Category Archives: Kişisel Bloglar

Biraz da Sanat: Kuşlar Gibi Özgür Olmak

———-

Pedagoglar gösteriyor ki yaklaşık  iki yaşımız itibariyle özgürlüğümüze düşkün olmaya başlıyoruz. Hatta üç yaşındayken bu düşkünlük on sekiz yaşla kıyaslandığında çok daha baskın geliyormuş.

On sekiz yaşında insanın üç yaşına göre edindiğini bilgi elbette çok daha fazla. Bu sebeple üç yaşın özgürlükçü davranışlarının ağır basması bana normal geliyor.

Çünkü tam da o yaşlarda bir kızım var. Bir de on sekiz yaşı geçirmiş olan bir bünyem…

On sekizimde ne kadar haklarım ve özgürlüğüm konusunda titiz davrandıysam da bakıyorum ki kızım benim on sekiz yaşımdan çok daha cesur ve çok daha dikkatli…

“Ben” diyor, gerisi onu hiç ilgilendirmiyor.

Bu durum bana bir kimliği anımsatıyor. Bu denli kendine güven, bu denli kendine göre düşünme biçimi; “ben-ci-llik” diye adlandırılsa da aslında kendini başkalarına beğendirme kaygısının olmayışı olarak baktığımızda farklı bir tablo çıkıyor karşımıza.

Bencil insan ile kendine güvenen insan arasındaki ince çizgi, yine şu meşhur VELİ – DELİ örneğini anımsatıyor.

Aradaki fark nedir?

Bencil insan, çıkarlarını gözetirken başkalarına verdiği zararı düşünmez. Bu zararı görse de görmezlikten gelir.

Kendine güvenen insan ise özgürlük düşkünü biridir ve kendine zarar verilmesini istemediği gibi başkalarına da zarar vermemeye dikkat eder.

İnce çizgi bu.

Bencil insanların sonu diktatörlükte biter ki halk arasındaki kendi çapında diktatörler “zalim” diye tanımlanmıştır. Kendine güvenen insanlar için ne yazık ki halkımız özel bir sıfatlama bulmamış…

Cesur, delikanlı, mert gibi kelimeler aslında kendine güvenen kişinin niteliklerini tam olarak karşılamaz.

Kendine güvenen insanın cesur olduğu yerler vardır ancak çoğunlukla sabırlıdır.

Delikanlı olduğu yerler vardır ancak çoğunlukla sakindir.

Mert olduğu yerler hep vardır ancak çoğunlukla açıksözlüdür. Yani dürüsttür. İnsanlar arasında fitne çıkaran boş laf konuşan bir kişi değildir.

Bencil kişi ise çıkarları uğruna insanları birbirine düşürmeyi pek sever. İki kişinin iyi geçiniyor olması bencil kişiye batar. İster ki herkes birbirini yesin ve o istediği gibi sırıtsın alttan alttan. İstediği gibi atını sürsün ovalara, yaylalara…

Ancak bu mutluluk, bencil insan için helal midir?

Değildir.

Çünkü onun o gülüşünde yüzlerce, binlerce insanın gözyaşı kan gibi akmıştır onun ekmeğine…

Bencil insanların çocukları da bu haram lokmadan payını alır ne yazık ki…

Ve işte soy dedikleri bu yüzden önemlidir.

Haram lokma, bir insanı değil bir soyu sopu bile lanetlemeye yeterlidir.

Bir ulusu, bir dünyayı… Mahvetmeye başlı başına yeterlidir.

Özgürlük bağımlısı insanların bencil kişiler tarafından sevilmiyor olması da helal – haram arasındaki ezeli kavgayla doğrudan ilintilidir.

Elbette ki bu söylediklerime bağlı olarak teröristlerin bir özgürlük savaşçısı olmadığı anlaşılmıştır.

Yandaşları da…

Arkalarındaki de…

Önündeki de…

Yedikleri haram lokmanın hesabını hayata ödeyeceklerdir.

Çünkü hayat, sanat anlayışı gelişmiş bir mekanizmadır.

Ve sanat, denge üzerine kurulu ince bir yaşam biçimidir.

Görüşmek dileğiyle


Biraz da Sanat: Gökyüzü Herkesindir

————

Gün gelir

Hesaplar değişir…

Gün gelir…

Balıklar ölür…

Gün gelir…

Her şey unutulur…

Gün gelir…

Soldan havuza girenler sağdan çıkıverir…

Gün gelir…

Zülfü Livaneli bir yazı yazar gazetede, Türk halkını “ikna etmek” için…

Sağda solda “Turkey” de nereden çıktı? Türkiye’nin adı yabancı söylemde “Turkia” olarak yazılmalı ve söylenmelidir. Turkey, ABD’de dalga unsuru olarak “hindi” anlamında aşağılamak için kullanılıyor. Turkey ibaresi Turkia olarak değiştirilsin gibi sesler yükselince…

Milletvekili Zülfücüğüm de alır kalemi eline…

Der ki : “Ne var bunda kızacak? Biz de Hindistanlılara hindi diyoruz ama onların sesi çıkmıyor.”

Okuduklarıma inanamıyorum.

Keza biz Hindistanlılara hindi demiyoruz, Hint diyoruz.

Hintli diyoruz.

Ama hindi demiyoruz.

Zaten Hindistandaki hindiyi de bir tek milletvekili Zülfü Livaneli görmüş. Bu hindiyi daha önce kimse görmedi, tanımıyor.

Neden?

Çünkü hepimiz biliyoruz ki, Türkçe’de bazı sessiz harfler var ki bunlar yumuşar veya sonradan gelen harf ve eke göre sertleşir. Bu durumda Hindistan kelimesini incelediğimizde t harfinin yumuşayarak d harfine dönüştüğünü görürüz. Hintistan demek dili zorladığından gramerimiz bu tür yumuşamaları hoş ve kabul görmüştür.

bin – başı = bimbaşı, on – başı = ombaşı da yazılırken n harfiyle okunurken m harfiyle ifade edilen nadir durumlu kelimeler.

Velhasılı bunca yılın Hintlisi de sevgili Zülfü Livaneli’nin, herkesi, aynı gökyüzü altına sığdırma çabalarının iyimserliği esnasında hindiye dönüşüverdi.

Ne diyelim…

Gün gelir…

Bu da gelir…

Bu da geçer…


Biraz da Sanat: Yaratıcılık

—————-

Okuldayken “Endüstri ve Tasarım” dersimizin ödev konusu yeni bir kamera tasarımıydı. Ben ve Musa haricindeki tüm arkadaşlarımız var olan kamera çeşitlerinin ya düğmesini ya mercek görüntüsünü değiştirerek, kendi projeleriymiş gibi hocamıza sundular.

Hocamız ise bu projeleri çok beğendi, bol bol not vererek ödüllendirdi.

O zamanlar, cep telefonlarının henüz icat edilmediği veya ülkemize gelmediği yıllardı. Ben de televizyon ile kumandanın anlaşma şeklinden yola çıkarak  dağcılar için bir kamera sistemi yaptım.

Kameranın görüntüsü muhteşem! Yani çok şık! Bildiğiniz dağcı gözlüklerinin cam kısmında hareket edebilen mercekler tasarladım. Kayıt cihazını kemere sabitledim. En önemli kısmı ise şu: Kumandayı, elinize oturan bir mekanizma ile yapıyorsunuz. Ancak ince ayrıntı, düğmelerin içeri basık şekilde olmasında saklı. Yani ipe tutunan dağcının elleri, istemediği bir komutu kamerasına vermiyor. Ne zaman muhteşem bir görüntü almak için kendini sabitliyor, işte o zaman ilgili komutları vermek için kumandasını tuşluyor.

Bu çok şık ve ileri seviyedeki kamera sistemimi o kadar beğendim ki bugün bile içimde sevgisi mevcut.

Fakat aynı sevgi ve beğeniyi hocamızdan göremedi. Açıklama ise şu: İşçilik iyi fakat proje sönük. Bu proje uygulanamaz. O kumanda o kayıt cihazıyla nasıl konuşacak? O mercekler o kadar işlevi (zoom in – out) nasıl yapacak?

Cevabım şu oldu: Onu mühendisler çözecek, ben değil…

Aradan yedi yıl geçti. Hürriyet gazetesinde tam sayfa bir haber yayımlandı. Okuyunca içime hançerler saplandı dersem yalan olmaz. Çünkü adamın biri bir kamera yapmıştı. Proje, benimkinin aynısı. Ancak görüntü,  kırılmış dökülmüş bir robotu andırıyor. Bir de hedef kitle dağcılar değil, askeriye.

Askeriye bu kamerayı seve seve kabul etmiş ve kullanıma almış. Evet, Türk Ordusundan bahsediyorum!

Bugün askeriyede kullanılan bu proje için hocam bana 30 puan vermişti. O da kronik işçilik notumuz. Yani ne tasarım var, ne proje var… Sadece işçiliğin şık olduğunu o da kabul etmiş ve işçiliğime tam not vermiş.

