Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Albert Einstein; Sosyalizm Neden Gereklidir?  (Okunma sayısı 12288 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Ağustos 12, 2007, 01:53:57 öö
  • Skoç Riti Masonu
  • Uzman Uye
  • *
  • İleti: 3742
  • Cinsiyet: Bay

Birey, toplumda öyle bir konumda ki, maskeler takmasına yol açan egoist dürtüleri sürekli tetikleniyor; yaradılış olarak daha zayıf olan toplumsal güdüleri ise sürekli kötüye doğru gitmekte. Toplumdaki konumu her ne olursa olsun tüm insanlar, bu süreç nedeniyle acı çekiyorlar. Kendi bencilliklerinin mahkûmları olduklarından habersiz, kendilerini güvencesiz, yalnız ve yaşamın o saf, basit ve yalın güzellikleri ellerinden alınmış hissediyorlar. Ben, bireylerdeki bu tahribatı kapitalizmin en korkunç kötülüğü olarak görüyorum. Bu büyük kötülükleri saf dışı edecek sadece tek bir yol olduğuna inanıyorum. Bu yol, toplumsal hedeflere yöneltilmiş bir eğitim sisteminin eşlik edeceği sosyalist bir ekonominin kurulmasıdır.

Ekonomik ve sosyal konularda uzman olmayan birinin sosyalizm hakkında görüş belirtmesi uygun olur mu? Birçok nedenden ötürü ben, uygun olduğuna inanıyorum. Sorunu ilk önce bilimsel bilginin bakış açısından ele alalım. Astronomi ile ekonomi arasında hiçbir temel metodolojik farklılık yokmuş gibi görünebilir: Her iki alanda da bilim adamları, belli görüngüler arasındaki bağlantıyı mümkün olduğunca anlaşılır kılmak için, sınırlı belli bir görüngü grubu için genel kabul görecek yasaları keşfetmeye çalışırlar. Oysa aslında böyle metodolojik farklılıklar bulunmaktadır. Ekonomi alanında genel yasalar bulunması, gözlenen ekonomik görüngünün, yalıtık olarak değerlendirilmeleri çok zor olan birçok faktör tarafından etkileniyor olması nedeniyle güçleşir. Ayrıca, insanlık tarihinin sözde çağdaş dönemi olarak adlandırılan dönemin başlangıcından bu yana birikmiş deney, çok iyi bilindiği gibi, nitelik olarak ekonomiyle özel bir ilişkisi olmayan nedenlerden etkilenmiş ve o nedenlerle sınırlanmıştır. Örneğin, tarihteki büyük devletlerin çoğunluğu varlıklarını fetihlere borçluydular. Fatih halklar, kendilerini yasal ve ekonomik olarak, fethedilmiş ülkenin imtiyazlı sınıfı durumuna getirdiler. Toprak sahipliği tekelini aldılar ve yine kendi saflarından bir rahiplik kurumu oluşturdular. Rahipler, eğitimi kontrol edip, sınıf ayrımını kurumsallaştırdı ve sosyal davranışlarına yön verdikleri geniş ölçüde bilinçsiz halkı güdecek bir değerler sistemi yarattılar.

Ama denilebilir ki, tarihsel gelenek daha dün başlamıştır; Thorstein Vebren’in insan gelişiminin “yırtıcı dönemi” olarak adlandırdığı şeyin üstesinden hiçbir yerde gelebilmiş değiliz. Gözlemlenebilir ekonomik olgular bu aşamaya aittirler ve onlardan çıkardığımız yasalar da diğer aşamalar için uygulanabilir değildir. Sosyalizmin asıl amacı tam da bu durumun üstesinden gelmek ve insan gelişiminin yırtıcı dönemini aşmak olduğuna göre, ekonomi bilimi, mevcut haliyle, geleceğin sosyalist toplumuna pek fazla ışık tutamaz. İkinci olarak, sosyalizm sosyal-ahlaki bir amaca doğru yöneltir. Bilim ise amaçlar yaratamaz ve onları insana aşılayamaz; bilim, olsa olsa, belli amaçlara ulaştıracak araçları sunabilir. Fakat amaçların kendileri, yüce ahlaki ideallere sahip kişilikler tarafından tasarlanır -eğer bu amaçlar ölü doğmuş değil, aksine canlı ve güçlü iseler- ve yarı bilinçsiz bir biçimde, toplumun yavaş evrimini belirleyen çok sayıdaki insan tarafından benimsenir ve ileriye doğru taşınır.

