Masonlar.org - Harici Forumu

 

Gönderen Konu: ROMALILARIN DÜNYASI - 1  (Okunma sayısı 1790 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Aralık 08, 2009, 12:24:17 ÖS
  • Seçkin Üye
  • Uzman Uye
  • *****
  • İleti: 7280
  • Cinsiyet: Bay




Romalılar deyince, kuşkusuz bugünkü İtalya’nın başkentinde oturanlardan söz etmiyoruz. Bu sözcük, çok daha geniş ve farklı kapsamda olmak üzere iki ayrı anlama gelmek üzere kullanılır.

Bunlardan biri, M.Ö. 7. yüzyıl başlarından 4.yüzyıl sonlarına dek varlığını sürdürmüş olan Roma İmparatorluğu’dur. 395 yılındaki bölünmeden sonra Batı Roma İmparatorluğu’nu niteler.

Batı Roma İmparatorluğu ve sonrasından söz edilince, Roma sözcüğü Katolik Kilisesi ile özdeşleşir. Günümüzde ise artık onun yerine “Vatikan” demek gerekir. Vatikan, coğrafi olarak Roma kentinin içindedir ama başlı başına bir devlettir.

Latince kökenli “amor” sözcüğü, hiç felsefesine girmeden ve pek basit olarak “sevgi” anlamına gelir. Bu sözcük “Roma”nın tersten okunuşu olduğu için, kimileri, - demagojik bir yaklaşımla- şöyle demiştir:

«Roma, sevgiyi tanımaz. Sevginin karşıtıdır.»

Bu, Roma’nın her iki anlamı için de söz konusudur ama bu deyişteki yüklenme özellikle Katolik Kilisesi’nedir.


Hıristiyanlık Öncesi Roma


Günümüzün Batı toplumlarınca, Antik Helen uygarlığının mirasçısı olduğu, bir bakıma bu uygarlığın ardılıymış gibi kabul edilen Roma dünyasında, din-devlet-yurttaş ilişkileri aslında Antik Helen çağı ile birlikte incelenebilir. Ancak Batı dünyasında ilk büyük kültür krizine yol açan ve toplumsal yapıyı etkileyen Roma dönemini, ayrı bir konu olarak incelemek de olanaklıdır.

Antik Helen uygarlığında olduğu gibi, Antik Roma’da da politika alanındaki çeşitli güç kavgalarına karşın, kültür uğraşılarının dinsel ve siyasal bir baskıya uğramaksızın özgürce geliştiği görülür. Helen dünyasında olduğu gibi Roma dünyasında da düşünce ve vicdan özgürlüğü bir sorun değil, bir olgu, bir gerçek olarak kabul görmüştür. Bunun bir sorun biçimine dönüşmesi Hıristiyanlıkla birlikte başlar.

Ancak bu konuya doğrudan Hıristiyanlık ile başlamak doğru olmaz. Önce, Antik Helen uygarlıklarında olduğu gibi Antik Roma’da da dinin ne denli önemli olduğunu görmemiz gerekir.

Antik Roma’da Din

İlk Çağın diğer toplumlarında olduğu gibi, Roma’da da dinin, toplumsal düzeni pekiştiren tinsel bir dayanak olduğu düşüncesi egemendir. Helen çoktanrıcılığının bir benzeri olan Roma dininde, ne kutsal yazılara, ne dogmatik bir dizgeye ne de Kilise benzeri bir kurumlaşmaya rastlanır. Çoktanrıcılığın başkent Roma ve başlıca eyaletlerdeki rahiplerinin, çoğunlukla soylu ve namusuyla zengin olmuş ailelerden gelme olduğu görülür.

Bu soylu rahipler, çoğu zaman kutsal oyunları giderini kendileri ödeyerek düzenler; ülkenin yasa ve geleneklerine bağlı kalarak, atalarından kendilerine miras kalmış törenleri ciddiyetle yönetirlerdi. Görev çevreleri kendi kentleri ve tapınaklarıyla sınırlı olduğundan, aralarında yönetim ya da disiplin ile bağlantılı herhangi bir ilişki yoktu.

