Ama Ben Sanıyordum ki… 6

  • 0

Ama Ben Sanıyordum ki… 6

Category : Kişisel Bloglar

Buluşmamızın üzerinden bir hafta geçmeden telefonum çalıyor. Onun sesini duyunca heyecanlanıyorum. Kendime bile itiraf edememiş olsamda tekrar görüşebilmemiz adına şüphelerim vardı. Telefondaki sesi kendisinin de bu görüşmeyi istediğini hissettiriyor bana. Mutlu oluyorum.
Buluşma yeri olarak bu kez o bir yer belirliyor. Daha önce hiç gitmediğim bir yer ama duyumlarımdan rahatça sohbet edebileceğimiz bir yer olduğunu biliyorum.
“Bu kez de sen benim konuğum ol” deyişi çok hoşuma gidiyor.
Sözleştiğimiz saatten daha önce oradayım. Etrafı izliyor, onunla konuşacaklarımı kafamda toparlamaya çalışıyorum.
Biraz sonra fakat sözleştiğimiz saatten önce geliyor o da. Erken davranmış olmakla iyi bir şey yaptığımı anlıyor mutlu oluyorum.
Aynı aydınlık yüz ve ışıldayan yüzle karşılaşıyorum. Dostça el sıkışıyoruz.
– Çok beklettim mi? Erken gelmeye gayret etmiştim oysa. Fakat görüyorum ki sen daha da erkencisin.
– Yok ben de az önce geldim efendim.
– Randevulara sadık olmak çok önemlidir genç dostum. Çünkü ağızdan çıkan her kelime karşındakine verilmiş söz gibidir. Buna eğer dikkat ederse insan hayatının her alanında faydasını görür.
Bu söyledikleri erken gelmiş olmamdan memnun olduğunu anlatıyor bana. Seviniyorum.
– Bir sipariş vermemişsin gördüğüm kadarıyla… Bak itiraz istemem, baştan anlaşalım,konuşmuştuk, bu sefer sen benim konuğumsun…
Çay içmek istediğimi söylüyorum. O da kendisine çay söylüyor.
Çaylarımızı beklerken sevecen bir yüz ifadesiyle,
– Söyle bakalım genç dostum bir önceki görüşmemizde değinmiş olduğum kavramlar üzerinde neler düşündün, ne gibi araştırmalar yaptın? diye soruyor.
Derin bir nefes alıp konuşmaya başlıyorum.
Bu nefes alışım biraz da söyleyeceklerimin onun üzerinde yapacağı etkiyi merak edişimden kaynaklanıyor. Zira bu gün durmaya hiç niyetim yok. Düşüncelerimi özgürce ve açıkça söyleyemeyeceksem, bu hem kendime hem de karşımdakine saygısızlık olacak. Şu bilgelik konusunu düşünürken bunu da çok düşündüm. Çok istediğim bir şeye ulaşabilmek için bazı şeyleri görmezden gelip, bazılarını atlamanın başka nasıl bir açıklaması olabilir ki? Hem buna iki yüzlülük bile denebilir… Yok yok “denebilir” fazla oldu, öyledir.
Ben ne istiyorum? Masonluğa girmek. Masonluk ne istiyor? İyi, doğru ve güzel insanları arasında görmek. Peki susarak nasıl iyi insan olunur? Ya çok sonra bu ertelemiş olduğum düşünceler aklımda iyice yerleşir ve bunları kanıksarsam? O zaman her şey daha sarpa sarmaz mı? İnsan bir yalanı ömrü boyunca nasıl taşıyabilir? Bunu ne kendime ne Masonluğa ne de ” Kardeşim” diyeceğim insanlara yapma hakkım yok. Ama en çok da kendime, ilk önce de kendime yapmaya hakkım yok.
Düşünülerimin bu gün netleşmesini umarak buraya geldim. Ya O’nun tarafından çürütülür ve yerine daha mantıklı düşünceler konulur ya da kafamda bir sürü soruyla ayrılırım bu masadan… Eh! Bu da yalanlarla ayrılmış olmaktan daha iyidir.
Geçen görüşmemizde değinmiş olduğu kavramlar üzerinde düşüncelerimi anlatıyorum uzun uzun. Özellikle ” bilgelik” konusunda söylediklerim hoşuna gidiyor.
Bu arada çaylarımız geliyor. Bir yandan çaylarımızı içerken kaşığıyla ders anlatan bir öğretmenin kullandığı bir cetvel gibi hareketler yaparak.