Bu nedenlerle, sorun insan sorunlarına dair olduğu zaman, bilimi ve bilimsel yöntemleri abartmamaya dikkat etmeli, toplum örgütlenmesini etkileyen sorunlar üzerinde söz söyleme hakkının yalnızca uzmanlarda olduğunu sanmamalıyız. Bir süredir, sayısız ses, insan toplumunun bir krizden geçmekte olduğunu ve istikrarının ciddi bir biçimde tahrip edildiğini söylüyor. Böylesi bir durumda bireylerin kendilerini, ait oldukları küçük ya da büyük gruba kayıtsız, hatta düşman hissetmesi karakteristiktir. Söylemek istediğimi daha iyi anlatabilmek için, kişisel bir deneyimimi aktarmak istiyorum. Geçtiğimiz günlerde, zeki ve iyi niyetli birisiyle yeni bir savaş tehdidi üzerinde tartışıyorduk. Bana göre, insan varlığını ciddi bir biçimde tehlikeye atacak olan bu tehdidi önlemenin tek yolu, uluslarüstü bir örgütlenmeydi. Bu sözlerim üzerine, ziyaretçim, oldukça sakin ve soğukkanlı bir biçimde, bana, “İnsan soyunun yok olmasına neden bu kadar karşısınız?” dedi.

Eminim ki, bundan yüz yıl önce, hiç kimse, bu türden bir sözü bu kadar düşünmeden sarf etmezdi. Bu söz, kendi içinde bir denge kurmak için boşu boşuna çabalamış ve sonunda, az ya da çok, başarı umudunu yitirmiş birisinin ifadesidir. Bugünlerde çok sayıda insanın yaşadığı o acılı yalnızlık ve yalıtılmışlığın dile getirilmesidir bu. Peki bunun nedeni ne? Bir çıkış yolu var mı? Bu soruları sormak kolay, onlara garantili bir yanıt bulmak zordur. Yine de, duygu ve uğraşlarımızın çoğu kere birbirine çelişik ve anlaşılmaz olduğunu, basit ve kolay formüllerle dile getirilemeyeceklerini bilmeme rağmen, bu soruyu yanıtlamaya çalışacağım. İnsan, aynı zamanda hem tek başına, hem de toplumsal bir varlıktır. Tek başına bir varlık olarak, kendisinin ve ona en yakın olanların varlığını korumaya, kişisel arzularını tatmin etmeye ve doğuştan olan yeteneklerini geliştirmeye çalışır. Toplumsal bir varlık olarak ise, diğer insanların onayını ve sevgisini kazanmaya, zevklerini paylaşmaya, üzüntülü anlarında onları teselli etmeye ve onların yaşam koşullarını iyileştirmeye çabalar. İnsanın o özel karakteri bu çeşitli, sık sık çelişen çabaların varlığı sayesinde oluşur ve bunların özgül bileşimleri, bireyin, kendi iç dengesini sağlama ve toplumun geleceğine katkı yapabilme düzeyini belirler. Bu iki dürtünün göreceli gücünün, esas olarak kalıtım tarafından belirlenmiş olduğu kuvvetle muhtemeldir. Fakat sonunda ortaya çıkan kişilik, geniş ölçüde, insanın gelişmesi sırasında kendini içinde bulduğu çevre, içinde yetiştiği toplumun yapısı, o toplumun gelenekleri ve belli davranış türlerini onaylaması tarafından biçimlenir. Soyut “toplum” kavramı, birey için, çağdaşları ve daha önceki kuşaklar ile doğrudan ve dolaylı ilişkilerinin toplamı demektir. Birey kendi başına düşünebilir, hissedebilir ve gayret sarf edebilir; ancak fiziksel, entelektüel ve duygusal bir varlık olarak topluma öylesine bağlıdır ki, onu toplum çerçevesi dışında düşünmek ya da anlamak mümkün değildir. İnsana yiyecek, giyecek, ev, iş aletleri, dil, düşünce biçimleri ve düşüncenin içerdiklerinin çoğunu sağlayan toplumdur. İnsanın yaşamı, hepsi de o küçücük “toplum” sözcüğünün ardına gizlenmiş olan geçmişteki ve bugünkü milyonların çaba ve başarıları ile olanaklı kılınır.