Mezun olduğum yıllarda Kadıköy’e gittim, bir işim vardı. Oradan da Taksim’e geçtim. Taksim’den de Bakırköy’e. Her üç mekânda da o gün dikkatimi dijital ekranlar çekti. O zamanlar dijital ekranlar, renkli lambalarla yapılıyordu.

Hemen bir proje ürettim, gidip noterden proje onayını aldım.

Dijital reklam panoları yapmak için kolları sıvadım. Proje hazır, yazılım yok. Yazılım için fellik fellik dolandım. O arada çaktırmadan LCD televizyonu bile icat etmişim. Çünkü projede şöyle diyordum: “Belediyelerin ve kapalı alanda satış yapan alışveriş merkezlerinin kendilerini daha iyi ifade edebilmeleri açısından, tek merkezden yönetilecek reklam platformu için kullanılacak ekranlar özel üretilmelidir. Televizyon üreten firmalarla görüşülüp büyük ebatlara sahip, ince ekranlı televizyon yapmaları istenmelidir.”

Ancak bir yazılımcı olan ve yardım istediğim abim, bana şöyle dedi: “Tabi ya! Bir tek senin kafan çalışıyor! Yapılabilir bir şey olsaydı zaten şimdiye kadar çoktan yaparlardı! Yok! Niye? Çünkü şu an bunu yapacak bir sistem yok!”

“Yapalım işte, proje burada, ne yapacağımız yazıyor!” diyorum ama kendim dinliyorum sadece…

Kendi kendime düşünmeye devam ediyorum, dijital fotoğraf makinelerinin blouetooth aygıtı olmalı, çekilen fotoğraf başka aygıtlara anında gönderilebilmeli…

Kamera cihazlarının internete girebilme özelliği olmalı…

Telefon SIM kartlarının bilgisayarda da tak – çıkar da halinde bile çalışabiliyor olması gerekir…

Böyle uzuyor da uzuyor düşüncelerim… Günü geliyor hepsi bir bir uygulanmaya başlanıyor ve ben kendimi yiyorum.

Yaratıcılık esasına dayalı fikirlerin adam gibi ele alınacağı bir ülkem olmadığı için kendimi yiyip bitiriyorum.

Görüşmek dileğiyle,


Biraz da Sanat: Redakte Edilmemiş Kitaplar

—————–

Ortalarda dolaşan rakamlara göre yüzde doksan dokuzu Müslüman olan ülkemizin kutsal kitabı Kuran, ilk iki emrinde bilindiği gibi şöyle diyor:

Oku. Yaz.

Uğur Mumcu da benzer bir söylemle halka aynı tavsiyede bulunuyor:

Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz.”

Peki, halkımızdaki durum nedir?

Fikir çok ancak okuyan yok.

İlginç olan ise şu: Yazan çok!

Peki, okumadan edinilen bu fikirler, yazıya dökülüyor da ne oluyor?

Okuyan mı var?

Elbette ki yok.

İşte bunu bilen “yazarların rahatlığı” kitaplardaki redaksiyon eksikliğini de gündeme getiriyor. Hem yazan kişi redaksiyon  masrafına girmiyor, hem de yayınevi…

Yeni yeni şiir yazmaya başlayan gençlerin tipik davranışı olan “kitap bastırma” huyları da bu duruma eklenince, ortada redaksiyonsuz kitaplar yığını oluşmaya başlıyor.

Genç şairlerin şiirlerini redaksiyondan geçirmeye karşı duruşları ise ayrı bir tartışma konusu: “Şiirlerimin saflığının bozulmasını istemiyorum.”

Saflıkla gramer arasındaki doğru bağı kuramayan genç şairlerimizin tutkulu hareketleri bir yere kadar anlaşılır ama yaşını başını almış ve yazmaktan para kazanmaya başlamış “yazarlar”ın redaksiyonsuz kitapları hiç bir şekilde hoş görülmez.

Bu köşe yazarları için de geçerlidir.

Her gün gazetelerde halkın karşısına çıkan köşe yazarları, kullandıkları tek aracın dil olduğunu unutmamalıdır. Dilin önemini de…

Kalemi eline alır almaz yarım saat içinde hâlâ daha redaksiyona gerek kalmayacak kadar düzgün yazı yazma alışkanlığı edinememiş yazarların ise yazarlığını konuşmak bile istemiyorum. Kaldı ki böyle yazarlar bile yazdıklarının redaksiyondan geçmesi gerektiğini bilirler.

Bir yayınevi sahibi eski dostumun elinden düşmeyen sözlükler gözümün önünden hiç gitmez. Bir kaç dile birden hakim olan bu kişinin entellektüel seviyesi ise hayal edilemeyecek bir yerlerde dolaşıyor. Buna rağmen elinden sözlüğü düşürmeyen bu kişi, bana hayatımın en büyük görgüsünü kazandırmıştır.

Kaldı ki bu kişi sadece bir yayınevi sahibi, kitap yazmıyor. Sadece yayımlıyor.

Peki, bu kişinin derdi ne?

Elbette ki redaksiyon, yani doğru – düzgün dil.

Redaksiyondan geçmemiş her kitap, dil duvarından çıkarılan bir tuğladır.

Redaksiyondan geçmemiş her yazı, kültür mozaiğinden çıkarılmış minik bir taş parçasıdır.

Redaksiyondan geçmemiş tüm cümleler, beyinlere nizamsızlığın kelime kelime kazınmasıdır.

Dili olmayan, nizamı bozuk bir millet olmanın sonuçları ise bugün gördüklerinizden çok kötü sonuçlar doğuracaktır.

Görüşmek üzere


Biraz da Sanat: Çeviri Mantığı

——————–

Üç yaşına girmek üzere olan kızım sayesinde bir kulağım çocuk televizyonlarında ve dolayısıyla kullanılan dilde. Daha da doğrusu çevirilerde…

Kızım bir ara “kes şunu” gibi bir söze takıldı. Bebekleriyle oynarken sık sık bu ifadeyi kullanıyordu ve ben, kızımın öğrendiklerinde yüzde doksan dokuz payım olduğunu bildiğimden kendimi yoklamaya başladım. Ben kızıma kızıyor muydum? Ben kızıma böyle mi kızıyordum? Ben kızıma neden böyle kızayım ki?

Hayır, konunun benle bir ilgisi yoktu. Bunu gayet iyi biliyordum ve yapmış olduğum süzgeç sayesinde benim dilimde “kes şunu” diye bir ibareye de yer yoktu. Peki, “kes şunu” bizim hayatımıza nasıl girmişti?

Cailou denilen çizgi kahraman, kibar yollu olsa da Gilbert’a “kes şunuuu” diyordu. Daha da kötüsü tüm yabancı çizgi filmlerde “kes şunu” çok sık kullanılan bir ifadeydi. Hangi çizgi filmi açarsanız açın, karşınıza bir yerde mutlaka “kes şunu” çıkıyor.

Madem öyle, o halde ben de CD alayım, biraz kontrolüm altında olsun şu dil meselesi diye; ama ne göreyim? Rapunzel‘in ilerleyen sahnelerde sevgilisi olacak kişi Flygen Rider da Pascal’a “kes şunu” diyor!

İngilizcem sular seller gibi olmadığından “kes şunu”ya karşılık gelen ibareyi kestiremedim. Ancak yetişkinlerin filmlerinde de “lanet olsun” diye çevrilen bir kalıp olduğunu çok öncelerden anlamış durumdayım.

Çünkü Türkçe‘de “lanet olsun” diye bir kalıp yoktur. Bunun yerine “Allah belanı versin!” deriz. Şayet Anadolu’nun iç kesimlerindeysek “toprak başına” deriz. Ama lanet olsun demeyiz. Çünkü böyle bir kalıbımız yok.

“Kes şunu” diye de bir kalıbımız yok ama çocuklarımız bunu duyarak, bilerek büyüyorlar. Dili, dil bilmeyen çevirmenler tarafından öğreniyorlar.

Bu çok kötü!

Çevirmenlerin yabancı dilden önce kendi dillerini bilmeleri gerektiğini düşünüyorum. Hatta bu konuda ısrarcıyım. Kendi dilini bilmeden yabancı bir dil öğrenenlerin ise çeviri yapmamaları gerektiğini düşünüyorum. Hatta bu konuda da ısrarcıyım.

Saçma sapan dil kullanan günümüz gençliğinin “kapiş“lerini “kanka“larını daha yeni yeni anlamaya başladım. Çocuklar, dillerini bilmediklerinden; kökü olmayan “ucubik” bir dil yaratmaya başladı. Keza onların da kendi dil ihtiyaçları var.

Dil bilimcilerimizin konuya dair büyük günahları ayrı bir yazı konusu. Ancak çocuk kanallarına alınan çevirmenlerin itina ile seçilmesi gerektiğini çok iyi anlamış durumdayım. Umarım kanal sahipleri veya yöneticileri de bunu anlayabilir.