– İşte bu çok önemlidir genç dostum diyor. Bu nu kavramış olmana çok sevindim. Kutlarım. Eğer erdemlerle bütünleşmemişse tek başına bilgi ve akılda bir işe yaramaz… Eksik kalır. Olayları, olguları, kavramları incelerken kişinin doğruyu bulabilmesi için en çokta buna ihtiyacı vardır. Bilim herşeyi bulabilir, akıl herşeyi idrak edebilir. Fakat bilgelik bunu yorumlar ve anlamlandırır. Dahası bütün bunları insanlık adına ve onun yararına olmak üzere hayatın içine katar. İşte o zaman bilimin ve aklın üretimleri vücut bulmuş olur.
Bu bu söyledikleriyle doğru yolda olduğumu, böyle bir düşünce yapısına sahip birinin karşısında hata yapmaktan korkulmaması gerektiğini hissediyor, rahatlıyorum. Bu rahatlama bana cesaret veriyor.
– Size bir şey sorabilir miyim efendim?
– Tabii ki… Çekinme. Buyur sor.
– Masonluk gerçekten bütün her şeyi bu şekilde ele alır, böyle mi inceler? Yani önemsediği bu kavramları kendi içinde hayata tam olarak geçirebilmiş midir?
– Bunu hangi açıdan soruyorsun?
– Şu açıdan efendim. Bilimi, aklı ve bunun erdemlerle güçlenmiş birleşimi olan bilgeliği bu kadar önemseyen bir kurumun bunu tam olarak en azından üyelerine yaşatacak bir ortamı tesis etmiş olması gerekmez mi?
– Evet öyle. Gereklidir. Masonluk bu dediğini gerçekleştirmek için çalışır. Fakat sana açık olacağım genç dostum. Sen de biliyorsun insanın olduğu yerde sorun ve uyuşmazlık olur. Hatta bir düşünür şöyle demiştir: ” Biz insanların en büyük sorunumuz bu dünyaya insan olarak gelmiş olmaktır.”
Bu samimi yaklaşımı cesaretimi daha da güçlendiriyor.
– Peki Bütün bu kavramları bu kadar önemseyen Masonluk neden insanlar arasında ayrımcılık yapar?
Yüzü biraz asılır gibi oluyor ama, öyle korkulacak düzeyde bir asılma değil bu.
– Şu kadınların Mason olamayacağı konusu değil mi?
– Hayır efendim, sadece o değil, ateistlerin Mason olamayacağı, siyahların Mason olamayacağı, Hristiyanlar dışındakileri kabul etmeyen Masonik kuruluşlar… Dünyanın değişik ülkelerinde uygulanan bir birinden değişik bir sürü kural ve uygulama…
Bir şey demiyor. Bir kez de bundan cesretlenerek konuşmayı sürdürüyorum.
– Daha, yıllardan beri hiç değişmediğine değişemeyeceğine inanılan kurallar. Sürekli gelişmeyi ve ilerlemeyi savunan bir öğreti nasıl olur da değişmeyi kabul edemez? Değişmeden gelişme nasıl olur?
Ondan bir yanıt yok. Kaşığı bırakmış yüzüme bakıyor. Ben devam ediyorum.
– Bana daha da ironik gelen yanı ne biliyor musunuz? Bunun böyle oluşu, bana biraz da Masonluğun kendi ilkelerine bir ihanet gibi geliyor. Bilmiyorum, belki de bütün bunları cahilliğimden söylüyorumdur. Belki de dışarıdan yürütülen düz bir mantık beni böyle düşünmeye sevk ediyordur. Fakat bütün bunlar samimi bir merak ve bir iyi niyetin ürünüdür.
– Şimdi size şunu sormak isterim? Masonluk gerçekte ne ister?
 Butün bunları ardı ardına sıralamış olmam önce onu şaşırtıyor. Fakat hiç sözümü kesmeden dinliyor beni. Yüzünden duygularını tam olarak ele verecek bir ifade de yakalayamıyorum.
Önce bir iç geçiriyor. Sonra belli belirsiz bir tebessümle,
– Bu akşam hava güzel. Çıkıp biraz yürüyelim mi? diyor.
– Tabi ki olur efendim diyorum.
Bulunduğumuz kafe sahilde bulunduğu için bu yürüyüş için çok uygun bir yer. Bu fikir benim de hoşuma gidiyor.
Bütün ısrarlarıma rağmen hesabı o ödemek istiyor.
– Yoo, bu akşam sen benim konuğumsun.
Çaresiz diretmeyi kesiyorum.
Birlikte kafeden çıkıyoruz.
İçimde belli belirsiz tatlı bir endişe hissediyorum


Leave a Reply

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.

Haberdar ol

Yeni yazilardan haberdar olmak icin email adresinizi girin

YAZI ARŞİVİ