Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Bir Kayıkta Üç Kaçık - 2  (Okunma sayısı 1705 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Temmuz 27, 2010, 03:00:04 ÖS
  • Seçkin Üye
  • Uzman Uye
  • *****
  • İleti: 7281
  • Cinsiyet: Bay


Bu arada bu öyküleri aktarmayı unutmuşum. Özür dilerim. İkinci bölüm ile devam ediyorum. Sonra yine unutursam, bu diziyi okuyan ve ilgilenenler lütfen anımsatsın bana.


Hatice kapıyı pattadanak açıp içeri girdi.

Bazen sinir oluyorum bu kadına ha!... Buna kaç kere söyledim önce kapıyı çalacaksın, sana “Gir!” diyeceğiz, işte ancak ondan sonra açacaksın kapıyı diye...

İstediğin kadar söyle... Bu bizim hizmetçi Hatice kendisine sorarsanız Kastamonulu olduğunu söyler ama bence Kandıralı olsa gerek. Hani Kandıralıların nasıl kıt anlayışlı olduğunu anlatırlar ya...

«Yemek yiyecek misiniz, küçük bey?»

Al sana bir tane daha...

Ya, kaç kere söyledim, “Arkadaşlarımın yanında bana küçük bey deme. Ayıp oluyor.” diye.

Hiçbir yararı yok!... Sen istediğin kadar söyle, boşuna. Bu evde bir büyük bey var; o da babam. Dolayısıyla ben ancak küçük bey olabiliyorum. Bunun ne sakıncası olabilir?

«Bugün ne var yemekte?» diye sordu Cemal.

Zıkkımın peki var. Ne varsa o var. Burası lokanta mı?

«Kövte yaptığıdım size.» diyecek oldu Hatice.

Ahi atıldı: «Çiğ köfte mi yoksa?»

Adama bakın ya?... Urfalılığı tuttu. Az önce sen değil miydin midenin ağzına geldiğini, kusacak gibi olduğunu söyleyen?

Hatice tam bir şey diyecekti ki, Ahi «Bildim, bildim.» diye kesti sözünü, «İçli köfte yaptın, değil mi?»

Hatice bana dönüp yüzümü baktı anlamlı anlamlı. O da biliyor bunun huyunu suyunu. Ne de olsa uzun zamandır hep bizim eve gelip gider ikisi de.

Şimdi durumu düzeltmek gerek ki, Ahi’nin bilgiçliği zarar görmesin.

«Haticanım, köftenin içi de vardır dışı da, değil mi?» dedim, şöyle ağzımı yayarak.

Hatice pek anlamadı ama «Eh, ikisi de varıdır helbet.» demek zorunda kaldı.

«Hadi, bişeyler yiyelum da!... Yiyelum de kendimize gelelum.» dedi Cemal.

Zaten yemek sözünü duyunca Soylubey de kalkmış, bakınmaya başlamıştı.

Cemal ile ben sigaralarımızı, Ahi de piposunu söndürüp yemek salonuna geçtik.

İşte bu, annemin koymuş olduğu kesin kuraldı. Küçük oturma odasında istediğimiz kadar kendimizi zehirleyebilirdik ama evin başka bir yerinde, özellikle de yemek salonunda öyle dumanlı şeyler kullanmak yasaktı. Yoksa bu küçük odayı kullanışımızın da sonu olurdu.

Salçalı köfte, yanında kavurma patates, bir de karışık salata, içecek olarak da iyice çalkalanmış ayran hepimize iyi geldi doğrusu.

Ahi, yemeğin her türlü hastalığa iyi geldiğini, ileri yaşlarda çoğu rahatsızlıkların gençken yetersiz beslenmeden kaynaklandığını söyleyip, mahut ukalâlığını patlattı. Ancak buna bir şey diyemezdiniz; adam tıp okuyor.

Cemal ise kıtlıktan çıkmış gibiydi sanki. Köfteleri bütün bütün götürüyordu. Aslında sadece o gün değil, hep öyleydi bu. Bazen düşünürdüm, «Yalnız başına olduğu zaman bir şey yemiyor mu bu lâzoğlu acaba?» diye.