Roma toplumunda din, bireysel bir tapınma ve ahlâk dizgesi olmaktan çok, belli bir sivil kurum ya da toplumsal töreydi. Yapısı uyarınca Helen çoktanrıcılığından daha da toleranslıydı. Ne de olsa Helen çoktanrıcılığı, küçük birimler biçimindeki sitelerin ulus diniydi. Küçük siteler, kendi toplumsal düzenlerini korumak için daha tutucu olmak zorundaydı. Oysa Roma, bünyesinde çeşitli uluslar, etnik gruplar bulunan geniş bir imparatorluktu. Ulus dininin içyapısı gereği toleranslıydı ama siyasal barışı sağlamak için imparatorluğun tüm yabancı dinlere toleranslı davranmak zorunluluğu bu içsel tolerans ile birleşince, ortaya gerçekten dinsel bakımdan toleranslı bir yapının çıkması kolaylaşmıştı.

Bir araştırmacı, «Roma, dünyanın tüm tanrılarına tapmıştır.» demiş... Doğru!... Roma İmparatorluğu sınırları içerisinde sayısız inanç ve mezhep yaşamaktaydı. Süregelen çeşitli inanç ve tapınmalar, onlara saygı duyan halklarca bir “hak” olarak algılanırdı.

Romalı yurttaş, “Irmak Tanrısı” olarak saygı duyduğu Tiberis’in kızgınlığını yatıştırmak için dua ettiğinden, Nil’in ayaklarına kapanıp bu ırmağın iyiliklerine teşekkür eden bir Mısırlıyı hor görmezdi.

Roma’da ne kadar “erdem” kavramı varsa bir o kadar da tanrı ortaya çıkmıştı. Yeri gelmiş, erdemsizlik de düşünülmüş, “kötülük tanrıları” adına bile sunaklar yapılmıştı. Her sanat, her zanaat, her meslek, göklerde yaşayanlar arasından bir koruyucuya bağlanmış, bunların simgeleri imparatorluk içindeki çeşitli ülkelere yayılarak tanınmıştı. Uluslar, inançları arasındaki ilişkilerde dikkatli ve birbirlerine karşı toleranslı davrandıkları için, dinsel ayrılıklar aralarındaki barış ortamının bozulmasına yol açmıyordu.

Dinsel bakımdan barışın egemen olduğu bu ortamda, çoğu zaman bir Helenli, Romalı ve bir yabancı, hepsi aynı tapınakta, her biri ayrı olmak üzere kendi tapınmalarını rahatça yerine getirebilirdi. Romalı vatandaşlar, tapınma biçimlerinin farklı olmasına karşın ve ayrı adlar altında da olsa başkalarının tapındığı tanrılardan da medet umabileceklerine inanırdı.

Roma, fethettiği yeni topraklarda yaşayan ulusların tanrılarını kendi tanrıları içine katmakta sakınca görmediği gibi, bundan yararlanmasını da bilmişti. Genişleme döneminin başlamasıyla birlikte ilkin Helen tanrılarını, ardından Akdeniz doğusu eyaletlerinin fethedilmesiyle birlikte oradaki tanrıları da (bu arada hem Baal hem Yehova’yı) kendi tanrıları arasına koymayı becermişlerdi. Sonraki yıllarda Anadolu’da Friglerin tanrıçası Kybele’yi, İran-Anadolu kökenli tanrı Mithra’yı kendi tanrılar arasına almakta hiç sakınca görmemiş, böylelikle Roma Panteonu’ndaki tanrı sayısı hayli artmıştı.

Romalılar, yabancı tanrılara saygı göstermekle de kalmayıp, duruma göre onlar için tapınaklar kurmuş, Roma Pantheonu’na heykellerini dikmişlerdi. Kuşkusuz ilk sırayı Baş Tanrı Jüpiter almaktaydı. Ne var ki aynı pantheonda diğer birç ok kültürün tanrısı da yer almaktaydı. Siyasal egemenler bu çeşitlilikten çoğu kez yararlanmasını bilmişti.

