Ay: Mart 2012

Ama Ben Sanıyordum ki…12

Category : Kişisel Bloglar

Kafede gerçekleşen o görüşmenin üzerinden bir gün geçiyor. Akşam, tam dışarı çıkmak üzereyken ev telefonu çalıyor.


– Alo!

 
– Merhaba.

 
Kendisini tanıtıyor ama bunu yapmasaydı da tanıyabilirdim. Hem bu telefonu beklediğim hem de sesi kulağıma tanıdık geldiği için.

 
-Nasılsın?

 
-İyiyim efendim, siz nasılsınız?

 
– Teşekkür ederim, iyiyim. Eğer senin için de uygunsa yarın akşam seninle buluşmak isterim. Programın müsait mi?

 
Söyledikleri olağan gibi fakat ses tonu aynı şeyi işaret etmiyor. Canı sıkkın gibi.

 
– Olur efendim. Memnuniyetle.

 
– Senin tanışmanı istediğim kişiyle bir araya gelmişsiniz!

 
– Evet efendim. Dün görüştük.

 
– Ben de bununla ilgili konuşmak istiyorum seninle. Fakat telefonda olacak iş değil.

 
– Tamam efendim yarın akşam benim için de uygun. Nerede nasıl buluşalım istiyorsunuz?

 
Beni bir kulübe çağırıyor belli saatte. Oraya sadece üyeler ve  konukları girebildiğinden, kapıdan nasıl geçeceğimi de belirtiyor. Mutlaka gelmemi tembih ediyor.

 
Son söyledikleri, huzursuzluğunu ses tonunun da dışına taşıyıp somutlaştırıyor. Gerçi sebebini biliyorum ama nedense benim de keyfim kaçıyor. Oysa çok sevdiğim bir gurubun konserine gitmek üzere evden çıkmak üzereydim… Neyse diyorum. Yarına yarın bakarız. Şimdi gönlünü hoş etme zamanı… Telefonu kapatıp kendimi sokağa atıyorum.

 
Ertesi gün sözleştiğimiz saatte sözleştiğimiz yerde buluşuyoruz. Akşamın erken saatleri olmasına rağmen hâlâ dün akşamın sersemliğini üzerimden atamadım. Çünkü konser bittikten sonra geceyi öyle orada bitiremedik. Oradan çıkıp başka bir yere… Oradan da bir diğerine… Her terk ettiğimiz mekandan ayrılırken arkamızda bıraktığımız boş kadehlerden bahsetmeme gerek var mı bilemiyorum. Durumumu anlayın artık.
İçeriye girişim kolay oluyor. Onu tarif ettiği salonda yalnız başına otururken buluyorum.

 
– Merhaba efendim.

 
– Merhaba. Hoş geldin. Buyur otur, diyor karşısındaki koltuğu işaret ederek.

 
Huzursuz olduğunu anlamam için o ses tonuna bir de yüz ifadesi ekleniyor şimdi. Bu düşüncem iyice pekişiyor. Fakat bu sefer ne olacağını ne diyeceğini beklemeye niyetim yok. Ne olacaksa olsun. Ne diyecekse desin.

 
– Sizi biraz sıkkın görüyorum efendim. Önemli bir mesele yoktur umarım.

 
– Yok yok. İyiyim çok şükür… Yani bir mesele var, var aslında da, o sadece benim sorunum değil. Bizim sorunumuz. Yani senin ve benim; müşterek.

 
Bilmezden geliyorum.

 
– Anlamadım efendim. Bilmeden sizi üzecek bir şey mi yaptım?

 
– Üzüldüğüm konusunda haklısın. Fakat bunu bilerek mi bilmeyerek mi yaptığını bilemem.

 
– Efendim, lütfen açık olur musunuz? Bu haliniz de beni üzüyor.

 
İç geçiriyor. Konuşmasına başlamadan önce işaret parmağının üstünü burnuna değdirip nefes alıyor… Tam da sinirli insanlara has bir hareket.

 
– Tanışmanız için seni bir arkadaşıma yönlendirdim. Buluştunuz. Görüştünüz…

 
Bunların hepsini sanki anlayacağımdan şüphe eder gibi tek tek vurgulayarak söylüyor.

 
– Evet efendim, buluştuk ve görüştük.

 
Sanki sonunda patlıyor. Fakat bu öyle kontrolsüz bir patlama değil. Kelimeleri seçmeye çalıştığını hissediyorum.

 
– İyi, güzel ,görüştünüz de… Bu görüşme nasıl bir görüşme oldu?

 
– Benim için gayet verimli bir görüşmeydi efendim. Dostunuza bir terbiyesizlik mi yapmışım bilmeden? Eğer öyleyse özür dilerim.

 
– Hayır. Demek istediğim o değil. Tabii ki bir terbiyesizliğin yok. Fakat görüşmenizin içeriği… Nasıl desem?…Ukalaca… Hem bu sadece seni değil beni de ilgilendiren bir durum. Çünkü seninle görüşmesi için ricada bulunup, arkadaşımla görüşmenizi sağlayan benim.

 
Buluştuğum kişiyle olan görüşmemizin yankısının pek iyi olmadığını anlıyorum. Fakat “ukalaca” deyişi canımı sıkıyor. Tutamıyorum kendimi.

 
– Orada durun rica ederim efendim. Ben kimseye ukalalık yapmadım.  Hem bildiğim kadarıyla ukalalık hiçbir şey bilmediği halde biliyormuşçasına görüş bildiren kişilerin yaptığına denir. Oysa ben tam tersine, bilmediğimi daha başından belirtmiştim.

 
– Peki bilip bilmeden yaptığın yorumlara ne demeli?

 
– Ben öyledir demedim efendim. Benim şimdiye kadar öğrendiklerimden anladığım budur dedim. Yanlış anlamışsam, eksik anlamışsam, hadi hepsini geçtim, hiç anlayamamışsam, doğrusunu göstermek, öğretmek, size düşmez mi? Bunun neresi ukalalık?

 
Bütün bunları tek nefeste söylüyorum. İçimde kabaran hissin ne olduğunu anlayamıyorum. Öfkeli de değilim. Fakat çok rahat olduğumu da söyleyemem.

 
– Bak genç dostum. Daha hayatının başındasın. Bunun gibi daha nice durumla karşılaşacaksın. Sana tavsiyem önce dinlemeyi bilmendir.

 
– Peki, dinlediklerimden çıkarımlarımı ne yapmalıyım? Yutkunmalı mıyım? Yani dinleyip, görüp öğrendiklerim hakkında bir yorumum, bir görüşüm, değerlendirmem olamaz mı?

 
– Az önce Masonluk hakkında bir şey bilmediğini söylüyordun.

 
Bunu söylerken ki mimikleri beni iyice rahatsız ediyor.

 
– Evet bir şey bilmiyorum. Fakat şimdiye kadar öğrendiğim birçok şey de var. Zihnimde oluşmuş bir Masonluk tanımı var. Ancak bunlar bir şey bildiğim anlamına gelmez. Buna rağmen edinmiş olduğum düşünceler de yok değil.

