Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: Fantastik’ten “Ya Ben?...”  (Okunma sayısı 1807 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Eylül 02, 2010, 02:30:04 ös
  • Seçkin Üye
  • Uzman Uye
  • *****
  • İleti: 7281
  • Cinsiyet: Bay



Forum üyelerimizden kimisi Özer Baysaling’in FANTASTİK adlı kitabından alıntıları pek sevdi.

Bu kitap aslında deneme tarzında yazılmış olduğu için, sürekli olarak birbiriyle bağlantılı konuları değil, aslında dolaylı olarak birbirlerine bağlanan farklı konuları içeriyor. Bu nedenle de kapsamında arkeolojik, mitolojik, ezoterik ya da mistik hatta parapsikolojik öğeler bulunduğu gibi, doğrudan güncel yaşamdaki insan ilişkileri de (özellikle aile içi ilişkiler) bol bol işlenmiş.

İşte bunlardan biri de ister istemez bu bölüme yerleştirdiğim bir İstanbul nostaljisi. Daha önce aktarmış olduklarımdan pek farklı. Ne yazık ki korkarım bu nostalji, forumda okuyacak olanlardan birçoğu pek genç ve o günleri yaşamamış olduğu için öyle derin bir anlam taşımayacak, etkilenme oluşturmayacak. Ancak bunu kendi başına bir öykü olarak alırsanız, hiç de kötü bir edebiyat yapıtı sayılmaz.

Kısaltma ya da kesme yapmadan aktarıyorum; o yüzden biraz uzun, bağışlayın.




Konserin etkisi ruhumda mistik duygular yaratırken girdiğim bedenlerdeki sorunlar, değişik yaşam öyküleri, eski çağlardan gelen ruhlar ve Bilge Ruh’un verdiği mesajlar beni allak bulak etmişti.

Bir kendi bedenimde bir başka bedenlerde, en önemlisi de iletişim kurduğum ruhlarla bir arada tam bir karmaşa yaşıyordum.

Bu karmaşa arasında ister istemez kendimi de düşünmeye ve iç yolculuğuma başladım. Buna beni biraz da karaciğer kanseri olan şu zavallı kadın itmişti.

Daha önce belirtmiş olduğum üzere; önceki yıl ben de “lenfoma” denilen lenf kanserinin en kötü türüne yakalanmıştım. Benim de onun gibi «Bunca yıl spor yaptım. Bu nasıl olur? Hem neden ben?» diye düşündüğüm çok olmuştu. Sağlık bakımından hiçbir sorunum yokken, emekli olunca Turgutreis’te bir yazlık ev almışken, her şey bir anda berbat olmuştu. Ölümü kendime çok yakın hissetmiştim. Ameliyat, kemoterapi, sonra da tam sırasıymış gibi bir de zatürree... Dokuz ay ölüp ölüp dirilmiş, yerlerde sürünmüştüm. Şimdi ise tedavim iyi sonuç vermiş gibi görünüyordu; şimdilik…

Yıllar insanı nasıl da aşındırıp, çökertiyordu. Telaşlı koşuşturmalar, bir alay gereksiz çekişme, olur olmaz her şeyi kendine dert edinme, bağımlılıklar, kusursuzluk özlemi, gelecek korkusu, özetle her şey zaman içinde bize emanet bu bedeni kemiriyordu. Üstelik insanın canını, yakın bilip sevdikleri de acıtıyordu.

31 Aralık 1941’i 1942 ye bağlayan yılbaşı gecesi, bir leylek beni İstanbul’da Yusufpaşa’daki ahşap bir konağa getirip bırakıvermiş. Doğa o gece yılbaşı dekorunu tamamlamak için olabildiğince kar yağdırmış; soğuk yüreklere kadar işliyormuş.

O sırada Avrupa’da savaş varmış. Şehirler bombalanıyor, askerler birbirlerini öldürüyor, Yahudiler yakılıyor, kan gövdeyi götürüyor, hastaneler dolup taşıyormuş... Tüm Avrupa, yokluk ve acılar içinde kıvranıyormuş.