Demek ki, bireyin topluma bağımlılığı, tıpkı karınca ve arı örneklerinde olduğu gibi, yok edilemeyecek bir doğal olgudur. Bununla birlikte, karınca ve arıların tüm yaşam süreci, en küçük ayrıntısına dek, katı kalıtsal içgüdüler tarafından belirlenmişken, insanın sosyal seyri ve karşılıklı ilişkileri çok çeşitlidir ve değişime açıktırlar. Bellek, yani yeni bileşimler oluşturma yeteneği ve sözlü iletişim, insanlar arasında, biyolojik gereksinimlerin dikte etmediği gelişmeleri mümkün kılmıştır. Bu türden gelişmeler kendilerini gelenekler, kurumlar ve örgütlenmelerde; edebiyatta, bilimsel ve mühendislik başarılarında, sanat yapıtlarında gösterir. Bu durum bize, insanın kendi davranışları sayesinde kendi yaşamını etkileyebildiğini ve bilinçli düşünce ve arzulamanın bu süreçte nasıl rol oynadığını belli bir noktaya kadar açıklar.

İnsan, doğarken, kalıtım sayesinde, insan türüne özgü doğal güdüler de dahil olmak üzere, sabit ve değişmez olduğunu düşünmemiz gereken biyolojik bir anayasa edinir. Ayrıca, yaşam süresi boyunca, iletişim ve diğer etkilenmeler yoluyla toplumdan adapte ettiği kültürel bir anayasa da kazanır. Değişime açık olan ve birey ile toplum arasındaki ilişkiyi büyük ölçüde belirleyen de bu kültürel anayasadır. Modern antropoloji bize, sözde ilkel kültürlerin karşılaştırmalı incelenmesi sayesinde, insan sosyal davranışlarının, yaygın kültürel modellere ve toplumda egemen örgütlenme tiplerine bağlı olarak büyük farklılıklar gösterebileceğini öğretmiştir. Bu temelde, insan türünün yaşama koşullarını iyileştirmeye çalışanlar umutlarını şuna bağlayabilirler: İnsan, biyolojik anayasası gereği, birbirini yok etmeye ya da kendi yarattığı insafsız bir yazgının kurbanı olmaya mahkûm edilmiş değildir. İnsan yaşamını mümkün olduğunca yetkinleştirmek için toplumun yapısının ve insanın kültürel duruşunun nasıl değiştirilmesi gerektiğini soracak olursak, değiştiremeyeceğimiz bazı kesin koşullar olduğu gerçeğinin sürekli bilincinde olmalıyız. Daha önce belirtildiği gibi, biyolojik insan doğası, ne amaçla olursa olsun, değişime açık değildir. Üstelik, son birkaç yüzyılın teknolojik ve demografik gelişmeleri, artık kalıcılaşan bazı koşullar yaratmıştır.

Varlıklarını sürdürebilmek için zorunlu olan metalara bağlı olan görece kalabalık yerleşimli toplumlarda, aşırı bir işgücü bölünmesi ve çok merkezileşmiş bir üretim aygıtı kesinlikle gereklidir. Geriye baktığımızda, şimdi sadece bir masal gibi görünen, bireylerin ya da görece küçük grupların kendi kendilerine yettikleri o dönemler, bir daha geri gelmemek üzere kapandı. İnsanlığın, gezegen çapında bir üretim ve tüketim toplumu haline geldiğini söylemek abartı olmayacaktır. Bu noktada, zamanımızın krizinin özünü neyin oluşturduğunu kısaca dile getirmek istiyorum. Bu öz, bireyin toplumla ilişkisine dair. Birey, topluma olan bağımlılığının her zamankinden daha çok bilincine varmıştır. Fakat o, bu bağımlılığı olumlu bir özellik, organik bir bağ, koruyucu bir güç olarak değil; aksine, doğal haklarına ve hatta ekonomik varlığına yönelik bir tehdit olarak görüyor. Üstelik, toplumda öyle bir konumda ki, maskeler takmasına yol açan egoist dürtüleri sürekli tetikleniyor; yaradılış olarak daha zayıf olan toplumsal güdüleri ise sürekli kötüye doğru gitmekte. Toplumdaki konumu her ne olursa olsun tüm insanlar, bu süreç nedeniyle acı çekiyorlar. Kendi bencilliklerinin mahkûmları olduklarından habersiz, kendilerini güvencesiz, yalnız ve yaşamın o saf, basit ve yalın güzellikleri ellerinden alınmış hissediyorlar. İnsanın, o kısa ve tehlikelerle dolu yaşamını anlamlandırmasının tek yolu, kendini topluma adamasıdır.