 
– Ne düşünüyor olursan ol. Bütün bu fikirler doğru ya da yanlış olsun, sonuç değişmez. Ortada etiyle kemiğiyle bir Masonluk vardır. Geçmişte de vardı şimdi de var, gelecekte de olacak.

 
– Efendim ama ben sanıyordum ki…

 
– Ne sanıyordun sen?

 
Bunu hesap sorar gibi söylüyor. Bu daha da canımı sıkıyor.

 
– Ben sanıyordum ki, Masonluk daha iyi bir yarın yaratmak için uğraşır. O yarın ki içinde kadınlar vardır, erkekler vardır, katolikler vardır, müslümanlar vardır, ateistler vardır, siyahlar vardır, beyazlar vardır…
O buluşmanın gerçekleştiği yerin önünde  ciğer verdiğim ve o kadarla da kalmayıp vurulup evime aldığım şu mırnav geliyor aklıma…

 
– Hayvanlar vardır, bitkiler vardır… Masonlar bunlardan hiçbirinin mutsuzluğunu, ayrılığını isteyemez. Hepsini sarıp sarmalar, kucaklar ve eşit şekilde sever. Karısını döven bir adamla, bir sokak köpeğine tekme atan bir adam arasında, Masonluk açısından ne fark vardır? Yoktur. Ben böyle bildim, böyle anladım.
– Bunun tersini söyleyen mi oldu sana?

 
– Hayır, tersini söylemediler. Fakat tersini anlamama sebep olmuş olabilirler.

 
Bunu söylerken benim de sesimde kinayeli bir ton oluşuyor. Şaşırıyorum. Fakat huzursuz da değilim.

 
– Nasıl yani?

 
– Mesela efendim, şu belirgin bir tanımı olan inanç konusu. Kadınların mason olamayacağı konusu. Bunları nasıl açıklayabiliriz?

 
– Bak genç arkadaşım… Masonluk öyle kurum, dernek falan gibi tanımlamalara sığacak bir şey değildir. Evet, dışarıdan öyle tanımlanır, öyle görülür ama bunların ötesinde ve üstündedir… Bir felsefe, bir öğretidir. Belki anlamanı bekleyerek sana haksızlık da ediyor olabilirim. Fakat gerçek bu. Belli mi olur? Şimdi kafanı kurcalayan birçok konu ilerde bir netlik kazanır ve sen o zaman da aramıza katılmak istiyor olabilirsin. İşte o zaman bil ki genç arkadaşım, Masonluk kollarını sevgiyle açmış seni bekliyor olacaktır.

 
“Masonluk sevgiyle kollarını açmış seni bekliyor olacaktır.”… Bu tümcenin “Senin aramıza girmen için, şu an uygun zaman değil.” hatta “Seni şimdilik aramıza kabul edemeyiz.” demenin başka bir yolu olduğunu anlıyorum.

 
Ne yalan söyleyeyim. Bu kavrayış beni mutsuz da etmiyor.

 
– Benim için yaptıklarınıza ne kadar teşekkür etsem azdır efendim. Eğer bilmeden sizin başınızı ağrıttım, canınızı sıktıysam özür dilerim. Üzerimde hakkınız var… Helâl edin lütfen, diyorum ben de.

 
– Dediğim gibi arkadaşım, belki başka bir zamanda, başka bir yerde…

 
Görüşmenin bittiğini anlamak için müneccim olmak gerekmiyor.

 
Ayağa kalkıyorum. O da kalkıyor.

 
– İyi günler dilerim efendim.

 
– İyi günler. Güle güle. Kendine iyi bak.

 
Yanından ayrılırken düşünüyorum acaba bütün bunları telefonla da söyleyecekken beni buraya kadar niçin çağırdı diye… Yoksa özür dilememi, ne derlerse yapacağımı, nasıl isterlerse öyle davranacağımı, onlara kul köle olacağımı söylememi hatta kim bilir. beni kabul etmeleri için biraz da yalvar yakar olmamı mı bekliyordu acaba?

 
Kulüpten çıkarken içimde bir şeylerin uyandığını hissediyorum. Hepimizin her gün karşımızda olan o görünmez ruhani ayna tam önümde duruyor. O aynaya bakıp üstümü başımı düzeltiyorum ve aksime yanlış bir iş yapmamış olmamın verdiği gönül rahatlığıyla göz kırpıyorum


Ama Ben Sanıyordum ki… 11

Category : Kişisel Bloglar

İçeri girdiğimde bir uğultu bulutu kaplıyor kulaklarımı. Kafenin içi tıklım tıklım. Burada buluşmak istediğini duyduğumda hissettiğim hoşnutluk, yerini karamsarlığa bırakıyor . Ne gün ama… Havanın da bozacağı tuttu. Herkes kapalı mekanlara atmış kendini. Oysa günlerden çarşamba. Haftanın ortası yani. Güneşli bir havada bu kadar insanı buraya tıkmanın imkanı olmaz oysa ki. Neyse çaresiz katlanacağız. Hem kim bilir, belki o da bu durumdan rahatsız olur ve daha rahat konuşacağımız bir yere gideriz.

 
Buluşacağım kişiyi tanımadığım için, kafenin içine girer girmez ona burada olduğumu haber vermek için cebimden telefonumu çıkarıyorum. Bu heyula içerisinde birbirimizi bulabileceğimizden kuşkuluyum. Telefon daha bir kez çalıyor çalmıyor, karşımda neşeli bir ses.”Köşeye bak köşeye buradayım”.

 
Kafenin köşesine doğru baktığımda bir eliyle kulağındaki telefonu tutup, diğer eliyle bana el sallayan birini görüyorum. Telefondan konuşmaya devam ederken bir yandan da diğer eliyle bana gel diye işaret ediyor. Bu hayhuy içinde olabildiğince hızlı adımlarla ona doğru yürüyorum. Yanına yaklaştığımda hafifçe yerinden doğruluyor. Burnun üzerinde gözlüklerinin bıraktığı iz çarpıyor ilk önce gözüme nedense. Gülen bir yüzle karşılıyor beni. Kendisini tanıtıyor. Bana adımla sesleniyor. İsmimin sonuna bir “cığım” eklemesi çok hoşuma gidiyor.

 
– Ben biraz erken geldim. Bu tarafta yapacak başka işlerim de vardı. Tahminimden erken bitince sen gelene kadar kitap okurum diye düşünerek, başka bir yere uğramadan buraya geldim.

 
Masanın üzerinde duran kitaba gözüm ilişiyor. Adından kuantum fiziği ile ilgili bir kitap olduğunu anlıyorum. Ne kadar da uzak olduğum bir konu!

 
– Ben de elimden geldiği kadar çabuk olmaya çalıştım ama… Görünen o ki ne kadar hızlı davranmış olursam olayım yine de sizden önce burada olamayacakmışım, diyorum gülerek.

 
– Sorun değil. Bu gün seninle buluşacağımız için kendimi buna göre hazırlamıştım.