Türkiye savaşa girmemiş ama geceleri karartma yapılıyor, her an korku ve endişe içinde yaşanıyor, her şeyin çok sıkıntısı çekiliyormuş. Hâlâ saklamakta olduğum eski nüfus kâğıdımda, karne ile alınan birçok şeyin mührü var: Un, ekmek, pirinç, şeker…

Eski İstanbul, ölmüşlerimiz, komşularımız, arkadaşlar, esnaf, mahalleler, konaklar, bahçeler, yük odaları, lavanta kokan sandıklar, eski eşyalar, özenle örülüp dikilmiş kanaviçeler, yer yatakları, şamdanlar, testiler, küpler, kömürlü ütüler, bakır mangallar, o günlerin tüm nesneleri ve geçmiş yaşanmışlıklarım.

Dün ile bugün, hayal meyal, düş ile uyanıklık arasında büyük bir özlemle gözümün önünden geçiyordu. Müzik dalga dalga onları yine bana getiriyordu. Eski gramofonda taş plaktan çalınan eserleri hatırlıyordum. Tangolar, fasıllar, türküler resmigeçit yapıyordu gözümün önünde.

Ben büyüdükçe yaşam da bugünküne yer yer benzer, yer yer de benzemez şekillerde devam ediyordu.

Yıllar, mevsimler, aylar, günler akıyor, akıp geçiyordu.

Bazı günler Tanrı’nın tüm bereketi üzerimizde oluyor, bazılarında Tanrı bereketini esirgiyordu.

Savaşlar, barışlar birbirini kovaladı. Yağmur ıslattı, kar üşüttü, güneş kavurdu. Ölümler ve doğumlar birbirini kovaladı.

Neler olmamıştı ki yaşadığım dönemde!

Ben daha kendimi bilememişken, Amerika Hiroşima’ya atom bombasını atmış, yüz binlerce insan anında yok olmuştu.

Hatırladığım dönemlerde Kuzey Kore, Güney Kore’yi işgal etti. Türkiye de oraya bir tugayını gönderdi. Askerlerimiz ateş çemberi altında kahramanlıklar yarattı. Ancak oradan gazi olarak dönenlere madalyaları çok sonra gönderilmeye başlandı; birçoğu artık hayatta bile değil.

Nazım Hikmet Rusya’ya kaçtı.

Çanakkale Nara burnunda denizaltımız battı. İçindekiler ölmeden evvel yukarıya “Vatan sağ olsun” diye mesaj gönderdiler.

Mısır Kralı Faruk devrildi.

Albert Einstein öldü.

Vietnam savaşları.

Kıbrısta EOKA hareketleri başladı.

Rusya’nin ilk uzay aracı Sputnik I dünya çevresinde dönmeye başladı. Amerikalı astronotlar aya ayakbastı.

Sonra savaşlar, istilâlar, ihtilaller, depremler, kıtlıklar ve daha nice olaylar geldi geçti.

Güçlüler vurdu, zayıflar ezildi.

O zaman İstanbul tenha, sakin, eski İstanbullularla çok daha güzeldi. Bugünkü semtlerinin dörtte üçü daha oluşmamıştı.

  

Bir an gelir, geçmişimiz hayalimizde canlanır. Hatıralarımızın dünyasına uzanan, fantastik bir yolculuğa çıkarız. Anılar bir örgü gibi çözülürken, geçmişimizden izler bularak, hayal dünyamızın sonsuz derinliklerine ineriz. Bazen buruk bir acı, bazen tatlı bir mutluluk dolar içimize... Yaşamın doyumsuz lezzetidir hatıralar...

Müzik bana bunları da çağrıştırıyordu. Ruhum değişik bedenlere ve geçmiş yaşamlara giderken, hatıralar da ortaya çıkıyordu.