Bence kötülüğün gerçek kaynağı, kapitalist toplumdaki mevcut ekonomik anarşi. Önümüzde koca bir üreticiler topluluğu görüyoruz; bu topluluğun üyeleri ise, durmaksızın birbirlerini, kolektif emeklerinin sonuçlarından mahrum bırakmak için çabalıyorlar. Bunu zor kullanarak değil, yasalaşmış kurallara körü körüne inanarak gerçekleştirmekteler. Bu bağlamda, üretim araçları -yani, tüketim metaları ve ek sermaye metaları üretmek için gereken üretim kapasitesinin bütünü- yasal olarak bireylerin özel mülkiyeti olabilmekteler ve öyleler.

Daha kolay anlaşılsın diye, aşağıdaki tartışmada -kelimenin alışılagelmiş günlük kullanımına tam olarak denk düşmemesine rağmen- üretim araçlarının sahibi olmayanların tümünü “işçiler” olarak adlandıracağım. Üretim araçlarının sahibi, işçinin işgücünü satın alır konumdadır. İşçi ise, üretim araçlarını kullanarak, kapitalistin mülkiyeti haline gelen yeni metalar üretir. Bu süreçteki temel nokta, işçinin ürettiği ile karşılık olarak aldığı arasındaki ilişkidir; bunların her ikisi de gerçek değer ölçüleriyle belirlenir. İş akdi ne kadar “serbest” olursa olsun, işçinin aldığı ücret, ürettiği metaların gerçek değeri tarafından değil; işçinin asgari ihtiyaçları ile kapitalistlerin, iş bulmak için birbiriyle yarışan işçilerin sayısına bağlı olarak, işgücüne duyduğu gereksinim tarafından belirlenir. İşçinin ücreti, teoride bile, ürettiğinin değeri tarafından belirlenmez.

Özel sermaye, kısmen kapitalistler arasındaki rekabet, kısmen de teknolojik gelişme ve emeğin giderek gelişen işbölümünün, küçük olanlar aleyhine daha büyük üretim birimlerinin oluşumunu teşvik etmesi nedeniyle, az sayıda elde yoğunlaşma eğilimindedir. Bu gelişmelerin sonucu ise bir özel sermaye oligarşisidir; bu sermayenin olağanüstü gücü, demokratik yoldan örgütlenmiş siyasi bir toplumda bile denetim altında tutulamaz. Yasama organı üyeleri siyasi partiler tarafından seçilmektedir; bu partiler ise büyük oranda özel kapitalistler tarafından finanse edilmekte ya da onlardan etkilenmektedir. Yani özel kapitalistler, seçmenler ile seçilenleri birbirinden ayırır. Sonuçta halkın temsilcileri, nüfusun olanakları kısıtlı bölümünün çıkarlarını yeterince korumazlar. Ayrıca, özel kapitalistler, mevcut koşullar altında, temel enformasyon kaynaklarını doğrudan ya da dolaylı olarak kontrol ederler: Basın, radyo, eğitim. Bu nedenle, birey-vatandaş için nesnel sonuçlara ulaşmak ve siyasi haklarını zekice kullanmak son derece zor, hatta genellikle neredeyse olanaksızdır.