 
Konuşana ve mimiklerine dikkat edene kadar yaşıyla ilgili bir fikir yürütemiyorum. Görüntüsü öylesine aldatıcı ki. Bulunduğu yaşla gerçek yaşı arasında en az yirmi yıllık bir fark olduğuna kalıbımı basabilirim… Fakat iş mimiklere ve bakışlara gelince kimse yaşını gizleyemez. Ne tuhaf! İnsanların gözlerinin görünüm olarak yaşlanmadığını gözlerin hep gençliğini koruduğunu söylerler. Fakat ya bakışlar. İşte onların biyolojiyle falan anlaşılası bir yanı yok. Yılların getirdiği, dikkatli bir gözlemci için o gözlere öyle izler bırakır ki… Saklanamaz.

 
Nitekim şu anda karşımda oturan kişi için de durum bu. Öyle sağlıklı, öyle zinde bir görünümü var ki… Oldukça yakışıklı olduğunu da söyleyebilirim. Giyim tarzı da bunu destekliyor. Oldukça spor bir kıyafet var üzerinde. Kendi giymiş olduklarıma bakınca, bir üniversite öğrencisinin karşısındaki memur gibi duruyorum sanki. Bu anlaşılmaz duygu içimde bir gülme isteği uyandırıyor. Fark etmemesi için zorluyorum kendimi. – Bana senin biraz ateşli olduğunu söylediler…

 
Bunu deyişindeki kinaye hafiften yüzümün kızarmasına sebep oluyor. Bu halimi anlamış olmalı. Devam ediyor.

 
-Bunu dert etme. Hepimiz kafamızda bir sürü soruyla çıktık bu yola. Zamanla her şeyin netleştiğini göreceksin.

 
– Efendim, aklımda bir çok sorunun olduğu doğrudur. Fakat beni daha da tedirgin eden şey, bu konuda daha fazla şey öğrendikçe bu soruların sayısının daha da artıyor oluşu.

 
– E iyi ya! Ne güzel . Soru olmadan cevap olur mu? Soracaksın, soracaksın ki bir cevap bulasın.
Bu yaklaşımı beni cesaretlendiriyor.

 
– O halde size şunu sormak isterim: ” Masonluğun amacı nedir?… Masonluk nedir?”

 
Bunu söylerken kafamın çok karışık olduğunu hissettirmiş olmalıyım ki, yüzünde bir gülümseme oluşuyor.

 
– Ben bu konuda yeterli fikre sahip olduğunu sanıyordum. Sanki benimle oynuyormuş gibi bir hisse kapılıyorum.

 
– Tabii ki kendimce bir fikre sahibim. Zihnimde oluşmuş bir Masonluk tanımı tabii ki var. Fakat nasıl desem…

 
– Dur dur. Bir şey deme. Önce şu zihninde oluşmuş olduğunu söylediğin Masonluğu bir anlat bakalım. Sohbetimize onun üzerinden devam edelim.

 
Ben hayatım boyunca ön yargılı  olmadım. Ya da  olmadığımı sanıyorum. Fakat şu son söylediklerinde bile içten içe bir alay hissediyorum. Bunun neden kaynaklandığını da bilemiyorum. İçimde bir huzursuzluk hissi oluşuyor. Bu hissi olabildiğince bastırmaya çalışarak konuşmaya çabalıyorum.

 
– Ben Masonluğu kişinin, insanlık adına olabileceği en iyi kişi olması, kendi içindeki potansiyeli en iyi şekilde ve en yüksek düzeyde kullanabilmesini amaçlayan bir yol, bir öğreti olarak görüyorum. Şimdiye kadar yapmış olduğum çalışmalardan öğrendiğim bu… Doğrusunu söylemek gerekirse bunun böyle olduğuna inandığım için bu işe giriştim.

 
-Tespitlerinin doğru olduğuna inanabilirsin dostum. Bunu söyledikten hemen sonra yüzünde muzip bir gülümsemeyle ” Bak bodoslamadan konuya daldık, unuttuk. Ne içeriz?” diyor. Bunu söyledikten hemen sonra yine aynı muzip gülümsemeyle fakat bu sefer daha da abartılı bir şekilde “Eğer biraz daha bir şeyler almazsak, biri gelip bize buranın söğüt gölgesi olup olmadığını soracak. ha ha ha”.

 
Bu halinde bir zorlama hissediyorum. Hani erkek olsun kadın olsun bulunduğu yaşı kabullenemeyen kişilere has, yapmacık bir enerjik görünme durumu vardır ya… Bu hali böyle düşünmeme sebep oluyor.
Ben böyle düşünürken sanki bunu desteklermişçesine bir hareket yapıyor. “Kahve içerim” dememle beraber daha “Siz ne içersiniz” dememe fırsat vermeden sanki aklına çok parlak bir fikir gelmiş gibi bileğiyle havayı savurarak parmak şaklatıyor ve “Ben de” diyor. Der demez de yerinden fırlıyor. Bulunduğumuz kafe masaya servis yapılmayan, herkesin alacaklarını kendisinin aldığı bir yer. Bu hareketi beni rahatsız ediyor fakat hamle yapacak fırsatı da bulamıyorum.

 
Az sonra üzerinde kahvelerimizin ve küçük bir kurabiye tabağının bulunduğu bir tepsiyle dönüyor.

 
– Efendim, zahmet oldu size.

 

– Ne zahmeti canım. Rahat ol. Ne diyorduk?… Hah! Evet, arkadaşım Masonluk konusunda düşündüklerin, yani kafanda oluşan Masonluk tanımı doğrudur.

 
– Fakat efendim böylesine bütün insanlığı kucaklayan bir felsefesi olan düşüncenin bu ayrılıkçı uygulamaları neden?… Hani dilim varmıyor ama neredeyse dogmatik bir yaklaşım seziyorum. Bunun düşünsel değil kurumsal bir sorun olduğunu düşünüyorum.

 
– Ne ayrılıkçılığı? Ne dogması?… Masonluk bu saydıklarının tam karşısında yer alır. Masonluk ayrılığı değil birleşmeyi, dogmayı değil gelişimi ve değişimi, savaşı değil barışı savunur. Böyle düşünmene neyin sebep olduğunu anlayamadım.

 
– Peki şu kurumsal olarak dünya üzerindeki Masonluğun yaşadığı görüş ayrılıklarını nasıl açıklarsınız? Şu ” muntazamlık” konusu mesela… Kadınların mason olamayacağı konusu… Başka bir yerde siyahilerin mason olamayacağı konusu… Bu sonuncusu gerçi biraz yumuşamış diye duydum son zamanlarda ama korkarım ki onun üzerinde de politik baskı var. Amerikan başkanı değişince ne olacağı belirsiz. Bunun gibi bir sürü ayırım… Bütün bunlar neden peki? Bütün bunlar Masonluğun felsefesiyle çelişmiyor mu?