Olaylar, yerler, zaman dilimleri, notalarla birlikte kafamda karma karışık olmuştu..

Her şey beynimin içinde uçuşan binlerce kelebek gibiydi; geçmişin sonsuz derinliklerinden gelip kanat çırpıyorlardı. Bu bedenden önce yaşadığım bedenlerdeki geçmişim de bana göz kırpıyordu.

Çocukluğum İstanbul’un eski semtlerinden biri olan Cerrahpaşa’da geçmişti. Semtin, çoğu yoksul ama onurlu ve sevgi dolu insanlarıyla birlikte büyümüştüm.

Komşu hanım teyzelerimiz, bey amcalarımız, bizden büyük ağabey ve ablalarımızdan eski İstanbul terbiyesi alır, kendilerini gerçek aile büyüklerimiz gibi sever ve sayardık. Kitabı yazılmamış erkeklik ve delikanlılık üzerine toz kondurmazdık. Mahallemizin namus bekçisi olmaya soyunur, arkadaşımız için canımızı verecek kadar dostluk ve bağlılık beslerdik.

Eğri büğrü Arnavut kaldırımlı sokakları ve cumbalı, yıllara direnip varlığını korumuş ahşap evleriyle dolu semtimizde, gamsız tasasız, mutluluk içinde koşar, oynardık.

Kapısını kilitlemediğimiz, anahtarını eşikte bir yere bıraktığımız fakat içinde güvenle oturduğumuz evlerimiz… Birbirlerine görünce selam vermeyi, hatır sormayı hiç ihmal etmeyen komşular...

Aile albümleri... İşte onlar çok şey söyler. İçlerinde gönül, sevgi ve özen vardı. En çok değer verilen ebedi ve kutsal anılar olarak korunurlardı. Solmuş siyah beyaz fotoğraflardakilerin çoğu, ailemizin eski ölmüşlerinindi. Onlara ilişkin anlatılanları dinlerken, fotoğraflarına sıcak duygularla bakardık. Hepsi yaşanmışlıkları ve gizemleriyle, o resim ve nesnelerde zamanı durdurarak bana ulaşmış gibiydi. Sanki ben baktıkça canlanıp, bıraktıkça donup kalıyorlardı.

Ya konağımızda eski eşyanın konduğu yük odası...

Orası bana Kırk Haramilerin hazinesi gibi gelirdi. «Açıl susam açıl!» diye girerdim oraya…

Eski eşyanın üzeri tozla kaplanmış, örümcek ağı ile örülüydü. Küf ve eski eşya kokusu, hüzün veren loşluk, çok uzaklarda kalan bir geçmişin ürpertici soluğunu hissettirirdi bana. Orada neler yoktu ki!... Kılıçlar, eski saatler, eski perdeler, konsollar, bir kalyon maketi, şamdanlar, ibrikler, yaldızlı aynalar, tombaklar, serisi eksilmiş nadide porselenler, biblolar, Arap harfleriyle yazılı eski kitaplar, rengârenk firuze bardaklar, daha nice eşya... Onlar önceden yaşayan insanlara hizmet etmiş, bir zamanlar özenilerek alınmış oldukları halde zaman içinde eskiyip, modası geçip, heves alındıktan sonra o tozlu odaya terk edilmişlerdi. Zaman sanki hepsini çürütüp yok etmek için ilerlemişti.

Evlerde yapılan yemeğin kokusu komşuya gideceği için, evden eve ikram yapılırdı. “Evde pişen komşuya da düşer.” deyimi oradan mı kalma acaba?

Hormonsuz salatalık, domates, sebze ve meyvelerin lezzeti bir başka olurdu. Bahçelere akşamüstleri çilingir sofraları kurulur, hakiki rakıdan yayılan anason kokusu, cızırtılı radyoda akşamüstünün o huzurlu saatlerinde başlayan faslın nağmeleri ile birlikte, gün sonunun dayanılmaz mutluluğunu hissettirirdi.

