Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: FANTASTİK’ten Aktarım - 6  (Okunma sayısı 1998 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Kasım 13, 2009, 05:38:16 ös
  • Seçkin Üye
  • Uzman Uye
  • *****
  • İleti: 7281
  • Cinsiyet: Bay



Flüt Sesi


Gümüşlük’teki şu konser başıma ne işler açmıştı!
Bir yandan dünyadaki bedensel varlığımı huzursuz hissederken, diğer yandan da öte âleme geçişlerimde kendimi daha güvende, huzurlu, ölümsüz ve sonsuzluğa ulaşmış gibi hissediyordum.
Başka boyutlara geçme, başka insanların bedenlerine girip zihinlerine ulaşma serüvenim daha ne kadar sürecekti acaba?
Kendime geldiğim zaman bu duygum beni ürkütüyordu.
Bunun konserle ne ilgisi var?
Bilmiyorum. Bu iş burada, konserde, böyle bir ortamdaki canlı klasik müzikten olağanüstü etkilenmiş olduğum için bana öyle gibi geliyordu. «Başka bir yerde, başka bir ortamda olmazdı.» diye düşünüyordum.
Konserdekilere şüpheyle bakmaya başlamıştım. Yanıltıcı dış görünüşlerini bir yana bırakarak, içlerini görmek istiyordum.
Ötedeki bir kadının yanında oturan adamın -kocası olsa gerek- başı sık sık göğsüne düşüyor, uyukluyordu. Kadın ise vecde girmiş, gözleri kapalı, müziğin temposuyla bir sağa bir sola, öne arkaya bilinçsizcesine sallanıyordu. Hani bazı tarikatlardaki zikir işlemi gibi…
Gerçi bunu rock müziği dinleyen gençlerde de görürüz ya!... Ancak sanmam ki onların hiçbiri Suppé’nin “Hafif Şövalye Uvertürü” ile böyle kendilerinden geçsin.
Müziğin kreşendoya yani en yüksek yoğunluğa ulaştığı yerde kadın aniden bir sarsıntı geçirdi. Bu trans halinde acaba benliğinde gizli kalmış fırtınaları mı yaşıyor, yoksa bir tür histeriyle orgazm mı oluyordu?
Herkes ayrı bir ruh dünyasındaydı. Kimisi de müzikten sıkılmış, bir an önce bitmesini istiyordu.
Bir kadın gizli gizli sigara içiyordu. Bu olmayacak bir şeydi işte. İçimden yanına gidip, «Hanımefendi, burada sigara içmeniz hiç de doğru değil. Konseri dinleyenleri rahatsız ediyorsunuz.» gibi bir şey demek geldi ama bunun için yerimden kalkmam gerekeceğinden, bu kez ben başkalarını daha çok rahatsız etmiş olurdum. Zaten o da bana dönüp, «Size ne! İçerim, içerim. Burası açık hava.» diyecekti. Anlatamazsın ki açık hava bile olsa burada, konser ortamında sigara içilmesi hiç de doğru değil. Ne yapalım, onun da görgüsü o kadardı işte!
Ha, belki de «Af edersiniz, özür dilerim. Tiryaki olduğum için farkında bile olmadan yakmışım. Hemen söndüreyim.» de diyebilirdi.
Bir grup da sık sık aralarında konuşarak etrafı rahatsız ediyordu. Birçok kimse ikide bir dönüp onlara bakıyordu. Farkında değiller miydi rahatsızlık verdiklerinin?... Buyurun size bir görgüsüzler güruhu daha…
Beş altı yaşlarında bir başka çocuk sık sık kıpırdanıyor, büyüklerine bir şeyler söyleyip duruyordu. Çocukların konsere getirilmesi çok iyi elbette, klasik müzik kültürü edinmeye çocuk yaşta başlarlar. Fakat daha önce de söylemiştim ya, bunun için çocuk dokuz on yaşına gelmiş olmalı. Anne ile baba ille de konserdi dinlemek istediklerinden bir zorunluluk sonucu, bırakılamadığı için getirilmiş de olabilir. Dolayısıyla, böyle bir durumda da tek yönlü olarak yargılamamayı bilmeli insan. Belki de biraz huysuzluk yapsa bile kulağında bir şeyler kalır; şimdiden alışsın diye getirdiler. Ancak herkes bunu düşünmez ki; müzik meraklısı olan bir kimsenin rahatsız olmaması elinde değil.