 
– Bak bu konuda da yanılıyorsun. Dünya üzerinde Masonluğun ayrılığı diye bir durum söz konusu değildir. Dolayısıyla Masonluğun felsefesiyle de ters düşen bir durum yoktur. Haa, eğer gerçek Masonluğun, yani bizim Masonluğumuzun, kendilerini mason olarak tanımlayan diğer kurumları tanımayışını kastediyorsan durum değişir. O zaman konuyu baştan ele almak gerekir.

 
-Sizi dinliyorum efendim.

 
– Bir kere bir kişinin veya bir kurumun kendisine mason demesi onun mason olduğunu göstermez. Yani şimdi sen gitsen ve ” gece yürümeyi sevenler derneği” diye bir dernek kursan ve desen ki, bu derneğin üyeleri mason olarak tanımlanırlar ki bunun önünde yasal hiçbir engel yoktur, yapabilirsin, bu şimdi o derneğin veya üyelerinin mason olduğunu mu gösterir? Hayır göstermez.

 
Önündeki kurabiyelerden bir tane alıp ısırıyor. Kahvesinden de bir yudum alıyor ve devam ediyor.

 
– Yani arkadaşım, Masonluk bir tanedir ve aramızda ayrılık falan da yoktur. Diğerleri olsa olsa Masonculuk oynuyor olabilirler.

 
– Anlıyorum… Peki bu durumu ülkemiz özelinde ele alabilir miyiz? O zaman kafamı gerçekten karıştıran durum daha da netleşiyor. Ülkemizde aynı oluşum içerisinde doğup daha sonra çeşitli anlaşmazlıklarla ayrılmış mason kurumları var. Şimdi siz diğerleri içinde az önce söylediklerinizin geçerli olduğunu söyleyebilir misiniz? Yani onlarda mı Masonculuk oynuyor?

 
– Kesinlikle öyle. Dediğim gibi Masonluk tektir ve bir tanedir.

 
– İşte burada tıkanıyorum ben. Yani bir gün önce kardeşim diye kucakladığınız birisini, bir gün sonra nasıl yadsıyabilir, nasıl yok sayabilirsiniz? Bu nasıl ve neye göre yapılabilir?

 
– Bu Masonluğun evrensel kurallarına göre yapılır. O kurallar ki hiç değişmemiş ve değişmeyecektir.

 
Bunu söylerken sesindeki buyurgan tını canımı sıkıyor. Kendimi tutamıyorum.

 
– Bu kuralları kim koymuştur? Bunlar hiç mi değişmemiştir? Hem sonra Masonluk bir kişiye veya bir kuruma istenildiği zaman verilip istenildiği zaman söküp alınabilecek bir rütbe midir? Oysa ben bu kuralların geçmişte değiştiğini hatta bunun tek bir kerede bile değil çok kere olduğunu okumuştum.

 
Bu üstüne gidişim onu rahatsız etmiş olsa gerek. Fakat  geri adım atmıyor.

 
– Bu kuralları kimin koyduğundan çok, kimin kabul ettiğine bakmalıyız. Kimse kimseyi silah zoruyla bir şeyi kabul etmeye zorlamıyor. Ayrıca evet, Masonluk bir kişi veya kurumdan sökülüp alınamaz fakat kurallara uymayanlar bu özelliklerini kendiliğinden kaybederler.

 
– Peki şöyle sorayım efendim: Bir gün sizin değişemeyeceğini söylediğiniz bu kuralları koyanlar, bu kuralardan her hangi birini değiştirecek olsa, düşünceniz ne olur? Bunun karşısında durabilir misiniz? Yoksa bu değişikliğe uğramış bu yeni kurallar da bir daha değişime uğrayacakları zamana kadar değiştirilemez olarak mı kabul edilecek?

 
Sesimdeki rahatlık beni bile şaşırtıyor. Bunları söylerken hiçbir huzursuzluk duymuyorum. Fakat onun için aynı şeyi söyleyemem. Sanki huzursuzlanıyor.

 
– Bak arkadaşım. Ben burada Masonluğu tartışmak için değil onu anlamana yardımcı olmak için bulunuyorum.

 
– Yani tüm bu kafamı kurcalayan şeyleri irdelemek istiyor olmakla hata mı ediyorum?

 
– Hayır hata etmiyorsun fakat bakış açının da doğru olduğu söylenemez. Bir kere en baştan başlayalım. Masonluk bir intizam kurumudur. Gerçek kuvvetini de buradan alır. Bu durum hem ulusal hem uluslar arsı boyutta böyledir. Birbirini tanıyan, birbirileriyle iyi ilişkiler içinde bulunan kurumların ve kardeşlerin yapacakları çalışmaların daha da verimli olacağı kuşkusuzdur. Bu şekilde elde edilecek kuvvet ve kat edilecek yol daha da fazladır. Mesela ben yurt dışında yaptığım çalışmalarda oralardaki kardeşlerimden nasıl yardım ve destek gördüğümü anlatamam. Bu bile tek başına bir şeydir. İyi bir şeydir.

 
– Efendim bu dediklerinize diyecek bir şey olamaz. Bunlar bana göre de iyi ve güzel şeylerdir. Fakat bütün bunları yaşamak adına izlenen yolda bana hatalı geliyor. Yani sırf bu düzen yürüsün diye Masonluğun din, dil, ırk, cinsiyet gibi farklılıkları gözetiyor olması… Bunlar yetmezmiş gibi bir de belirgin tanımı olan bir inanç sahibi olma koşulu… Ne bileyim, çelişkili geliyor bana. Anlayamıyorum.

 
Yüzünün aldığı şekil kızdığını düşündürüyor bana. Haksız da çıkmıyorum.

 
– Bak arkadaşım, ben elimden geldiği kadar açıklayıcı bir şekilde sana anlatmaya çalıştım. Biliyorum ki benden önceki görüşmelerinde de bu konu hakkında fikir alışverişinde bulundun. Bütün bunlardan sonra hala kavrayamadıysan, bu senin sorunundur. İşte Masonluk tam da sana anlatıldığı gibi… Senin anladığın gibi değil, sana anlatıldığı gibidir. Masonluk budur ve böyledir…

 
– İşine gelirse yani?

 
– Evet aynen öyle. Hem sonra daha dur bakalım. Önüne halılar sermiş bekliyoruz sanki seni. Aramıza katılmak isteyen sensin…

 
Bunu söylerken sesindeki sinirli ton çok belirginleşiyor. İçimdeki rahatlığa hala bir anlam veremiyorum. Fakat artık bu konuşmayı uzatmanın yersiz olduğunu gerçeğini de kavrıyorum. En azından kafamdaki düşüncelerin somutlaşmış halini göstermesi açısından da bu konuşmanın yararlı olduğunu düşünüyorum.

 
– Bana zaman ayırdığınız ve anlattıklarınız için çok teşekkür ederim efendim. Eğer sizin için sakıncası yoksa izninizi isteyebilir miyim?

 

-Müsaade senin arkadaşım.

 
Bunu söylerken bir yandan ayağa kalkıyor. El sıkışıyoruz. Gözlerinde “Aldın mı ağzının payını” dermiş gibi bakış yakalıyorum.