Bir çevirmeni işe alırken, küçük bir sınav yapmayı çok mu lüks buluyorlar diye de düşünmekten kendimi alamıyorum. Vereceksin eline içinde “kes şunu” gibi yabancı ibareli yapılarının olduğu metni, bakalım nasıl Türkçeye çevirecek diye de oturup bakacaksın. Türkçeye çevirmenin, kelime kelime karşılığını bulup çeviren kişinin “çevirmen” olmadığını o gelen kişiye anlatmaları lâzım. Çocuk madem bir iş yapmak istiyor, o halde düzgün yapsın. Yaptığının yanlış olduğunu bilmiyorsa, doğruyu bulması da hayli zaman alır. Tabi onu işe alan kişi de bu bilgilerden yoksunsa…

O zaman bu, çok daha kötü!

Çeviri, kısaca şudur: Bir dilde anlatılmak istenen ifade, çevrilen dilin özelliklerine göre aktarılır. Çoğunlukla bu, kelime kelime çeviri yapmaktan çok uzaktır. Cümlenin genel yapısına bakılır, genel ifade yakalanır ( ne demek istiyor) ve ilgili dile, o dilin özellikleri ve nükteleri nispetinde aktarım yapılır.

Örneğin “La ilahe illellah” cümlesinde Arapça’dan kelime kelime çeviri yaparsak “Yok ilah, kesin Allah” demek zorunda kalırız. “Kes şunu” buna benzer bir çeviridir.

Ancak “İlah yok, sadece Allah var” dediğimizde hem Türk dilinin özelliklerini gözetmiş oluyoruz hem de çeviri yapmış oluyoruz.

“Allah’tan başka ilah yoktur!” demek ise kötü çevirmenliğin başka bir boyutu. Çünkü bu cümledeki anlam, cümlenin kedisinde olan anlamdan farklı. Oysa ki çeviride anlam asla değişemez. Kural işte budur.

Kendimce “kötü çevirmenler” için yeterli bir tenkitte bulundum sayıyorum ve kendi omuzlarımdan yükümü attım sayıyorum.

Darısı vicdan sahibi çevirmenlerin başına.

Görüşmek dileğiyle


Biraz da Sanat: Ritm ve Orkestra

———————–
Her ne kadar müzikle ilgili bir başlık gibi görünse de aslında bugünkü konum sosyolojik bir içeriğe sahip.

Okula henüz başlamış çocukların bile bildiği ritm, matematiksel anlam taşıyan tekrarları ifade eder. Evet, en kaba taslak haliyle ritm budur. Kalbin ritmik atışı da belli bir periyot içerir, müzisyenin elinin darbukada inip kalkması da…

Konu şu ki; bu ritmik hareketlerin bir amaca yönelik olmasıdır. Bu amaç, orkestra içinde özünü bulur diyebiliriz.

Tek başına bir darbuka, tek başına bir kalp kadar anlamsızdır aslında.

İnsanların en güçlü dürtüsü olan “çoğalma”nın tabii sonucu mudur orkestra oluşturmak yoksa tavuk ve yumurta hikayesini anımsatan bir ikilem midir, bilemem. Ancak bir insanın yaşadığı topluma dair ritmik bir uyum sağlamasını anlatmak istiyorum.

Başına buyruk gidenlerin, belli bir sınır ve çerçeveyi reddedenlerin “özgürlükçü” anlayışlarındaki yanlışlık üzerinde durmak istiyorum.

Toplum, bilindiği üzere iki kişinin olduğu yerde başlıyor. Tek kişi olmak, bireysel bir durumu ifade ediyor. İki kişi ise bir toplumu, en azından toplumun başladığı yeri ifade ediyor.

O halde ahlak kurallarını yabana atmamak gerektiğini düşünüyorum.

Elbette ki bu gereklilik bir teslimiyet, sorgulamadan emme basma tulumba gibi kafa sallamak anlamına gelmemelidir. Zaten toplum olarak uç sınırlarda yaşıyor olmamız değil midir bir lafı anlatırken bile en uç taraftaki olumsuzluğu anlatmak istemediğimizi de sözlerimize ekleme gereksinimimizi doğurtan.

Oturup sıradan insanlar olarak düşündüğümüzde falan filan gruplar için hep olur olmaz sözler söylemeyi; olmadık yakıştırmaları yapmayı pek severiz. Oturup ismi çok da önemli olmayan herhangi bir grup için bile bu tür yorumlar yapmamış biri var mıdır aramızda? Ben bu sayının neredeyse “sıfır” olduğunu düşünüyorum.

Ancak bu grupların bir amaç uğruna, gözünü karartmış olarak yürümelerinin anlamı üzerinde hiç birimiz durmayız.

Terör gruplarından tutun da din gruplarından çıkın; aslında tüm gruplar belli bir ritmi oluşturmuş orkestralardır. Çaldıkları müziği beğenirsiniz, dinlersiniz dinlemezsiniz o ayrı bir konu. Ancak sizin de o ritme karşı koyacak bir orkestranız var mı? Asıl önemli olan konu budur.

Bizler, başkalarının ritimlerini ve orkestralarını kâh beğenip göklere çıkarmış kâh beğenmeyip ateşlere atmış bir ecdadın çocuklarıyız. Ancak kendi ritmimize gelince; kalbimiz, nedense hep başka vücutlarda atmak zorunda kalmış bir zavallı olmuştur. Çünkü kendi kalbimizin yaşayacağı sağlam bir vücudu ayakta tutmaktan aciz kaldık.

Gerçek bu. Beğenseniz de beğenmeseniz de gerçek bu!

Bizim kalbimiz, başkalarının vücuduna endeksli yaşamak zorunda kalmış ama işin en kötü tarafı beynimiz…

Aklımızı ve beynimizi bir kez olsun kendi kafamıza koyup düşünmeyi beceremediğimizden, kendi elimizi de kendi vicdanımıza koyup bir  sorgulama yapamaz insanlar güruhu olmuş durumdayız.

Kendi ritmini oluşturmanın, avaz avaz ciyaklamak olduğunu sanan bizler; bir millet olamadığımız gibi bir devlet olmayı da başaramıyoruz.

İki insanımız adam gibi yan yana gelemediğinden bir ritmimiz yok, tıpkı kayda değer bir toplum olamadığımız gibi.

Bir ritm yokken neden orkestra gibi bir derdimiz olduğu ise ayrı ve çok acı bir sorun

Görüşmek dileğiyle


Biraz da Sanat: Yazma Sanatı

—————
Dün burada yazmaya başlayınca haliyle bir “yazar” olarak diğer yazıları (?) okumak, ayrı bir gözle incelemek istedim.

Bu yazıyı yazma fikri de işte bu durumdan kaynaklandı. Yoksa bugünkü konum “Ritim ve Orkestra” idi.

Yoğun olarak şiir yazdığım dönemlerde “yeni yetme şair” arkadaşlara hep yardımcı oldum. Bu benim elimde olan bir alışkanlık değil, kanımda olan bir yapı: “Yardımseverlik”

Yardımseverliğin insanın başına açacağı milyon türden belaya değinmek istemiyorum, sadece “her şeye rağmen yapmayı hâlâ sürdürdüğüm” bir davranış demekle yetiniyorum.

Neden bu ayrıntı?

Çünkü eğer eski ben olsaydım, yazılarını okuduğum arkadaşlara bir not kağıdı çıkarır ve arkadaşım şu konular üzerinde eksiğin var, lütfen sonraki yazılarında bunları tamamlamaya çalış; derdim.

Artık demiyorum, çünkü başıma çok iş geldi ve böyle “ortaya karışık” yazıyorum.

Önce küfürden başlamak istiyorum.

Cem Yılmaz gibi küfür abidemiz varken küfrün kötülüğünü anlatmak biraz zor. Ana avrat halkına küfreden bir lider varken de zor… Ancak “dil kuralları” dediğimiz konu yazı kurallarını da kapsıyor ve “terbiyesiz dil” diye bir hoşgörüsü yok.

Can Yücel‘in “Benim için çok küfür ediyor diyorlar, ne yapayım arkadaşım; ben bu kadar şerefsizi nasıl anlatayım?” serzenişinde “sofistike bir savunma” olduğu için “Adam haklı beyler!” diyoruz.

Ancak öyle değil…

Şiir başka, nesir başka diye adlandırılan konudan dolayı değil; elbette şiir de yazın kuralları olmadan ayakta duramaz. Nesir de…

Şiir başka, nesir başka dedikleri sistematik yapıdan kaynaklanır ve her ikisinin de birbirlerini mumla aratacak özellikleri vardır. Bu sebeple, elmalarla armutlar toplanmaz deyip, bir karşılaştırma yapmıyorum. Keza doğrusu da budur.

Fakat şiir çok daha fazla “edebî” olduğundan aralara ölçü nispetinde argolar karışabilir. Fakat küfür… Çok başka bir şey!

Eline alıp bir kağıt kalem veya modern yapıya uygun olarak bir bilgisayar, bir mouse…. Sonra içinden geçenleri yazıya dökmek “yazı” değildir.

Yazarlık, hiç değildir.

Bir yazı, küfür içeriyorsa orada edep yoktur. Edeb-i-yat hiç yoktur.

Edebiyatın kelime olarak içinde zaten edep var, edepsiz bir duruş o sanatın içinde nasıl olsun?

