Ama Ben Sanıyordum ki… 11

  • 1

Ama Ben Sanıyordum ki… 11

Category : Kişisel Bloglar

İçeri girdiğimde bir uğultu bulutu kaplıyor kulaklarımı. Kafenin içi tıklım tıklım. Burada buluşmak istediğini duyduğumda hissettiğim hoşnutluk, yerini karamsarlığa bırakıyor . Ne gün ama… Havanın da bozacağı tuttu. Herkes kapalı mekanlara atmış kendini. Oysa günlerden çarşamba. Haftanın ortası yani. Güneşli bir havada bu kadar insanı buraya tıkmanın imkanı olmaz oysa ki. Neyse çaresiz katlanacağız. Hem kim bilir, belki o da bu durumdan rahatsız olur ve daha rahat konuşacağımız bir yere gideriz.

 
Buluşacağım kişiyi tanımadığım için, kafenin içine girer girmez ona burada olduğumu haber vermek için cebimden telefonumu çıkarıyorum. Bu heyula içerisinde birbirimizi bulabileceğimizden kuşkuluyum. Telefon daha bir kez çalıyor çalmıyor, karşımda neşeli bir ses.”Köşeye bak köşeye buradayım”.

 
Kafenin köşesine doğru baktığımda bir eliyle kulağındaki telefonu tutup, diğer eliyle bana el sallayan birini görüyorum. Telefondan konuşmaya devam ederken bir yandan da diğer eliyle bana gel diye işaret ediyor. Bu hayhuy içinde olabildiğince hızlı adımlarla ona doğru yürüyorum. Yanına yaklaştığımda hafifçe yerinden doğruluyor. Burnun üzerinde gözlüklerinin bıraktığı iz çarpıyor ilk önce gözüme nedense. Gülen bir yüzle karşılıyor beni. Kendisini tanıtıyor. Bana adımla sesleniyor. İsmimin sonuna bir “cığım” eklemesi çok hoşuma gidiyor.

 
– Ben biraz erken geldim. Bu tarafta yapacak başka işlerim de vardı. Tahminimden erken bitince sen gelene kadar kitap okurum diye düşünerek, başka bir yere uğramadan buraya geldim.

 
Masanın üzerinde duran kitaba gözüm ilişiyor. Adından kuantum fiziği ile ilgili bir kitap olduğunu anlıyorum. Ne kadar da uzak olduğum bir konu!

 
– Ben de elimden geldiği kadar çabuk olmaya çalıştım ama… Görünen o ki ne kadar hızlı davranmış olursam olayım yine de sizden önce burada olamayacakmışım, diyorum gülerek.

 
– Sorun değil. Bu gün seninle buluşacağımız için kendimi buna göre hazırlamıştım.

 
Konuşana ve mimiklerine dikkat edene kadar yaşıyla ilgili bir fikir yürütemiyorum. Görüntüsü öylesine aldatıcı ki. Bulunduğu yaşla gerçek yaşı arasında en az yirmi yıllık bir fark olduğuna kalıbımı basabilirim… Fakat iş mimiklere ve bakışlara gelince kimse yaşını gizleyemez. Ne tuhaf! İnsanların gözlerinin görünüm olarak yaşlanmadığını gözlerin hep gençliğini koruduğunu söylerler. Fakat ya bakışlar. İşte onların biyolojiyle falan anlaşılası bir yanı yok. Yılların getirdiği, dikkatli bir gözlemci için o gözlere öyle izler bırakır ki… Saklanamaz.

 
Nitekim şu anda karşımda oturan kişi için de durum bu. Öyle sağlıklı, öyle zinde bir görünümü var ki… Oldukça yakışıklı olduğunu da söyleyebilirim. Giyim tarzı da bunu destekliyor. Oldukça spor bir kıyafet var üzerinde. Kendi giymiş olduklarıma bakınca, bir üniversite öğrencisinin karşısındaki memur gibi duruyorum sanki. Bu anlaşılmaz duygu içimde bir gülme isteği uyandırıyor. Fark etmemesi için zorluyorum kendimi. – Bana senin biraz ateşli olduğunu söylediler…

 
Bunu deyişindeki kinaye hafiften yüzümün kızarmasına sebep oluyor. Bu halimi anlamış olmalı. Devam ediyor.

 
-Bunu dert etme. Hepimiz kafamızda bir sürü soruyla çıktık bu yola. Zamanla her şeyin netleştiğini göreceksin.

 
– Efendim, aklımda bir çok sorunun olduğu doğrudur. Fakat beni daha da tedirgin eden şey, bu konuda daha fazla şey öğrendikçe bu soruların sayısının daha da artıyor oluşu.

