Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Bir Kayıkta Üç Kaçık - 4  (Okunma sayısı 1548 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Temmuz 30, 2010, 05:08:09 ÖS
  • Seçkin Üye
  • Uzman Uye
  • *****
  • İleti: 7281
  • Cinsiyet: Bay



Bizimkilere tekneyi ayarlamış olduğumu söylediğimde, ikisi de havalara uçacaktı neredeyse. Ahi «Ya, öyle mi? Ne iyi.» dedi elbette; onun havalara uçması öyle.

Nitekim Çeşme’ye doğru fakat en çok Karaburun’a kadar gitmek üzere anlaşmış olduğu söyleyince, hemen bozuk çaldı; sanki Karaburun’un nerede olduğunu biliyordu da!

Tipik Ahi… O her şeyi bilir. Üstelik bu işe birlikte karar vermeliymişiz.

Haritayı, yemek masasının üzerine açtık.

Ahi, «Şimdi bakalım nereden nereye ve ne kadar zamanda gideriz, onu hesaplayalım.» dedi. Haritaya yakından baktı, baktı, baktı... Hatta bir ara yüzünü öyle çok yaklaştırdı ki, neredeyse burnu değecekti.

Sonunda dayanamadım; sordum: «Bir büyüteç ister misin?»

Cemal de daldı lâfa: «Ha büyüteç değil, bir cetvel ile pergel lâzımdur haritada mesafe ölçer iken. Teknemizin tam yol hızı nedur, ona göre.»

Ahi bön bön baktı Cemal’e ama hiçbir şey demedi. Cetveli anlamıştı da, pergelin ne işe yayacağını kestirememişti, belli. Bilmediği bir konuya çatmıştı; konuşursa açık verebilirdi.

«Karar vermek için o dediğin işe yaramaz.» dedi, kısaca.

İşi tümüyle onun üzerine yıkmalıydık ki, rahat etsin.

«Peki senin önerin ne, onu söyle.» dedim. «Şayet başka bir yöne gitmeye karar verirsek, Mahmut beye söyler, izin isteriz.»

O bilgiç ifadesiyle haritayı bir kez daha kendine doğru çekip, sanki daha önce bakmamış gibi bir daha uzun uzun baktı. Güya inceledi; ölçü, biçti, tarttı.

Sonunda, «Çeşme’ye doğru gitmeyi öneriyorum.» dedi ve ekledi: «Ama oraya kadar gitmek zorunda da değiliz. En son şurada da kalabiliriz.»

Kalabiliriz diye üzerine parmağını bastığı yerin neresi olduğuna baktık Cemal ile: Karaburun. Yazıyordu zaten.

«Fakat Karaburun’dan sonrası tehlikeli olabilir.» dedi Ahi. «Üstelik oraya kadar gidip gitmeyeceğimiz de belli değil. Belki daha geride kalırız. Buna yola çıkıp ilerledikten sonra, deniz durumuna göre karar veririz.»

Vay canına! Ahi şu “deniz” terimini de biliyordu demek. Belki de öylesine söylemişti. Onu bozmanın gereği yoktu şimdi. «Tamam. Karaburun’a varınca denize bakarız. Çok dalgalı ise, daha ileri gitmeyip döneriz.» dedim.

Cemal ise, «Keşke olsa da!... Asıl o zaman zevki çıkar denizin.» demez mi?

Ben de hemen ekledim, «Eveeet!... İşte o zaman kimi deniz tutuyor, kim sağlam kalıyor, onu da görür anlarız, öyle değil mi?»

Bu lâfım, daha önceki bazı konuşmalarımız üzerine bir postaydı. Adresi de belliydi. Ahi bir ara, «Beni zinhar deniz tutmaz.» demişti de...

Hiç oralı olmadı; üstüne almadı. Belki o dediğini unutmuştu. «Ben varım. Tekne sana emanet. O işi sen düşünürsün.» dedi.

Ne demekti şimdi bu ya!

Cemal’e döndüm. «Sen ne dersin?»