Demek ki, sermayenin özel mülkiyetine dayanan bir ekonominin baskın niteliği iki ana ilke tarafından belirlenir: Birincisi; üretim araçları (sermaye) özel mülk sahiplerinin elindedir ve sahipleri bunları istedikleri gibi kullanırlar. İkincisi, iş akdi serbesttir. Elbette, bu bağlamda, saf bir kapitalist toplum yoktur. Altını çizmek gerekir ki, işçiler, uzun ve şiddetli bir siyasi mücadele sonucunda, belli işçi kategorileri için daha gelişmiş bir “serbest iş akdi” elde etmeyi başarmıştır. Fakat bir bütün olarak ele alındığında, günümüz ekonomisi “saf” kapitalizmden pek de farklı değildir. Üretim fayda için değil, kâr için sürdürülür. Çalışabilecek durumda olan ve bunu isteyen herkesin her zaman iş bulabilmesi mümkün değildir; hemen her zaman bir “işsizler ordusu” vardır. İşçi devamlı işini kaybetme korkusu içindedir. İşsiz ve düşük ücretli işçiler kârlı bir piyasa oluşturmadıkları için, tüketim mallarının üretimi düşer ve sonuçta büyük bir sıkıntı doğar. Teknolojik ilerleme, genellikle, herkesin çalışma yükünü hafifletmeden çok, daha fazla işsizlikle sonuçlanır. Kapitalistler arasındaki rekabetle bağlantılı olarak, kâr dürtüsü, sermaye birikimi ve kullanımında dengesizliğe yol açar ki, giderek daha da şiddetlenen bunalımların nedeni budur. Sınırsız rekabet, büyük ölçüde emek israfına ve daha önce belirttiğim gibi, bireylerde toplumsal bilinç tahribine neden olur.

Ben, bireylerdeki bu tahribatı kapitalizmin en korkunç kötülüğü olarak görüyorum. Tüm eğitim sistemimiz bu kötülükten zarar görüyor. Aşırı abartılmış bir rekabetçi tutum aşılanan öğrenci, gelecekteki meslek yaşamına hazırlık olarak, açgözlüce başarıya tapacak bir biçimde eğitiliyor. Bu büyük kötülükleri saf dışı edecek sadece tek bir yol olduğuna inanıyorum. Bu yol, toplumsal hedeflere yöneltilmiş bir eğitim sisteminin eşlik edeceği sosyalist bir ekonominin kurulmasıdır. Böyle bir ekonomide, üretim araçları topluma aittir ve planlı bir tarzda kullanılır. Üretimi toplumun ihtiyaçlarına göre düzenleyen planlı bir ekonomi, yapılacak işi, bunu yapabilecek herkesin arasında eşit olarak dağıtacak ve her erkek, kadın ve çocuğun geçinmesini garanti edecektir. Bireyin eğitimi ise, günümüz toplumundaki gibi güç ve başarının yüceltilmesi yerine, onun doğuştan yeteneklerini geliştirmesine yardımcı olmanın yanı sıra, onu diğer insanlara karşı sorumluluk duygusu içinde yetiştirmeye çalışacaktır.

Bununla birlikte, planlı bir ekonominin henüz sosyalizm olmadığının hatırlanması gerekir. Planlı bir ekonomiye, bireyin tümüyle köleleştirilmesi de eşlik edebilir. Sosyalizmin kuruluşu, son derece zor bazı sosyo-ekonomik sorunların çözümünü gerektiriyor: Siyasi ve ekonomik gücün tam olarak merkezileştiği bir durumda, bürokrasinin tüm gücü elinde toplamasına ve kendini beğenmiş bir hale gelmesine nasıl engel olunur? Bireyin hakları nasıl korunur ve böylece, bürokrasinin gücüne karşı, demokratik bir denge nasıl sağlanır? İçinde bulunduğumuz bu geçiş çağında, sosyalizmin amaç ve sorunları hakkında net tutum almak son derece önem taşımaktadır. Mevcut şartlar altında, bu sorunların özgürce ve engellenmeden tartışılması tabu haline geldiğinden, Monthly Review dergisinin yayına başlamasının önemli bir kamu hizmeti olacağı kanısındayım.

Büyük fizikçi Albert Einstein’ın bu yazısı, ABD’de yayınlanan Monthly Review adlı aylık derginin Mayıs 1998 tarihli 50. cilt, 1. sayısından alındı. Yazı, ilk olarak aynı derginin ilk sayısında ilk yazı olarak, 1949’da yayınlanmıştı.


Şubat 12, 2011, 07:50:12 öö
Yanıtla #1
  • Seyirci
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 647
  • Cinsiyet: Bay


Çok güzel bir yazı, bir çok ayrıntıyıda çok güzel yakalamış. Bu yazıyı saklayacağım.