Yenikapı’dan denize girer, yanımıza kadar yaklaşan yunus balıklarını seyrederdik... Marmara bir balık cennetiydi. Hakiki uskumrular, yaz sonu tekir ile barbunya, sonbaharda palamut, ardından lüfer bol ve ucuzdu. Yoksulun karnı doyardı balıkla.

Her zaman gölgesine sığınıp serinleyeceğimiz bir ağaç altı ve suyunu içip yıkanacağımız gürül gürül akan bir semt çeşmesi bulunurdu.

Kuşlar gökyüzünde sürüler halinde başka yerlere göç ederken, dökülen yapraklar ve sararan otlarla, o solan bahçelerde üşüdüğümüzü hissettiğimiz zaman sonbahar başlardı. Evlerde yavaş yavaş sobalar kurulur, vakitlice odun ve kömür alınırdı.

Halis meşe ve gürgen odunları ile taş kömürü çıtır çıtır yanarken sobanın yanında toplandığımızda, mangalda patlatılan mısırlar, içilen boza ve şıralar, dışarıda lâpa lâpa yağan karla birlikte, kışı dopdolu yaşamaya başlardık.

Kışın geniş konak odalarında, ufacık bir sobanın etrafında konu komşu toplanmış aramızda fasıl yaparken, patlatılan mısırları atıştırır, evde yapılan bozayı, ya da “tükenmez” denilen meyve şerbetini yudumlarken doyumsuz mutlulukları paylaşırdık.

Bayramlarda ise yedi ceddimiz, bilcümle büyüklerimiz ziyaret edilirdi. Yoksullar ise giydirilir, doyurulur, güldürülürdü.

Kültürümüzü zenginleştiren, kimilerinin “Gayri Müslim” dediği Ermeni, Rum ve Yahudilerimiz, onlarla çok iyi, sıkı fıkı dostluklarımız vardı. Bize incir tatlısı, zeytinyağlı leziz yemekler, pastalar daha neler neler ikram ederlerdi.

Bir masal, büyüklerimizden aldığımız bir “aferin”, büyük bakır mangalda patlatılan mısır, delikli bir ya da o tarihte bile hâlâ “yüz para” denilen iki buçuk kuruşların bizi mutlu etmeye yettiği, kaygılardan azade çocukluğum!..

Annemin masallarının yanı sıra çok istersek anlattığı kendi gerçek yaşam öyküsü:

Dedem Şam’da subaymış. İşgal kuvvetleri geldiği zaman anneannem ve dayımla birlikte annemi de alıp, çölde bir esir kampına götürmüşler. Annem o sıralar daha çok küçükmüş. Günler sıkıntı içinde geçiyormuş. Bir gün başını şöyle bir kaldırıp gökyüzüne baktığında, önünde rahlesiyle bağdaş kurup Kuran okuyan, sarıklı ve beyaz sakallı bir hoca görmüş. Etrafında da bir kedi dönüyormuş. Hoca anneme el sallayıp «Kurtulacaksınız!»  demiş. Annem de bunu çevresindekilere söyleyip, gökyüzünde gördüklerini göstermiş. Elbette kimse bir şey görememiş. Annemin hayal gördüğünü sanıp, «İyi saatte olsunlar; çocuk aklını mı kaçırıyor ne!» diyerek, onu silkeleyip damağını çekerek su içirmişler. O günün akşamı esaretten kurtuldukları, İstanbul’a gönderilecekleri haberi gelmiş...

Daha nice aile hatıraları…    

Evde, komşuda, mahallemizde, semtimizde sevgi vardı, saygı vardı, birlik vardı... Sevgiyle sofraya oturuyor, sevgiyle bütünleşip, sevgiyle büyüyorduk.

Komşu kızlarında platonik aşkın dayanılmaz çekiciliğini hisseder, onlar için sabahlara dek ne hayaller kurardık. Hayallerimizde bile en temiz duygular onlar içindi. Düşlerimizde bile olsa onları kirletmezdik.