Gözüme takılanlar arasında küfürden ayrı olarak  bir de “dil kuralları” konusu var. Örneğin ortamdaki yazılarda “meşkul” diye bir kelime gördüm. Güldüm, üzüldüm, içim acıdı, canım yandı…

Yöresel dili, yazına eklemek dil kurallarına aykırıdır. En çok yapılan yöresel dil hatalarından bir kaç örnek:

meşkul = meşgul = uğraşmak
kağırt = kâğıt
körpü = köprü
yarpak = yaprak
torpak = toprak
o neki = o ne ki = o nedir
anamgiller = annemgiller = annemler
oysaki = oysa ki
bugünki = bugünkü

Uzatmaya gerek yok. Halkımız arasında sınır iki köy arasında bile yöresel deyiş farkı çok fazladır. Bir köyde “e” çatlak ses iken diğerinde normal ses tonunda olabiliyor. Yani sesler bile farklı çıkıyor.

Türk Dil Kurumu, oturmuş ve konuyu kendi çapında değerlendirmeye almış. Dil kuralları yazmış, kelimelerin ses ve vurgu özelliklerine göre ifadesini yazmış ve ortaya gramer diye bir şey çıkmış.

Grameri yok sayıp yazan bir yazar, ahlak kurallarını yok sayıp yaşayan kişiyle aynı seviyededir. Olsun, ikisi de para kazanıyor hem de nasıl, demeyin. Ben burada nasıl para kazanılacağını değil nasıl yazı yazılacağını anlatıyorum.

Yazıda konu, sınırsız boyutta serbesttir. İsterseniz adamın doğrudan yatak odasını anlatın. Ama anlatırken Fransız yazarlara bir göz atın bakın ki orayı nasıl bir “edep içinde” ele alıyorlar, üstelik de edebiyata uygun olarak…

Örneğin Dragan Babic‘e ait “Son Sürgün” adlı eser, sadece mekan olarak değil duygu ve yaşanılanlar açısında da hemen hemen her şeyin “underground” olduğu bir kitaptır. Hatta öyle ki mevcut düzene dair ne varsa hepsine birden karşı duruş vardır. Üstelik o derece bir karşı duruştur ki “iki kişi” sevişmez aynı yatakta, “bir sürü” vardır sevişen ve Dragan Babic böyle bir ortamı oturup size anlatır. Fakat küfür yolunu seçmemiş, edebiyat yolunu seçmiş.

Konuyu daha fazla uzatmadan toparlarsam; edebiyat ile küfürlü ele alış DELİ ile VELİ arasındaki ince çizgiye çok benzer. Avam, deli ile veliyi birbirinden ayırt edemez. Ancak ehil kişiler baktığında DELİyi veliden gayet güzel ayırt eder ve o kişinin saçmaladığının farkındadır.

Yazar olmak isteyen arkadaşlara naçizane tavsiyem, velilik yolunu seçip hayra doğru yürümeleridir.

Gramercilerin bu konulardan rahatsızlık duyup duymadıklarını bilmiyorum ama ben bir sanatçı olarak, okumayı ve yazmayı da çok seven biri olarak bu tür usulsüzlükleri görmezden gelmek istemiyorum.

Sevgilerimle


İbretlik Senaryom

Category : Kişisel Bloglar

 

Arkadaşlar bugün sizlerle acemilik döneminde yazdıp bir yarışmaya gönderdiğim adı üstünde acemi olduğum için de dereceye giremediğim bir kısa film senaryosu denemesini paylaşacağım. Senaryo yarışmasının konusu yanlış hatırlamıyorsam “döngü” idi. Buyrun acemiliğin ne büyük rezillik olduğunu görüp ibret alın. Eserin ismi “Af” iyi okumalar:

 

1- DIŞ./ GÜNDÜZ–BAHÇE

Onur ve Nermin, karşılıklı ayaktadırlar.

NERMİN

Benim seninle konuşacak hiç bir şeyim yok. Aramızdaki her şey bitti Onur.

ONUR

Ama aşkım ben seni çok seviyorum. Affet Nermin. Bak çok pişman oldum. Burnum sürtüldü iyice.

NERMİN

Hiç konuşma benle. Yüzünü bile görmek istemiyorum.

ONUR

O kadar nefret ediyorsun benden, öyle mi?

NERMİN

Evet, öyle!

ONUR

Naaptım ki ben sana? Hani çok seviyorduk bir birimizi? Bir kere hata yapınca böyle kin beslenilir mi insana hemen?

NERMİN

Defol git yanımdan. Kiminle düşüp kalktıysan onun yanına git.

Onur, Nermin’in elini iki eliyle tutar.

ONUR

Bak çocuğumuz olacak seninle. Onun hatırı için…

Nermin, elini Onur’un ellerinden kurtarır.

NERMİN

Aldırıcam ben o çocuğu.

ONUR

Söyleme öyle! Büyüyünce söyleyecem annen öldürecekti seni ben durdurdum diycem

NERMİN

Durduramıycaksın işte!

ONUR

İyi ben hata yaptım diye sen de çocuğumu öldürürsün ödeşiriz.

Nermin, kafasını diğer tarafa çevirir.

NERMİN

Öldürme sayılmaz doğmadı daha.

Onur, Nermin’in yanına sokulur. Nermine sarılıp kafasını omuzuna dayar.

ONUR

Doğmasın. Bak ne güzel sarılacak sana böyle, küçücük elleriyle. “Anne anne beni seviyor musun?” diycek.

Nermin, Onur’u iter.

NERMİN

Çek ellerini. Defol git yanımdan!

ONUR

Aşkım bak, köpekler gibi pişmanım. Ne olur…

NERMİN

Umurumda değil pişman olup olmaman. Benim için yoksun artık.

ONUR

Sen şimdi sinirlisin sonra konuşuruz. Tamam mı?

NERMİN

Hayır, sonra da konuşmıycam. Git buradan.

Onur’un yüzü asılır. Onur, bahçenin kapısından çıkar.

 

2- İÇ. / GÜNDÜZ-PARTİ BİNASI

Parti genel başkanı(Mustafa), makamında oturmaktadır. Nermin de karşısındadır.

MUSTAFA

Hanım efendi, bakın ben hepinizle konuşmuştum. Ne demiştim? “Seçim arifesindeyiz özel yaşamınızı medyadan saklayın” dememiş miydim?

NERMİN

Mustafa Bey, dediniz ama…

MUSTAFA

Peki siz ne yapıyorsunuz? Sokak ortasında eşinizle kavga ediyorsunuz. Hiç aklınıza gelmiyor mu, sizi kameraya çeke bilecekleri?

NERMİN

Sokak ortası değil orası, genel başkanım. Bizim evin bahçesi.

MUSTAFA

Önemli değil neresi olduğu. Siz, anladınız benim ne demek istediğimi.

NERMİN

O an ailevi bir sarsıntı geçiriyorduk. Ne yaptığımı bilemedim o an.

MUSTAFA

Ne yaptığınızı bilmek zorundasınız hanımefendi. Siyaset yapıyoruz burada. Ben günde kaç meseleyle uğraşıyorum biliyor musunuz? Bir de sizinle mi uğraşıcaz?

NERMİN

Kusura bakmayın.

MUSTAFA

Siz kusura bakmayın. Bu şartlar altında milletvekili adayımız olmanız mümkün değil.

NERMİN

Başkanım, üç senedir parti için çalışıyorum.Aile hayatımı bile ihmal ettim bu yüzden. Kaç aydır gezmediğim köy kalmadı. Şimdi bir yanlış yaptım diye bu kadar emeğim boşa mı gidecek?

MUSTA FA

Sizin için üzülüyorum ama yapılacak bir şey yok. Benim sözümü dinlemediniz. Siyaset böyle disiplinsizlikleri kaldırmaz.

Nermin kafası öne doğru eğik şekilde odadan çıkar.

 

3- İÇ. / GÜNDÜZ-PARTİ BİNASI

Mustafa masasında oturmaktadır. Masasının üzerinden bir kağıt alır. Bir kez kağıda bakar. Kağıdı buruşturup yere fırlatır. Kapı çalınır içeriye on bir on iki yaşlarında bir çocuk girer. Çocuğun elinde tepsi, tepsinin üzerinde meyve suyu vardır.

MUSTAFA

Ne bu oğlum? Ben meyva suyu istemedim. Niye getirdin bunu? Dün de yanlış şey getirmiştin. İnsan biraz dikkat eder. Ne aptal çocuksun sen! Bir işi becere miyorsun.

Çocuk ağlamaya başlar.

MUSTAFA

Evladım niye ağlıyorsun şimdi?

ÇOCUK

Nermin hanım istemişti. Odadaydı demin.

MUSTAFA

Doğru ya! O istemişti değil mi? Şu kadın     karıştırdı kafamı.

Mustafa ayağa kalkıp çocuğun yanına gelir. Çocuğun kafasını okşar.

MUSTAFA

Kusura bakma küçük. Haksız yere bağırdık sana.