«Tekneyi bir görelim, bir bakalım hele da!… Ondan sonra karar veririz; gider mi, gitmez mi? Kaburgası nasıldır? Su alır mı; dayanır mı, dayanamaz mı?.. Bizim memleketteki teknelerden olsa...»

ׂ«Bırak şimdi senin memleketteki tekneleri de, elimizde bir tek bu olduğuna göre işimize bakalım.»

«İşimiz dediğin de seyahat programı, değil mi?» diye girişti Ahi.

Aslında bu bir soru değil, program yapma gereğini ortaya koymaktı.

Ancak bu bakımdan ikimiz de Cemal’in sözünü dinlemek zorundaydık. Bir tek onun kaptan ehliyeti olduğu için değil, bu işleri ikimizden de daha iyi bildiğinden.

Hayret ama Ahi bile kabul ediyordu bu gerçeği.

Teknenin, tam yol gittiğinde saatte yaklaşık dört mil yol aldığını öğrenmiştim ama bunu daha önce söylememiştim. Program da ona göre yapılmalıydı.

Bu “saatte dört mil” Ahi için bir anlam taşımıyordu ama bunu açık edemezdi. «Hep dat dat yol almak zorunda değiliz.» dedi. «Madem tatil yapıyoruz. Beğendiğimiz yerde durup, başımızı dinlemeye bakacağız. Ancak, bakın bunu şimdiden söylüyorum, günlük hedeflerimizin sonu mutlaka meskûn bir yer olmalı, o kadar.»

«Öyle olsun ki, sen de kendine bir otel ya da pansiyon falan bakasın, değil mi?» diye, lâfı nereye getirmeye çalıştığını çok iyi anladığımı belli ettim.

Buna yanıt vermeyip, piposunu yakmaya girişti.

İtirazı patlattım: «Hop, hooop!... Biliyorsun, burada duman yok. İstersen git, içeriye gir.» diyerek küçük odayı işaret ettim.

Cemal ise, «Haritayı gördük. Ne yapacağımızı aşağı yukarı anladık. Sonrasına sırası gelince bakarız. Şimdi bunu bırakalum da sigaralarımızı tellendirelum bari.» diye aslında benim için de cazip bir öneri getirince, küçük odaya geçip koltuklarımıza kurulduk.

Beni en çok düşündüren nokta, bu tatili yaklaşık bir hafta düşündüğümüze göre, yolumuz boyunca sahile yakın bir yerde alış veriş edebileceğimiz ve istediğimiz her şeyi alabileceğimiz bir yer bulamayacağımızı varsayarak, yanımıza neler almamız gerektiğini belirlemekti. Ancak bunu da söyleyemezdim. Ahi söylemeliydi; malûm.

Fakat plan ve programdan önce Ahi’nin kafasında başka bir şey vardı anlaşılan.

«Şimdi sen bana takıldın ya, otel ya da pansiyon.» diye başladı. «Başka türlüsü nasıl olabilir ki, söyle bakalım. Teknede yatıp kalkmayı mı öneriyorsun yoksa?»

«Eeeeh, teknede yatıp kalkmak elverişli olmayabilir.» diye mırıldandım. O teknenin neresinde yatabilirdik ki üç kişi birden. Kıyıda kamp kurmak çok daha iyi olurdu.

Düşünebiliyor musunuz?... Issız, bâkir bir kıyıdasınız akşamüstü... Artık batmak üzere olan güneşin altın sarısı sıcak anıları, serin ve üzgün bulutların ardına çöker ağır ağır. Kuşlar, birer ikişer şarkılarını okumaya son verir; ertesi güne bırakırlar yeni bestelerini. Henüz mevsimi gelmediği için, daha cırcır böcekleri yoktur ortalıkta. Bir sessizlik oluşur ama sanki kendi başına canlı gibi... Onu, uzaktaki bir dereden imbat rüzgârının taşıyarak getirdiği şırıltı sesi keser. Karanlık giderek artar ve gece egemenliğini kurmaya hazırlanır. Şöyle sırt üstü yere, çimenlere uzandığınızda; evrenin bir ucundan ötekine uzanan o muhteşem gökyüzünün, o milyonlarca minik parıltısıyla sizi örtüp kucakladığını görürsünüz.