Paramız birçok ülke parasından değerliydi. Bir emekli maaşı, aynı evde evlat ve torunlarla birlikte geçinmeye yeterdi.
Şehir hatları vapurlarının bazısı yandan çarklıydı. Berber kayışlarında tıraş için çelik usturalar bilenirdi... Çivitle yıkanıp bembeyaz olmuş gömleklerimizi kola ile ütüler, dik dursun diye balina takardık yakasının altına...

Ya müezzinin minareye çıkıp canlı okuduğu ve mahalleye dalga dalga yayılan o uhrevî ezanlar...

Kuruşları biriktirdiğimiz kumbaralarımızdaki hazinelerimiz...

Delikleri örülmüş çoraplarımız, eskidikçe yenilenen “gizli pençe” ayakkabılarımız...

Karagöz ve Hacivat ile Orta Oyunu ve Tulûat. O zamanların tiyatrosu… Zamanı yansıtan, gülerek öğreten sanatlardı.

Önce gramofonlarda “Sahibinin Sesi” taş plakları...  Sonra eski “Nora” markalı radyomuzda ve pikaplarda dinlediğimiz şarkılar...

Esnafı, komşusu, at arabacıları, atlara nal çakan nalbandı, eskicisi, kalaycısı, çiçekçisi, yoğurtçusu, herkes mahallemizi mahalle yapan öğelerdi. İyi günde, zor ve kötü günde, her şeyi onlarla paylaşırdık.

Ahşap evleri, konakları, eski Bizans mahzenleri, Osmanlı’dan kalma cami ve medreseleri, karpuz soğuttuğumuz kuyuları, geniş bahçeleri, bostanları, herkesin herkesi tanıdığı, herkesin herkesi sevip saydığı komşuları ile ne güzeldi Cerrahpaşa; ne güzeldi İstanbul!

  

1960’lı yılların başında ailece Kadıköy’e geçtik.

Köşkleri, villaları, tramvay hattı geçen Bağdat Caddesi, kibar ve kaliteli insanlarıyla canım Kadıköy...

Kadıköy’e bahar, beklentilerin üzerinde, doyumsuz güzellikler ve coşkuyla gelirdi. Baharın geldiğini, önce erik ağaçları müjdeler, sonra mor salkım, sümbül, hanımeli ve çeşitli çiçeklerin mis gibi kokularından hissederdik. Her yer çiçek ve ağaçlarla kaplıydı. Doğa sanki yeniden canlanırken Kadıköy’e bir başka ayrıcalık tanırdı.

Yazın Moda, Kalamış, Suadiye ve Caddebostan’daki aile plajlarında, dibi görülen, pırıl pırıl denizde yüzerdik.

O sıralar Kadıköy henüz sayfiye yeri özelliğini kaybetmemişti. Türkiye ve İstanbul’un kalburüstü insanları buraya yazlığa gelirdi. Kayıkla açılıp karaya baktığımız zaman sahil şeridinin arkasında kara yemyeşil görülürdü. Birkaç nüfuslu bir ailenin oturduğu, bahçe içindeki tek katlı villalar yerine, binlerce kişinin çeşitli yerlerden gelerek yerleştiği, kozmopolitliğin baş gösterdiği onlarca daireli taş yığını blok apartmanlar yoktu.

İstanbul Boğazı, her iki yakasında da sınırlı yerleşim bölgeleri olan ve her tarafı yemyeşil harika güzellikte bir yerdi.

Sonra birden her şey çok çabuk değişmeye başladı. Ebuzziya ve Saatli Maarif takvimlerinin, arkası yemek tarifleri ve şiirlerle dolu tarih yapraklarının tek tek koparılışı gibi ağır ağır geçen zaman, birdenbire hız aldı. Kumdan şatolarımız yıkıldı; efsunlu rüyalarımız son buldu. Haminnelerimizin o el iş göz nuru oyalı perdeleri birden kapandı; yerine jalûziler açıldı.