Kybele

Roma’ya ilk ulaşan Doğulu tanrıçalardan biri, seçkin yöneticilerin isteği üzerine, Anadolu tanrıçası Kybele oldu. Kartacalı Anibal ile yapılan savaş sırasında, kehanet kitaplarında yazıldığı söylenen bir deyiş uyarınca Magna Mater (Büyük Ana Tanrıça) kültü Roma’ya getirildi. Kâhinlere göre, Magna Mater kente gelirse Roma kurtulacaktı. Kybele simgesi törenlerle Frigya’dan getirtilerek özel bir tapınağa yerleştirildi ve rahiplerin korumasına bırakıldı. Ancak kehanetin gereklerine uyulduktan sonra, ötesine gereksinme kalmadı.

Roma halkı, onlarca yıl boyunca Kybele’yi daha çok tuhaf doğulu giysiler giyen, günümüzde Hare Krişnacıların Batı dünyasının kentlerinde dolanmaları gibi, zil, tef, flüt ve korno müziği eşliğinde sokaklarda geçit törenleri yapan rahipleri aracılığıyla tanıdı. Bu âyinlerde kan, isteri ve kendi kendini sakatlamayı içeren ritüeller uygulanırdı. Roma’nın doğu sınırlarının ötesinden gelen diğer dinlerin çok sayıda yandaş çekmeye başlamasıyla birlikte ise, Kybele âyinlerinin ciddi havası yok oldu.

Diyonisos - Baküs

Birkaç yıl sonra Kybele’yi Helenlerin (daha doğrusu Fenikelilerin) Diyonisos adlı tanrısı izledi. Erken çağlarda ithal edilen tanrılar arasında en dikkat çekici olanı, bağ ve bağbozumu tanrısı Diyonisos; zamanla Bacchus (Baküs) adını alarak şarap ve coşku tanrısı oldu. Diyonisos kültü, Anibal’e karşı verilen savaştan kısa bir süre sonra ortaya çıkmış ve bir süreliğine hoşgörüyle karşılanmıştı.

Bu kült, başlangıçta, hiçbir sakıncası olmayan, saygın evli kadınlar tarafından yönetilen ve üç yılda bir yapılan bir kadın şenliğiydi. Sonra, “tanrısal esin” bahanesiyle, her şey değişime uğratıldı. Törenlere erkekler de kabul edilir oldu. Şenlik, gecenin karanlığında ayda beş kez yapılmaya başlandı.

Bu gecelerde tüm duygusal ve ahlâki kısıtlamalar unutuluyordu. Çılgına dönmüş kadınlar, saçları rüzgârda uçuşarak çığlık çığlığa Tiber Nehri’ne koşup ellerindeki meşaleleri suya sokuyor ve sonra âdeta mucizevi bir biçimde hâlâ yanmakta olan meşaleleri sudan çıkarıyorlardı. Meşalelerin ucuna sürülen neft ve kükürt nedeniyle suyla sönmez hale gelen alevler, ortama sanki bir mucize gerçekleşmişçesine bambaşka bir hava katıyordu. Gözü dönmüş, çılgın ve ellerini ayaklarını denetleyemez hale gelmiş erişkin erkekler, çömezlere yani zorla baştan çıkardıkları yirmi yaşın altındaki gençlere saldırıyordu. Bu çığırından çıkmış, ahlâk dışı ilişkilerin yaşandığı şenliklerde, yazgısına direnen her çömez için doğal sonuç ölümdü.

Baküs ayinlerine katılarak bir tür sırdaş olan kişilerin, cinayet, yalancı tanıklık ve vasiyetlerde ya da benzer belgelerde sahtecilik gibi suçlar işledikleri öne sürüldü. Bundan sonra, Baküs’e açıkça tapınmak, en fazla üç kadın ve iki erkek içeren gruplar dışında yasaklandı. Bu konu çok önemli görüldüğünden, Senato, M.Ö. 186 tarihli bir bildirgeyle, Roma hukukunun uygulanmadığı bağımlı devletlerden de bu konudaki işbirliği istedi.

