Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: ROMALILARIN DÜNYASI -8 (SON)  (Okunma sayısı 1411 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Aralık 15, 2009, 02:00:26 ÖS
  • Seçkin Üye
  • Uzman Uye
  • *****
  • İleti: 7281
  • Cinsiyet: Bay



Öbür Dünyalık Din Bu Dünyalık Oluyor


2. ve 3. yüzyıllarda Hıristiyanlara resmen zulmeden Marcus Aurelius, Decius, Valerianus, Diocletianus gibi imparatorların yanı sıra, onlardan daha toleranslı davranan imparatorlar da olmuştur: Alexander Severus ile Licinius Gallienusgibi...

Arenalarda Hıristiyanları aslanlara parçalatma gibi kıyımlar, bilinen şeylerdir.

Araştırmacı tarihçiler, aslında Tanrı uğruna ve din yolunda eziyet çekerek “şehit olma” gibi istekler yüzünden bu kıyımlara birçok Hıristiyanın da çanak tuttuğunu belirtiyor.

Daha sonra, Hıristiyanlık Roma’nın resmi devlet dini olunca, Kilise babaları tarafından bu konuda tam bir “din şehidi” (martyr) edebiyatı yaratıldığı da söylenir.

Mesihin çocuklarına kıyasıya zulmeden imparatorlar görülmüştür ama özellikle Hıristiyanlığın etkisini artırdığı dönemlerde bundan büyük üzüntü duyanlar da vardır.

Suriye kökenli ve “Sol Invictus” adlı bir kültün inançlısı olan İmparator Elagabalus, Helen Güneş Tanrısı Helios’u kendisine ön ad olarak alıp, adını “Heliogaba” biçimine dönüştürmüştü. Bir yandan Suriye kökenli tanrı Baal’i en büyük tanrı olarak ilan ederken, diğer yandan kendi tapınağında Hıristiyanlara da tapınma olanağı sağlamıştı.  Oğlu Suriye doğumlu İmparator Alexander Severus ise, İsa’nın büstünü doğrudan kendi dua yerine koydurtmuştu.

Dolayısıyla, her ne kadar 2. yüzyılda bazı Hıristiyanlar sırf Hıristiyan oldukları için idam edilmişse de, günümüz tarihçileri, aslında bunların sayısının abartıldığını, belirtildiği ölçüde çok olmadığını söyler.

O dönemde Hıristiyanlık adına ortaya çıkan ve imparatorlara hitap edilerek yazılmış olan “Apologia” (Savunmalar) genel adlı metinler, bu dinin Roma için nasıl bir tehlike taşıdığını ortaya koyar. Bunların kapsamında, bir gün kendilerinin egemen duruma geçeceği, o gün gelince devlet âyinlerinin yasaklanacağı açık seçik bir şekilde yazılıydı. Özellikle Suriyeli Tatianus adlı Hıristiyan din adamının yazdığı “Logos Pros Hellenas” (Helenlere Bir Hitap) adındaki yapıtta, içinde yaşadığı uygarlığa karşı duyduğu sönmez kin yansımıştı.

Sonuçta Hıristiyanlar, bu davranışlarına neden olan inançları uğruna şehit olmayı kabul etti.

Romalılar da devleti ve toplumu Hıristiyanların yıkıcı etkisinden korumak için, onların hakkında sürekli kovuşturma yapmak zorunda kaldı.

Hıristiyanlara karşı düşmanlığın ilkin halk arasında yayılması, Roma’nınkine taban tabana zıt bir yaşam biçim ve anlayışı getirmelerinden ötürüdür. Hıristiyanlık yalnızca Roma İmparatorluğu’nun her köşesine yayılmak, her çeşit halk tabakası içine sızmakla kalmıyor, Kilise kurumlaşması ile Roma hukuk düzenini bir yana iten ikinci bir hukuk düzeni de geliştiriyordu. Alman tanrı bilimci Adolf von Harnack’a göre; Hıristiyanlık bir din olarak herhangi bir hukuk yaratmayabilirdi; çünkü manevi yani öbür dünyalık bir dindi. Ne zaman ki bu dünyayı kendisine amaç edindi; ister istemez bir hukuk düzeni kurmak zorunda kaldı.

