.

Rusya Ermenileri de Rus ordusuyla birlikte Osmanlı Devleti'ne saldırma hazırlıklarına başlamışlar, Eçmiazin Katogikosu ile Kafkas Genel Valisi Vranzof - Daşkof arasında "Rusya'nın Osmanlı Devletine Ermeniler için yapılacak ıslâhatı uygulattırması karşılığında, Rusya Ermenilerinin kayıtsız şartsız Rusya yi desteklemeler? yolunda anlaşmaya varılmış; Katogikos, daha sonra Tiflis'te Çar tarafından kabul edilmiş ve Çar'a "Anadolu'daki Ermenilerin kurtuluşunun ancak Türk egemenliğinden ayrılarak özerk bir Ermenistan teşkil etmeleri ve bu Ermenistan'ın Rusya'nın himayesiyle mümkün olabileceğini' bildirmiştir. Rusya'nın niyeti, Ermenileri kullanarak Doğu Anadolu'yu ilhak etmektir. Rusya'nın Osmanlı Devleti'ne savaş ilân etmesi üzerine Taşnak Komitesi, yayın organı Horizon şu bildiriyi yayınlamıştır:

"Ermeniler, en küçük bir tereddüt göstermeden İtilaf Devletleri'nin yanında yer almışlar, bütün güçlerini Rusya 'nın emrine vermişler, ayrıca gönüllü alayları teşkil etmişlerdir."

Taşnak Komitesi örgütüne de şu talimatı vermiştir:

"Ruslar, sının geçtiklerinde ve Osmanlı orduları geri çekilmeye başladıklarında her yerde isyanlar çıkarılmalı, Osmanlı orduları bu suretle iki ateş arasına alınmalıdır. Osmanlı ordularının ilerlemesi hâlinde ise Ermeni askerler silâhlarıyla birlikte kıtalarım terk edecek ve çeteler teşkil edip Ruslarla birleşeceklerdir.''

Hınçak Komitesi de örgütüne gönderdiği talimatta, "Komitenin bütün gücüyle mücadeleye katılarak İtilaf Devletleri'nin ve özellikle Rusya'nın müttefiki sıfatıyla Ermenistan, Kilikya, Kafkasya ve Azerbaycan 'da zaferi temin için her türlü vasıta ile İtilaf Devletleri'ne yardım edeceğini" bildirmiştir.

Osmanlı Meclisinde Van mebusluğu yapan Papazyan ise bir bildiri yayınlayarak, "Kafkasya 'da gönüllü Ermeni alaylarının hazır bulundurulmasını, bunların Rus Ordularının öncüleri olarak Ermenilerin yaşadıkları bölgelerdeki kilit noktalan ele geçirmelerini ve Anadolu topraklarında ilerleyecek Ermeni alayı ile hemen birleşmesini "istemiştir.

Bütün emirler yerine getirilmiş, Rus kuvvetlerinin, Osmanlı ve Rus Ermenilerinden kurulmuş olan gönüllü alayının öncülüğünde, doğudan Osmanlı topraklarına girmesiyle birlikte Osmanlı ordusunda bulunan Ermeniler, silâhlarıyla birlikte firar ederek Rus kuvvetlerine katılmışlardır. Rus ordusuna henüz ulaşamayan bir kısım Ermeniler ise çeteler kurarak isyan etmişlerdir. Yıllarca, gerek Ermeni gerekse misyoner okul ve kiliselerinde saklanan silâhlar ortaya çıkarılmış, askerlik şubeleri basılarak yeni silâhlar sağlanmıştır. Silâhlanan Ermeni çeteleri, komitelerin ''kurtulmak istiyorsan, önce komşunu öldür' talimatı üzerine, erkekler cephelerde olduğu için savunmasız kalan Türk şehir, kasaba ve köylerine saldırarak katliama girişmişlerdir. Osmanlı kuvvetlerini arkadan vuran Ermeniler; Osmanlı birliklerinin harekatını engellemiş, ikmal yollarını kesmiş, yaralı taşıyan konvoyları pusuya düşürmüş, köprü ve yolları imha etmiş, bulundukları şehirlerde ayaklanarak Rus işgalini kolaylaştırmışlardır. Rus kuvvetleri saflarında bulunan Ermeni gönüllü alaylarının yaptığı zulüm o kadar ağır olmuştur ki, Rus komutanlığı bazı Ermeni birliklerini cepheden uzaklaştırarak geri hatlara sevk etmek zorunluluğu hissetmiştir. O dönemde Rus ordusunda görev yapan bazı subayların yazmış olduğu hatıratlar, bu zulme bütün açıklığıyla tanıklık etmektedir.

Seferberliğin ilanıyla beraber gerek Osmanlı topraklan içerisinde gerekse dışarıda bulunan Ermeniler, hemen harekete geçmiş ve çeteler hâlinde Kafkaslarda ve Anadolu'nun birçok yerinde yüz binlerce Müslümanı -yaşlıları, çocukları, kadınları, cepheden dönen yaralıları- sistemli bir şekilde katletmeye başlamışlardır. Bu faaliyetlere katılmayan Ermenileri ve Türk olmayan diğer unsurları da öldürmekten çekinmemişlerdir. Böylece Zeytun (Süleymanlı - Maraş)'da. Bitlis'te, Kayseri'de, Trabzon'da, Ankara'da. Sivas'ta, Adana'da, Urfa'da, İzmit'te, Adapazarı'nda, Hüdavendigar (Bursa)'da, Musa Dağı'nda ve daha birçok yerde büyük katliam hareketlerine girişmişlerdir.

Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşma Almanya'nın müttefiki olarak girmiş ve 3 Ağustos 19l4'te seferberlik ilân etmesi öncesi / sırası / sonrasında Anadolu'nun hemen bütün bölgelerinde Ermeni komiteleri tarafından organize edilen isyan ve tedhiş faaliyetleri gerçekleşmiştir. Bu dönemde (1914-1915) Ermeniler tarafından gerçekleştirilen isyan ve tedhiş hareketleri şunlardır:

1914 yılı Ocak ayında Hınçak ve Taşnak örgütlerince Kayseri Ermeni isyanları organize edilmiştir. İsyanlar sırasında çeşitli şekillerde, halka ve askerlere yönelik Ermeniler tarafından terör faaliyetleri gerçekleştirilmiştir. Bu olaylar sırasında bomba imalat haneleri tespit edilmiştir. Hükümet tarafından yapılan aramalarda, Ermeni evlerinde, mezarlıklarında, cemiyetlerinde, kiliselerinde, okullarında birçok silâh, cephane, dinamit, talimat, beyanname ele geçirilmiş ve birçok Ermeni suçüstü yakalanmıştır.

Hemen her kritik dönemde isyanların görüldüğü Zeytun'un Ermeni ahalisi, seferberlik ilân edilir edilmez ayaklanmıştır. Rusya ve Fransa tarafından her defasında desteklenen ve III. Napolyon tarafından "Republique de Zeitoun (Zeytun Cumhuriyeti) olarak ilân edilen bölgenin Ermenileri ve komiteler daha önceden bütün hazırlıklarını tamamlamış olduklarından. 3 Ağustos 1914'te seferberliğin ilanıyla, subay ve erlerini Zeytunlu Ermenilerin teşkil edeceği bir "Ermeni Alayı" kurmak üzere yetkililere müracaat etmişler ve bu istekleri reddedilince, isyan ederek çevrede katliam yapmaya başlamışlardır.

1914 yılı başlarından itibaren Ermenilerin organize bir şekilde isyan hazırlıklarına giriştikleri yerlerden biri de Van vilâyetidir. Van vilâyeti Ermenilerin Anadolu'daki faaliyetlerinin en açık şekilde görüldüğü yerdir. Buradaki komitelerin çalışmaları Türkiye'ye yönelik Ermeni faaliyetlerini bütün çıplaklığıyla ortaya koymuştur. Zira. diğer vilâyetlerde gizli kalan Ermeni tertipleri, burada aleni bir şekilde ortaya çıkmıştır. Özellikle son otuz beş-kırk yıldır sık aralıklarla Ermeniler tarafından dünya kamuoyuna taşınan iddiaları. Van'da gerçekleşen Ermeni olayları çürütür niteliktedir. Van isyanı, (15 Nisan 1915) niteliği itibariyle Osmanlı Hükümeti tarafından 27 Mayıs 1915 tarihli "Sevk ve iskan" kararının en önemli sebeplerinden birisini teşkil etmiştir. İsyan, "Sevk ve iskan" kararından yaklaşık bir buçuk ay kadar önce 15 Nisan 1915 tarihinde çıkmış, büyümüş, hatta Türkler zor durumda kalmıştır. Van Valisi Cevdet Bey, Rusların Başkale istikâmetinde Van'a doğru ilerlediğini ve takriben 15 Mayıs'ta Van'a gireceklerini tahmin ederek 14 Mayıs'tan itibaren Van'dan Bitlis istikâmetine doğru geri çekilme emrini vermiştir. 15 Mayıs'ta Rus ordusu içerisindeki Ermeniler ve Van vilâyetindeki yaklaşık 35-40 bin civarındaki Ermeni buluşmuş, şehirde kalan 20 binin üzerinde Türk katledilmiş ve yeni Van valiliğine Aram Manukyan seçilerek kasabalara yeni Ermeni kaymakamlar dahi gönderilmeye başlanmıştır. Oysa "Sevk ve İskân Kararı" bu tarihten sonra 27 Mayıs 1915 tarihinde savaş içerisinde olan Osmanlı Devleti tarafından bu ve bunun gibi faktörlerin doğal sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

Bitlis, Muş, Diyarbakır ve Elazığ'daki Ermeni İsyan ve terör faaliyetleri 27 Mayıs 1915 Sevk ve İskân kararının çıkmasına sebep olan olaylardandır. Bitlis'te Rusların doğudan Türk topraklarına doğru ilerlemesine paralel olarak 1915 Ocak ayından itibaren yöre halkına yönelik katliam hareketlerine girişmişlerdir. 27 Mayıs 1915 öncesi sadece Muş ve çevresinde başlangıçta 7 bin Ermeni silâhlandırılmış ve bunlar gruplar hâlinde köylere dağıtılmıştır. Bunlara asker kaçağı Ermeniler de dahil olmuş, özellikle Sasunda askerlik çağındaki gençler doğrudan bu çete grupları içerisine girmişlerdir. Bölgeye Osmanlı ordusu için asker almaya giden Osmanlı memurları öldürülmüştür. Aynı şekilde Diyarbakır'da "Dam Taburu" adıyla 500 Ermeni silahlarıyla birlikte ele geçirilmiştir. Yine Diyarbakır'da 14 Nisan tarihinde yapılan aramalarda vilâyet merkezinde 60'ın üzerinde bomba, kutular içerisinde bir dinamit kapsülü, bol miktarda dinamit fitili, dinamit barutu, yüzlerce mavzer, manliher ve şinayder ele geçirilmiştir. Elazığ'da başta papazlar olmak üzere biri Ermeni ileri geleni Hükümet yetkililerine "Ermenilerin üzerinde ve evlerinde hiçbir silâh bulundurmadıklarına" dair kesin talimat vermişlerse de yapılan aramada sadece vilâyet merkezinde 5 binden fazla silâh, 300 civarında bomba. 40 kg bomba fitili. 200 paket dinamit ve 5 bin adet dinamit misketi bulunmuştur. Bu silâh ve patlayıcılar bütün şehri havaya uçurmaya yetecek kadardır. Rusların sınırı geçip ilerlemeye başlamasıyla birlikte Elazığ Ermenileri vilâyet, kasaba ve köylerde Türk halkına yönelik toplu katliam hareketlerine girişmişlerdir.