Teşekkürler sayın skullG.
Bir yere ait olmayı hiç istemedim. Ya kendim olurum yada başkalarının arkamdan övgüleri ile ölmüş olurum.


Şubat 17, 2011, 12:15:09 öö
Yanıtla #2
  • Orta Dereceli Uye
  • **
  • İleti: 113
  • Cinsiyet: Bay
    • .:.ushtra-ışığın taşıyıcısı.:.

Çok güzel bir yazı.......Teşekkürler sayın skullG.
Yaşamın ve çalışmanın temel amacı, kişinin başlangıçta olmadığı kişi olmasıdır.
M.Foucault


Nisan 08, 2011, 03:37:43 ös
Yanıtla #3
  • Ziyaretçi

Kesinlikle arşivlik bir yazı. Teşekkürler..


Haziran 24, 2011, 11:24:36 ös
Yanıtla #4
  • Orta Dereceli Uye
  • **
  • İleti: 91

Her satırını tekrar tekrar okuyup,arşivimin vazgeçilmezi olacak bir yazı.Teşekkürler


Haziran 25, 2011, 01:40:24 öö
Yanıtla #5
  • Uzman Uye
  • ****
  • İleti: 1801
  • Cinsiyet: Bay

      Bu güzel yazı için sise teşekkür ederim sayın skullG.
      Saygılar-sevgiler.
"Vur ama dinle beni"


Haziran 25, 2011, 01:57:07 öö
Yanıtla #6
  • Aktif Uye
  • ***
  • İleti: 668
  • Cinsiyet: Bay

Ben eminim Albert Einstein şu an sağ olsa Sosyalizm de artık çözüm değilmiş... ''Başka bir formül düşünmek'' gerek derdi...
Einstein ne formül düşünürdü acaba... Einstein'a akıl vermek gibi olmasın ama :)
Saygılarımla


Haziran 25, 2011, 02:00:48 öö
Yanıtla #7
  • Skoç Riti Masonu
  • Uzman Uye
  • *
  • İleti: 3742
  • Cinsiyet: Bay

Sn. Hacamat,

Aklıma Ulrike Meinhoff'un bir aforizması geldi sizin yazdıklarınızdan sonra "Genießt den Kapitalismus, der Sozialismus wird hart!" :)

Saygılarımla.


Haziran 25, 2011, 02:09:11 öö
Yanıtla #8

Bu yazı bana Erich Fromm'un "Özgürlükten Kaçış" adlı yapıtını anımsattı.

İnsanlar eskiden, doğa hayatında kendi kendine yeterdi, ve amaçları da az çok belliydi. Bu amaçlar, hemen herkes aynı sınıftan olduğu için, çok fazla kışkırtılmıyordu. İnsan, kendisini bir gruba, aileye, cemiyete ait hissediyordu. Fakat endüstri devrimiyle, insanlar yalnızlaştı, ve insanlar bu yalnızlığı adeta içgüdüsel denecek bir biçimde bertaraf edebilmek için "başarı"ya muhtaç oldular. Tüm bunlar, mutluluk arayışının sonuçlarıydı.

Einstein, "Geriye baktığımızda, şimdi sadece bir masal gibi görünen, bireylerin ya da görece küçük grupların kendi kendilerine yettikleri o dönemler, bir daha geri gelmemek üzere kapandı." diyor.

Aslında Liberalizm de biraz bu gerçekten besleniyor. Evet, o dönemler geri gelmemek üzere kapandı. Bu saatten sonra sosyalizmin kağıt üzerindeki mutluluk teorileri, rekabet ortamını görmüş ve başarıyı tecrübe etmiş bireyler tarafından HAKLI BİR BİÇİMDE engellenir. Yetenekli bir birey, o masal devirlerini, bugüne kıyasla Einstein kadar özlemle anmayacaktır. Tam aksine, başarısız bir birey, o günleri özlemle anacaktır. Einstein kadar başarılı birinin o günleri özlemle anması çelişkisini ise, Einstein'ın işgüzarlığına bağlamak istiyorum. Kendisi acaba planlı bir toplumun planlı eğitiminde bilim adamı olabilecek miydi? Einstein örgün eğitim kurumlarında çuvallamış biriydi. Fakat bir dahiydi ve dehasını özgürlük ortamında kanıtlayabilmiştir. Kağıt üzerinde kurulan bir mutluluk teorisi olan sosyalizm, insanın biyolojik güdülerini hiçbir zaman tam olarak hesaplayabilme başarısında bulunamaz. Einstein bunların sabit olduğunu VARSAYIYOR. Fakat böyle değildir. Böyle olsaydı, zaten bu son derece matematik hazırlanmış teoriler anında başarılı olurdu. Fakat böyle olmamıştır.