Ralph Turner’a göre ise; Kilise’nin kendine özgü bir hukuk düzeni kurması, onu devletle çatışmaya sürüklemişse de, devletle işbirliği etmesine de yarar sağlamıştır.

3. yüzyıl başlarında Aziz Tertullianus gibi Kilise babaları, «Bir insanın ilk ve en yüce bağlılığı Tanrı’ya aittir. Hiç kimse haksız bulduğu bir yasaya boyun eğmek zorunda değildir.» diyerek, Hıristiyan topluluğunu, davalarını sivil Roma mahkemelerine başvurmadan, kendi aralarında ya da Kilise mahkemelerinde çözmeye yüreklendiriyorlardı. Böylece toplum düzenini kökten sarsacak hukuki ve siyasal bir ikilik baş gösteriyordu.


Din Şehitleri


Hıristiyanlık yandaşı araştırmacılar, Romalı putataparlara duydukları büyük nefret nedeniyle ilk şehitlerin betimlenmesi sırasında, gerçek ile gerçek dışını birbirinden ayırmakta pek titizlik göstermemiştir.

Kilise tarihini ayrıntılı olarak incelemiş olan Origenes, şehit sayısının pek az olduğunu belirtir. Verdiği bilgiler, Roma’nın yeraltı gömütlerinden çıkarılarak onca kiliseyi dolduracak kadar sayıları abartılan şehit ve aziz sayısına yaklaşmaktan çok uzaktır. Yazdıkları, hayranlık uyandıran serüvenleri ile birçok kutsal romanın konusu olan Hıristiyan şehitlerine ilişkin kurguları tek başına çürütmeye yeterlidir.

Origenes’in 3. yüzyılın Katolik şehitlerinden sayılan Aziz Denise’in özel tanıklığı ile onaylanmış bulunan anlatımına göre; İmparator Diocletianus’un dehşetli zulüm döneminde bile İskenderiye’de Hıristiyan dinini kabul ettikleri için yalnızca 10 erkek ve 7 kadın ölüm cezasına çarptırılmıştır.

Kilise tarihini dikkatle izlemiş olan Caisareialı Eusebius “Ekklesiastike Historia” adlı yapıtında, topu topu 9 piskoposun ölüm cezasına çarptırıldığını, Filistin’de öldürülen Hıristiyan sayısının da öyle abartıldığı gibi olmayıp, yalnızca 82 kişi olduğunu yazmıştır.

Övülme gereksinmesini okşayan bir güdü olmasından ötürü, “şehit” adının bir ün gibi sürüp gitmesi çoğunlukla din şehidi olmak için can atan Hıristiyan inanırların yürekliliğini artırmıştır. Kilisede her yıl onların erdemleri, çektikleri acılar anılmış, bu anmalar sonraları tapınmaya bile dönüşmüştür.

Romalı yargıçlar, inancını açıkça söyleyen Hıristiyanlara en ağır cezaları vermeyip, hapis cezasıyla yetinmekteydi. Bu Hıristiyanlar, hapisten çıktıktan sonra yarı kalmış şehitlikleri ve inatçı kararlılıkları nedeniyle birtakım onurlar elde etti. Dindar kadınlar, bu yarı-şehitlerin bağlandığı zincirlerin bıraktığı yara izleri üzerine dudaklarını sürmek için önlerinde sıraya giriyordu. Kimlikleri kutsallaşıyor, sözleri dilden dile dolaşıyordu. Dayanıklılık ve gözüpekliklerine borçlu oldukları bu üstünlüğü, çoğu zaman boş gururları ve düzensiz tutumları ile kötüye kullandılar.

Şehitlerin sayısı böylece aşırı biçimde artmış, buna karşın Hıristiyanlığın yayılması uğruna gerçekten acı çeken ve ölenlerin sayısı sınırlı kalmıştır.

5. yüzyıl başlarında Tarihçi Sulpicius Severus tarafından anlatılanlara bakılırsa; Hıristiyanların çoğu, piskoposluk makamına getirilmektense şehit olmayı yeğlediğini söylerdi.

1.yüzyıl sonu ya da 2.yüzyıl başlarında zincire vurulmuş halde Asya kentlerinden birer birer geçirilen Antakyalı Aziz Ignatius tarafından yazılmış mektuplar, insanda birtakım değişik duygular yaratır. Aziz Ignatius, Romalıların acımasından nefret etmekte, kendisine hiç acınmamasını, bağışlanmamasını, arenada şehitlik kazanarak bu tacı giymesine engel olunmamasını dilemektedir. Ölümünü sağlayacak yaban hayvanları kızdırmak ve harekete geçirmek istediğini de sözlerine eklemektedir.