27 Mayıs 1915 öncesi Erzurum'da, Sivas'ta, Trabzon'da, Ankara'da, Adana'da, Urfa'da, İzmit Adapazarı'nda, Hüdavendigar (Bursa)'da, Musa Dağı'nda, İzmir, İstanbul, Maraş, Antep, Halep daha birçok yerde Ermeni İsyan ve terör olayları gerçekleştirilmiştir.

Bütün bu gelişmelerden sonra zaten savaş olağanüstü bir durumun içerisinde olan ve aynı anda birkaç cephede birden mücadele veren Osmanlı Devleti kendi topraklarının içerisinde kendisini güvence altına almak için zorunlu o devlete ihanet edenlere yönelik olarak sevk ve iskân kararını çıkartmıştır.

27 Mayıs 1915 Sevk ve İskan Kararının Çıkartılması ve Uygulaması

Ermenilerin binlerce Türk'ün canına mal olan isyan ve katliamları karşısında dahi. Osmanlı Hükümetinin ortaya koyduğu sakin ve sağduyulu tavır, belgeleriyle sabittir. Ancak, terör hareketleri bir türlü durmak bitmeyince hükümet, ülkenin çeşitli bölgelerinde yaşayan Ermenileri, savaş bölgelerinden uzak yeni yerleşim merkezlerine götürmek zorunda kalmıştır. Kafkas, İran ve Sina cephelerinin güvenlik hattını oluşturan bölgelerdeki Ermenilerin yerlerinin değiştirilmesi, onları imha etmek değil, devlet güvenliğini sağlamak, onları korumak amacını gütmüştür ve dünyanın en başarılı yer değiştirme uygulamasıdır. Yer değiştirme kararı bütün Ermenilere uygulanmamıştır. Osmanlı ordusunda subay ve sıhhiye sınıflarında hizmet gören Ermeniler ile Osmanlı Bankası şubelerinde ve bazı konsolosluklarda çalışan Ermeniler devlete sadık kaldıkları sürece göçe tabi tutulmamışlardır. Öte yandan, hasta, özürlü, sakat ve yaşlılar ile yetim çocuklar ve dul kadınlar da şevke tâbi tutulmamış, köylerde koruma altına alınarak ihtiyaçları devletçe, Göçmen Ödeneği'nden karşılanmıştır. Bu tablo, Osmanlı Devleti'nin yer değiştirme konusundaki iyi niyetini göstermesi açısından oldukça önemlidir.

27 Mayıs 1915 tarihli yer değiştirme kanunu ve bu kanuna dayalı olarak çıkarılan emirler çerçevesinde; Erzurum, Van ve Bitlis vilâyetlerinden çıkarılan Ermeniler, Musul'un güney kısmı. Zor ve Urfa sancağına; Adana, Halep, Maraş civarından çıkarılan Ermeniler ise Suriye'nin doğu kısmı ile Halep'in doğu ve güneydoğusuna nakledilmişlerdir. Bu arada, Ermenilerin sıkça dile getirdiği gibi yer değiştirme sırasında 1.5 milyon Ermeni ölmemiştir. Osmanlı istatistiklerinde. Birinci Dünya Savaşı döneminde Osmanlı topraklarında yaşayan Ermenilerin nüfusunun en fazla 1.250.000 civarında olduğunu göstermektedir. Ne kadar Ermeninin yer değiştirme uygulaması çerçevesinde bulundukları yerden çıkarıldığı ve ne kadarının sağ salim yeni yerleşim bölgelerine ulaştığı da belgeleriyle ortadadır. Osmanlı Devleti'nin son nüfus istatistiği 1914 yılında yapılmıştır. Buna göre Ermeni nüfusu 1.161.619'dur. Yer değiştirmeye tabi tutulmayan nüfus; 82.880'i İstanbul. 60.119'u Bursa'da. 4.548'i Kütahya Sancağı ve 20.237'si Aydın vilâyetinde olmak üzere toplam 167.778'dir. Ermenilerin yer değiştirme uygulaması büyük bir disiplin içinde yapılmıştır. 9 Haziran 1915'ten 8 Şubat 1916 tarihleri arasında Adana, Ankara. Dörtyol, Eskişehir, Halep,İzmit, Karahisarı sahibi. Kayseri, Mamuretülaziz. Sivas, Trabzon, Yozgat. Kütahya ve Birecik'ten toplam 391.040 kişi yerleştirilecekleri bölgelere sevk edilmiş, bunlardan 356.084'ü yerleşim bölgelerine ulaşmıştır. Geriye kalan 35.000 civarındaki rakama Halep'teki Ermeni nüfus dahil edilmemiştir. Yer değiştirme uygulamasına tabi tutulan nüfus içerisinde yer alan Halep'teki 26.064 Ermeni nüfusu, 35.000'den çıkarıldığında geriye 9-10 bin kişi kalmaktadır. Bunlar da, Türkler tarafından öldürülmemiş, 500'ü Erzurum-Erzincan arasında eşkıya grupları tarafından; 2000 civarında kişi, Urfa'dan Halep'e giden yol üzerinde Meskene'de Urban eşkıyaları tarafından: 2000 kişi Mardin'de eşkıya tarafından öldürülmüştür. Dersim bölgesinden geçen kafilelere bölge halkının saldırıları sonucunda yaklaşık 5-6 bin kişi öldürülmüştür. Ancak bunun kesin rakamları Osmanlı arşivlerinde yer almamaktadır. Geriye kalan 3 bin civarındaki Ermeni ise sevkıyat sırasında Anadolu'nun çeşitli yerlerine dağılarak yerleşmişlerdir. Böylece, yer değiştirme sırasında sözde soykırım maksadıyla Osmanlı ordusu tarafından öldürülen bir tek Ermeni yoktur. Ayrıca, Anadolu ve Rumeli'nin çeşitli bölgelerinden yer değiştirmeye tabi tutulan Ermenilerin sayıları ile yeni yerleşim merkezlerine ulaşanların sayılarının birbirini tutması, yer değiştirme sırasında herhangi bir katliâm olayının olmadığını da ispat etmektedir. Öte yandan, Osmanlı Devleti yer değiştirme uygulamasına tabi tuttuğu Ermenilerin nakli sırasında, ağır savaş şartlarına rağmen olağanüstü gayret göstermiş, bu gayret yabancı diplomatlarca da tespit edilmiştir. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli hususlardan biri de, tabi ki bu sevk edilen Ermenilerin güvenliği hususudur.