 
– İyi günler diliyorum efendim.

 
– İyi günler.

 
Kafeden çıkıp, sanki hep aklımdaymış gibi hızlı adımlarla karşıdaki markete yürüyorum. Kasap reyonuna gidip görevliye boşuna meşgul edildiğini düşündüren bir gramajda ciğer sipariş ediyorum. Sıkılgan bir tavırla hazırlıyor. Marketten çıkıp yine hızlıca karşı kaldırıma geçiyorum.

 
– Gel bakalım güzellik, gel buraya.

 
Elimde bir şeyler olduğunu anlıyor ama yine de önlemli olmayı bırakmadan şüpheci adımlarla yaklaşıyor bana. Elimdeki paketi açıp  ciğerleri önüne serdiğimde gözlerinin parladığını görüyorum. Kafeye girerken mırlayarak paçalarıma sürtünen kedi iştahla yemeğini yerken ensesini okşamama bile izin veriyor. Bir süre onu seyrediyorum… Şimdilik Masonluğu boşver. Sen yaşama bak! İnsanmış, hayvanmış diye ayırt etmeden. Her birinin ötekine verebileceği desteği esirgemediği bir dünya. Hiçbirinin gerekmedikçe ötekine saldırmadığı. Hepsinin barış ve mutluluk içinde yaşadığı.

 
Ben şimdi mutluyum.

 
Masonlar da mutlu olmalı, tüm insanların ve tüm toplumların mutluluğunu arıyorlarsa eğer.


Ama Ben Sanıyordum ki… 10

Category : Kişisel Bloglar

Buluşmak üzere sözleştiğimiz yere giderken arabada çalan radyo kanalında Mazhar Fuat Özkan’dan bir parça çalıyor:
Özleye özleye kavuştuk birbirimize Birbirimize vitaminler, moreller verdik İçimizdeki şeytanlara zülfikarlarla saldırdık Göz yaşlarımızı, bitti mi sandın?…

İstem dışı bir refleksle şarkıyı mırıldanıyorum… Derken dikiz aynasını düzeltirken kendimle göz göze geliyorum.
Sahi, var oluşumdan beri bütün güzellikleri ve bunun yanında bütün kötülükleri içimde barındırmıyor muyum? Öyle olmasa bile bunun böyle olduğuna inanmıyor muyum? Öyle ya, kişiyi dünyanın en kötü insanı yapmakla, en iyi ve erdemli insanı yapmak arasında eylem olarak uzaklık olsa olsa bir saç telinin kalınlığının binde birinden daha fazla değildir.
Bir insanın vücuduna bir bombayı bağlayıp onlarca cana kıymak üzere patlatmayı kendi canını da vereceğini bilerek göze almasıyla… Ne bileyim?… Bir babanın evde bekleyen küçük bebeğinin süt parasıyla, ona süt almak yerine gidip kumar oynaması, veya ne bileyim o parayla gidip kendisine içki alması aynı kötülüğü ve acıyı yaşatmaz mı?…
Bunları neden düşündüğümü soruyorum kendime… Bilmiyorum… Yani aslında biliyorum fakat nasıl anlatsam yarım kalacakmış hissi bir türlü yakamı bırakmıyor. Çaresiz kendime de susuyorum.
Kişi eğer kendi şeytanlarını, kendi meleklerini de içinde taşıyorsa ( ki ben inanıyorum, öyledir), o halde kendi şeytanlarıyla savaşmak için gereken zülfikarı dövmek için gereken demir cevherini de , meleklerinin kanatlarını süslemek için gerekli nuru da içinde barındıyor olsa gerek. Tersi biraz adaletsiz olurdu, değil mi?
Fakat hala tam bir adaletten söz edemeyiz. Bütün silahları bütün gücüyle hazır ve nazır bir şekilde içimizde bir kuytuda saldırmayı bekleyen şeytanlarımıza karşın, sahip olduğumuz tek şey onlarla savaşmak için gerekli silahları yapmamıza yarayacak ham madde. Ne var ki, bu ham maddenin de işlenip bir elden geçirilmesi gerekli, öyle değil mi? Herkesten  usta bir demirci ustası olması beklenemez ya! O halde ustayı bulmak gerek. Ustayı gerekli silahı yapabilmek için gerekli cevheri içimizde barındırdığımıza ve bunu çok istediğimize inandırmamız gerek.
Bütün bunları sesli bir şekilde düşünüyorum.  Ne yalan söyleyeyim; kendime gülmekten alamıyorum kendimi. Yok yok! gülmemin sebebi düşündüklerim değil. Masonluğu anlamaya çalışan biri olarak neler düşünüyorum böyle diye şaşırıyorum kendime.
Oysa yoldan geçen birini çevirseniz ve ona “Masonluk nedir?” diye sorsanız, bu düşündüklerimle alakası olmayan bir sürü başka sözle karşılaşacağınıza eminim. İşte gülmemin asıl sebebi bu. Şu dünyayı yöneten, şeytan işi Masonluk  bana neler düşündürüyor böyle. Böyle düşünen birisine bunları anlatsam yüzüme nasıl bakar acaba? Öyle ya, o şimdiye kadar neler düşünmüştür, ben ona neler anlatıyorum.
Hatta biraz daha ileri gitsem ve desem ki: ” Yahu bey baba, bırak dünyayı yönetmeyi, bireysel olarak kendini bilse yeter. En büyük arzuları da budur zaten onların”… “Kendini bilmek”… Alın işte önümüze bir yokuş daha çıktı. Bunu da tırmanmalıyız çaresiz. Aslında kendini bilmek mi, yoksa kendini bulmak mı demeli? Kişi kendini bilir bilmeye de, her bilidğimizi bulabilir miyiz? Çok yakın bir zaman da bir arkadaşımın şöyle dediğini hatırlıyorum: “İnsanın hayatı boyunca başına gelebilecek en tehlikeli anlardan biri, kendisiyle karşı karşıya geldiği andır. Bu an öylesine bıçak sırtında gerçekleşir ki, yalanlar umutlar, sevinçler yani kişinin kendisine dair ne varsa hükmünü yitirir. Bütün çıplaklığıyla kendisini gören kişinin soracağı en mantıklı soru şu olabilir: ” Sen kimsin?”. Fakat korkma dostum, bu an tehlikeli olmakla birlikte dünya yüzünde çok az insanın başına gelebilecek kadar ender yaşanır.” Nasıl yani? Dünyaya gelmiş geçmiş bunca insan kendini bulamadan mı gitmiş?… Kim bilir? Belki de aramamışlardır.
Ne diyor bu yahu dediğinizi duyar gibiyim… Demeyin. Ben Masonluğu böyle anladığım için böyle söylüyorum.
Öyle ya şimdi bir düşünelim bakalım. Bir kişi neden Mason olmak ister? Şan için mi? Para için mi? Mevkii için mi? Geçiniz. Yani geçmeyin de böyle düşünmekten vazgeçin. Çünkü siz eğer bu düşündüklerinize sahip olacak potansiyeli içinizde barındırmıyorsanız, bırakın Masonluğu size bunları kim verebilir? Önce aynaya bakmalı kişi. Asıl olan bu değil midir?
Ne uzun düşündüm öyle değil mi? Yok, uzun değil. Size satırlarca anlatmaya çalıştığım tüm bu düşünüler ancak bir göz açıp kapaması kadar bir sürede geçti aklımdan. Düşünün ki radyoda çalan şarkı bile bitmedi henüz.
Fakat itiraf etmeliyim: Bunlar benim öz düşünülerimdir; başka bir yerden alma değil. Şimdi merak ediyorsunuzdur, ne anlatmaya çalışıyor bu diye. Haklısınız; sizi suçlayamam. Fakat inanın ki bunlar ( çoğu zaman yaptığım gibi) çocukça saçmalamalar değil.
Şimdi ben Masonluğu merak ediyor… Size dürüst olmalıyım değil mi?… Masonluğa girmek istiyorum ya! Ne mevki, ne şan, ne şöhret… Samimiyetime inanmanızı isterim. Bunların hiçbirini beklemiyorum.
Ama madem samimiyetten söz ediyoruz, şunu da söylememe izin verin. Evet, benim de kendimce Masonluktan beklediklerim var. Hani iki saattir size anlatmaya çalıştıklarım var ya! Hah, işte ben de onlar için yardım bekliyorum. Bir kere şöyle sağlam, vurdum mu geri gelmeyecek bir zülfikara ihtiyacım var… Var, var da… Bu zülfikarı yapmaya yetecek demir cevheri ben de mevcut mu? Bilemem. Bir bilene sormak için çıktım bu yola zaten.
Cevherden caydım, yoksa bir kaya paçası mıyım ben, içinden bir hamtaş çıkarılabilecek?
Bu yolculuk boyunca zihnimde bir Masonluk tanımının oluştuğunu söylemeliyim. O tanımdır ki, öyle dine, milliyete, cinsiyete, ten rengine sığmaz. Eğer bir renk söz konusuysa, yani illaki bir kişinin  renginden, dininden, milliyetinden, cinsiyetinden bahsetmek gerikiyorsa, onu da yaparım o zaman: Evet Masonluk ten rengini önemser ama ciğerdekini, Masonluk milliyeti önemser ama kalp yürektekini, Masonluk dili önemser ama beyindekini, Masonluk dini de önemser ama akıl ve gönülde olanı.
Ben işte böyle anladım Masonluğu… Belki de Masonluk bana kendini bu şekilde anlattı. İtiraf edeyim, bu anlatış sürecinde bir hata varsa eğer, inanın benim değildir. Ben bütün samimiyetim ve iyi niyetimle dinledim. Eh, kapasitem yetmemiş ve anlayamamış ya da yanlış anlamışsam, masonların hoşgörüsüne sığınırım artık.
Böyle böyle geldim nihayet buluşma yerimiz olan kafenin önüne. Birazdan tanışacağım kişinin nasıl biri olduğuna olan merakım yine gün yüzüne çıkıyor. İçimde bir ürperti hissediyorum. Aracımı park edip kafeye doğru yöneliyorum. Tam kaldırımdan adımımı atmak üzereyken bir sokak kedisi mırlayarak paçalarıma sürtünüyor… Çok güzel bakıyor. Vaktim yok. Eğer çıktığımda hala buralardaysa ona bir ziyafet çekmek için kendime söz veriyor ve hızlı adımlarla kafeye doğru yürüyorum.