Birden merak ettim ve çevreye baştan sona sıkı bir göz gezdirerek başka küçük çocuk var mı diye baktım. O ana kadar dikkat etmemiştim; meğer ne kadar çokmuş! En azından sekiz on tane. Her ailenin çocuğunu konsere müzik dinlemeye alışsın diye getirdiğini sanmam. Çocuktan önce kendilerini düşündükleri, çocukları var diye konseri kaçırmak istemedikleri için getirmişlerdir.
Ne iyi niyetli ve iyimser bir düşünce bu!... İşin doğrusu, konser çoğunun umurunda bile değil. Gece her nereye gideceklerse gezmeye, küçücük çocuklarını da yanlarında taşırlar; uykusu gelirmiş, huysuzlanırmış, pek aldırış etmezler. Burası da o gibiler için bir gece gezintisi yerlerinden biri işte.
Ben daha küçücük bir çocukken, tek radyo sadece öğlenleri haberleri mesaj olarak geçer, yayına ise akşamüstü başlardı. Halk türküleri, Türk Sanat Müziği, tangolarla birlikte her gün mutlaka klasik müzik yayını da yapılırdı. Bugün ben klasik müzik dinlemekten büyük zevk alıyorsam, bunu radyonun o yayınlarına borçluyum. Bu yüzden konsere getirilen çocukların hareketleri belki başkalarını rahatsız ediyordu ama beni değil.
Bu arada bir de sahildeki balıkçı lokantalarından mis gibi ızgara kokuları geliyor, tok olsa bile insanın iştahını kabartarak dikkati dağıtıyordu. Bu da bir başka sorundu ama yapılacak bir şey yoktu. Konser organizatörleri lokantaları dolaşıp, «Bu gece burada bir klasik müzik konseri var. Onun için lütfen gerekli önlemleri alın ve ortalığa ızgara kokuları salmayın.» diyemezlerdi ya!

**********

Zihnime yansıyan ses boğuk ve buğuluydu. Sanki çok uzaklardan yankılanıyordu. İkide bir aksayıp, kesintiye uğruyordu. Bazıları düşük cümle kuruluşları, bazıları da birbirleriyle ilgisiz deyişler halindeydi.
«Ne mükemmel bir şeydir
Bir dev kuvvetine malik olmak
Ne zalimce bir iştir
Onu bir dev gibi kullanmak.»
Bu böyle dört dizeli bir şiir miydi bilmem ama ben onu buraya bir şiir gibi yazdım, belki daha anlamlı olur diye…
Çok güçlü olmak… Her ne bakımdan olursa olsun… Hatta belki de her bakımdan çok güçlü olmak, her şeyi yapabilecek denli çok güçlü…
Ne güzel olurdu, değil mi?
Ancak o güç nasıl kullanılacak?
Asıl sorun da oydu zaten. İyilik ve güzellik uğruna kullanılmayacaksa, insanlara acı verecekse, olmaz olsun öyle güç.
Ben de böyle düşünüyordum işte…
Bilge Ruh ise beni duymazdan gelmiş gibi devam ediyordu. Ancak dediğim gibi, kesik kesik. Bir de sanki daldan dala atlar gibi… Belki ara bağlantıları vardı; ben kuramadım. Elimden geldiğince şöyle toparladım:
«Hatasız olmak için eğitimdesiniz. Güzel olan, birbirinize sevgi gözüyle bakmanızdır.
Esas olan bir şey vardır; bu sağda da esastır, solda da... Her şey bir şeyden doğar. Sizin aslınız da birdir. İnsanların ortak özelliği, hepsinin görünümde birbirinden farklı olmasıdır. Farklı insanların farklı hatalarıdır insanı birey yapan.
Bu deneyim, gelişmenin de anahtarıdır. Siz öğrenmeye hazır olunca öğretmen gelir.  Sorun bulunursa, çözümü kolaydır.