Sevk sırasında alınan tedbirler özetlenecek olursa, yolculuk sırasında Ermenilerin rahat ettirilmeleri ve emniyetleri sağlanmıştır. Yerleşebilmeleri için kredi tahsis edilmiştir. Gebe kadınlar, hastalar, sakatlar ve onlara bakacaklar sevk dışı bırakılmıştır. Yollarda yardım maksadıyla iaşe merkezleri açılmıştır. Taşınır - taşınmaz malları için yönetmelik ilân edilip güvence altına alınmıştır. Mahalli yöneticiler her türlü durumdan sorumlu tutulmuş, ihmali görülenler cezalandırılmıştır. Sevk mıntıkalarına devamlı müfettişler gönderilmiştir.

Hükümet, göçmenlerin iaşesi ve korunmasına yönelik büyük harcamalar yapmıştır. Uygulamaya ait belgelerde hangi il ve ilçelerde hastane kurulduğu, Ermeni çocuklarından yetim kalanlar için hangi binanın ayrıldığına kadar detaylı bilgiler verilmektedir. Şayet, Osmanlı Devleti Ermeni tebaasından kurtulmak isteseydi, bunu savaş koşulları altında rahatlıkla yapabilirdi. Ancak böyle olmamış, yeni bölgelere yerleştirilen Ermeniler sağ salim hayatlarını sürdürürken. Rus ordusu saflarında Türklere karşı çarpışan Ermeniler, savaş şartları gereği ölmüşlerdir. Görüldüğü gibi. yer değiştirme uygulaması genelde başarılı bir sevk ve iskan hareketi olarak gerçekleşmiştir.

Rus İhtilali Sonrası

Rusya'da 1917 ihtilâlinin patlak vermesi Rus ordularında çözülme meydana getirmiş. (Doğu Anadolu'da) cephede etkinlik Ermeni ve Gürcülere geçmiştir. Bu dönemde Anadolu'nun birçok yerinde Ermenilerin Türk halkına yönelik katliam hareketleri başlamıştır. Birinci Dünya Savaşı öncesinde Şebinkarahisar'da Türklere karşı katliâm düzenleyen Sivaslı Murat, Sasun Canavarı diye şöhret kazanan Antranik ve Muş katliâmını gerçekleştiren Arsak gibi Ermeni komitecilerinin liderliğinde Erzincan, Bayburt, Erzurum, Kars gibi birçok yerde katliam hareketlerine girişmişlerdir. Bölgede bulunan Müslüman ahali Rus subaylarının artık etkinliklerini kaybetmeleri sebebiyle, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmışlardır. "Osmanlı Kafkas Orduları Kumandanı, Rus Komutanına müracaatla, işgal altındaki Osmanlı halkının can, mal ve ırzları tecavüze maruzdur. Bunun önlenmesi için tedbir alınmasını" 24 Aralık 1917 tarih ve 7312 numaralı telgrafla istemiş cevap alamayınca bu defa Kafkas-Rus Orduları Komutanına müracaat etmiştir. Ancak yazışmalar devam ederken çeteci Antranik Rus Generali üniforması ile Erzurum Merkez Komutanlığına atanmıştır. Rus işgali altındaki bölgede faaliyete geçen Ermeni çeteleri Türk halkına akla gelmedik işkenceler yapmışlardır. Sadece, Erzincan'da 800'den fazla ceset bulunmuş birçok köyün halkını topluca katletmişlerdir. Bayburt, Mamahatun (Tercan) Erzurum ve çevre köylerdeki savunmasız sivil halk korkunç bir şekilde katliama uğramıştır.

Ermenilerin Türk halkına yönelik katliamları esnasında sadece Erzurum'da öldürülen 2127 erkek, Kars Kapı'da öldürülen 250 kişi ile toplam 8000'in üzerinde ceset tespit edilmiştir. Erzurum'da Pazar yeri tamamen yakılmış, savunmasız insanlar binalara doldurulmuş ve binalar Ermeniler tarafından ateşe verilmiştir. Hasanka-le tamamen yakılmıştır. Hasankale'de Ermeniler 3000'in üzerinde Hasankaleliyi katletmiştir.

1919 yılında Anadolu'ya gelen Harbord yapmış olduğu gözlem ve incelemelerle durumun hiç de Ermenilerin anlattığı gibi olmadığını tespit etmiştir. Harbord, özellikle Erzurum'da yaşayan Ermenilerle görüşmüş, kendilerine yönelik herhangi bir katliam olayının olup olmadığını sormuş, ancak Ermeniler, böyle bir hadisenin olmadığını Harbord'a, kafilesindeki Ermeni tercümanlar vasıtasıyla anlatmışlardır. Harbord, Erzurum ve çevresinde Ermenilerin yaptığı katliâmın kalıntılarını kendi gözleri ile görmüş ve sadece Hasankale'de 43 köyün Ermeniler tarafından yerle bir edildiğini tespit etmiştir.

Doğuda Erzincan, Bayburt, Trabzon. Erzurum, Kars, Van gibi yerlerin kasaba ve köyleri dahil olmak üzere hemen hepsi Ermeni katliamına maruz kalmıştır.

