Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Bir Kayıkta Üç Kaçık - 7  (Okunma sayısı 2045 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Ağustos 08, 2010, 09:40:42 öö
  • Seçkin Üye
  • Uzman Uye
  • *****
  • İleti: 7281
  • Cinsiyet: Bay





Şu, ‘biz teknedeyken yağan yağmur’ konusu galiba kafama iyice takılmış ve bilinçaltıma işlemiş.

Öyle olmasa, o gece rüyamda işi ne?

Üçümüz bir sandal ile denize çıkmışız. Üçümüz derken, her nedense Ahi yok; Cemal, ben ve Soylubey. Öyle ahım şahım bir tekne falan da değil hatta Mahmut beyin teknesi gibi kapalı bir bölümü bile yok. İçten takma motorlu, üstü açık bir balıkçı sandalı.

Rüyada Ahi’nin olmayışı belki de şuradan kaynaklanıyor: Bizimkilere Mahmut beyin teknesinin nasıl bir şey olduğunu hiç söylememiş, o konuyu pas geçmiştim. Çünkü biliyordum ki Ahi bunu öğrenirse hemen vazgeçer ve tasarladığımız tatil de suya düşer. Ancak son dakikada görürse, mırın kırın eder ama artık iş işten geçmiş olur.

Dolayısıyla rüyada herhalde bu son dakikadaki oldu bitti üzerine sandala binmeyi kabul etmemiş, Cemal ile ben ise ne olursa olsun, onsuz bile olsa gitmeyi öngörmüşüz  ki, o yüzden Ahi yok.

Nereden denize açılmışız, nereye gidiyoruz, onu bilmiyorum. Rüyada bunlar belli değil. Belli olan bir şey varsa o da şu:

Tam denizin ortasında birdenbire kara kara bulutlar beliriyor. Derken bir şimşek çakıyor çatırrr diye, bulutların arasında şerarelerden oluşan muhteşem bir ağacın dallarını örerek. Hemen ardından da bombardıman gibi bir gümbür patır, kulakları sağır edercesine bir yıldırım iniyor yakınlarda bir yere.

Şıp!

Burnumun üstünde kocaman bir damla. Hem öyle böyle değil; sanki birkaçı birleşmiş gibi. Hani havada kuş falan olsa, biri etti diyeceğim.

Daha bunun nereden geldiğini anlamaya fırsat kalmadan şıp, şıp şıp… Birkaç iri damla daha.

Yahu, sadece beni mi buluyor bu damlalar?

Cemal kafasını kaldırmış, göğe bakıyor.

Soylubey’e de bu damlalardan düşmüş olsa gerek ki, birdenbire sinirleniyor. Sandalın başüstünde ayağa dikilmiş, düşen damlaları havada avlamaya çalışıyor. Bir yandan havlıyor ama hiç de keyifli bir havlama değil bu.

Cemal’e «Yağmur başlayacak galiba.» diyeceğim. Buna fırsat kalmadan aniden öyle bir sağanak boşalıyor ki…

Bir yandan da deli gibi bir rüzgar esmeye başlamaz mı?

Az önce ufak tefek çalkantılar içinde patapata gitmekte olan sandal, şimdi dalgaların aniden büyümesiyle birlikte bir inip bir çıkıyor.

Yağmur, rüzgar ve deniz… Üçü bir arada; hepsi bize karşı.

Yapabileceğimiz bir şey yok.

Neden yokmuş?... Var. Kendimizi bir an önce kıyıya atmaya bakmalıyız.

Korkaklar!... Ödlekler!...

Ne olmuş yani? En büyük komutan da öyle yapardı. Bu savaşı kazanmanın şansı yüzde bir bile değil.

Bir yandan yağmur olanca gücüyle artıyor; diğer yandan rüzgar şiddetini artırıyor.

Dalgaların giderek daha da irileşmesi de cabası.

Cemal şaşkın... Kıçta dümene koluyla sarılmış; elinden kaçırmamaya çalışıyor.

«Cemaaal… Kıyıya, kıyıya.» diye sesleniyorum.

«Zaten öyle ediyoruz da!… Açığa çekecek değiliz ya.»

Öyle diyor demesine de, kıyı ta bilmem nerede. Hava öyle kararmış ki, aslında gün ortası olmasına karşın sanki akşamın geç saati gibi.

Yağmur ve hayli sert rüzgarın yanı sıra, şimşeklerin ve yıldırımların da ardı arkası hiç kesilmeyecek gibi... Biri tepemize de iner mi?

Sandal bir yukarı bir aşağı… Bir sağa bir sola. Fakat ne ileri ne geri gidiyoruz. Olduğumuz yerde çakılıp kalmış gibiyiz. Belki de bana öyle geliyor.