Size yolunuzu saptıracak yük verilmez... Sadece her şeyle, her zaman, her yerde hem kendinizi dener hem denenirsiniz.»
Doğru, yaşam bütünüyle bir denemeydi. Belki şayet bir tanrıya inanıyorsak ona, belki de sırf kendimize karşı!
«Sabredicilerden olun. Her şey hayrınızadır, iyi bilin. Şimdi kötü bildiğiniz, sizin için kötü gibi olan, aslında belki hayrınız için olup durur ama siz onun öyle olduğunu fark edemezsiniz. Bekleyin, sabredin, göreceksiniz... Bilin ki, zerreler içinde zerrelerde henüz bulamadığınız, hayrınıza neler var.
Yaşamın sınırları, sizin kendi yarattığınız sınırlardır. Zihninizde neyi düşünüyorsanız, -dünya, insan ve her ne ise- onların karşılığında da aynı şeyi görürsünüz.
Bilin ki, korku ve kuşkuyu Tanrı yaratmaz. Kişi kendi üretir.»
Sarsıldım… Oysa semavi dinlerde hep bir Tanrı korkusu işlenmesine çalışılıyordu inananların yüreğine. Demek bunu isteyen Tanrı değildi; öyle inanılmasını isteyen din adamlarının bir uydurmacasıydı bu. Din adamları, insanları Tanrı inancına yöneltme aldatması içinde asıl kendi-
lerine inanmaya yöneltmişti. Kendilerini tanrıya dönüştürmüşlerdi âdeta. İnsan onlara kapılmamalı, Tanrı ile kendisi arasından onları çıkarmalı, aklını kullanmalıydı.
Ben böyle düşününce, Bilge Ruh hemen uyardı:
«Dikkatli olun. Aklınızı kullanın ama iyi kullanın. Salt akılcılığın mutlak hâkimiyeti de yaşamınızı anlamsızlaştırmasın.»
Bu nasıl olacaktı?... Bir yandan din adamlarının baskısı yani dogma, diğer yanda akıl!... İnsan kendi başına bunu başarabilir miydi?
Bilge Ruh hemen yolunu gösterdi:
«Kendinden kaçma. Kendini küçümseme. Kendini tanımaya çalış. Hem ne olduğunu hem ne olmadığını bil. Fiziksel bedeninden çık ve ruhsal yönünü geliştir ki, kendi kendine bakacak cesaretin olsun. O zaman başarırsın. Gerçek mutluluk ve ölümsüzlük bundadır.»
Peki, ama sadece ben değil, benimle birlikte herkes yapmalıydı bunu.
«İçinizden birinin suçu varsa, onun günahı hepinizindir. Suçluları ortam yaratır yani yaşantınız, toplumsal yaşamdaki tercihleriniz. Siz onu cennet ve cehennem diye de adlandırırsınız ama her ikisi de birdir ve sizin kendi içinizdedir.»
Bu da doğruydu. Cenneti de cehennemi de biz yaratıyorduk, suçu ve suçluları da… İçimize hiç yönelmiyor, buna karşın kendimizi kusursuz sanıyorduk. Oysa toplumda her şey birbirine bağlıydı.
Bilge Ruh bu düşüncemi pas geçti; sanırım sadece onun sözünün bir tekrarı olduğu için. Devam etti:
«Gelişmiş, evrimselleşmiş, yetkin insan, şimdi sizin anladığınız, sizin bildiğiniz bilgilerin tamamen dışındadır. O artık boş yere konuşmanın, boş yere söz harcamanın yararsız olduğunu bilir.»
Bu deyişini de Konfüçyüs’e bağlayabilir miydim acaba?... O bilgenin bir sözü de şöyleydi yanılmıyorsam: “Çok bilen çok konuşmaz; çok konuşan ise çok bilmeyendir.”