 
– E iyi ya! Ne güzel . Soru olmadan cevap olur mu? Soracaksın, soracaksın ki bir cevap bulasın.
Bu yaklaşımı beni cesaretlendiriyor.

 
– O halde size şunu sormak isterim: ” Masonluğun amacı nedir?… Masonluk nedir?”

 
Bunu söylerken kafamın çok karışık olduğunu hissettirmiş olmalıyım ki, yüzünde bir gülümseme oluşuyor.

 
– Ben bu konuda yeterli fikre sahip olduğunu sanıyordum. Sanki benimle oynuyormuş gibi bir hisse kapılıyorum.

 
– Tabii ki kendimce bir fikre sahibim. Zihnimde oluşmuş bir Masonluk tanımı tabii ki var. Fakat nasıl desem…

 
– Dur dur. Bir şey deme. Önce şu zihninde oluşmuş olduğunu söylediğin Masonluğu bir anlat bakalım. Sohbetimize onun üzerinden devam edelim.

 
Ben hayatım boyunca ön yargılı  olmadım. Ya da  olmadığımı sanıyorum. Fakat şu son söylediklerinde bile içten içe bir alay hissediyorum. Bunun neden kaynaklandığını da bilemiyorum. İçimde bir huzursuzluk hissi oluşuyor. Bu hissi olabildiğince bastırmaya çalışarak konuşmaya çabalıyorum.

 
– Ben Masonluğu kişinin, insanlık adına olabileceği en iyi kişi olması, kendi içindeki potansiyeli en iyi şekilde ve en yüksek düzeyde kullanabilmesini amaçlayan bir yol, bir öğreti olarak görüyorum. Şimdiye kadar yapmış olduğum çalışmalardan öğrendiğim bu… Doğrusunu söylemek gerekirse bunun böyle olduğuna inandığım için bu işe giriştim.

 
-Tespitlerinin doğru olduğuna inanabilirsin dostum. Bunu söyledikten hemen sonra yüzünde muzip bir gülümsemeyle ” Bak bodoslamadan konuya daldık, unuttuk. Ne içeriz?” diyor. Bunu söyledikten hemen sonra yine aynı muzip gülümsemeyle fakat bu sefer daha da abartılı bir şekilde “Eğer biraz daha bir şeyler almazsak, biri gelip bize buranın söğüt gölgesi olup olmadığını soracak. ha ha ha”.

 
Bu halinde bir zorlama hissediyorum. Hani erkek olsun kadın olsun bulunduğu yaşı kabullenemeyen kişilere has, yapmacık bir enerjik görünme durumu vardır ya… Bu hali böyle düşünmeme sebep oluyor.
Ben böyle düşünürken sanki bunu desteklermişçesine bir hareket yapıyor. “Kahve içerim” dememle beraber daha “Siz ne içersiniz” dememe fırsat vermeden sanki aklına çok parlak bir fikir gelmiş gibi bileğiyle havayı savurarak parmak şaklatıyor ve “Ben de” diyor. Der demez de yerinden fırlıyor. Bulunduğumuz kafe masaya servis yapılmayan, herkesin alacaklarını kendisinin aldığı bir yer. Bu hareketi beni rahatsız ediyor fakat hamle yapacak fırsatı da bulamıyorum.

 
Az sonra üzerinde kahvelerimizin ve küçük bir kurabiye tabağının bulunduğu bir tepsiyle dönüyor.

 
– Efendim, zahmet oldu size.

 

– Ne zahmeti canım. Rahat ol. Ne diyorduk?… Hah! Evet, arkadaşım Masonluk konusunda düşündüklerin, yani kafanda oluşan Masonluk tanımı doğrudur.

 
– Fakat efendim böylesine bütün insanlığı kucaklayan bir felsefesi olan düşüncenin bu ayrılıkçı uygulamaları neden?… Hani dilim varmıyor ama neredeyse dogmatik bir yaklaşım seziyorum. Bunun düşünsel değil kurumsal bir sorun olduğunu düşünüyorum.

 
– Ne ayrılıkçılığı? Ne dogması?… Masonluk bu saydıklarının tam karşısında yer alır. Masonluk ayrılığı değil birleşmeyi, dogmayı değil gelişimi ve değişimi, savaşı değil barışı savunur. Böyle düşünmene neyin sebep olduğunu anlayamadım.

 
– Peki şu kurumsal olarak dünya üzerindeki Masonluğun yaşadığı görüş ayrılıklarını nasıl açıklarsınız? Şu ” muntazamlık” konusu mesela… Kadınların mason olamayacağı konusu… Başka bir yerde siyahilerin mason olamayacağı konusu… Bu sonuncusu gerçi biraz yumuşamış diye duydum son zamanlarda ama korkarım ki onun üzerinde de politik baskı var. Amerikan başkanı değişince ne olacağı belirsiz. Bunun gibi bir sürü ayırım… Bütün bunlar neden peki? Bütün bunlar Masonluğun felsefesiyle çelişmiyor mu?