Bir gün baktık ki, dağlarımızı, tepelerimizi, çayırlarımızı, yemyeşil boğazımızı, park ve bahçelerimizi gecekondular, tamirciler, oto galerileri, kebapçılar ve magandalar sarmış.

Şimdi İstanbul ve o eski tarihlerdeki yaşantım benim için “üç ayaklı sehpasının üzerinde körüklü tahta kutusu ile “Aile Hatırası” çeken eski şipşak fotoğrafçısının sararmış karton üstü fotoğrafındaki gibi hayal ve gerçeği”...

Nerede eski Beyoğlu, Beyazıt’ın havuzlu meydanı, ailece yazlık yolculuk gibi pikniğe gittiğimiz mesire yerleri...

Yazın yıldızlar altında, tahta sandalyeler üzerinde, kabak çekirdeği yiyerek izlediğimiz “Tarzan”, “Uçan Adam”, “Üç Silahşorlar,” gibi siyah beyaz filmler gösteren yazlık sinemalar nerede?

Tarlabaşı tarumar; Eminönü hallaç pamuğu; eski Karaköy Köprüsü küllüm...

Her şey savruldu bir yerlere; geçmişten koparak geleceğe ulaşamadan... Hiçbir şey kalmadı geriye bunları yazmaktan başka...

Artık İstanbul ve kültür hazinesi canım Anadolu, elimizden alınmış sevgili gibi, acılı lahmacunların meze yapıldığı içki sofralarında, kadını hor kullanan magandaların bandıra bandıra kemirip zevk aldığı bir kadersiz…

Akşamüstü güneş batarken çalınıp söylenen fasılda nağme, Vefa’da boza, Kumkapı’da midye tavası, Kanlıca’da yoğurt, Bedesten’de küf kokusu olan İstanbul, bugün doğu ülke dilberi, ter kokusu, taş yığını, parça tesirli bomba, her türlü anarşi, hırsızlık ve atış poligonu…

İstanbullu, Victor Hugo’nun “Sefiller” adlı ünlü romanındaki insan yutan kumsallara düşmüş bir yabancı gibi, battığını görüp ürken, kaçmak isterken daha çok batan ve sonunda kumsalda bir tutam saçı dalgalanıp, sonra batıp yok olan insanlar gibi…

İstanbul ve ülkem benim için artık acı veren bir sevda gibi... Ondan kopmak istiyorum olmuyor, onunla da yapamıyorum.

  

Ya gezdiğim, gördüğüm diğer yerler?...

Dünyanın dört bucağı… Kıtalar arası yolculuklar… Gittiğim, dolaştığım yerler, yaptığım işler, girip çıktığım dünyalar bana hâlâ tılsımlı bir rüya gibi geliyor. Sisler arkasında kalmış, hicranlı bir müzik hatırladıklarım.

Hep birlikte yaşanan doğum, ölüm, sevinç, üzüntü ve önemli günler...

O gün mutluluk onlarla artmıştı. Bugün ise olasıya mutsuzluk, onlar olmadan çoğalıyor.

İşte, Bodrum da öyle değil mi?... Canım doğa mahvediliyor. Dağları tepeleri evler sardı. Yüzlerce yıllık zeytinlikler yok oluyor. Yazın her yer et yığını, her yer bir karmaşa. Biraz parası olan görgüsüzlerin istilâsı altında buraları.

İstanbul’dan Bodrum’a kaçıyorum, İstanbul’u özlüyorum; sonra İstanbul’da Bodrum’u özlüyorum.

Siyaset ve çıkar çatışmaları gırla… Nerelerden nerelere geldik. İrtica, vurgun, cinayetler, rüşvet, ahlâksızlık, açlık, işsizlik almış başını gidiyor.