Soylubey de kazara ona da bir lokma verilir mi diye çevremizde dönüp duruyor, yüzden yüze bakıyordu ama boşuna… Bilmiyor muydu sanki? Onun yemek zamanı akşam. Günde bir kez. Şimdi zırnık yok.

Yemeği çarçabuk bitirip yine küçük oturma odasına geçtik. Soylubey arkamızda, boynu bükük, kuyruğu aşağı sarkmış, süklüm püklüm.

Hatice hemen bize birer kahve yetiştirdi.

Oooh!... Şimdi keyfimiz yerine gelmişti işte. Ne baş ağrısı kalmıştı, ne kırmızı surat ne mide bulantısı. Bir tek Soylubey’in pozisyonunu öncekinin aynı.

Yine yakıldı sigaralarımız ile pipo. Devam edildi sağlık konusu üzerindeki sohbete.

«Aslında biliyor musunuz, üçümüzün de esaslıca bir dinlenmeye ihtiyacı var. Sağlıklı hayat, hep böyle har hur çalışmamayı, ara sıra da dinlenmeyi gerektirir.» diye bir lâf attı ortaya Ahi.

Dikkat! Sayın doktor konuşuyor.

Cemal bu lâfı ya yanlış anladı ya bambaşka bir anlama çekti. «Dinlenmek ve aynı zamanda değişiklik.» dedi.

«Dinlenmeyi anladık da değişiklik neyin nesi oluyor?» diye sorma gereğini duydum.

«Vasatın değişmesi.» diye kendince açıkladı Cemal. «Günlük düşüncelerden de uzaklaşmak lâzımdur ki, kafamız da dinlensun ve bedenimiz ile terazi kursun.»

Lâza bak!... Teraziymiş!... Mühendislik okuyor ya, aklı sıra konuyu teknik bir biçime sokup bizi bastıracak.

Şimdi bu dediğinin üzerine çok şey söylenebilirdi ama o zaman da Ahi’nin eline Cemal’i sıkıştırması için bir koz vermiş olurdum. Hatta Antik Yunan düşünürlerinin felsefelerinden söz etmeye bile kalkışabilirdi. Sonra tut tutabilirsen. İyisi mi susmayı yeğledim. Hatta Cemal’in fikrine katıldığımı bile söyledim.

Cemal desteği almıştı ya, dinlenmek için şöyle sessiz sedasız, bâkir bir yer bulmamız gerekeceğini ekledi. «Dünyanın hayhuyundan uzak ve de insanın tabiat ile bütünleşebileceğu bir yer.»

Ahi bu fikre hemen karşı çıktı elbette: «O senin dediğin nasıl bir yer olur biliyor musun?... Bak ben sana anlatayım. Ne gündüz ne gece yapacak hiçbir şeyin yoktur. Bir gazete bile bulamazsın, ülkede ve dünyada olup bitenlerden haberdar olabilmek için. Yapacak başka bir şey olmayınca, akşam saat sekizde yatar uyursun. Sabah kalktığında da yapacak hiçbir şey olmadığından yine uyursun.»

«Bunlar dert değil.» dedi Cemal. «Dinleniyoruz da.»

«Bir sigara bile bulamazsın yakınlarda bir yerde.»

İşte bu düşündürdü Cemal’i. Sigarasız edemezdi.

«Ya?... Bak bu aklıma gelmemiştu.»

Bir an için kafası takılı kalmıştı. Gideceği yerde yoksa önceden yanına yeterince paket sigara alabilirdi elbette. Fakat ilginç bir alışkanlığı vardı Cemal’in. Yeni bir paket sigarayı, ancak önceki tamamen bittikten sonra alırdı. Bu yüzden ara sıra ayaza düştüğü de olur, şundan bundan otlanırdı. O kişi ben olursam, iki tane birden çeker, birini dudağına götürürken, ötekini kulak üstüne iliştirirdi yedek olarak.

Ahi’ye, «Peki senin önerin nedir?» diye sordum ben de.

«Bakın ben ne diyorum...» diye başladı Ahi. «Dinlenme fikri benimdi. Bunun sessiz sakin bir yerde olması gerektiği görüşüne, ilk önce Cemal söylemiş olsa bile katılıyorum. Ancak ben diyorum ki, bu ikisini birleştirmek için denize açılalım. Karada olmaz bu iş.»