Bu susmanın erdemiyle bağlantılıydı ama öyle “Söz gümüşse sükût altındır.” tarzında kuru kuruya değil. Yerinde, zamanında, gerektiğince konuşup, yersiz, vakitsiz, gereksiz sözlerden kaçınmak biçiminde…
Bilge Ruh devam etti sözlerine:
«Her şeyin temelinde onun emriyle gizlenmiş, ince bir düzenle duran hak ve adalet vardır. O, bütün esasların, düzenlerin başladığı yerdedir; gözünüzle gördüğünüz ya da şimdi görmeyip de sonradan göreceğiniz, hiç görmeden bildiğiniz ve şimdi bilmeyip de sonradan bileceğiniz her şeyin temelinde, maddede, fizikte, fizik ötesinde, her yerde, her zaman...  İşte asıl güç odur.
Kararlarınız için düşünüp, sabırla bekleyin. Çünkü gerçek, aslında kolayca bulacağınız yerde, hemen yanı başınızdadır. Ona uzanmak, almak için, alacağınızı önceden hayırla dilemek gerek. Almak için, alacağınız kadarını vermek gerek... Almak için olmak gerek. Noksanlığı görmek gerek. Noksanlığı görmek ise,  yetkinliğe inanmak demek.
Bilin ki, gerçek sözde değil, özde aranır... Nasıl ki sarhoşluğu bilmekle sarhoş olmak arasında fark varsa, gerçeğin sözünü etmekle gerçeği yaşamak farklıdır.»
Bilge Ruh bana bir ikilem yaşatıyordu. Çözemediğim bir ikilem. “Tüm bunların nedeni Tanrı’dır.” mı demek istiyordu, yoksa “Tanrı’yı bilinçte değil bilinçaltında hisset.” mi?
Yoksa her şey, olan ve olması gereken şekilde kendi bilincimizde mi oluşuyordu? Gerçekleri anlayabilmek için, kafamızda öteden beri “gerçek” diye bildiklerimizi silmek, ön yargılarımızla gerçek olmadığını sandığımız âleme mi kaymamız gerekiyordu?
Bu yolculuklar beni kaybolmuşluğa mı, yoksa kaybetmiş olduğum kendimi bulmaya mı götürüyordu, bilemiyordum. Gizli evrenin bu bilinmezlik ve sonsuzluğuyla, kısa yaşamımızın bu küçük evresinde neden bu kadar sıkışıp kaldığımızı sorguluyordum.
Bir yandan da müziği dinlemeye devam ediyordum. Öyle çok renk ve coşkulu anlamlar vardı ki müzikte. Her nota bu hayallerime yeni masallar katıyordu. Bu düşünce ve duygular içinde, çok önem verdiğim, öncelikli tuttuğum akıl verileri ve bilimden koparak, yaşadığım dünyayı aşıyordum.
Bu ne garip duyguydu. Ben benlikten çıkıyor, bedenimin duvarlarını aşıp bambaşka bir âlem içinde genişleyip gidiyordum.
Bunun başlangıcı neredeydi, sonu varsa nerede?
Belki ne başlangıç vardı ne son. Sadece doğum ve ölüm vardı.
Ya ötesi?..


ADAM OLMAK ZOR İŞ AMA BUNUN İÇİN ÇALIŞMAYA DEĞER.


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
9 Yanıt
4754 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 21, 2013, 01:27:45 ös
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
1659 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 08, 2009, 02:36:16 ös
Gönderen: ADAM
1 Yanıt
2424 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 09, 2009, 07:18:08 ös
Gönderen: Prenses Isabella
0 Yanıt
1852 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 10, 2009, 01:43:08 ös
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
1654 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 11, 2009, 05:17:23 ös
Gönderen: ADAM
1 Yanıt
1970 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 12, 2009, 06:34:47 ös
Gönderen: Prenses Isabella
4 Yanıt
2567 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 23, 2010, 11:29:57 ös
Gönderen: Sirius
2 Yanıt
2471 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 24, 2010, 05:11:28 ös
Gönderen: rigormortis
2 Yanıt
3158 Gösterim
Son Gönderilen: Ağustos 27, 2010, 11:18:29 öö
Gönderen: ceycet
5 Yanıt
3059 Gösterim
Son Gönderilen: Şubat 03, 2016, 09:19:47 ös
Gönderen: deha