İşini yürüten kişiler halkı sömürürken, halk zorda olduğunun farkında bile değil; uyutuluyor «Senin kaderin budur. Kaderine razı ol. Allahın senden rızası budur. Haline şükret. Cennet mekân senindir.» diye… Uyutanlar da uyanıklık ile böbürlenip duruyor kendi kendine.

  

Nice mevsimler geldi geçti. Yağmurlar ıslattı, rüzgârlar sürükledi, kışlar üşüttü, yazlar kavurdu.

Nice baharlar son buldu.

Oysa bütün baharların ölümlü olduğunu, sonradan ölümlü yaz ve ölümlü kışları getirdiğini, her şeyin geçici olduğunu düşünemedim. Gençken, “kuşların o yalanı her bahar söylediğini” pek anlayamadım. Tek tesellim, o günleri yaşamış olmamda kaldı.

İşte şimdi burada, Bodrum’daki antik tiyatrodaki konserde dinlediğim müzik de bana o besteleri yeniden yaşatıyor, ölmüşlerimin ruhunu, önceki yaşantılarımı dile getiriyordu.

Eşim Günseli çoğu zaman beni eleştiriyordu, «Senin gibi muhiti geniş bir adam, neden kendini çekiyorsun, yeni ilişkilerden kaçıyorsun!» diye…

Anlatamıyorum. Oysa duygularım sessizlikte besleniyor; müziğin bile yarattığı sessizlikte. Gerçekten çok tanıdığım var; onlarla, sevgi ve saygıya dayanan beraberliklerim de. Burada açıklamak zorunda olduğum bir duygum ağır basıyor. Önceleri ben sahnenin başyıldızıydım. Merkezdeki güneştim. Uydularım etrafımda dolanırdı. Ama zaman geçtikçe bunu yitirdiğimi hissediyorum.

Şimdi ise eşim güneş olmuş gibi. Onun yaşamındaki uydulardan sadece değersiz biri gibi görüyorum kendimi. Bir şeyleri yitirdiğimi hissediyorum. Bu yüzden de uzaklaşıp sinme ihtiyacı duyuyorum.

Çok şey eksiliyor yaşamımdan, bedenimden. Zorunlu vazgeçmelere başlıyorum, hatta vazgeçilmezlerimden bile!...

Yalnızlığımda buluyorum güneşimi. İçime düşen endişeleri, gerek bedensel gerekse ruhsal sıkıntılarımı çevremdekilere anlatıp yakınarak çekilmez olmaktan çekiniyorum. Uyuşamadıklarımdan ve yeni tanışmalarda kendimi korumaya alma ihtiyacı duyuyorum.

Sevdiklerim, bedensel ve ruhsal beraberlikler yaşadıklarımın çoğu göçüp gitti. Onlarla aynı dünyada aynı avayı solumuştuk. Arkalarında bıraktıkları dünya, yoklukları kadar çığlıklarıyla da dolmaya başladı.

İnsanların çoğu sıradan şeyler konuşuyor. Bazen özlemle rastladığınız bir eski tanıdık, vakit geçirme ve paylaşma umuduyla gittiğimiz misafirlikler, bulunduğumuz ortamdaki insanlarla yaptığımız konuşmaların çoğu beni pek de ilgilendirmiyor. Bir boşluk içine düşüyorum. Bir şeyler bana yetmiyor.

Hep bir şeylerin arkasında, bir şeyler arıyorum. Hem haz aldığım hem acı duyduğum şeylerde yaşamın anlamını çıkarmaya çalışıyorum.

Kopuk teller oluştu yaşamımda, bedenim ve ruhum, ben ve insanlar arasında. Anlamlar âlemini ararken, bedenimle bütünleşen ben, bedenimden çıkar oluyor.

Artık konuşurken de kendi kendime düşünüyorum; bu konuşmaarımın insanlara bir katkısı olabilir mi diye? Yoksa konuşmanın ne gereği var?