Ama Ben Sanıyordum ki… 9

Category : Kişisel Bloglar

Bakışları beni şaşırtıyor. Sanki ” seninle işimiz var” der gibi bakıyor bana.

– Bak. Dilersen bu sohbete bu akşam için bir son verelim. Çünkü görünen o ki bu konuda kafan biraz karışık. Öyle birdenbire her soruna cevap  bulamayabilirsin. Bu sadece bu an için değil yaşamının geri kalan kısmı için de böyle olacak. Önce bir düşünceyi içinde olgunlaştırmalı, özümsemeli, sonrasında kendi hükmünü vermelisin.

Bunları söyleyişi beni daha da şaşırtıyor. Ben tam da dediği gibi olduğu için, yani bu konuda kendi çıkarımım bunlar olduğu için öyle demiştim. Fakat yüzündeki ifadeden daha çok zorlamanın gereksiz olduğunu anlıyorum. Bir an için bir karamsarlık hissediyorum. Hani çok istediğiniz bir şey gerçekleşmek üzereyken, bir aksilik çıkar da  o çok istediğiniz şey bir anda yatar ya. İşte öyle bir ruh haline giriyorum. Huzursuzum.

Ben bu karmaşık duygular içerisindeyken konuşmasına devam ediyor.

– Biz seninle karşı taraflarda değil yan yana yürümeliyiz genç dostum. İzin ver aklını kurcalayan soruların yanıtlarını bulmana yardımcı olayım… İnan bunu bütün kalbimle istiyorum. Ben senin rakibin değil, yol arkadaşın olmak isterim.

Beni kibarca başından mı savmak istiyor? Bu yüzden mi böylesine içten sözler ediyor? Kararsızım. Sanki böyle tatlı tatlı sözlerle anı kurtarıp, arkasından bir daha beni hiç görmek istemeyecek gibi bir kurt düşüyor içime. Tam yüzüm düşmek üzereyken. Konuşmasına devam ediyor.

– Sen de kabul edersen seni bir kardeşimizle tanıştırmak isterim. Kendisi aramıza yeni katıldı. Bu yüzden senin kafanı karıştıran  bir çok konu onun da yakın zamana kadar cevap aradığı sorulardı. Kendisini locamıza benim özel hayatımda da çok yakın olduğum bir kardeşim önermişti. Bu yüzden bütün süreç hakkında bilgim var. Kendisini yakından tanıma fırsatım da oldu. Onunla sohbet etmekten çok zevk alacağını düşünüyorum. Ne dersin?

Bu teklifi  bir armağan almış gibi sevindiriyor beni. Söyleyecek söz bulamıyorum. Sanki freni boşalmış bir aracın içinde uçurumdan uçmak üzereyken, bir mucize olmuş ve araç kendiliğinden durmuş gibi. İçimde tarifsiz bir rahatlama duyumsuyorum.

– Çok memnun olurum efendim.

Bunu söylerken sesimdeki şaşkınlığı kendim bile fark ediyorum. O da fark etmiş olacak ki gülümsüyor.

– Tamam genç dostum. Benden haber bekle öyleyse. Ben sana buluşmanızın yeri ve zamanı hakkında gereken bilgiyi ulaştıracağım.

O akşamın üzerinden geçen iki hafta boyunca bu konuyu kendimce daha derinlemesine araştırmaya karar veriyorum. İnternet üzerinden yapmış olduğum araştırmalar beni kitap satışı yapan bir siteya kadar götürüyor. Tanıtım yazılarından Masonlukla ilgili temel bilgileri bulabileceğime inandığım iki kitabı sipariş ediyorum.