Onun istediği bu tür yüreklilik gösterilerinden çoğu, ondan sonraki şehit Hıristiyanlarca eyleme de konulmuştur. Aslanları öfkelendirmiş, cellâtlarını ellerini çabuk tutmaya teşvik etmiş, alevlere sevinçle atılmış ve en kıyıcı işkencelerin altında bile zevk ve hoşnutluk belirtileri göstermişlerdir.

Çoğu kez de kiliselerin güvenliğini sağlamak üzere yönetim tarafından konulan engel parmaklıklarını zorlayan Hıristiyanlara rastlanmıştır. Suçlanacakları bir şey bulunmadığı durumlarda, birtakım suçlamaları kendileri yaratmıştır. Bilerek kurallara aykırı davranışlarda bulunup, hep birlikte mahkemelerin çevresinde panik yaratmış, kendilerini mutlaka mahkûm edecek kararı hazırlamaya, yasaların belirleyeceği cezaların en ağırına çarptırılmak için yargıçları âdeta zorlamışlardır.

Dinsel bağlılığın yarattığı bu tür akıl almaz özel durumlar, bir süre sonra aklın denetimine girdi. Kilise’nin iş bilir ve akıllı yöneticileri, Hıristiyanların bu çoğu yersiz ve gereksiz kahramanlıklarını kısıtlamak zorunda kaldı. İnananlar da yaşamı hor görmekten vazgeçmeye başladıkça, yaşamlarındaki sıkıntılar azalmaya yüz tuttukça, “şehitlik onuru”na karşı daha duyarsız ve isteksiz hale geldiler. Artık şehit olma onuruna erişmektense yaşamayı, uzak ve akla gelmeyecek bir yere kaçarak gizlenmeyi, ortalığın yatışmasını beklemek gibi bir kolaylıktan yararlanmayı yeğliyorlardı. Nitekim akla uygun bu tür davranışlar, kısa zamanda yüksek aşamalı papazlarca da onaylanıp, inananlara Kilise’nin genel tutumu olarak bildirildi.

Böylece o dönem içinde din şehitliği çekiciliğini yitirdiyse de önceki Şehitler (!) kendilerini Hıristiyanlığı tarihine birer efsane olarak yazdırdı.


Dönmeler ve İki Yüzlüler


Roma’da eyalet valilerinin, öteden beri uygulanan ve “libellum” diye anılan bir tür “gerçekleme belgesi” satma yetkileri vardı. Bu belgeler, üzerinde adı yazılı olan kimsenin yasalara uygun davranışlar içinde bulunduğu ve Roma tanrılarını kutsal saydığını belirtmekteydi. Bu belgenin sahtesini yaptırmayı beceren zengin Hıristiyanlar, jurnalcileri susturarak güvenli bir ortam içerisinde dinlerinin gereklerini yerine getirebiliyordu. Zulüm ve işkence altında kalan birçok “sıradan Hıristiyan” ise, herkesin gözü önünde dinlerini inkâr etti. Hıristiyanlığı bırakmış olduklarını, günlük ağacı yakıp Roma tanrılarına kurbanlar sunarak içtenlikle kanıtlama yoluna gittiler.

Hıristiyanların arasında, daha ilk uyarıda ve yargıçların ilk teşvikinde uyum gösterenler olduğu gibi, daha geç ve birkaç işkenceden sonra yeniden putataparlığa dönenler de vardı. Bu gibiler, tanrıların sunaklarına doğru ilerlerken sevinçli gibi görünüyorlarsa da, aslında çektikleri vicdan azabı bakışlarından okunuyordu.

Korku yüzünden eski dinlerine dönenlerin bir bölümü, tehlikenin azalması üzerine kilise kapılarına yeniden doluşuyor, Hıristiyanlıktan vazgeçerken gösterdikleri istek ve sevinci bu dine yeniden alınmaları için de gösteriyorlardı.