Bu romantik düşünüleri anlattığımda, Ahi’nin bundan hiç de hoşlanmayıp, çıkıntılık etmesi beklenmedik şey değildi.

«Mehtap varsa o dediğin olmaz.» dedi, diye diye.

«O zaman de bir başka senaryo oynanır.» dedim ben de sigaramdan derin bir nefes çekip tablaya bastırırken, «İstersen bir de öylesini anlatayım.»

«Gerekmez.» dedi Ahi, «Yağmur yağarsa ne olur, onu söyle sen asıl.»

Hiç olanağı yok muydu şu adamın küçük mutluluklarla yetinmesini sağlamanın?... Öyle ki, herhangi bir nedenle çok üzülüp de yaşlara boğulsa, bunun az önce eline alıp ısırmış olduğu çiğ soğandan ileri geldiğini söyleyebilirdi. Her şeyi bilmenin ötesinde, adam bir de kusursuz. (!)

Ancak ortaya koyduğu soru da öyle kolay kolay yabana atılır değildi hani.

«Açıkta yatacak değiliz ya. Kamp dedik. Çadır kuracağız.» deyiverdim.

«Öyle ya! Çadır.» diye destekledi Cemal de.

«Zaten ben de onu diyorum.» diye bilgiçlik tarzını bir kez daha sergiledi Ahi. «Bakın şimdi ben size anlatayım ne olacağını... Gece yarısı... İkiniz çadıra girmiş yatıyorsunuz. Derken yağmur başlıyor, önce ufaktan ufaktan, sonra şakır şakır...»

Sözünü kestim. «Yani diyorsun ki, akşam hava açıktı. Çadırı kurup yattık. Ondan sonra başladı yağmur.»

«O senin dediğin var ya... O benim düşündüğümden de berbat bir ihtimal. Daha çadırı kurmadan yağmura yakalanmışsanız, başınız iyice dertte demektir. Her şey sırılsıklam olmuş. Ayağınızı bastığınız her nokta cılk çamur. Tepenizden aşağı su boşalmaya devam. Şimdi ne yapacaksınız? Çadır kuracaksınız. Peki. Çadır bezi kuru mu sanki? O da suyu çekmiş, iyice ağırlaşmış. Açması bile bir dert. Üstelik benim bildiğim, çadır öyle dışarıdan da kurulmaz. Birinizin içine girmesi gerekir, direği yerleştirmek için falan. Biriniz içerden tutarken, öteki dışarıdan gerecek. Fakat çadır bezi yağmurun suyuyla öyle ağırlaşmış ki, kafasının üzerine yıkılacak içeridekinin.»

«Amma da attın ha!» diye karşı çıktım.

«Olamaz mı yani?»

Böyle bir şeyin olamayacağı da söylenemezdi. Şu berbat senaryonun sonrasını da dinleyecektik anlaşılan.

«Nerede kalmıştım?» diye devam etti Ahi. «Tamam, şimdi sen içeridesin, Cemal dışarıda. Onun da senden kalır hali yok çünkü yağmur olanca şiddetiyle devam ediyor.»

«Haziran ayında?»

«Ne olmuş? Hiç mi görmedin? İstersen bir çıkarttıralım Meteoroloji müdürlüğünden. Görelim geçmişte İzmir’de Haziran ayında ne kadar yağmur yağmış.»

«Peki devam et, bakalım nereye varacak bu işin sonu.»

«Sen hayatında hiç çadır kurdun mu? Açık havada bile kurması zordur. Değil ki yağmur altında. Zaten tek başına olmaz. İki kişi gerek. Siz de iki kişisiniz. Öyle iki kişi ki, karşılaştığınız zorluklar altında, bir yandan da ayaklarınız çamura batmış, ikiniz de kendinizin doğru yaptığını ama ötekinin salaklık ettiğini düşünüyor. Tam sen direği yerine oturtmuşsun; Cemal öte yandan bir çekiyor ipi, hooop her şey tepetaklak. “N’apıyorsun lan orda?” diye bağırıyorsun. Cemal de sana “Asıl sen n’edeysun orda?” diye bağırıyor. “Öyle çekmesene lan. Hepsini yıkacaksın sersem herif.” diye bağırıyorsun. “Ben çekmeyrum ki lan. Asıl sen orada ne halt edeysun, kaydıreysun, Bıraksana.” diye çıkışıyor Cemal de.»