Çocuk kaşlarını çatar, elindeki tepsiyi yere fırlatır, koşarak kapıdan çıkar.

 

 4- DIŞ./ GÜNDÜZ–KAHVEHANE ÖNÜ

Kahvehanenin sahibi, kahvehanesinin önündedir. Dükkanın önünde ağaca zincirlenmiş bir bisiklet durmaktadır. Çocuk koşarak bisikletin yanına gelir. Bisikletin zincirinin kilidini anahtarla açmak için uğraşmaya başlar.

KAHVEHANECİ

Dağıttın mı siparişleri? Tepsin nerede?

ÇOCUK

Çalışmıycam artık.

KAHVEHANECİ

Neye kızdın gene?

Çocuk bisikleti zincirden kurtarır. Zinciri bisikletin sepetine atar. Bisiklete binip hızla uzaklaşır.

 

5- DIŞ./ GÜNDÜZ–SOKAK

Çocuk çok hızlı şekilde bisikleti sürer. Kaşları çatılıdır. Çocuğun karşısına Onur çıkar. Çocuk aniden fren yapar. Onur’da bisiklete çarpmamak için kendini yere atar. Çocuk durunca dönüp Onur’a bakar. Onur’un dizi kan içindedir. Çocuk bisikletini yere bırakıp Onur’un yanına koşar.

ÇOCUK

İyi misin amca?

Adam dizini incelemektedir.

ÇOCUK

Afedersin amca.

ONUR

Affederim tabi. Bu dünyada kimse kimseyi  affetmiyor. Bir yerden başlamamız lazım değil mi?

Onur çocuğun saçını okşar. Çocuk gülümser. Onur arkasını döner. Yaralı ayağına zorlukla basarak dört adım yürür.Onur kafasını geriye çevirip çocuğa bakar. Çocuk da ona bakmaktadır.

ONUR

Acımadı. Acımadı. Sen sür bisikletini.

Onur sekerek yürümeye devam eder.Ekran kararır.

 

SON

 

Yazan Serkan EGESOY

 

 


Özür Mektuplarım -4-

Category : Kişisel Bloglar

Evet sevgili okurlar geldik bir yazı dizisinin daha sonuna. Yeni potlar kırıp yeni mektuplar yazmak zorunda kalmazsam bu mektup yayınladığım son mektup olacak. Şimdi gittiğim muhasebe kursunda son bir ay benimle konuşmayan bir arkadaşıma yazdığım bir özür mektubu. Mektubun sonlarında bir sitemcik ve yapılan iyiliği unutmadığını gösterme isteği de yok değil…  🙂 Bu mesajı bu arkadaş beni engellediği için başka bir arkadaşın facebookundan gönderdim iyi okumalar.

 

Sevgili Özge,
Ben muhasebe kursundan serkan sende yasaklı olduğumdan bu yolla sana mesaj yollayabiliyorum. Vedalaşma esnasında bilhassa yüzüme bakmadığını gördüm. Ben gerginlik unutulsun istiyordum ama madem unutmuyorsun yaraya neşter vurmak durumundayım. Malumun üzere “bana şakadan mı kızdın” yamıştım sen de hayır bir şey rica edilince tahtayı silmekten acizsin kendi işini kendin gör” şeklinde cevap vermiştin. Ben cevap vermek isterken mesajımın gitmediğini fark ettim demek engellemişsin beni. Ben de olay tartışmaya dönüşmesin unutulsun diye hiç konuşmadım. Fakat madem hala kırgınsın konuşma gereği hissediyorum.
O gün tahtayı kim silecek konulu şakalaşma yapılıyordu sen benim silmemi söyledin ben bir bisküvi verirsen silerim diye şaka yaptım sen hayatta vermem diye yine şaka yapınca bende silmiyorum o zaman dedim o arada sanıyorum sevim tahtaya kalktı. Daha sonra senin ayakta benim oturmakta olduğu bir anda masadaki mandalinayı uzatmanı rica ettim fakat reddedildim. Seninle diyoloğumuz iyi olduğundan söylediğimi şaka olarak algılarsın en azından “hayatta bisküvi vermem” dedikten sonra bisküvi yerken bana ikram edersin diye ummuştum ancak malesef bana kırılmışsın. Seninle durağa yürürken ve otobüsü kaçırdığında 5m migrosta sohbet etmiştik hatta sohbette kız tanıdığım olsa seninle evlendirirdim diyecek kadar beni sıcak bulmuştun bu durumda şakaya alınmayacağını düşünmüştüm hanımların biraz daha alıngan olabildiğini düşünmemiştim senden özür diliyorum.
Dönemin başında üstümde bozuk yokken bana bir lira borç vermiştin. Ayrıca 5m migrosta portakal suyunun parasını benden evvel davranıp sen ödemiştin benle barışmak istemesen de hakkını helal etmeni rica ediyorum.
Hoşçakal  “


Özür Mektuplarım -3-

Category : Kişisel Bloglar

Şimdi size üniversitede okurken bir arkadaş tartışmasında yaptığım yanlışlıktan dolayı facebooktan dilediğim özür ve arkadaşımın güzel cevabı. Argo ve küfür sayılabilecek yerleri sansürledim:

“Vay vay vay cemilim de buradaymış tanıyamadım deme kafa göz dalarım Seni birkaç haftadır arıyordum bulduğum iyi oldu. Şimdi diyeceksin hayırdır beni bulup küresel ısınmaya karşı eyleme mi davet edeceksin? Hayır benim mevzum daha mühim. Dünya yıkılsa yenisi bulunur ama bir serkan daha dünyaya gelir mi …
Bilirsin ben takıntılı adamım birine bir şey söylemem gerekir söyleyemezsem içime oturur.geçenlerde gene aklıma bir mevzu geldi dedim cemilimi arayıp durumu arz edeyim. Merak etme sana ilan-ı aşk etmiycem….
Şimdi seni yedi yıl öncesine götürmek istiyorum.hatırlarsan (bence hatırlamazsın)  sınıf arkadaşımız hakan, beyazıt öztürk ve candan erçetinin yıldızların altında oyununu seyretmemiz için bizlere dağıtılmak üzere fatma A… isimli şahsa biletler vermişti. O da kimseler duymadan tırışkadan bir duyuru yapmış kimse kendisini duymayınca da biletleri başta şirin ve onun boyfrendi olmak üzere bir çok insana vermişti.
Şimdi diyeceksin ki “ulan gerizekalı beni bunun için mi meşkul ettin ben sana alırım bi bilet” ne var ki mesele bilet meselesi değil.ben fatmayı oyun öncesi aradım “kimse ilgilenmeyince öyle kaldı” mealinde birşeyler geveledi. Yani kimse istemeyince tiyatrodan vazgeçildi der gibi konuştu.
Ne var ki ertesi gün fatmanın tiyatroya gittiğini, öğrendim. Biraz tartıştık kendisiyle. Ben sizlere (sen ve serdar) durumu anlatınca bu sefer üçümüz fatmanın yanına gittik. Sen şirinin boyfrendi yerine serkan arkadaşımıza verseydin ya dedin tartışmanın harareti arttı.
Fatmayla onu hangi saatte aradığım konusunda anlaşamadık onun dediği saatede aramış olabilirim ama sonuçta bilet benim biletim.
En sonunda sen bana döndün “sana, tiyatroya gitmekten vazgeçtik demiş değil mi?” dedin ben mealen ne dediğini biliyordum ama hangi kelimeleri kullandığını unutmuştum. Kavga esnasında her kelimeyi aklında tutmayı bu olayla öğrendim. Sen bir kez daha sordun yine cevap veremedim hiç uğraşmak istemiyorum der gibi bir kafa hareketi yaptım. Biz sesizleşince fatma biraz daha konuştu. En sonunda sen “konuşmak istemiyo ama bize öyle dedi ben ona inanıyorum dedin serdar da onayladı siz uzaklaştınız.
Fatma bana yakın dayvrandı gülüştük. Sonra yanınıza gittim niye konuşamadığımı anlatmak için ama gene konuşamadım. Yani niye bir söz söyleyemediğimi dahi söyleyemedim. Yani özetle dizi dizi inciyim pısırıklıkta birinciyim mesajını bütün sınıfa vermiş oldum.
Beni korumak için oraya gelmiştiniz ben ise sizi dikkatsizlik ve pısırıklıktan yüz üstü bıraktım senden bu nedenle özür diliyorum. Hatta seni böyle salakça bir şeyle meşkul ettiğim için bir özür daha diliyorum (ulan bir gün içinde hiç bu kadar özür dilememiştim adeta bir yılllık özrü toptan diledim.)
Her neyse serdarın mailini biliyorsan ver ona da bu yazıyı gönderem fatmanın varsa onu verme onu sevmiyom.
Hadi cemilim bu olaydan çıkaracağın sonuç can ciğer arkadaşın da olsa konuşmaya korkan bi sünepeye yardım etme başın bitten kıçın s…ten kurtulmaz ))
Hadi görüşürüz cemilim.