Afrodit - Venüs

Baküs kültü, tümü arasında Roma yöneticilerinin dikkatlerini ilk kez çeken olmuştu. Oysa doğu sınırlarında kümelenmiş başka yabancı tanrı ve tanrıçalar, özellikle Roma’daki yabancı köleler arasında saygı görmeye devam ediyordu. Helen kültürüyle erken dönemlerde başlayan ilişki, Roma Panteonu’na renk ve sıcaklık katmaya, kendilerine tapanlarda aşırı heyecan uyandıracak kadar insanî tanrılar sokmaya başladı.

Başlarda, -Ceres yani Demeter’den önce- Romalıların tarım tanrıçası olan Venüs, Helenlerin ateşli aşk tanrıçası Afrodit ile bir tutularak, ulusun annesi, evliliğin koruyucusu bir tanrıça kılığına sokuldu. Venüs, ilerdeki yıllarda; kanları olimpiyat oyunları ile kızıştırılmış müşteriler bulmak amacıyla, kentin varoşlarındaki imparatorluk muhafızları ordugâhında ya da yarımadanın hemen her kentinde bulunan kötü kokulu genelevlerde toplanan fahişelerin koruyucusu oldu.

Venüs için her yıl şenlik yapılırdı. Evli kadınlar ona Nisan ayının ilk günü tapınırdı; kadın ve erkek fahişeler ise ayın 23’ünde.

Benzer biçimde, bir zamanlar büyüme ve bereketin koruyucusu olan Roma tanrısı Liber de, Helen tanrısı Priapos’un bazı özelliklerini aldı. Liber, genellikle, seksin yanı sıra fethi, direnci ve nazara karşı korunmayı da temsil eden bir fallus simgesiyle betimlenirdi. (Fallus sözcüğü Helenceden gelmedir. Latincesi “büyülü ruh” gibi bir anlamı olan fascinum’dur ve çoğu sözlükte günümüzdeki etkileme, büyüleme, hayran bırakma anlamına gelen “fascinate” sözcüğünün kökeni olarak gösterilir.)

Baküs ile Kybele’yi Mithra ile Baal, Mısır kökenli İsis, Serapis ve diğerleri izledi. Mithra öncelikle askerler, İsis ise öncelikle kadınlar arasında tutundu.

Hele İsis... İşte o başlı başına bir olaydı. Öyle ki, kadın düşmanları, dişisel erotizmi tümüyle İsis’e yükledi.

M.S. 19 yılında geceyi İsis ile bağlantılı tanrı Anubis ile birlikte kutsal bir ilişki içinde geçirdiğini sanarak, kendini çapkın bir erkeğin yatağında bulan saf bir genç kızın başvurusu üzerine aradıkları fırsatı ele geçiren yöneticiler, bu kez İsis kültünü de ortadan kaldırmak için eyleme geçti. İsis rahipleri çarmıha gerildi ve ona tapanların çoğu, İmparator Tiberius’un «İklim yüzünden ölmeleri durumunda kimse onları özlemez,» dediği, sineklerle kaplı Sardunya adasına sürüldü. (Kaynak: Flavius Josephus, “Jewish Antiquites”)

Augustos

Yeni dinler, Roma’nın ahlâkî ve siyasî anlayışını tehdit ettiklerinde karşılaştıkları zulüm dönemleri dışında, her şeye karşın sürekli ilerledi.

Erken tarım topluluklarının en belirgin özelliklerinden biri olan “yeniden doğuş” mitine dayandıkları için, hepsinin birçok ortak yönü vardı. Tanrıları acı çekiyor, ölüyor, gömülüyor ve sonra diriliyordu. Törensel erginlenme ve ruhun temizlendiği münzevilik dönemlerini içeriyorlardı. Kendilerininkinin tek tanrı olduğunu öne sürmeseler bile, aslında hepsinde “tek bir tanrı”ya tapınılıyordu. Eski Roma dininin çok sayıdaki tanrılarının aksine tek tanrı üzerindeki bu vurgulama, Hıristiyan tektanrıcılığına giden yolun açılmasına katkıda bulunmuş olabilir.