Bunları söylerken elinden geldiğince Cemal’in zaman zaman takıldığı memleket şivesini taklit etmekten de geri kalmıyordu.

«Şimdi tabi asıl kimin yanlış yaptığı belli değil. Zaten bu pek önemli de değil. Fakat Cemal sana bırakmanı söylüyor ya... Sen de anlamıyorsun elbette neyi bırakman gerektiğini. Direği bırakıyorsun. İşte o zaman, hooop!... Her şey alaşağı. İkiniz birden yerde yatan çadıra bakarak çamur deryasında yüzersiniz. Akşam yemeği niyetine de bol bol yağmur sulu bisküviye yatarsınız artık.»

Cemal ile birlikte, hiç kesmeden dinledik.

Neden sonra Cemal, «Bu dediğinin olabilirliğu pek zayıf.» dedi. «Yağmur diye tutturdun. Başa dönelim. Çadırı kurduk. Yemeğimizi yedik. Gece başladı yağmur.»

«O daha kötü.» diye yanıtladı Ahi, «Yatmışsınız. Uyuyorsunuz. Gece yağmurun başladığının farkında bile değilsiniz. Çadır ağır ağır yiyip yutuyor suyu. Ağırlığı artıyor. Direk başlıyor yere gömülmeye. Direk gömülünce çadır gevşiyor. Oya bunu daha önce düşünmeliydiniz. Direğin altına bir taş yerleştirmeliydiniz. Fakat ben orada olmadığım için akıl edemediniz. Çadır gevşeyince, kazıklar da bırakıyor ipleri. Sonra birden büyük bir ağırlık hissediyorsun göğsünün üzerinde; sanki bir fil gelmiş oturmuş üstüne gibi. Birdenbire uyanıyorsun korku içinde. Canhıraş bir şekilde bağırıyorsun “N’luyor.” diye. Cemal’in uykusu biraz daha ağır ya. O da senin sesini duyunca uyanıyor ve bir bakıyor ki o da aynı durumda ama ikiniz bilmiyorsunuz ötekinin ne halde olduğunu. Sen sesleniyorsun “Cemaaal, beni kurtar.” diye, o da aynı anda “Yenaaal, yardım et.” diye haykırıyor. Ne olduğunu, niçin bu hallerde olduğunuzu da anlayamıyorsunuz, çünkü ortalık zifiri karanlık. İkinizin de yapabileceği tek şey, ne yana gideceğinizi bilemeden yerde sürüklenerek bu üzerinize çökmüş olan yükten bir an önce kurtulmaya çalışmak.»

«Amma da karamsar bir tablo ha!»

Ahi kendinden geçmiş gibi devam ediyordu.

«Çadırın tek kapısı olduğuna göre, ikiniz birden oradan çıkmaya çabalarken çarpışıyorsunuz. Karanlıkta bir canlı bedenle çarpışmak da bir diğer ürküntü veriyor ikinize de. Hanginizin aklı başına geliyor önce? Cemal’in.»

«Neden önce Cemal?» diye soruverdim.

«Peki, alındıysan tersine çevirelim. Önce senin aklın başına geliyor. Kusura bakma Cemal, bu pek alındı da, hadi dediği gibi olsun. “Sen misin Cemal?” diye bağırıyorsun korkuyla. Cemal de “N’oluyor?” diye soruyor yine. “Galiba çadır göçtü; biz de altında kaldık.” diye cevaplıyorsun. Tamam, sonunda buradan çıkacaksınız da nereye? Dışarıda yağmur berdevam. Ortalık zifiri karanlık. Bir kibrit çakmaya kalkışsan, o da ıslanmış, yanmaz.»

«Bitti mi?» dedim sinir içinde.

«İstersen devam edelim.» dedi Ahi kıkır kıkır gülerek.