Bu da Cemil’in cevabı yine sansürleyerek veriyorum:

Serkanim olayin gectigi gunu ve ani anliyorum… O kadar uzun yazmisin ki simdi sana kisa cevap versem seninkinin yaninda cok da onemli bir cevap vermedigimi dusumene neden olacak:) Firildak Serdar ve Trabzonlu Oktayla ne kadar sık gorusemesek de ne zaman gorussek ve senin lafin gecse (bi tarafin kalkmasin hemen:)) sinifin en kisilikli sahsiyeti oldugunu soyluyoruz… Biz ezik ezik kopya cekerken sen aslanlar gibi dunya sikinde olmadan sinavlara girip girip cikiyordun… Ondan disaridan pisirik imajin olabilir ama seni taniyanlar tarafindan oyle dusunulmedigini bilmeni isterim… Senden ne bir menfaatim var ne de moral vermeye calisiyorum… Bu olaydan cikaracagin sonuc diyerek mesajin sonunu iyi baglamisin her ne kadar Turkçeyi senin kadar iyi kullanamasam ve argoyu cok sevmememe ragmen affina siginarak ben de kurtlar vadisi cumlesiyle bitiriyorum dusuncelerimi…
Is yasantisina girdikten sonra oyle o… ç…ları gordum ki senin bahsettigin konunun yaninda Fatma haremde devsirme harem agasi tazeliginde kalir (o da az o… degildi gerçi de), haksizin yaninda olup vezir olacagima haklinin yaninda olup rezil olmayi tercih ederim… Ondandir ki hic senin yazdigina pek katildigimi soyleyemem.

Neyse bu kadar Turk filmi repligi yeter… Izmir izmir gavur izmirli Istanbula yolun dusmuyor mu gelirsen bi raki balik ismarlayim sana?

İşte böyle sevgili okurlar ben değil bu yazının sonunu cemil kardeş bağlamış “Haksızın yanında vezir olmaktansa haklının yanında rezil olmak daha iyidir” demiş ben bunun üzerine daha ne diyebilirim ki…

Herkese esenlikler diliyorum.


Özür Mektuplarım -2-

Category : Kişisel Bloglar

Sizlerin de pazarlamacıların ısrarından rahatsız olduğunuz oldu mu? Hani pazarlamacı sizin mala ihtiyacınızın olup olmamasına bakmadan önce bir teklif yapar, siz kibarca reddedebilmek için bir bahane uydurursunuz fakat o bu cevaba hazırlıklıdır ve bahanenizi çürütecek bir şey söyler siz de tutunacak dalınız kalmadığından malı almak zorunda kalırsınız. Ben de bir dönem pazarlamacı olmak hevesine kapıldım. Fakat yapımın ısrarcılığa mani olduğunu görmem çok sürmedi. Şimdi size yaptığım yersiz ısrar neticesinde madur ettiğim bir kişiye yıllar sonra yazdığım özür mektubunu yolluyorum. Ben özürümü diledim kimse artık bana “Onların mesleği bu hoş görmek lazım” diyemez.

“İyi çalışmalar sayın Andaç O…

Sen Serkan EGESOY bir kaç yıl önce sınıfınıza Döner Aritmatik Tablolarının tahsilatını yapmak için gelmiştim. O sıralarda pazarlama alanında iş arıyor ne var ki bir türlü hiç bir işte tutunamıyordum. Yapım pazarlamacılığa uymuyordu. Siz yaptığım tahsilat sırasında sattığım malı övünce ben de hayal ettiğim gibi girişken bir pazarlamacı olabilmek için  Hece Tablosu isimli ürünü almanız için ısrar ettim. Siz ürünlerimizi övme psikolojisinde olduğunuz için hayır diyemediniz.

Almayacağıınız bir ürünü ısrarla size satmış oldum. Bir kaç ay sonra beni tahsilat için çağırdığınızda ben tahsilat günlerini ayarlayamayınca benim yüzümden bir gece annenizin evinde kalarak beni boş yere beklediniz . İyi niyetli birinin iyi niyetini suistimal etmiş oldum. Bunun için çok üzüldüm hala da üzülüyorum.

Özür dilemek için Facebook’a başvurdumsa da size ulaşamayınca çareyi size mektup yazmakta buldum. Bu şekilde bu yükten arınmak istiyorum. Sizden ve rahatsız ettiğim herkesten özür dilerim.

Serkan EGESOY”


Masonluk Temel İlkeleri Nelerdir Bir Bakalım

Category : Kişisel Bloglar

Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası, aşağıdaki hususları temel ilkeleri olarak kabul eder:

* Masonluk, Allah’a inanan bir Kardeşlik Kurumu’dur. Masonluk çalışmalarını, Hakikat’in araştırılması yolunda yoğunlaştırır.

* Bütün insanlar arasında, sevgi, hoşgörü ve kardeşliğin kurulmasını hedefleyen Masonluk, tüm insanların özgürlük, barış, adalet ve huzur içinde gelişmesini amaçlar.

* Masonluk, tüm insanlar için ortak bir insanlık Ülküsü’nün gerekliliğini kabul eder. Bu ülkünün gerçekleştirilmesi için şu noktaları önemli sayar:

– İnsanlar arasında sevgi, saygı ve hoşgörü.
– İnsanın temel hak ve özgürlüklerine saygı; insanın ahlâki sorumluluğu.
– İnsanlar arasında hak ve vazife eşitliği.
– İnsanlar arasında evrensel kardeşlik.
– Bilimsel gelişme.

* Masonluk, vicdan, inanç ve düşünce özgürlüğünü temel bir hak olarak kabul eder.

* Masonlar, birer vatandaş olarak ülkelerinin yasalarına uymak ve vatanlarına sadakat ve şerefle hizmet etmek zorundadır. Masonlar için, ülkelerinin bağımsızlığı kutsaldır.

* Masonlar için çalışmak bir hak ve bir görevdir. Masonlar, insanlığa yararlı eserler meydana getiren beden ve fikir işçiliğini aynı derecede onurlu sayarlar.

* Masonlar, Loca adı verilen birimler halinde çalışırlar. Loca, insan hırslarının giremeyeceği tarafsız ve huzurlu bir ortamdır. Localarda din ve politika tartışmaları yapılamaz.

* Masonluk, üyeleri arasında din, mezhep, ırk, dil, inanç, unvan ve makam ayrımı yapmaz. Üyelerini, inançlı, özgür, iyi ahlaklı, namuslu, şerefli, haysiyetli ve aydın erkekler arasından seçer. Hiçbir inancı ve ülküsü olmayanları arasına kabul etmez.

* Masonun amacı her bakımdan gelişmiş bir insan olmaktır. Her Mason bu amaca aklın rehberliğinde sevgi, gönül, hoşgörü, güzellik ve kardeşlik duygularını yücelterek ulaşmaya çalışır.

* Masonluk, hiç kimseyi mason olması için, hiçbir zaman ve hiçbir şekilde zorlamaz. Mason sıfatını kazananlar, istedikleri an üyelikten ayrılmakta serbesttir.

* Masonluğun amacı her masonun kendini geliştirebileceği ideal bir ortam yaratmaktır. Bu çerçevede masonluk, toplumsal değil, bireysel bir öğretidir. Üyelerini toplu ya da tek tek, bir kanaat veya fikri kabul etmeye ve açıklamaya asla zorlamaz, Her mason, bu temel ilkeler ışığında izleyeceği yolu, kendi aklı ve vicdanıyla saptar.

* Masonluk, bu ilkeleri benimseyip kabul eder ve bu amaçlara kendini adamak isteyen insanların çabalarını bir araya getirir.