Ermenilerin Türklere yönelik katliamları Güneydoğu Anadolu bölgesinde Fransızlar ve ingilizlerin himaye ve destekleri altında Adana. Urfa, Antep, Maraş. Bitlis ve daha birçok il ve kasabalarında vuku bulmuştur. Sadece, Adana, Sis ve Osmaniye'de 50'nin üzerinde köy, Ermeniler tarafından yok edilmiştir.

3. Ordu Kumandanı Vehip Paşa Komutasındaki l ordusu, 13 Şubat'ta Erzincan'ı, 24 Şubat'ta Trabzon'u Mart'ta Erzurum'u, 13 Mart'ta Hasankale'yi. 5 Nisanda Sarıkamış'ı, 2 Nisan'da Van'ı, 14 Msan'da Batum'u ve 25 Nisan'da Kars'ı kurtarmıştır. Türk ordusunun ileri harekatı neticesinde bölge insanlarının tamamının Ermeniler tarafından yok edilmesi bir dereceye kadar engelenmiştir. Brest - Litovsk Antlaşması ile 3 Doğu ili Osmanlı Devleti'ne iade edilmiş, bunu takiben 28 Mayıs 1918'de Kafkasya bölgesinde bağımsız Ermenistan Cumhuriyeti ilân edilmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu'nün tasfiyesi için hazırlanmış olan ve 1920 yılında imzalanan Sevr Antlaşması Doğu Anadolu'nun büyük bir kısmını Ermenistan Cumhuriyeti'ne vermiştir. Ancak artık Anadolu'ya hâkim olmaya başlamış bulunan Ankara Hükümeti bunu kabul etmemiştir. Büyük devletler de, Sevr'in mimarı olmakla beraber, uygulanmasında fiili rol almak ve özellikle askerî harekata girişmek istemiyorlardı. Bu durumda Sevr hülyasını gerçekleştirmek için iş. Ermenistan Cumhuriyetine düşmüştür. Ermeni kuvvetlerinin taarruzu Karabekir Komutasındaki Türk ordusunca durdurmuştur. Türk kuvvetleri 29 Eylül 1920'de Sankamış 30 Ekim'de Kars'ı kurtarmışlardır. 7 Kasım'da Gümrü alınmış, Erivan'ın düşmesi söz konusu olmuştur. Ancak Ermeniler, bütün Türk taleplerini kabul ederek 3 Aralık 1920'de Gümrü Antlaşmasını imzalamışlardır. Bu anlaşma günümüz Türkiye- Ermenistan sınırlarını çizmiştir. Böylece. Ermeniler Sevr'i geçersiz kabul etmişlerdir.Ermenistan kısa süre sonra Sovyetler Birliği'ne dahil edilmiş ve Türkiye, Sovyetlerle 16 Mart 1921'de yapılmış olan Moskova ve Kafkas Devletleriyle 13 Ekim 192l yılında yapılan Kars Antlaşması ile sınır sorunlarını çözüme bağlamıştır.

**http://www.ermenisorunu.gen.tr/turkce/makaleler/makale36.html


Nisan 27, 2007, 07:06:39 ös
Yanıtla #16
  • Ziyaretçi

ERMENİ SORUNUNA GİRİŞ: BAŞLANGIÇTAN LOZAN ANTLAŞMASINA KADAR

M. Serdar PALABIYIK

889 ile 1909 yılları arasındaki yirmi yılda yaklaşık kırk adet Ermeni isyanı ve terörist faaliyeti ortaya çıkmıştır. Aşağıda bu isyanlar tarih sırasına ...


www.iksaren.org/bilgibankasi/tr/ErmeniSorunuBilgiBelgelerCD/dosyalar/1/Tr/ERMENI_SORUNUNA_GIRIS.doc