Bu adam tıp okuyordu ya. Psikiyatri branşına ayrılmayı düşünüyordu ya. «Demek şimdiden öğretiyorlar bunlara paranoyak hastaları için böyle olmayacak korku senaryoları üretmeyi» diye düşündüm.

Felaket senaryosu iyiydi de, eksiği vardı.

«Bu arada Soylubey’i unuttun.» dedim.

Ahi hiç unutur muydu? Böyle bir şey olabilir miydi?

Soylubey ise, adının  geçtiğini duyunca, yattığı yerden başını kaldırıp kuyruğunu sallamaya girişmişti.

«O teknede kalacak. Bekçilik edecek. Ne olur ne olmaz. Dolayısıyla onun durumu sizden çok daha iyi.» dedi Ahi.

«Hah!... Tam buldun adamını! Soylubey bekçilik edecek! Yahu kötü niyetli birisi yaklaşacak olsa, kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırıp, olabildiğince uzağa kaçar.»

Soylubey anlamıştı kendinden söz edildiğini.

«Hav!»

Ne demekti şimdi bu? “Bekçilik ederim.” mi, yoksa “Evet kaçarım.” mı?

«Şayet sence de uygunsa, şu senin yağmur senaryosunu kapatalım.» dedim Ahi’ye. «İzin verirsen Cemal ile ben, sadece ikimizi ilgilendiren konuda görüşüp karar verelim.»

«Ben çıkayım isterseniz.»

Ben derim ki, bu Ahi kendisine en uygun düşen mesleği seçmiş. Psikiyatristlik tam ona göre. Sanırsın ki o perde arkasına geçecek ve biz hastalar burada kendi aramızda konuşup dertleşerek ortaklaşa terapi yapacağız.

Aldırmayıp, Cemal’e döndüm.

«Şimdi sen ne diyorsun? Otel mi, çadır mı?»

«Otelde dinlenilir mi da?... Aha burada da var bir sürü otel. Ne lüzum kaldı o zaman tekneyle tabiata çıkmaya?»

Ona «Anlaştık o zaman.» deyip Ahi’ye döndüm.

«Sayın Arif Hikmet İyibilen, size ikimizin ortak kararını tebliğ ediyorum. Cemal ile ben çadırda kalıyoruz. Zatıaliniz ise bir başka yerde kalabilirsiniz. Artık otel mi olur, pansiyon mu, orasına biz karışmayız. Elbette gittiğimiz yerde öyle bir imkân varsa… O da sizin şahsi meseleniz.»

İşte buna bozulmuştu Ahi… Bundan önce her ne yaptıysak hep birlikte yapmıştık. Herhangi bir şekilde ayrılma ve farklı şeyler yapmaya öncelikle o karşı çıkardı. Şimdi kendisi ayrılıkçı durumuna düşüyordu.

Piposuna gömülüp sustu. Anlıyordum. Şimdi bizi de çadırda kalmak yerine geceleri olsun otel ya da pansiyona nasıl çekebileceğini düşünüyordu. O gideceğimiz yerlerde öyle bir olanak varsa elbette.


« Son Düzenleme: Ağustos 03, 2010, 06:35:41 ÖS Gönderen: skullG »
ADAM OLMAK ZOR İŞ AMA BUNUN İÇİN ÇALIŞMAYA DEĞER.


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
1 Yanıt
3610 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 20, 2010, 03:04:27 ÖS
Gönderen: popperist
1 Yanıt
1967 Gösterim
Son Gönderilen: Ekim 28, 2015, 11:57:54 ÖS
Gönderen: Melina
0 Yanıt
1704 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 27, 2010, 03:00:04 ÖS
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
1886 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 28, 2010, 06:51:48 ÖS
Gönderen: ADAM
3 Yanıt
2686 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 16, 2011, 07:25:15 ÖS
Gönderen: oya
0 Yanıt
1322 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 05, 2010, 05:41:14 ÖS
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
1910 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 08, 2010, 09:40:42 ÖÖ
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
1410 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 16, 2010, 10:47:13 ÖÖ
Gönderen: ADAM
2 Yanıt
2250 Gösterim
Son Gönderilen: Haziran 12, 2016, 04:15:04 ÖS
Gönderen: Herakles