Masonluk Ve Din

Category : Kişisel Bloglar

Bizler insan olarak doğmuş bulunmanın ortak paydasında eşit ve kardeşiz.
Hepimiz benzer biyolojik bileşimlerde, birbirini andıran iç ve dış yapılardayız.
İlk kez girdiğimiz bir ortamda sadece sarı, siyah ya da kızıl derili insanlar varsa ve tek tip giyinmişlerse onları birey olarak ayırmakta güçlük çekeriz. Aramızdaki önemli ayırımlar sonradan olmadır, eş değişle insanlaşma sürecinde ortaya çıkan karmaşık sosyal, kültürel, dinsel, ekonomik ve politik yaklaşımların belirgin kıldığı farklılıklardır.
Özgür Masonluk dinsel inancı değil, dinsel inanç doğrultusunda insanlar arasında ayırımcılık yapmayı reddeder. Hangi dine bağlı olurlarsa olsunlar, neye inanırlarsa inansınlar ya da isterlerse inansınlar isterlerse inanmasınlar, din konusunu bireylerin kendi vicdanlarına bırakır. Mason olmalarını dikkate almaksızın, tüm insanların dinsel benimseyişlerini saygıyla karşılar ancak hiçbir dinsel görüşün kendi değerlerini başkalarına zorla kabul ettirmesini, yaşam biçimini diğer insanlara dayatmasını benimsemez.
Dinleri ayırımcılığın, kaba gücün, kıyıcılığın, baskının, korkunun, ölümün değil; sevginin, hoşgörünün, bağışlayıcılığın, barışın, umudun ve yaşamın simgesi olarak görür.
İnsanlar ölüm karşısındaki çaresizliği, bu dünyadaki ezilmişliği, benzerinden farklı yaşama zorunluluğunu, karşı karşıya kaldıkları haksızlıkları ilahi adalet duygusu ve ölümden sonraki yaşam inancıyla bir ölçüde hafifletebilirler. Bu umut; gereksinme duyan her insana yaşam bağlarını kuvvetlendiren, verimliliği artıran, yalnızlığı gideren bir destek sunabilir. Din insanlığın mutluluk, huzur ve barış özlemlerine umut ve şefkat ışıltıları taşımalıdır. Bu nedenle de din asık kara suratlı bir egemen değil, coşkulu ve güleç yüzlü bir dost olmalıdır!
Nereden geliyoruz? Biz kimiz? Nereye gidiyoruz? Doğum ve ölüm ne? Ya ölümsüzlük? Ruh nedir? Bu türden pek çok sorunun yanıtları dinin yanında felsefe ve bilim tarafından da ele alınmakta ve araştırılmaktadır. Ama felsefe ve bilim çok yavaş gelişir. Bu sorulara bir anda yanıt bulamaz. Sınayarak ve yanılarak, çelişkiler içerip onlarla gelişerek, bilimsel bilgi süreciyle uyumlu olarak ve bilimsel yöntem gereği hep inceleyip irdeleyerek sorular sorar, bilinmezi deşmeye ve aydınlatmaya çalışır. Kaldı ki, deneye dayalı bilimsel yöntem ve bilimsel gelişim süreci çok yakın sayılabilecek yıllarda insanlık sahnesinde yerini almıştır. Eski çağlara ait sandığımız felsefenin tarihi de, insanlık tarihi içinde daha dün denecek kadar yakın zamanlara dayanmaktadır.
İnsanlık, on binlerce yıllık bir zaman diliminde çok kolay gelişmemiştir. Düşünce yapımızın temel taşlarını oluşturan kavramların, insanlık sahnesinde yerini almaya başladığı bu süreçte, yukarıdaki sorulara da yanıtlar aranmıştır. Korkular, gereksinmeler, baskılar ve zorunluluklar; söylencelerin, ilkel inanışların, çok tanrılı dinlerin ve yansımalarının, insanlığın kültürel zenginlikleri arasında yer almalarına neden olmuştur. Tek tanrılı dinlere geçildiğinde, çok öncelerden kalan inanç sistemleri, uyumlu değişimlerle yeni kültür yapıları arasında yer almış, insanlar farkında olarak ya da olmadan, eski inanç ve birikimlerini yeni dinsel yapılanmalara taşımışlardır.
O günün koşullarında bireysel ya da kamusal çıkarlar adına alınan bazı zorunlu kararlar, değişmez dogmalara dönüşmüştür. Çoğu zaman insanlara öz anlatılmamış, şekilsellik ezberletilmiştir. Dinler kökenlerindeki arılıktan zorunlu olarak uzaklaşmış, özlerindeki sevgi değeri, güç sağlamak isteyen egemenlerin ya da ruhban sınıfının özdeksel çıkarlarında zaman zaman aşınmıştır. Dinsel uygulamalar bazı dönemlerde şefkat ve umut yerine korku içermiştir. Ortaçağ Avrupa’sındaki Hıristiyan engizisyonu buna verilebilecek anlamlı bir örnektir.
Bir dinin inançlıları kendilerine anlatılanları anlamadan ve olduğu gibi kabul edebilirler. Ya da içeriğini anlamaya, araştırmaya çalışabilirler. Özünü araştıranlara, tarihsel süreçteki değişimleri inceleyenlere, bazı dünyasal uygulamaların kökenine inmeye çalışanlara da rastlayabiliriz. Aslında dinle ilgisi olmayan bazı benimseyişleri bulup ayıklamaya çalışanlar da olabilir. Bunların hepsi, aynı dine inanmakla birlikte farklı açılardan bakmakta, iyi niyetli inançlarının onları taşıdığı farklı yerlerde durmaktadırlar. Masonluk, her konuyu sorgularken, dinleri de felsefesel ve bilimsel bir bakış ile ele alır, inceler. Özlerine ulaşmaya, tarihsel süreçteki gelişimlerini aydınlatmaya çalışır. Yansız olmaya ve dogmalara kapılmamaya özen gösterir. Özgür masonlar duygu ve inançlarını din konusundaki söylemlerine yansıtmazlar, dinleri öven ya da yeren bir tutum içinde olmamayı ilke edinirler. Özgür masonun birey olarak dine bakışı kendi benimseyişleriyle sınırlıdır, Özgür Masonluğun dine bakışı ise yansız, bilimsel ve araştırıcıdır Masonluk asla bir din değildir, tüm dinlere aynı saygılı mesafeden bakan ve her konudaki dogmaları sorgulayan bir düşünce disiplinidir.
İnsanoğlu sorduğu sorulara henüz açık yanıtlar bulamamıştır. Yaşamın ve evrenin gizlerini aydınlatma çabası, bilimsel bilginin gelişim sürecinde her geçen gün daha fazla birikim ve umut üretmektedir. Ancak, bu güne kadar ulaşabildiğimiz bilgiler henüz hayli sınırlıdır. Özgür Mason, bilgilerinin sınırlı ve yetersiz olduğunun farkındadır. Evrenin, yaşamın ve insanın bilinmezleri çoktur ve önümüzde durmaktadır. Bu bilinmezlerin tümüne; evreni yaratan güce, yaşam denilen karmaşık düzene, insan olarak taşıdığımız iç ve dış dünyaların büyüklüğüne hem sorguyla hem de saygıyla yaklaşırız. Aklımızla sorgular, bilgelikle algılamaya çalışırız. Ve tanımını yapamadığımız sürece, yaratıcı güce ancak saygı duyarız. Adı bireyler tarafından ister Allah, ister Tanrı, ister bilimsel gerçek ya da bir başka kavram olarak benimsensin, biz onu “Evrenin Ulu Mimarı” simgesiyle anarız. Onun için biz özgür masonlar, çalışmalarımıza Evrenin Ulu Mimarı simgesiyle başlarız. Evrenin Ulu Mimarı simgesinde yer alan yetkinliğin doruğuna, evren bilgisinin tamlığına ve varlığın kaynağına ulaşmaya çalışırız!


Dünyanın En İyi Saklanan 3 Sırrı

Category : Kişisel Bloglar

1.Coca Cola’nın formülü
2.KFC’nin 11 şifalı otu ve sosu
3.Oliver Cromwell’un kafasının olduğu yer
——————————————————————-
Coca Cola
Sadece dünyada 2 kişi… Söylentilere göre 2 kişide formülün yarısını biliyor ve ancak birlikteyken gerçek formül ortaya çıkıyor.Formülün orjinali ve kopyaları Atlanta’daki SunTrust Bankasında tutuluyor. Bu sırrın iyi saklanması için şirket SunTrust Bankasına 48.3 milyon dolar bir pay ayırmış.Coca Cola şirketinin politikaları arasında sırrı bilen 2 kişinin aynı uçaklarda seyahat etmesi yasak. Bütün bu sırra rağmen kolanın içinde coca bitkisinden bir katkı olduğu biliniyor.
———————————————————————————————————————————-
KFC
KFC firmasının menü sırları 1930’lu yıllarında benzin istasyonu işleten Harland Sanders’ın müşterilerine sattığı tavuklardan geliyor. Kentucky Corbin’den çıkan bir başarı hikayesi.1936’da savaş sırasında askere katılmamasına rağmen başarılarından dolayı eyaletinden madalya bile almış. Bu alandaki başarılarını devam ettiren Sanders bir restoran zinciri kurmaya başlar ama asıl şirketin en büyük kozlarından biri 11 şifalı ot ve özel sosları olur.KFC’nin ana şirket binasında sır saklanıyor. Görevimiz Tehlike’den Tom Cruise gelse bu formülü alamayabilir çünkü çok iyi bir şekilde korunuyor. Ana üssteki güvenlik şefinin açıklamalarına göre, sırrın korunduğu yerin tanımı şöyle:”2 metre kalınlığında duvarları olan bir oda, heryeri kameralarla dolu, 7/24 silahlı görevliler hazırda tutuluyor, 2 farklı anahtarı, 2 farklı PİN şifresi” Evet bunlar bir tavuk için yapılıyor ama dünyanın en çok tavuk satan firması olduğu düşünülünce garip kaçmıyor.
——————————————————————————————————————————
Oliver Cromwell
Oliver Cromwell 1600’lü yıllarda İngiltere’de monarşik yapıyı tek başına sona erdiren önemli isimlerden biri.Cromwell’in doğal nedenlerden dolayı ölümünden sonra monarşik yapı tekrar kurulmuştur. Kral II. Charles’ın emriyle mezarı kazılarak ölü olan Cromwell’in tekrar öldürülmesi emri gelmiştir.Cesedini 12 saat ipte asılı tutan Kral Charles Cromwell’in başını kestirtmişti. Daha sonra Cromwell’in kellesi müze tarafından devralındı daha sonra ise bir koleksiyoncuya satıldı.Kellenin son sahibi 1957 yılında ölünce oğlu kelleyi saklamak istemedi ve gömmek için uygun bir yer aradı. Başı gömmek için 3 yıl yer arayan aile sonunda bunu gerçekleştirebildi. Şuan ise 2 kişi kellenin yerini biliyor.Cambridge Üniversitesi’nden 2 profesör.Mezarın üstünde bir işaret yok ama yakınlarında mezarın yönünü gösteren bir işaret var. Bu sır sadece profesörlerden profesörlere aktarılabiliyor.