Bunu yapmadan önce yazarlarını da biraz araştırıyorum. Yazarlarının mason oluşu kitaplara daha da olumlu bakmamı sağlıyor.

Bütün bunları yaparken, içimde hep bir kendimi sorgulama hali hissediyorum. Sahi ben neyi merak ediyorum? Masonluğun ne olup olmadığını mı? E işte karşımda etiyle kemiğiyle bir mason var. Neden hala söylediklerini sorguluyor, bir açık, bir yanlışlık varmış gibi hissediyorum… Bunların hepsini kendi kendime soruyorum ama, aslında cevaplarını da biliyorum.

Ben belki de Masonluğu kafamda yanlış canlandırmışımdır. Olamaz mı?  Şimdiye kadar okuduklarımı yanlış yorumlamış olabilir miyim? Bir diğer sözle, benim zihnimde canlanan Masonlukla gerçek hayattaki Masonluk birbirini tutmuyor olabilir mi?…

Yok yok. Öyle olamaz. Bir kere ben kendimce bir Masonluk tanımı yapmadım ki. Onlar kendilerini nasıl anlattılarsa onu anladım. Tamam  anladım da yanlış yorumlamış olabilir miyim?…

Yok! Bu da olmaz. Şimdişu cümlenin neresi yanlış yorumlanabilir:  Masonluk, toplumsal değil, bireysel bir öğretidir. Üyelerini topluca ya da bireysel, bir düşünce veya fikri kabul etmeye ve açıklamaya asla zorlamaz. Her mason, bu temel ilke ışığında izleyeceği yolu, kendi aklı ve vicdanıyla saptar, böylece kendi hakikatini araştırır.

Yani bir mason bu yolda yalnızdır… Kendi hakikatini aradığı yolda…

Birden içimde bir gülme hissi uyanıyor, kendimi tutamıyorum. “Siz” diyorum gülerek, “siz bırakın masonun yalnızlığını da, Masonluğu anlayamaya çalışan birinin yalnızlığına bakın asıl”.

Bütün bu gel git arasında yine de beynimin içinde kopan kasırganın yarattığı hortumun içinden… Taa diplerden bir yerlerden kopup gelen düşünceleri yakalıyorum. ” Kendi hakikatini aramak”… İşte tam bu noktada sanki fırtına diniyor, üstüme üstüme gelen dev dalgalar ruhumun ördüğü aşılmaz dalgakırana çarpıp tuz buz oluyor. Gemilerim huzurla sakin limanlara demirliyorlar. Bir sükunet, bir huzur demetinin ışıktan yapılmış bir küre gibi beni içine alıp sardığını duyumsuyorum.

Evet belki de kilit soru bu: Ben neden mason olmak istiyorum? Masonluğa girmek isteyişimin amacı ne? Masonluğun ne olduğunu sanıyorum?

Masonluğun ne olup olmadığından önce, kendimin ne olup olmadığına bakmalıyım.

Bu sorulara vereceğim cevapların. Masonluğu da anlamama yardımcı olacağı hissine kapılıyorum. Neden böyle bilmiyorum ama, böyle hissediyorum.

İçimde bir çoşku var.

İki hafta sonra…

Böyle düşünceler ve uzun okumalarla geçen iki haftanın sonunda nihayet beklediğim telefon geliyor. Karşımdaki kendisini tanıtıyor. Heyecan içerisinde buluşma yeri için önerdiği yeri ve zamanı not alıyorum. Üç gün sonrası için, genellikle gençlerin gittiği bir kafede buluşmak üzere sözleşiyoruz.

Bu sefer içimde heyecanla karışık güçlü bir merak da hissediyorum. Bakalım nasıl biri bu yeni tanışacağım kişi…


Ama Ben Sanıyordum ki… 8

Category : Kişisel Bloglar

Yüzüme bakarken ne hissettiğini anlayamıyorum. Fakat bu durum bir tedirginlikte yaratmıyor bende. Sigarasının sonunu yere atıp ayağının altında ezerek söndürüyor.
– Şu mereti de bırakmak gerek artık diyor.
Bunu yaparken ağzından kelimelerle birlikte bir dolu dumanın çıktığını görüyorum.
Artık duramam. Ne hissediyor ne düşünüyorsam söylemeliyim… Çok garip. Bunu sanki kendime olan bir borç, geri dönemeyeceğim bir eşik gibi görüyorum. Tam eşikten atlamak üzereyken o konuşmaya devam ediyor.
– Doğruyu söylemek gerekirse haklısın. Evet başından beri incelediğimiz Masonluk şekil değiştiriyor. Fakat bu senin sandığın gibi kabul edilmişlerin ne yapacağını bilemedikleri için falan olmuyor. Aslına bakarsan Masonluk o zaman doğuyor. Bu noktada şunu belirtmek isterim: Ben Masonluğun öyle söylendiği gibi M.Ö. 4000’de falan doğduğuna inanmıyorum. Tamam belki Masonluğun da savunduğu ilkeler o zamandan bu yana var olmuş olabilir. Fakat bir düşüncenin var olması bir kurumu var etmeye yeter mi? Ona bakarsan Masonluğun savunduğu idealleri savunan bir sürü başka kurum var. Bu Masonluktan önce de varmış, şimdi de var, gelecekte de olacak. E o halde bir kurumun kendi ilkeleri, kendi örgütlenme tarzı üzerinde şekillenip bir vücut bulmuyorsa, orada bir kurumdan değil bir düşünceden söz edilebilir sadece. Oysa Masonluk içinde bir felsefeyi barındıran bir kurumdur…
Bunu derken “kurumdur” deyişini iyice vurgulayarak söylüyor. Ne demek istediğini anlıyorum. Devam ediyor.
– Şimdi şöyle düşün: Masonluk senin düşündüğün gibi binlerce yıldır var. Fakat düşünsel olarak var. Büyük locaların, locaların, yani şu anda kurum olarak var olan bütün her şeyin bir an için olmadığını düşün. Masonluktan söz edilebilir mi? Yani demem o ki genç dostum, Masonluk etiyle kemiğiyle belli bir tarihte, 1717’de doğmuştur.
– Bu açıdan bakıldığında Masonluğun gerçek kurucularının kabul edilmişler olduğunu düşünebilir miyiz?
– Tam olarak öyle değil. Evet her şey az önce anlattığım gibi ama örgütlenme tarzı ve semboller açısından taş ustalığı da Masonluğa çok şey katmış ve bir çok miras bırakmıştır. Fakat bu kadardır. Masonluk düşünsel olarak tam da dediğim tarihte başlamıştır.
Dikatle yüzüme bakıyor. Sanki anlayıp anlamadığımı sezmeye çalışıyor gibi hissediyorum. Haklı da çıkıyorum.
– Tamam mı? Buraya kadar her şeyi anladık mı?
– Anladık efendim. Sorun yok.
– Eh. Eğer Masonluğun bu tarihte başladığını kabul ediyorsak, bu başlangıcın nasıl bir başlangıç olduğunu ve neleri kapsadığını şimdi inceleyebiliriz. Bunu yaparken de şunu gözden kaçırmayalım. Masonluk istikrarlı bir kurumdur. Yüzyılardır bu kadar düşmanı ve karşıt görüşlüsü, onu yıkmaya çalışanı olduğu halde bırak yok olmayı, böylesine güçlenerek ayakta kalabilen bir kurum daha var mıdır? Bu istikrar Masonluğun değişmemiş olması ve değişmeyecek olmasından gelir. Başalangıcından bu yana konulmuş olan kurallara sıkı sıkıya bağlı kalışı Masonluğu bu günlere getirebilmiştir. Bu bir cümle olarak ağızdan kolayca çıkar. Fakat gel gör ki bunun gerçek hayatta oluşabilmesi için çok emek verilmiştir. Mutlulukla görüyorum ki başarılı da olunmuştur.
Bu anlattıklarını anlıyorum. Bu halim ona da yansımış olacak ki, yüzünde bir rahatlama ve konuyu istediği akışına getirebilmiş olmanın verdiği iç huzurun yansımasını görüyorum.