Toplum büyüyüp, iş bölümü giriftleştikçe, nüfus arttıkça, insanlar arası etkileşim ve iletişim de artacaktır. Geçmişte köylerde yüzlerle ifade edilen insan kitlelerinin birbirleriyle iletişimleri, bugün artık milyarları bulmuş ve insanın önünde farklı kariyer ve mutluluk merdivenleri açılmıştır.

Yaşamak, yaşayabilmek, o kadar zor bir şey değil. Einstein, insanın sabit genetik özelliklerce belirlenen özelliklerinden bunu anlıyorsa çözüm çok basit. Her insana bir barınak verilir. İşinden olmayı kafasına takıyor ve işini kaybetmekten korkuyorsa, her insana karnını doyuracak, hatta karnını biraz daha fazla doyurup obez olacak kadar gıda verilir ve olay biter.

Sscb zaten yıllardır bunu yapmıştır, fakat insanın o sabit denilen özellikleri bunlarla kelimenin tam anlamıyla "mutlu" olamamıştır. Neden? Çünkü insan, kağıt üzerinde matematiksel bir formülle ifade edilebilecek bir varlık değildir. Einstein ve Einstein gibi düşünenlerin önce bunu bilmesi gereklidir. Yok efendim öyle değil diyorsanız, barınak ve gıda ihtiyacı karşılanmış bireylerin neden daha fazlasını istediğini kendinize sormanız gerekir. Veya bunu doğrudan kendiniz için sorun. Acaba siz, tüm "BİYOLOJİK VE GENETİK" sabitlerinizin karşılandığı o barınak ve gıda ihtiyacı sonrasında "tamam artık oldu, huzur geldi" diyebilir misiniz? Ben kendi adıma konuşayım: diyemem, diyemem ve diyemem. SSCB'de yıllarca insanların barınak ve gıda ihtiyacı karşılandı, peki neden bu sistem yıkıldı? Çünkü insanın biyolojik ve genetik özellikleri hiçbir zaman hesaplanabilir şeyler değildir. Daha beynin fonksiyonları tam olarak bilinemezken, insanın tinsel ihtiyaçlarını kim, hangi cüretle hesaplanabilir görebilir? Einstein, formüller dünyası olan fizikten geldiğinden olacak, insanı da hesaplanabilir bir aygıt, bir doğa yasası olarak görüyor.

Einstein, kapitalist dünyada rekabet içinde yaşayan insan için şöyle diyor "yaşamın o saf, basit ve yalın güzellikleri ellerinden alınmış hissediyorlar." Acaba nedir bu yaşamın o saf , basit ve yalın güzellikleri, acaba burada bu yazıyı arşivleyeceğini söyleyen arkadaşlar, bu şeylerden biraz olsun bahsedebilir mi? :) Yaşamın o saf ve basit güzelliklerini bir sayın bakalım. Bu güzelliklerin bugünkü kapitalist dünya özgürlüğünde kesinlikle ulaşılabilir olduğunu (tabi gerçekten SAF , BASİT ve YALIN iseler!!!) iddia ediyorum.

Yine, bu forumda "Sen kim oluyorsun da Einstein'ı eleştiriyorsun" diyecek olanlar olabilir. Ben Einstein'ı eleştirmekten ziyade, Adam Smith'i onaylıyorum. Yani bu konudaki pusulam Adam Smith'dir. Adam Smith, "insan" denen varlığı, Einstein'dan daha iyi anlamıştır. Arkamda Adam Smith vardır. Buyrun Adam Smith ne demiş bakalım;


"Dünyadaki bütün bu hırgür, bu keşmekeş neye hizmet ediyor? Para hırsıyla canımızı dişimize takmış, zenginlik, iktidar ve mükemmellik peşinde koşuyoruz; bu koşunun sonunda ne bekliyor bizi? Doğanın gereklerini mi yerine getirmeye çalışıyoruz? En yoksul işçinin yevmiyesi bile doğanın gereklerini karşılamaya yeter. Öyleyse daha iyi şartlarda yaşamak adını verdiğimiz o yüce amacın nasıl bir yararı var bize?