Bazen benim söylemek istediklerimle onların anladıkları birbirini tutmuyordu. Bu yüzden konuşmamayı yeğliyordum. Fakat ilgiyle onları dinliyordum, belki yeni bir şey öğrenirim diye… Bu bana onları daha iyi tanıma fırsatı veriyordu ama asıl tanımayı zihinsel iletişimle elde ediyordum. Sözler, insanların yüzlerine taktıkları maskeler gibi aldatıcı olabiliyor; düşünceler yürekleri, duyguları, gerçek kimlikleri yansıtan.

Yaşamın somut gerçeklerinin ötesinde, ardında başka gerçekler aramaktan, hiç ulaşamayacağımı bildiğim aydınlanma ve bilgelik yolunda koşmaktan yorulmuştum. O yüzden şimdi Bilge Ruh’un bana açmış olduğu bu yeni yolda yürüyordum.

Yaşam ve acılardan geçmek, filtre olmak, arınmak... Geçmişten geleceğe bir akışkanlık içinde ruhsal dünyayı hissetmek… Zaman, mekân ve ölümün olmadığı sonsuzluk içinde varlığı kavramak… Her şeye enerji göndermek ve enerji almaya çalışmak… Birçok ölümün artığı olan bu dünyadaki sonlu yaşamımın, ateş kadar yakıcı, su kadar devingen, bulutlar kadar değişken olağanüstü bir evrenin sırlarını, neden, niçin ve nasıllarını öğrenmek…

Öğrenmek ve başkalarının da öğrenmesini sağlamak…

Görevim buydu!

Ağırlığını bilerek, kaldıracağıma güvenerek, yerine getireceğime ilişkin kendi kendime söz verdiğim bir görev.



Buna benzer bir diğer nostaljik anlatım daha olacaktı kitabın ötelerinde bir yerde… Benim gibi 1950’li yıllardaki İstanbul’u bilip de sadece dışarıdan bilmekle kalmış, bu kentteki orta halli bir ailenin yaşamının ayrıntılarını görmemiş olanlar için hayli ilginçti o bölüm. (Ardından bir de gerçekten fantastik bir anlatım geliyordu.) Bir arayayım bakayım kitabın neresinde? Bulursam, onu da kopyalayıp bilgi işleme transfer ederek aktarırım ama ilgilenen olup da (hiç olmazsa bir kişi) bana bir özel mesaj atarsa. Yoksa hiç de az buz olmayan bu uğraşıya değmeyebilir doğrusu.

Sevgiler.



« Son Düzenleme: Aralık 09, 2010, 03:09:10 ös Gönderen: dogudan »
ADAM OLMAK ZOR İŞ AMA BUNUN İÇİN ÇALIŞMAYA DEĞER.


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
32 Yanıt
15271 Gösterim
Son Gönderilen: Eylül 19, 2009, 09:29:05 ös
Gönderen: sun
0 Yanıt
2420 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 10, 2010, 06:27:57 ös
Gönderen: ADAM
2 Yanıt
2531 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 11, 2010, 10:09:17 ös
Gönderen: ozak1977
7 Yanıt
11101 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 13, 2010, 02:58:27 ös
Gönderen: alcyone
0 Yanıt
2025 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 13, 2010, 10:53:23 öö
Gönderen: ADAM
1 Yanıt
2263 Gösterim
Son Gönderilen: Ocak 14, 2010, 11:42:36 öö
Gönderen: ceycet
0 Yanıt
4912 Gösterim
Son Gönderilen: Nisan 20, 2010, 06:07:52 ös
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
6332 Gösterim
Son Gönderilen: Nisan 22, 2010, 08:35:57 öö
Gönderen: ADAM
1 Yanıt
4693 Gösterim
Son Gönderilen: Temmuz 11, 2011, 02:01:54 ös
Gönderen: smyrnali
1 Yanıt
1557 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 10, 2017, 02:16:11 öö
Gönderen: Tık-Tik-Tak