 
– Bak bu konuda da yanılıyorsun. Dünya üzerinde Masonluğun ayrılığı diye bir durum söz konusu değildir. Dolayısıyla Masonluğun felsefesiyle de ters düşen bir durum yoktur. Haa, eğer gerçek Masonluğun, yani bizim Masonluğumuzun, kendilerini mason olarak tanımlayan diğer kurumları tanımayışını kastediyorsan durum değişir. O zaman konuyu baştan ele almak gerekir.

 
-Sizi dinliyorum efendim.

 
– Bir kere bir kişinin veya bir kurumun kendisine mason demesi onun mason olduğunu göstermez. Yani şimdi sen gitsen ve ” gece yürümeyi sevenler derneği” diye bir dernek kursan ve desen ki, bu derneğin üyeleri mason olarak tanımlanırlar ki bunun önünde yasal hiçbir engel yoktur, yapabilirsin, bu şimdi o derneğin veya üyelerinin mason olduğunu mu gösterir? Hayır göstermez.

 
Önündeki kurabiyelerden bir tane alıp ısırıyor. Kahvesinden de bir yudum alıyor ve devam ediyor.

 
– Yani arkadaşım, Masonluk bir tanedir ve aramızda ayrılık falan da yoktur. Diğerleri olsa olsa Masonculuk oynuyor olabilirler.

 
– Anlıyorum… Peki bu durumu ülkemiz özelinde ele alabilir miyiz? O zaman kafamı gerçekten karıştıran durum daha da netleşiyor. Ülkemizde aynı oluşum içerisinde doğup daha sonra çeşitli anlaşmazlıklarla ayrılmış mason kurumları var. Şimdi siz diğerleri içinde az önce söylediklerinizin geçerli olduğunu söyleyebilir misiniz? Yani onlarda mı Masonculuk oynuyor?

 
– Kesinlikle öyle. Dediğim gibi Masonluk tektir ve bir tanedir.

 
– İşte burada tıkanıyorum ben. Yani bir gün önce kardeşim diye kucakladığınız birisini, bir gün sonra nasıl yadsıyabilir, nasıl yok sayabilirsiniz? Bu nasıl ve neye göre yapılabilir?

 
– Bu Masonluğun evrensel kurallarına göre yapılır. O kurallar ki hiç değişmemiş ve değişmeyecektir.

 
Bunu söylerken sesindeki buyurgan tını canımı sıkıyor. Kendimi tutamıyorum.

 
– Bu kuralları kim koymuştur? Bunlar hiç mi değişmemiştir? Hem sonra Masonluk bir kişiye veya bir kuruma istenildiği zaman verilip istenildiği zaman söküp alınabilecek bir rütbe midir? Oysa ben bu kuralların geçmişte değiştiğini hatta bunun tek bir kerede bile değil çok kere olduğunu okumuştum.

 
Bu üstüne gidişim onu rahatsız etmiş olsa gerek. Fakat  geri adım atmıyor.

 
– Bu kuralları kimin koyduğundan çok, kimin kabul ettiğine bakmalıyız. Kimse kimseyi silah zoruyla bir şeyi kabul etmeye zorlamıyor. Ayrıca evet, Masonluk bir kişi veya kurumdan sökülüp alınamaz fakat kurallara uymayanlar bu özelliklerini kendiliğinden kaybederler.

 
– Peki şöyle sorayım efendim: Bir gün sizin değişemeyeceğini söylediğiniz bu kuralları koyanlar, bu kuralardan her hangi birini değiştirecek olsa, düşünceniz ne olur? Bunun karşısında durabilir misiniz? Yoksa bu değişikliğe uğramış bu yeni kurallar da bir daha değişime uğrayacakları zamana kadar değiştirilemez olarak mı kabul edilecek?

 
Sesimdeki rahatlık beni bile şaşırtıyor. Bunları söylerken hiçbir huzursuzluk duymuyorum. Fakat onun için aynı şeyi söyleyemem. Sanki huzursuzlanıyor.

 
– Bak arkadaşım. Ben burada Masonluğu tartışmak için değil onu anlamana yardımcı olmak için bulunuyorum.

 
– Yani tüm bu kafamı kurcalayan şeyleri irdelemek istiyor olmakla hata mı ediyorum?