Nisan 27, 2007, 07:07:51 ös
Yanıtla #17
  • Ziyaretçi

Anadolu'da Ermeni Mezalimi

*Dünya Ermeni Lobisi sözde soykırım yalanı ile dünyayı kandırmaya çalışırken, Türkiye'de gizli lobilerle ilgili yeni çalışmalar yapılmaya başladı. Kurucuları arasında Gebze Ermeni Mağdurları Derneğinin de bulunduğu 22 dernek tarafından kurulan ASILSIZ ERMENİ İDDİALARI İLE MÜCADELE FEDERASYONU ASEF ciddi çalışmalar yapıyor.
25 ve 26 Eylül tarihlerinde İstanbul Dolmabahçe Kültür Merkezindeki ASEF toplantısında çok önemli bilgiler verildi. Toplantıya katılan İsmail Kahraman Geçmişten Gönümüze Anadolu�da Rum ve Ermeni Vahşeti ile Türkiye�de Gizli Ermeni lobileri konusunda hazırlayarak ASEF üyelerine verdiği bildirinin özetini yayınlıyoruz.
OSMANLILAR "Millet-i Sadıka" olarak adlandırdıkları Ermenileri her zaman el üstünde tutmuşlardır. Yapılan bir araştırmaya göre; Osmanlı İmparatorluğu'nda XIX. yüzyılın sonunda Ermeni azınlıktan 22 bakan, 33 milletvekili, 7 büyükelçi, 11 konsolos, 29 paşa ve 11 profesör bulunmaktaydı. Buna mukabil Ermeniler, bu kadirşinaslığa ihanetle karşılık vermişlerdir.
Ermeni Sorunu'nun 1878 Berlin Antlaşması'ndan sonra su yüzüne çıktığı söylenebilir. Katolik Cizvitlerin, daha sonra Protestan Misyonerlerin faaliyetleri ve Berlin Antlaşması ile gelişen yeni dönemde, Ermeniler önce, 1870'lerden itibaren giriştikleri örgütlenme faaliyetlerini hızlandırmışlar, terör eylemleri da yapan "Ermeni Komiteleri" kurmaya başlamışlardır.
ERMENİLERİ KIŞKIRTAN MİSYONER OKULLAR ?
Ermenilerin kışkırtılmasında, 1885'ten sonraki dönemde başrol oyuncusu Rusya'dır. Ancak özellikle XIX. Yüzyılın sonlarından itibaren kurdukları Protestan Okullarında giriştikleri yoğun misyonerlik faaliyetleri ile Ermenileri kışkırtılmış. kapitülasyonlar yüzünden kontrol edilemeyen misyoner okulları, bütün Osmanlı topraklarını ve Anadolu'yu adeta bir tahrik ağı gibi kaplamış durumdaydı. 1900'lu yıllarda Osmanlı topraklarında misyonerlere ait toplam yabancı okul sayısı 2000 civarında idi; azınlıkların kendi okulları ile birlikte bu sayı 10.000'e yaklaşmaktaydı.
ERMENİ TERÖRÜ NEZAMAN BAŞLADI
1895'ten sonra hızlanan Ermeni terörü ve isyan hareketleri, Rusların himayesinde Doğu' da Müslüman Türk ahaliye yönelik "Toplu katlimalara" dönüşmeye başlamıştı. Ermenilerin çeteleri vasıtısıyla yürüttüğü katliamlar 1915-1920 yılları arasında yoğun bir şekilde sürdürüldü. Yapılan "toplu mezar" kazılarında Ermeni komitacılarının görülmemiş bir vahşet ve çeşitli işkencelerle öldürerek kazdıkları, çukurlara doldurdukları, binlerce Müslüman Türk'ün ceset kalıntıları bulunmuştur.
ERMENİLER TÜRK ASKERLERİNİ ARKADAN VURDU
I. Dünya Savaşı başladıktan sonra, Ermenilerin Osmanlı Devleti aleyhinde olmuş ve Türk askerlerini arkadan vurmuşlardır. Misyoner okullarının tesiri, Rusların teşviki ve Amerikalıların daveti neticesinde; Osmanlı topraklarından Rusya'ya ve Amerika'ya büyük bir "göç hereketi" başlamıştır. 1914'e kadar 100.000 kadar Ermeni ABD'ye göç ederek Ermeni lobisini kurmuşlardır.
Ermeni Lobisi Kaç ülkede Sözde Soykırımı kabul Ettirdi?
Ermenilerin, 1950'lerden itibaren kiliselerinde desteğiyle Amerika ve Avrupa'daki lobilerin desteği ile ."Sözde soykırım " konusunda bugüne kadar 11 ülke,AB parlamentosu ve Avrupa konseyinde toplam 20 karar,bildiri,ya da yasa çıkarılmasını sağladı" . İlk karar Uruguay Parlamentosu 20 Nisan 1965 tarihinde almış ve 24 Nisan gününü "Ermeni Soykırımını Anma Günü" olarak kabul ettirdi. Öte yandan Yunanistan 19 Mayıs 1919'u Karadeniz Pontus Rumlarını sözde Soykırım günü kabul etmişlerdir.
ERMENİSTAN'DAKİ SÖZDE SOYKIRIM ANIT VE MÜZESİN'DE NELER VAR ?
Ermenistan 1995 yılında Erivan'a dikilen Soykırım Anıtında Türkiye haritasında Sivas, Harput, Erzurum, Van, Bitlis ve Diyarbakır'ın (vilayet�i sitte) Ermeni şehirleri olduğunu . Bunların dışında, Ankara (Angora), Trabzon, Yozgat gibi bölgelerde yaşadığı iddia edilen Ermenilere ait bilgiler var. Mesela, Erzurum ile ilgili şu bilgilere yer verilmiş: 425 bölge, 215 bin nüfus, 482 kilise, 322 okul. Fotoğraflar olarak yer veriliyor.
Resim ve bilgilerle süslü giriş salonunda, "Ermenilerin tarihî olarak yaşadıkları alanlar yaklaşık 300 bin kilometrekare. Yani, şimdiki Ermenistan gerçek toprakların sadece yüzde 10'undan ibaret" çerçeve bilgilendirmesini yapıyor.
1877�78 yıllarında Ermeni Sorunu'nu Büyük güçler Osmanlı'nın içlerine müdahale etmek için kullanmaya başladılar... Buna karşılık 1914'e gelindiğinde Osmanlı'nın dış ticaretinin yüzde 70'i Ermenilerin elindeydi. Osmanlı'nın mevcut bankalarının 2 tanesi Yahudilere, 5 tanesi Rumlara, buna karşılık 23 tanesi Ermenilere aitti. Ermenilere ait 237 fabrika vardı, Osmanlı'da... İttihat ve Terakki bu sebeple soykırımı kararı aldı deniyor.
Soykırım müzesinin bir başka odasında 6 kavanoz içerisinde , Sivas, Harput, Erzurum, Van, Bitlis ve Diyarbakır toprakların Türkiye�den göç eden Ermeniler tarafından getirildiği söyleniyor.
Ermenistan�daki sözde soykırım Müzesinde Türkiye'nin bir çok ili Batı Ermenistan�ı olarak gösterilmiş. Üzerinde Ermenilerin yaşadığı ve soykırımına maruz kaldıkları iddia edilen şu illerimizin adları yazılmış. . İstanbul, Kütahya, Bandırma, Ankara, Yozgat, Kayseri, Samsun, Ordu, Tokat, Amasya, Adana, Maraş, Antep, Urfa, Malatya, Erzincan, Bitlis, Van, Erzincan, Erzurum, Diyarbakır