Şu yararı var: bütün bu koşuşturmanın sonucunda gözlemlendiğimizi, ilgilenildiğimizi, bize sempatiyle, beğeniyle ve takdirle bakıldığını hissederiz. Zengin adam servetinin keyfini sürer çünkü aslında o servet dünyanın ilgisini ve beğenisini de beraberinde getirmektedir. Tam aksine yoksul adam yoksulluğundan utanç duyar çünkü o yoksulluk onu insanlığın görüş alanının dışına itmiştir.Bizimle ilgilenilmediği hissi, insan doğasının en ateşli isteklerine bile ket vuran bir histir. Yoksul adam evden işe, işten eve gidip gelirken kimse onu farketmez. Dışarıda kalabalığın içinde yürümesi yada hiç dışarı çıkmadan kendi ininde yaşaması hiçbir şeyi değiştirmez: her iki durumda da aynı silikliğin ve görünmezliğin içindedir. Oysa rütbeli ve haysiyetli adam bütün dünyanın gözleri önündedir. Herkes ona bakmaya can atar. Davranışları kamuoyunun ilgi odağıdır. Her lafı, her hareketi ilgiyle karşılanır."

The Theory of Moral Sentiments - 1759

Şimdi ne var bu Adam Smith de diyebilirsiniz. Şu var; sizin yalın, basit, ve saf diye arzuladığınız şeyler, aslında hiç de yalın, hiç de basit, hiç de saf şeyler değil.

O soruyu burada yazanlar kendisine sorsun. Saf, basit ve yalın güzellikler olarak insanlar nelerden mahrummuş ve bunlar nelermiş biz öğrenelim.

Saygılar.
« Son Düzenleme: Haziran 25, 2011, 02:11:35 öö Gönderen: popperist »
Karanlıklar prensi bir beyefendidir. W.Shakespeare


Haziran 25, 2011, 02:30:03 öö
Yanıtla #9

Bilişsel hafızamda, konuyla doğrudan alakalı olarak güzel bir yer edinmiş bir hatırlatma:

"gerçeği bilimin tarifiyle sınırlamak doğru mu? Heidegger Sartre gibi düşünürlere göre "bilgi ve bilgiden türeyen şeyler insan yaşamının değerinin belirlenmesi için kriter değildir. önemli olan insanın niçin varolduğunu anlamaktır. Varlığın anlamını bulduğumuzda yaşamın kendisini de çözmüş oluruz" dediklerinde onlar da birer mistik olarak görülüp "varoluşculuk"ta bir mistik inanış olarak kabul edilmemiş miydi? "

http://www.masonlar.org/masonlar_forum/index.php/topic,7616.msg56479.html#msg56479

Yani Sayın SkullG de pusulama katkı sağlıyor.  İnsan, tanımlanamaz. :)

Saygılar.
Karanlıklar prensi bir beyefendidir. W.Shakespeare


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
3 Yanıt
4301 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 08, 2008, 12:01:54 ös
Gönderen: shemuel
5 Yanıt
9991 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 29, 2007, 01:39:43 öö
Gönderen: shemuel
14 Yanıt
10457 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 25, 2012, 12:45:33 ös
Gönderen: BULGARIA
3 Yanıt
9991 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 12, 2012, 02:16:15 ös
Gönderen: Tij
12 Yanıt
20116 Gösterim
Son Gönderilen: Mart 14, 2014, 12:56:34 öö
Gönderen: ThomasReid
2 Yanıt
2823 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 11, 2015, 05:09:15 öö
Gönderen: karahan
0 Yanıt
2172 Gösterim
Son Gönderilen: Nisan 11, 2012, 09:30:25 ös
Gönderen: Tij
0 Yanıt
1267 Gösterim
Son Gönderilen: Haziran 30, 2013, 02:45:34 öö
Gönderen: Ares
0 Yanıt
2056 Gösterim
Son Gönderilen: Haziran 30, 2013, 02:52:30 öö
Gönderen: Ares
33 Yanıt
12498 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 24, 2015, 01:15:40 ös
Gönderen: Erbeks