Ama Ben Sanıyordum ki… 5

  • 0

Ama Ben Sanıyordum ki… 5

Category : Kişisel Bloglar

Konuğumu uğurladıktan sonra kendime bir kadeh daha doldurup koltuğuma kuruluyorum. Bu akşam konuştuklarımızı düşünüyorum.
Her ne kadar beni şaşırtan şeyler yaşamış olsam da, geneli düşünüldüğünde çok yararlı bir sohbet olduğu kanısına varıyorum. 
 Konuğumla ters düştüğümüz hatta onu kızdırdığımı sandığım durumlar geliyor aklıma. Bir an yine içim daralıyor. Fakat çok kısa sürüyor bu. Ben konuğumu kıracak hiçbir söz söylemedim veya saygısız bir tutum takınmadım ki. Bildiklerimi art niyetsiz olarak özgürce dile getirmek de benim özgürlüğüm değil mi?
Yanlış biliyorsam, yanlışımı düzeltmek ona düşmez mi? Mason olan o.
 Bütün bunların yanında üstünde düşünmemi ve araştırmamı istediği şu kavramlar… Bir şeyi işaret ediyor olmalı. Ya da en azından ben öyle sanıyorum. Bilimsellik, akıl ve bilgelik…
 Bu kavramlar bir bütün olarak ele alındığında konuğumla zaman zaman ters düştüğümüz anlarla ilgili içime bir rahatlama geliyor. Öyle ya ben de bu aşamaya gelene kadar kendimce bu kavramları kullandığıma inanıyorum. Araştırırken bilimsel yöntem ve yayınlardan yararlanmaya çalıştım. Elimden geldiğince sadece masonlarca yazılmış olan değil, bunun karşısında yer alan görüşleri savunan kişilerin de yapıtlarını okumaya çalıştım.
 Tüm öğrendiklerimi kendimce akıl süzgecimden geçirip değerlendirmeye çalıştım. Belki zaman zaman daha önce öğrenmiş olduklarımın etkisinde kaldığım ve bu sebeple tarafsız bir tutum sergileyemediğim olmuştur. Fakat bunun için de kendimi suçlamıyorum.
Biliyorum ki ben elimden geldiğince içimde ön yargılardan arınmış bir zihinle olaylara eğilmeye çalıştım. İçimde hep iyi bir niyet taşıdığım konusunda da kendime güveniyorum.
 Ancak şu bilgelik konusu… Belki de asıl kilit buradadır. Araştırmak, bulmak, bilmek… Hepsi tamam da… Eğer bütün bu bilinenler bir de erdemlerle birleşmemişse bilgelik nasıl oluşabilir?
Dünyada bir sürü bilim adamı bir dolu deha var. Yaşayan bilge kişilerin sayısı kaç tanedir acaba? İsteyen herkes bilgiye ulaşabilir. Peki kaçı bu bildiklerini erdemlerle yoğurarak bilge olabilir, bilgi ve erdemlerini insanlığa sunabilir?… İnsanlığa sunmak!… Kendi içimde kendimle yaptığım bu sohbetin beni götürdüğü yerleri hayretle karşılıyorum. Öyle ya; bir bilim adamı bir bilgiye ulaşmış bir şeyi keşfetmiş olabilir. Fakat bilgeliğe sahip değilse bu bilgiyi sadece kendine saklayabilir; sadece kendi çıkarları için kullanabilir. Oysa bilgelik öyle midir? Olmamalıdır. Bilge, bildiklerini insanlık adına ve insanlık için de kullanıyor olmalıdır.
 Bütün bunları düşünüyor olmak çok hoşuma gidiyor. İçim de bir şeylerin filizlendiğini duyumsuyorum.
Görünen o ki, her şey dönüp dolaşıp kişinin içinde, kendiliğinde oluşuyor. Eğer içinizde büyük bir sevgi taşımıyorsanız, bilgeliğe nasıl ulaşabilirsiniz ki? Bilgelik olgusunu yaşayamadıktan sonra, onca şeyi biliyor olmak neye yarar? Sevmek… Evet kendinden başlayarak dalga dalga etrafa yayılan ve giderek genişleyen bir helezon halinde sevgiyi yaşamak ve özümsemek.
 İşin bu tarafını kavrayınca kişinin önündeki bütün engellerin kalkacağını düşünüyorum. Ancak bu bahsettiğim, hayata geçememiş, sözde kalan bir sevgi değil. Nasıl desem?… Yaşıyor olmayı, bu dünyaya gelmiş olmayı sadece var olmuş olmayı bile sevmek gibi bir şey…
 Böyle düşünürken aklıma Yunanlı şair Konstantin Kavavis’in şu dizeleri geliyor:

” Başımıza gelen bütün bu şeyler,
Dünyada olmamaktan daha iyi,
Hem bizim için hasret falan da neymiş ki
Sen orada yıldızlara bakar dalarsın
Ben burada sigaramı yakar dalarım
İşte olur biter”
 Belki yılların çürütemediği dünya durdukça düşünceleriyle var olacak nice bilge, düşünür, sanatçı, bilim insanının ortak noktası budur.
Sevmeyi bilmek ve becerebilimek… Bilgelik için olmazsa olmaz gibi görünüyor.
 Peki içinde sevgiyi barındırması zorunlu olan bilgelik gerçek hayatta nasıl vücut bulur?
Her şeyi kucaklamak kimseye sırt dönmemek… Bilgelik bunu mu gerektirir?… Belki.
Fakat kaçınılmaz olarak onun da karşısında olması gereken kavram ve olgular yok mudur? Mesela bilgelik dogmalara nasıl karşı olmaz?
Ya bir yere veya bir düşünceye çakılıp kalarak hiçbir şeyin değişemeyeceğini savunan bir bilge olabilir mi?
 Bilgelik büyük uğraşlardan sonra ulaşılabilecek bir mertebe midir?
 Bilgeliğin gerçek görevi asıl o zaman başlamaz mı?
 Cesaretten yoksun bir bilgelik düşünülebilir mi? Ya da kendi doğrularından başka bir doğruyu bırakın kabul etmeyi varlığını bile yadsıyan bir bilgelik.
 Bütün bu düşündüklerim, zihnimde kıvılcımların çakmasına sebep olsa da, bedenim buna daha çok dayanamıyor. Göz kapaklarımın ağırlaştığı hissediyorum.
Etrafı şöyle üstünkörü toparlayıp yatak odamın yolunu tutuyorum.

 

 

 


Leave a Reply

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.

Haberdar ol

Yeni yazilardan haberdar olmak icin email adresinizi girin

YAZI ARŞİVİ