DİN DEĞİŞTİREN GİZLİ ERMENİLER
Tarihi araştırmacılar Ermeniler arasında yoğun olarak din değiştirme ve gizli Ermeni olayı yaşandığı Buradaki amaç, zorunlu göçten kurtulmaktı.1916 Mayıs'ında tüm vilayet ve Kaymakamlıklara gönderilen telgrafla; din değiştiren Ermenilere verilen nüfus tezkerelerinin kontrol edilmesi istenir. Seyahat edenler durdurulur. Devlet gizli Ermenilerle ilgili araştırma yaparlar. Ermenilerin "din değiştirme" olayını 1918'e gelindiğini fazlasıyla istismar ettikleri görülür. Buna karşı devlet yirmi yaşını doldurmayan kadın ve erkek Ermenilerin din değiştirmelerini durdurur.
TÜRKİYE NEDEN GERÇEK SOYKIRIMI ANLATAN
ÇALIŞMA YAPAMIYOR?
Soykırımı iddialarının araştırılabileceği esas yer olan Osmanlı Arşivleri'nde geçen yıl 300 Alman, 400 de Fransız araştırma yapmış. Konuya daha önce pek ilgi göstermeyen Türk araştırmacılardan 80'i ise konunun gündeme gelmesi üzerine arşive uğramış.
Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü'nden alınan bilgiye göre, arşivlerde 150 milyonun belgenin bir buçuk milyonu Ermeni meselesiyle ilgili.
Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, 1992-1997 yıllarında Kafkaslar ve Anadolu'da Ermeni Mezalimi adlı 7. ciltlik eser yayımladı. Burada Ermeni zulmünü anlatan binlerce belge var. Fakat bu gerçekleri gün ışığına çıkarmakta aciz kalındı!
Türkiye'nin Ermeni meselesi ile ilgili Cumhuriyet tarihinde yayımlandığı kitap 30'u geçmiyor. Halbuki, Amerikan kütüphanelerindeki 1980'e ait tespite göre Ermeniler 26 bin neşriyat yapmış. Tarihçiler, bu rakamın şimdilerde 35-40 bine çıkmış olabileceğini kaydediyorlar.
ERMENİLER 2 MİLYON TÜRKÜ KATL ETTİ
Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü'nün verilerine göre, Ermeniler 1906-1922 yılları arasında 2 milyona yakın Türk'ü katletti. Osmanlı Arşivleri de tarihi gerçekleri açıkça ortaya koyuyor. Sadece Arşivler Genel Müdürlüğü'ndeki Anadolu'da ve Kafkaslar'da Ermenilerce Türklere yönelik soykırımı cetveline bakıldığında, 517 bin 955 Müslüman'ın kayıtlı olduğu görülüyor.
TARİH KURUMU VE ÜNİVERSİTELER ERMENİ
SORUNUNA NEDEN İLGİSİZ ?
Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü yetkilileri, Türkiye'nin haklı meselesini anlatmak için çok fazla kaynak ve belgesinin olduğunu; fakat birilerinin nedense harekete geçmediğini vurgulayarak şu bilgiyi verdi: "Osmanlı'dan milyonlarca belge intikal etti. Bizim yıllarca yapılan çalışmalarımız var. Peki, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu, üniversiteler, bazı vakıflar nerede? Bizim hazırladığımız ciltlerde 'Ermeni çetelerinin çocukları pişirip analarına nasıl yedirdiği' dahi belgeleriyle mevcut. Fakat bunu dünya kamuoyuna duyuracak bir el lazım." diyorlar
KÜLTÜR BAKANLIĞI NEDEN DUYARSIZ ?
Araştırmacı-tarihçiler Türkiye'nin Ermeni konusunda temel bir strateji çizilmesinin gerekliliğine dikkat çekerek, "Oluşturulacak uzman ekiple uzun vadeli çalışmanın içerisinde giderek, dokümanları toplamalı. Bunlar Türk ve dünya kamuoyuna açılmalı.
Arşiv yetkilileri; Kültür Bakanlığı bir gün gelip Osmanlı Arşivi'ni ziyaret etmemiştir. Halbuki Türkiye'nin temel tezlerinin ispat edileceği yer Osmanlı arşivleridir. Bizzat Başbakanlık bu meseleye el atmalı." diyor. Bilim adamlarının desteklenmemesinden yakınan araştırmacı ve tarihçiler Ermenilerin, 1950'lerden itibaren kilisenin de desteğiyle Amerika ve Avrupa'daki lobilerine propagandasını yaptırdığını açıklıyor..
RUM VE ERMENİLERİN TÜRKLERE KARŞI YAPTIĞI GERÇEK SOYKIRIMLA İLGİLİ NELER YAPILABİLİR ?
Ermenilerce gerek Anadolu�da, gerekse Ermenistan ve Azerbaycan topraklarında işlenen soykırım suçunu ortaya koymak üzere ortak bir Türk-Azerbaycan ilmi komisyonunun teşkili atılacak ilk adımdır.
Belirli bir süre içersinde gerek Yunanlılar ve gerekse Ermeni�lerce işlenen soykırım suçlarına ilişkin tanzim edilecek raporlar TBMM�ne sunulur.TBMM�de bu konuya özgü teşkil edilecek bir komisyon gerekli karar metnini hazırlar ve genel kurula sunar.TBMM Genel Kurulu Yunan ve Ermeni tarafından işlenmiş "Türk soykırımı"na ilişkin bu metinleri kabul ve resmen tüm dünyaya ilan eder.
15 MAYIS RUMLARIN TÜRKLERE UYGULADIĞI SOYKIRIM GÜNÜ İLAN EDİLMELİ..
Yunanlılar ve Ermenilerin işlediği Türk soykırımı için tarihi bakımdan anlam taşıyan birer gün "Türk soykırımını anma günü" olarak belirlenir. Yunanlılar tarafından işlenen Türk soykırımı için, Milli mücadelede Yunanlıların Anadolu ya işkal için İzmir'e çıktıkları 15 Mayıs (1919) tarihi kabul edilebilir.
15 NİSAN'IN ERMENİLERİN TÜRKLERE UYGULADIĞI SOYKIRIM GÜNÜ İLAN EDİLMELİ
Ermeniler tarafından işlenen Türk soykırımı için ise, 1nci dünya savaşı esnasında doğu cephesinde Ruslara karşı savaş verilirken, Ruslarla işbirliği yapan Ermenilerin Van şehrinde ayaklanarak şehri yakıp yıkmaları ve Türk halkını katletmeleri üzerine Müslüman Türk nüfusun şehri boşaltmak zorunda kaldığı 15 Nisan (1915) tarihi esas kabul edilebilir.
ERMİNİLER TARAFINDAN ŞEHİT EDİLEN TÜRKLER İÇİN ANIT DİKMELİYİZ..
Belirlenen bu günlerin her yıl gerek yurt içinde ve gerekse yurt dışı temsilciliklerimizde özel törenlerle anılmasına ilişkin prosedür ortaya konur.
Yunan ve Ermeni soykırımın yapıldığı yerlere soykırımı sembolize edecek anıtlar dikilir.Bu anıtların hemen yakın çevresine o mahalde yapılan katliamlara ilişkin bilgi verecek belge,kitap,broşür gibi dökümanların yer alacağı birer kütüphane ile katliam kalıntısı tarihi eşyalar ve fotoğraf sergilerini ihtiva eden birer müze ilave edilir bir külliye meydana getirilir.
DERNEK VE SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİ ÇALIŞMA YAPMALIDIR
Ermeni ve Yunanlılarca işlenen "Türk soykırımı"nı anlatan çeşitli dillerde kitap,broşür gibi yayınlarla belgesel filmlerin hazırlatılması ve dünyanın dört bir yanına gönderilip izletilmesi faaliyeti,devamlı olacak biçimde düzenlenir.Özel kuruluşlar ve özel kişilerce bu gibi faaliyetlere iştirak edilmesini kolaylaştırıcı ve özendirici işlemler devlet tarafında bir esasa bağlanır.
ERMENİ VE RUM MAĞDURU TÜRKLER AİHM'DE DAVA AÇMALI
Türk soykırımının yaşandığı yerlerde uğranan can ve mal kaybıyla ilgili envanterler ortaya konmalı. Bundan sonrası,soykırım kurbanlarının hayatta bulunan varisleri ve eğer kalmadıysa,kamu adına devlet tarafından açılacak maddi,manevi tazminat davaları için gerekli alt yapının hazırlanmalı.
Ermeni örgütlerinin ABD de, Avrupa�da Türkiye�ye karşı tazminat davaları açma aşamasında olduğu ve Yunan tarafının sinsi bir hazırlığı duraksamaksızın sürdürdüğü şu günlerde,yavuz hırsız tarafından bastırılan ev sahibi durumuna düşmemek için artık uyumayı bırakıp bu tedbiri de en kısa zamanda almak zorundayız
" ŞEHİT TÜRK KANININ HESABI SORULMALIDIR
Şimdi devletten beklenen "Türk soykırımı" konusuna bir an önce el atmasıdır. Türk kanının bu kadar ucuz olmadığını tüm Dünyaya ispat etmek hepimizin vicdan borcudur,namus borcudur. Bu borcu bu nesiller ödeyemezse,tarih ve gelecek nesiller ve milyonlarca şehidimiz bizleri haklı olarak affetmeyecektir.
* Araştırma ile ilgili Özel Not: Ermeni lobileri 24 Nisan sözde Ermeni soykırımı yalanı ile dünyayı kandırmaya çalışırken, Türkiye'de bu konuda yeterli ilmi ve tarihi araştırmalar yapılmalı. Anadolu�da Ermeni ve Rum zulmü ile ilgili geniş araştırmalar yapan İsmail Kahraman Gerçek soykırımla ilgili ; 70 Dakikalık Belgesel VCD., 2 Ayrı TV programı ,3 radyo programı hazırlayarak, bir çok gazetede yazı serisi yayınladı. Gebze Koza Kişisel Gelişim Derneği ve Kocaeli Aydınlar Ocağında Konferans verip Sinevizyon gösterisi yaptı. Bu yazı Kahraman'ın, Yüzbinlerce Türkün Ermeniler tarafından nasıl soykırıma uğradığını anlatan araştırmaların özet bilgisidir.
(**) Kaynakçalar: Gebze gazetesi ve Anadolu Belgesel Yayıncılık Arşivi ve Gebze Fadime Hala Kütüphanesi.