 
– Hayır hata etmiyorsun fakat bakış açının da doğru olduğu söylenemez. Bir kere en baştan başlayalım. Masonluk bir intizam kurumudur. Gerçek kuvvetini de buradan alır. Bu durum hem ulusal hem uluslar arsı boyutta böyledir. Birbirini tanıyan, birbirileriyle iyi ilişkiler içinde bulunan kurumların ve kardeşlerin yapacakları çalışmaların daha da verimli olacağı kuşkusuzdur. Bu şekilde elde edilecek kuvvet ve kat edilecek yol daha da fazladır. Mesela ben yurt dışında yaptığım çalışmalarda oralardaki kardeşlerimden nasıl yardım ve destek gördüğümü anlatamam. Bu bile tek başına bir şeydir. İyi bir şeydir.

 
– Efendim bu dediklerinize diyecek bir şey olamaz. Bunlar bana göre de iyi ve güzel şeylerdir. Fakat bütün bunları yaşamak adına izlenen yolda bana hatalı geliyor. Yani sırf bu düzen yürüsün diye Masonluğun din, dil, ırk, cinsiyet gibi farklılıkları gözetiyor olması… Bunlar yetmezmiş gibi bir de belirgin tanımı olan bir inanç sahibi olma koşulu… Ne bileyim, çelişkili geliyor bana. Anlayamıyorum.

 
Yüzünün aldığı şekil kızdığını düşündürüyor bana. Haksız da çıkmıyorum.

 
– Bak arkadaşım, ben elimden geldiği kadar açıklayıcı bir şekilde sana anlatmaya çalıştım. Biliyorum ki benden önceki görüşmelerinde de bu konu hakkında fikir alışverişinde bulundun. Bütün bunlardan sonra hala kavrayamadıysan, bu senin sorunundur. İşte Masonluk tam da sana anlatıldığı gibi… Senin anladığın gibi değil, sana anlatıldığı gibidir. Masonluk budur ve böyledir…

 
– İşine gelirse yani?

 
– Evet aynen öyle. Hem sonra daha dur bakalım. Önüne halılar sermiş bekliyoruz sanki seni. Aramıza katılmak isteyen sensin…

 
Bunu söylerken sesindeki sinirli ton çok belirginleşiyor. İçimdeki rahatlığa hala bir anlam veremiyorum. Fakat artık bu konuşmayı uzatmanın yersiz olduğunu gerçeğini de kavrıyorum. En azından kafamdaki düşüncelerin somutlaşmış halini göstermesi açısından da bu konuşmanın yararlı olduğunu düşünüyorum.

 
– Bana zaman ayırdığınız ve anlattıklarınız için çok teşekkür ederim efendim. Eğer sizin için sakıncası yoksa izninizi isteyebilir miyim?

 

-Müsaade senin arkadaşım.

 
Bunu söylerken bir yandan ayağa kalkıyor. El sıkışıyoruz. Gözlerinde “Aldın mı ağzının payını” dermiş gibi bakış yakalıyorum.

 
– İyi günler diliyorum efendim.

 
– İyi günler.

 
Kafeden çıkıp, sanki hep aklımdaymış gibi hızlı adımlarla karşıdaki markete yürüyorum. Kasap reyonuna gidip görevliye boşuna meşgul edildiğini düşündüren bir gramajda ciğer sipariş ediyorum. Sıkılgan bir tavırla hazırlıyor. Marketten çıkıp yine hızlıca karşı kaldırıma geçiyorum.

 
– Gel bakalım güzellik, gel buraya.

 
Elimde bir şeyler olduğunu anlıyor ama yine de önlemli olmayı bırakmadan şüpheci adımlarla yaklaşıyor bana. Elimdeki paketi açıp  ciğerleri önüne serdiğimde gözlerinin parladığını görüyorum. Kafeye girerken mırlayarak paçalarıma sürtünen kedi iştahla yemeğini yerken ensesini okşamama bile izin veriyor. Bir süre onu seyrediyorum… Şimdilik Masonluğu boşver. Sen yaşama bak! İnsanmış, hayvanmış diye ayırt etmeden. Her birinin ötekine verebileceği desteği esirgemediği bir dünya. Hiçbirinin gerekmedikçe ötekine saldırmadığı. Hepsinin barış ve mutluluk içinde yaşadığı.

 
Ben şimdi mutluyum.

 
Masonlar da mutlu olmalı, tüm insanların ve tüm toplumların mutluluğunu arıyorlarsa eğer.


1 Comment

Zeynep A.

04/02/2013 at 4:25 pm

Bu serinin hiç kuşkusuz en beğendiğim yazısı.. Çünkü gerçekçi..
Yanlış zaman,tecrübesizlikler,asilik ve kaybediş..tıpkı bir stres mülakatı gibi 😉 kendimden birşeyler buldum sanki:)

Leave a Reply

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.

Haberdar ol

Yeni yazilardan haberdar olmak icin email adresinizi girin

YAZI ARŞİVİ