Geniş bir devlet yönetimi içerisinde Hıristiyanların yargılanıp cezalandırılması, bu bağlamdaki genel hüküm ve kurallara karşın çoğunlukla zanlının tutumuna, zamanın koşullarına, yöneticilerin davranışlarına bağlı kaldı. Hıristiyanlığın uygulamaları, kimi zaman putataparların bağnazlık dolu öfkelerini dürtükleyebiliyordu. Dikkatli ve akıllıca davranan ise fırtınayı atlatabiliyordu. Çeşitli nedenler, eyalet yöneticilerini, yasaları tam uygulamaya zorladığı gibi, bunları yer yer gevşetmeye de eğilimli kılabiliyordu.

İlk Hıristiyanlar, imparatorluğun çeşitli bölgelerinde yaşanan birtakım şiddet olaylarının her uygulanışında, çekip gördükleri acılardan yakındı. Ne var ki Kilise tarihindeki ünlü 10 işkence, 5. yüzyılın Kilise yazarlarınca saptandı. Bunların özelliği, 10 sayısının seçiminde, Mısır’ın on felâketi ile “Apokalips’in on boynuzu” arasındaki koşutluklara, ustalıklı bir seçimle, bir tür simgesel gönderme yapılması amaçlanmıştı. (Yuhanna İncili’nin Vahiy bölümünün 13. âyetinde, denizden çıkan ve Apokalips canavarı adı verilen  7 başlı 10 boynuzlu canavarın her boynuzunda farklı kötülükler taşıdığı yazılıdır.)

Bu geçici zulüm ve işkenceler, yalnızca inananların gayret ve disiplinini artırmaya yaradı. Aşırı sertlik dönemini, uzun barış ve güvenlik dönemleri izledi. Kimi hükümdarların ilgisiz kalıp, birçoğunun da toleranslı bir tutum benimseyişi, yasayla izin verilmemiş olsa bile halkın da katıldığı olumlu hava, giderek Hıristiyanların dinsel görev ve törenlerini gizli gizli bile olsa yapmalarına olanak sağladı.

Kilise güçlenince, din şehit ve gazileri için tam bir gizem edebiyatı yaratıldı: Yaraları birdenbire iyileşiveren aziz şehitler, kopan organları mucizevi bir tarzda yeniden oluşan dindarlar gibi... En saçma sapan eylemler, Kilise’nin şanı olarak gösterildi. Bunlar, saf ve her şeye kolayca inanan topluluklarca hayranlıkla anılır oldu.


Bu seriye burada son verelim ama şunu da ekleyelim: Hıristiyanlar, putataparların onlara yapmadığı boyutta işkence ve zulmü birbirlerine uygulamıştır. Roma Kilisesi, hile ile ele geçirmiş olduğu imparatorluğu şiddet kullanarak sürdürmüştür. Hükümdarların kişisel çıkarlarını Kilise’nin çıkarlarına bağlaması ile, kılıç ve ateş dinsel silahların saçtığı teröre destek vermiştir. Sonraki yüzyıllarda binlerce insan, sırf Kilise’nin onaylaması üzerine yok edilmiştir. Sırası geldiğinde bunları da anlatacağım.

Romalıların Dünyası adlı bu diziye son verirken, şunu sormak isterim: Dünya yüzünde asıl büyük toleranssızlık örneğini veren ve kıyımlar yaratmış olanlar kimlerdir?... Romalılar mı yoksa imparatorluk parçalandıktan sonra Orta Çağda bu ulusun resmi dini haline getirilmiş olan Hıristiyan dininin bağnazları mı?

Bir başka başlık altında göreceğiz.




ADAM OLMAK ZOR İŞ AMA BUNUN İÇİN ÇALIŞMAYA DEĞER.


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
4 Yanıt
2968 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 27, 2009, 10:58:11 ÖÖ
Gönderen: Prenses Isabella
0 Yanıt
1450 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 26, 2009, 04:18:57 ÖS
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
1328 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 28, 2009, 03:40:31 ÖS
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
1835 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 08, 2009, 12:24:17 ÖS
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
1524 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 09, 2009, 12:42:14 ÖS
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
1363 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 10, 2009, 12:22:51 ÖS
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
1631 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 11, 2009, 03:02:13 ÖS
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
1324 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 12, 2009, 12:43:46 ÖS
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
1476 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 13, 2009, 08:36:06 ÖÖ
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
1865 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 14, 2009, 03:17:33 ÖS
Gönderen: ADAM