Yeni dinler ayrıca bireysel dindarlığı, eski inançlara körü körüne uyarak kendini adama ve erdem yoluyla ulaşılacak bir kurtuluşu vurguluyorlardı. Renk ve müzik, kendinden geçmeler ve özveri dönemini izleyen tinsel huzur, geleneksel dine fazla önem vermeyen kadınlar için büyük bir çekicilik taşıyordu.

Yeni ve farklı bu Doğu dinleri, anlamsız yaşamlara, sahte de olsa bir anlam katıyor; sıkıntı içindeki zihinleri, “bir yere gider” gibi görünen yollara yöneltiyordu.

İşsiz güçsüz kadınlar, her zaman Hıristiyan Kilisesi’nin en az eleştiren ve onun en gayretli destekçileri olmuştur. Bu belki de Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğu’na hücumundan hemen önce etkili olan Yakın Doğu dinleriyle bağlantılı bir alışkanlıktı.

Roma İmparatorluğu’nun iç huzurunu ve devlet yönetimini etkilemedikçe, hemen her inanç dizgesi toleransla karşılanıyordu. Sonraki yıllarda Augustosların da tanrılar arasında yer almasıyla birlikte Panteon, tanrı açısından hayli zenginleşti.

Tanrılara karşı yapılan saygısızlıklara karşı pek yaptırıma gidilmezdi. Örneğin İmparator Tiberius, imparator-tanrı Augustos’a yapılan bir saygısızlık üzerine şöyle demişti:

«Tanrılara karşı yapılmış eylemlerin öcünü almak gene tanrılara düşen bir görevdir.»

Acaba bu söylemiyle Tiberius, bedeni toprağa karışmış olan Augustos’un öç alma özelliğini yitirmiş olduğunu mu, yoksa Panteondaki aslında cansız heykellerin bu işi yapamayacaklarını mı söylemek istemişti?... Belli değil.

Bunlara bakılınca, dinde toleransın ilkin Roma’da gerçeklik kazandığı söylenebilir. Bu toleransın doğmasında, Roma ulus dininin toleranslı oluşu kadar Roma devletinin, devlet yararı açısından takındığı tutumun katkısını da göz ardı edilemez. Roma devleti, “Pax Romana” olarak anılan Roma’nın barışını tehlikeye düşürmedikçe, her külte ve inanca göz yummaktaydı.

Roma’nın eğitim görmüş üst düzeydeki yurttaşları için devletin resmi dinine inanmak ya da inanmamak pek önemli değildi. Onlara kalırsa din, eğitimden geçmemiş halk yığınlarını uslu tutmak için önemli bir araçtı. Üstelik bazı Helen kökenli tarihçiler, Roma egemenlerinin halk için yararlı olan bazı boş inançları üretme işinde de pek de usta olduklarını övünerek anlatır. Ünlü düşünür Cicero, dinin, birtakım dogmalar içerse bile “toplumsal bir araç” olduğu için zorunlu sayılması gerektiği üzerinde durmuştur.


Tüm bunlardan anlaşıldığına göre; Romalıların başarısının anahtarı TOLERANS idi. İzleyen bölümde bu olgu üzerinde biraz daha durmak isterim.


ADAM OLMAK ZOR İŞ AMA BUNUN İÇİN ÇALIŞMAYA DEĞER.


 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son Gönderilen:
4 Yanıt
2860 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 27, 2009, 10:58:11 ÖÖ
Gönderen: Prenses Isabella
0 Yanıt
1388 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 26, 2009, 04:18:57 ÖS
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
1286 Gösterim
Son Gönderilen: Kasım 28, 2009, 03:40:31 ÖS
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
1471 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 09, 2009, 12:42:14 ÖS
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
1316 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 10, 2009, 12:22:51 ÖS
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
1580 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 11, 2009, 03:02:13 ÖS
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
1278 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 12, 2009, 12:43:46 ÖS
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
1417 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 13, 2009, 08:36:06 ÖÖ
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
1807 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 14, 2009, 03:17:33 ÖS
Gönderen: ADAM
0 Yanıt
1354 Gösterim
Son Gönderilen: Aralık 15, 2009, 02:00:26 ÖS
Gönderen: ADAM