Kendimi tam böyle düşünürken yakalıyorum… Çok mu abartıyorum acaba? Öyle ya, karşımdaki mutlak zafer umuduyla karşısına çıktığım bir rakip değil ki. Peki neden kendimi hep bir sorgulama halinde hissediyorum? Bunun için kendimi suçlayamam. Tam ve yeterli bir şekilde öğrenemeyeceksem, ve bunu elime böyle bir fırsat geçmişken yapamayacaksam ne zaman yapabilirim? İşte karşımda bir Mason var. Yaşını Masonlukta geçirdiği zamanla orantılarsam… Kim bilir, belki ben daha bir bebekken Masonluğa girmiş olmalı.
Böyle düşünüyor olmak içimi kemiren sorulara engel olamıyor. Tutamıyorum kendimi.
– Yani, bu tarihi Masonluğun kuruluş tarihi olarak kabul etmemiz gerektiğini, o zaman konulmuş kurallara bağlılığın Masonluğu bu günlere taşıyabilmiş olduğunu düşünmeliyiz…
– Evet aynen öyle.
– Peki bu kuralar kim tarafından konulmuş? Ya da şöyle sorayım: Nasıl konulmuş? Bir ismi var mı? Bu bir anayasa mı?
– Tabii ki var? Anderson yasası. Dünya üzerindeki bütün muntazan Masonların kabul ettiği ve üzerinde mutabakata vardığı evrensel bir yasadır.
– Ve bu yasa ilk yazıldığı günden bu yana hiç değişmemiş, değiştirilmesi teklif bile edilmemiş, ilk yazıldığını koruyan bir yasadır; öyle mi?
Tanıştığımızdan beri, ne zaman yüzünde görsem kendimi rahatsız hissettiğim o ifade beliriyor yine. Yalnız bu kez bir farkla: Artık o kadar da rahatsız olmuyorum.

– Bu bahsettiğiniz yasaya daha önce okuduğum bir kitapta rastladım efendim. Bütün hatlarıyla olmasa da bir bölümde bu yasayı inceliyordu.

Okumuş olduğum kitabın ismini söylüyorum. O da hem kitap hem de yazarı hakkında güzel şeyler söylüyor. Fakat konuyu nereye getireceğimi merak ettiğini hisediyorum.

– Yanlış hatırlamıyorsam efendim o kitapta bu yasadaki bazı maddelerin daha sonradan değiştirildiğini, hatta bunun bir kaç defa olduğunu anlatıyordu. Şu halde bu yasanın değişmediğini söyleyemeyiz değil mi?

– O maddeler olayın özünü değiştiren konuları içermiyor.

Sesinde belli belirsiz bir tedirginlik hissediyorum.

– Yani şu Nuh’a inanma koşulunu, daha sonrasında Masonluğa girebilmek için hür doğmuş olma koşulunu. Bütün bunları işin özüne etki etmeyen, değiştirilmesinde sakınca olmayan koşullar olarak görüyorsunuz öyle mi?

-O zamanın koşuları altında konulmuş fakat daha sonra zamanın gereklerine göre düzenlenmiş bazı konular olabilir. Olmuştur da.

Tamam işte… Benim dediğim de o. Fakat niçin bunu kabullenmiyor da hep hiçbir şeyin değişmediğini ileri sürüyorlar?

İçimi kemirip duran noktaya gelmiş durumdayız. Bunun üzerine gitmeli mi diye düşünüyorum. Duraksıyorum. Kararsızım.

– Efendim size bir soru sormak isterim diye girişiyorum sonunda. Fakat bu soruma yanıt vermek istemezseniz de lütfen söyleyin. Zira sorum Masonlukla bağlantılı olmakla birlikte, sizin biraysel görüşünüzü belirtmenizi gerektirir.

– Buyur sor, diyor amatedirginliği şimdi daha da belirgin.

– Efendim. Şimdi bir Mason olmadığınızı ve benim gibi bu konuyu dışarıdan incelemeye ve öğrenmeye çalıştığınızı varsayalım. Şu az önce bahsettiğimiz Anderson yasasını ele alalım. Bu yasanın daha önce de birtakım değişikliklere uğradığını biliyoruz. Şimdi size sormak isterim: Sizin için bu yasa tam ve en kusursuz haline ulaşmış mıdır? Yani Masonluğun tüm ilkelerini ve felsefesini tam ve eksiksiz olarak ortaya koyan en son hali bu mudur? Ya da başka bir açıdan sorayım. Hani sizin de bir an için bir harici olduğunuzu varsayıyoruz ya. İşte bu halinizle bu yasa sizin önünüze konsa, hangi maddeler size ters gelir? Neleri değiştirip neleri eklemek isterseniz? Yoksa hiçbir şeye dokunmadan bu haliyle mi bırakırsınız?

Yüzünde oluşan ifadeyi neye yoracağımı bilemiyorum. Doğruca bana bakıyor. Fakat bu bakıştan hiçbir şey anlamıyorum.

Beni omuzlarımdan tutup sakince kendine doğru çeviriyor. Şimdi yüz yüzeyiz. Bir elini omuzumdan indirmeden gözlerime bakıyor. Tam bu anda yüzünde çok ufak bir tebessüm yakalıyorum. Belki de bana öyle geliyor. Eliyle üç kere omzuma vuruyor. Babacan bir dokunuş bu. Söyleyeceklerine başlamadan önce iç geçiriyor.

– Bu soruna cevap vermeyeceğim genç dostum.

İçimde bu soruya bundan daha iyi ve açıklayıcı bir cevap verilemeyeceğine dair bir his uyanıyor. Çok üzun ve detaylı bir yanıt almış gibi rahat hissediyorum kendimi


Haberdar ol

Yeni yazilardan haberdar olmak icin email adresinizi girin

YAZI ARŞİVİ

Son Yorumlar