«Denuzde sigara satıyorlar mı?» diye giriverdi Cemal.

Aklı hâlâ sigarayı alışageldiği tarzda almakta mı, yoksa Ahi’yi mandepsiye düşürmek mi?

Ben ise öneriyi ciddi bulmuştum. «Denize açılmaktan kastın ne?» diye sordum.

«Bunun iki tarzı var.» diye cevap verdi Ahi. «Ya bir vapurla tura çıkarız ya da şöyle güzel bir tekne kiralayıp kendi başımıza körfezden güneye doğru ineriz.»

Bu öneriye şiddetle karşı çıktım. «O dediğin en az bir ay gerektirir.» dedim. «Oysa sanırım böyle uzun bir tatil gibi bir şeyden değil, olsa olsa bir hafta kadar sürecek küçük bir dinlenmeden söz ediyoruz. Şöyle biraz nefes alalım diye... Öyle değil mi Cemal?»

«Öyle!» diye onayladı Cemal de, «Hem ben yazın tatilde iken değil, hazır vizeler falan bitmişken hemen şimdi, önümüzdeki hafta falan gidelum diyorum. Öteki türlüsü uzun hikâye olur. Yazın memlekete gideceğum da!»

Birdenbire Cemal’in bir tatili düşünürken bunun maddi yönünü de dikkate aldığını kavradım. Tamam, benim gibi Ahi de uzun sürecek bir tatilin masraflarını karşılayabilirdi ama Cemal’in gelir düzeyi her ikimizin de çok altındaydı. Ailesinden gelen para zaten zor yetiyordu. Şimdi diyelim ki Ahi ile ben bir olup onun masraflarını da karşılamaya kalkışsak, olmayacak iş değildi ve yapardık ama kesinlikle kabul ettiremezdik bunu Cemal’e. Sigara otlanmak başka, başkasının sırtından geçinmek başka; o başkası can arkadaş olsa bile.

İş sağlıktan başlamış, dinlenmeye geçmiş, oradan da bir küçük geziye gelmişti.

Sohbetimizden şöyle bir sonuç çıkıyordu: Üçümüz de sanki çok yük taşımışız da çok yorulmuşuz gibisinden dinlenmek, bir küçük tatil yapmak, bunun için İzmir’den uzaklaşmak fikrinde birleşmiştik. Cemal’in dediği gibi, bunu sonraya bırakmanın da âlemi yoktu.

Sorunumuz şimdiydi ve bir an önce çözümlenmeliydi.

Bu işe bir de Ahi’nin görüşü katılınca, anlaşılan şuydu: Bir küçük tekne bulacaktık; kiralık ya da emanet. Kıyı boyunca denizden gidecek, kendimize sessiz sakin bir yer seçecektik. Orada tatil yapacaktık üç arkadaş; başkalarının göz, ses ve kulaklarından uzak.

Dizimin üzerine iki pati yerleşti: «Hav!»

«Tamam, seni de götürürüz. Merak etme.»

Kuyruk ortalığı çılgınca yelpazelemeye başladı. İşte onun da keyfi yerine gelmişti.


ADAM OLMAK ZOR İŞ AMA BUNUN İÇİN ÇALIŞMAYA DEĞER.


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
1 Yanıt
3610 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 20, 2010, 03:04:27 ÖS
Gönderen: popperist
1 Yanıt
1967 Gösterim
Son Gönderilen: Ekim 28, 2015, 11:57:54 ÖS
Gönderen: Melina
0 Yanıt
1887 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 28, 2010, 06:51:48 ÖS
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
1548 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 30, 2010, 05:08:09 ÖS
Gönderen: ADAM
3 Yanıt
2686 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 16, 2011, 07:25:15 ÖS
Gönderen: oya
0 Yanıt
1322 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 05, 2010, 05:41:14 ÖS
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
1910 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 08, 2010, 09:40:42 ÖÖ
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
1411 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 16, 2010, 10:47:13 ÖÖ
Gönderen: ADAM
2 Yanıt
2250 Gösterim
Son Gönderilen: Haziran 12, 2016, 04:15:04 ÖS
Gönderen: Herakles