İçim dışıma çıkmış durumdayım. «Ahi olaydı da burada göreydim şimdi onu ben, deniz tutuyor muymuş tutmuyor muymuş?» diye düşünüyorum. Hiç utanmadan midemde her ne varsa hepsini denize boşaltıyorum.

Cemal’e maşallah doğrusu... Hiç etkilenmiyor. Fakat görebildiğim kadarıyla yüzü hayli endişeli.

Soylubey ise, yağmur ile başa çıkamayacağını anlayınca önce pısırık pısırık kendisini başaltına atıyor ama orası en çok yalpalanan yer olduğu için rahatsız oluyor ki, bu kez jet gibi yanımdan geçip Cemal’in ayaklarının altına sığınıyor.

Sandalın burnu kıyıya dönük. Arkama bakıyorum. Kıyı hâlâ orada, olduğu yerde görünüyor, hâlâ aynı uzaklıkta.

Perişan olmuşum ama bağırıyorum.

«Cemaaal… Biraz daha gaz ver şuna be ya!»

«Hepsi bu ula işte, dahası yok.»

Bir ara ayaklarımın ıslandığını fark ediyorum. Zaten çoktan donumuza kadar sırılsıklam olmuşuz. Sanki altıma kaçırmış gibiyim. Artık ıslanmaya aldıracak halim kalmamış ama ayaklarımı ıslatan su... O yukarından yağan değil. Bir elimle sıkıca küpeşteye sarılırken, diğer elimi aşağıya doğru uzatıp yokluyorum.

İşte o anda panikliyorum.

Sandalın içi su dolu.

Bu kadar çok mu yağdı şu birkaç dakikada?... Olamaz! Resmen deniz suyu bu.

«Cemaaal... Su alıyoruz.»

«Biliyorum da!… Sen yeni mi fark ettin?»

«Batacağız.»

«Olmaz bi şey.»

Adama bak ya!... Hiç aldırmıyor bu işe.

Zaten bir felâket geldi mi bir diğeri onu izler.

Motorun patapatı, pat-a-pat diye ağırlaşıyor, ağırlaşıyor, sonunda da “pufff” diye bir ses ile sona eriveriyor.

Motorun sesi kesilince, yağmur damlalarının sandalı dövüşü daha da bir belli oluyor.

«İşte şimdi zokayı yedik.» diyor Cemal.

«Ne oldu?»

«Motor durdu da!»

«Çalıştıramaz mısın?»

«Bakacağız. Gel şuraya. Şu dümeni tut sıkıca. Ben de motora bakayım.»

Yıkıla yıkıla Cemal’den dümeni devralıyorum.

Vay anasını!

Bu adam nasıl beceriyor bunu düz tutmayı be?... Hiç de kolay iş değil; gerçekten maharet ister. Öyle oynak ki.

Cemal motorun kapağını kaldırıyor.

«Çok açma, ıslanmasın. Sonra hiç çalıştıramayız.»

Bu bilgiç tavır da nereden çıktı şimdi? Ahi dese neyse...

Cemal’in bana ters bir bakış attığını görmüyorsam da, hissediyorum. Biliyorum ki kızmıştır. Nitekim öyle...

«Kaptan sen misun ben miyum da?... İstersen sen gel bak motora, kapağını açmadan.»

Haklı! Islanırsa ıslanacak.

«Tamam, tamam, sustum. Şunu bir an önce çalıştır da kıyıya varalım Allahın izniyle.»

«Ne o?... Sen Allahın adını almazdın pek ağzına. Kuyruğun sıkıştı şimdi galiba!»

Cemal kuyruk deyince Soylubey’i hatırlayıveriyorum. Dümeni elden kaçırmamaya gayret ederek eğilip bakıyorum ne yapıyor diye.

Ne yapacak? Kıç altında tir tir titriyor hayvancık. Artık ıslandığından ve üşüdüğünden mi, yoksa yüreğine korku bastığından mı, yoksa her ikisi birden mi bilinmez.

Cemal motorun kapağını güm diye bırakıp kapatıyor.

«Ne diyordun sen az önce?»

«Ne diyordum?»

«Dikkat et, motor ıslanmasın.»

«Ha, evet!»

«Sana bir müjdem var.»

«Yaptın mı? Çalışacak mı?»
«Ne yapması, ne çalışması da? Motor su içinde.»

Bende paniklerin paniği.

«Ne yapacağız o zaman?»

«Kürek çekeceğiz.»

«Nereye?»

«Kıyıya diyordun ya hani az önce! Fikir değiştirdiysen, açığa çekelim.»

Esprinin de sırasıydı şimdi sanki.

«Peki, o zaman sen çek ben de dümeni tutayım.»