Nisan 27, 2007, 07:08:49 ös
Yanıtla #18
  • Ziyaretçi

Belgeler


Türk soykırımını anlatan bazı belgeler
Iğdır'da ki bazı toplu mezarlar


http://www.igdirli.com/modules.php?name=ermeni_meselesi


Nisan 27, 2007, 07:09:35 ös
Yanıtla #19
  • Ziyaretçi



 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
0 Yanıt
2709 Gösterim
Son Gönderilen: Nisan 27, 2009, 01:04:58 ös
Gönderen: asoraman
5 Yanıt
4519 Gösterim
Son Gönderilen: Haziran 22, 2011, 08:45:18 ös
Gönderen: Eser
31 Yanıt
10608 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 27, 2011, 03:54:38 ös
Gönderen: agnusdei
12 Yanıt
6688 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 12, 2012, 02:54:48 ös
Gönderen: Masor1976
0 Yanıt
2539 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 17, 2012, 10:06:48 ös
Gönderen: Tij
2 Yanıt
2377 Gösterim
Son Gönderilen: Nisan 30, 2013, 01:28:29 ös
Gönderen: 418
4 Yanıt
2336 Gösterim
Son Gönderilen: Nisan 26, 2015, 03:19:06 ös
Gönderen: karahan
0 Yanıt
1137 Gösterim
Son Gönderilen: Mayıs 03, 2015, 02:37:34 ös
Gönderen: karahan
0 Yanıt
1227 Gösterim
Son Gönderilen: Mayıs 03, 2015, 02:41:24 ös
Gönderen: karahan
0 Yanıt
1097 Gösterim
Son Gönderilen: Mayıs 03, 2015, 02:47:07 ös
Gönderen: karahan