«Yok... Birlikte çekeceğiz. Birini sen, birini ben.»

«Peki dümen?»

«Bırak onu artık. Bir işe yaramaz.»

Bırakmamı söyledi ya. Bırakınca da deli gibi bir oraya bir öteki yana savrulmaya başlıyor dümenin kolu.

Cemal kıça tırmanıp, maharetli bir hareketle dümenin önce kolunu sonra eğilip tamamını çıkarıveriyor yerinden.

Sonra yine becerikli bir tarzda yerde duran kürekleri suyun içinden çıkarıp, teker teker geçiriyor ıskarmozlara.

Ben olduğum yerde duramıyorum. Cemal’in ise tüm bu işleri o çalkantı içinde nasıl becerebildiği, nasıl olup da tepetaklak yuvarlanmadığı anlaşılamaz bir olay.

Bu Karadenizlilerin genetik bir denizciliği mi var ne?

Yan yana oturuyoruz. Asılıyoruz küreklere.

Şimdi kıyı arkamızda kaldı. Göremiyorum; yaklaşıyor muyuz, yoksa hâlâ olduğumuz yerde çakılıp kalmış mıyız?

Daha beteri de var. Açığa sürüklenmekte de olabiliriz.

Offf!... Amma da ağırmış bu kürek de ya! Kaçırıyorum ister istemez arada bir. Kürek sıyırtıp geçiyor dalgaların üzerinden. Fakat Cemal hiç kaçırmadığı için, ben bir eksik çekince dönüveriyor sandalın burnu. Haydiii!... İş çıkıyor o zaman Cemal’e; bir de ters kürek atmak zorunda kalıyor düzeltmek için zavallı.

İşte şimdi kızacak, bağıracak bana diyorum her küreği sıyırttığımda ama hayır!... Sadece daha iyi daldırmam için uyarıyor beni Cemal.

Kollarım, omuzlarım, belim, sırtım isyan ediyor bana. “Bırak şu küreği elinden. Öldürecek misin bizi be?” diye haykırıyorlar sanki. Avuçlarım cıvık cıvık. Ara sıra kayıp gidiyor elimden kürek.

Bir ara bırakıveriyorum. Dalga küreği yakalayıp tam göğsümün üzerine çarpıyor olanca şiddetiyle.

«Bırakmasana ula!» diye sesleniyor Cemal.

Akla karayı seçiyorum yeniden yakalayıp da düzelterek hâkim olana dek. Hani Cemal “Bırak ula, bırak. İkisini de ben çekerim.” dese öyle sevineceğim ki.

Aksine!
Cemal kendisi bırakıyor küreği ve ikisini birden benim elime tutuşturuyor. Kıça doğru gidiyor.

Neden böyle yaptı ki şimdi?

Bir bildiği varmış meğer. Orada, Soylubey’in arkasında bulduğu küçük bir kovayı getiriyor. Elime tutuşturuyor. Kürekleri alıyor; bana suyu boşaltmamı söylüyor.

Dediydim ya! Batıyoruz işte. Cemal de anladı bunu.

Deli gibi boşaltmaya başlıyorum sandalın içindeki suyu. Bu iş kürek çekmekten de zor, çünkü telâşlıyım.

Sırtımda cıvık cıvık bir başka madde.

Ne olabilir ki?

«Bu yağmur suyu olamaz.» diye bağırınca uyandım.

Vay anasını!...

Ne biçim terlemişim. Sadece sırtım değil, her yanım ter içinde. Yatağı bile ıslatmışım.

Ya aşağısı?

Yok, külotum kuru. Henüz kaçırmamışım altıma ama çişim neredeyse patladı patlayacak.

Apar topar banyoya attım kendimi.



ADAM OLMAK ZOR İŞ AMA BUNUN İÇİN ÇALIŞMAYA DEĞER.


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
1 Yanıt
3834 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 20, 2010, 03:04:27 ös
Gönderen: popperist
1 Yanıt
2139 Gösterim
Son Gönderilen: Ekim 28, 2015, 11:57:54 ös
Gönderen: Melina
0 Yanıt
1874 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 27, 2010, 03:00:04 ös
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
2066 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 28, 2010, 06:51:48 ös
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
1759 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 30, 2010, 05:08:09 ös
Gönderen: ADAM
3 Yanıt
2915 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 16, 2011, 07:25:15 ös
Gönderen: oya
0 Yanıt
1425 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 05, 2010, 05:41:14 ös
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
1524 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 16, 2010, 10:47:13 öö
Gönderen: ADAM
2 Yanıt
2449 Gösterim
Son Gönderilen: Haziran 12, 2016, 04:15:04 ös
Gönderen: Herakles