Özür Mektuplarım -1-

Category : Kişisel Bloglar

Merhaba sayın Hür Köşe okurları.

Hür köşedeki bu ilk yazımda çeşitli tarihlerde başka başka insanlara yazdığım özür mektuplarını sizlerle paylaşmayı uygun buldum. Bence insanın özür dilediği pişman olduğu anlar insanlığını en çok hissettiği anlardır. Sizleri de duygularıma ortak etmek hatta sizlerin de fikirlerini almak istedim. Bunların bir kısmı kalemle yazılmış mektupken bir kısmı ise elektronik mektuptur ama ben hepsini aynı duyarlılıkla yazmaya gayret ettim.

İlk mektubum Bilgisayarlı Muhasebe öğretmenime yazdığım özür mektubu. Ben söz konusu kurs esnasında dersle ilgili bir hususta meramımı anlatamamıştım. Anlatamadığım konu hakkında araştırma yaptıktan sonra hocaya konuyla ilgili bir mail atıp söylemek istediklerimi aktardım. Mektup sıkıcı olmasın diye de aralara espiriler serpiştirdim.

Hocam Merve Hanım, henüz 23 yaşındaki bir kız. Sanırım o yaştaki kızlar biraz alıngan olabiliyorlar. Merve Hanım mektuba çok alındığını söyledi. Özellikle yaşının küçüklüğüyle ilgili yaptığım “Gördüğünüz gibi muhasebe bilgim kuvvetli, eee ne de olsa siz arabaya düt düt derken ben arabalara amortisman ayırıyordum.” şeklindeki espirime çok kırılmış. Ben de kendisine yüreğimden koparak şu özür mektubunu yazdım:

İyi gunler Merve Hocam,
Gecen hafta size "fifo lifo secimi" hakkinda atmis oldugum maile serpistirdigim yer yer 
ukalaliga ve laubalilige varan espiri denemelerim icin sizden ozur dilerim.
İlk başta espirileri anlamadiginizi dusunup biraz bozuldum, hatta bozuldugumu Facebook üzerinden
Hale Ablaya da aktardım ama daha sonra dusundum de bir seyin "espiri" olabilmesi icin karşımdaki
kisinin de buna gülmesi gerekir. Sizin gülmediginize gore espirilerim dogru yapilmamiş demektir.
Benim gibi komedi filmi senaryosu yazmaya kalkan bir amator senarist aday adayinin espiri 
yapamamasi affedilir hata degildir. 
Ayrica sizin yetersiz olduğunuzu dusunduğümu zannetmenizi istemem; ben gerçekte araba
amortismaninin hangi hesaptan ayrildigini bu gün dahi bilmiyorum. Yaş büyüklüğünü de hayatimin hiç bir döneminde 
üstünlük olarak gormedim. Eski tavla ustalari "biz adamı tavla diye oynariz" derler ya, Siz de beni amortisman diye ayırırsınız
bunun bilincindeyim.
Sizin benim yuzumden uzuldugunuzu dusununce kalbim acıdı. Bir hayli zor sekilde uyuyabildim. Bu mektubu yazarken de
uyuyamamamla ilgili bir kaç espiri aklima geldi ama durumu ciddiye almadigim duşünülmesin diye hiç birini yazmadim. Belki siz anlayamazsiniz ama akla gelen espirinin yazılamamasi da
biraz aci veriyor.   :(((
Özetle sizi üzdüğüm icin beni affetmenizi rica ediyorum.
Vaktinizi aldim; kusura bakmayin.
Serkan Egesoy.

 


NOSAM33 ROPORTAJI

Forumda hariciler arasında kendine öz yorumlarıyla hem bilgilenen  vede bilgi veren üyelerden NOSAM33 ile kısa bir röportaj yaptık. Bir harici olarak sayın NOSAM33 ‘e masonluk hakkında neler düşünüyor ? Her insan gibi kim ve neyi amaçlıyor ? Aslında burada onun Masonluk için düşüncelerini almaktan çok onu tanımakta mümkün.

Haydi hep birlikte eğlenceli olan röportaja bir bakalım. 😀

İlk önce kendinizden biraz bahseder misin ?

1964 Doğumluyum. Endüstri Meslek Lisesi mezunuyum. Açık Öğretim fakültesi 2. sınıftan terk ettim. O dönem fabrikada çalışıyordum , benim için zor süreçti. Yalnız hala bitirmediğim için kendime kızıyorum. Kitap okumayı severim lakin bu aralar sadece kitap alıyorum , ilerde okurum diyerek .

 

Mesleğiniz nedir ? Yada hep ne olmak isterdiniz  ?

İşçi emeklisiyim. Hayatta en çok Pilot olmak isterdim lakin kısmet değilmiş.THK Paraşüt kursunda ilk atlayışımı yapamadım korkudan .Onun için Havacılığa hevesli gençlerin, Harp okulunu veya pilotluk mesleğini düşünenlerin mutlaka önceden THK dan Paraşüt, Planör
kurslarını mutlaka almalarını ivedilikle tavsiye ederim.

 Hobileriniz neler ?

– Hiç bir hobim yok  diyebilirim. Evin içinde Helikopter uçurma ve 15 senedir çözmeye çalıştığım Borsada teknik analizce 5>10 ,5>20,5>50- 5>100,5>200,10>20,10>100,10>200-20>50,20>100,20>200 vb. Sayılar ortalamaların hangi dizilişte hangi ortalamanın kesilmesi mantığını çözmeye çalışmak. Film konusunda da İMDB 7 üzeri filmleri tercih ederim, başka da kitap okumak.

Helikopter uçurmak zevkli olsak gerek 😀 Nerede yaşıyorsunuz ? Yaşadığınız bölgeye nasıl buluyorsunuz ? 

Akdeniz bölgesinde, sıcaklığın hat safhada olduğu ve Sait Paul beyefendinin sokaklarında gezdiği Tarsus şehrindenim.
Osmanlı döneminde ilk elektrik santralının kurulduğu şehir, kozmopolitik , her milletten insanlar var.  Arap yemekleri lezzetlidir, Kebab, Humus, Mumbar, Köfte vb.

 

Hmm. Peki İyi ve kötü yanları var mı ?

İyi ve kötü yanı ise 2 vilayetin arasında kalmasından dolayı her konuda bir sıkışmışlık var, gece hayatı sıfıra yakındır .İlçe olmasına rağmen banka şubeleri bayağı fazladır, buradan da ZENGİNİMİZ çoktur …

 

Hayatınızda yada yaşam tarzı olarak örnek aldığınız biri yada birileri var mı ? Kim kimler ?

Cevher Özden ( Banker Kastelli ) denen merhumu hep takdir etmişimdir sonu da onurlu bir şekilde olmuştur. Örnek alınmalı mı ?Asla, lakin bu ülkede bir çığır açmıştı.  Atatürk’ü inanır mısın bu form sayesinde sevdim, ne kadar üstün olduğunu burada yazan değerli Atatürkçü düşüncedeki İnsanların engin öngörüleri ile bu büyük insanı tanıma fırsatı buldum. Buda benim bir eksiğim idi ve tamamlanmış oldu.

 

Sizce kusursuz insan var mı ? Olabilir mi ?

Olmaz mı işte benim o kusursuz İnsan.. 😀 Şaka bir yana elbette hepimizin kusuru var, önemli olan hatalarda ısrarcı olmamak gerek …

 

Anladığım kadarıyla çok sakin bir hayatınız var. Peki ” Mason ” kelimesini ilk olarak nereden duydunuz ?

Annemin kucağına ilk verdikleri anda ben MASON, nasılsınız diyerek direk konuya dahil olmuşum diyecektim ama bu biraz Hz.İsa  olurdu. Dürüst olmak gerekirse bu kurumun parayı yöneten insanlar olduğuna inanıyordum. Ne okuduysam buradaki insanların sayesinde öğrendim ve öğrendikçe Masonluktan korkmaya başladım.

Neden mi korktum ? Bu konu sanki Tıp doktorlarının devamlı meslekleriyle ilgili araştırma yapması gibi bir oluşum.

 

Bir harici olarak Masonluk hakkında ki düşünceleriniz neler ?

Ne olacak tüm insanoğluna bu kavramı yetenekleri, daha doğrusu alabildikleri kadar öğretmek. Masonluk hakkında Tekris olmadan Ülkü mabedinin içine girip toplantılarına katılmadan görüş bildirmek bence boş ve anlamsızdır.

 

Mason olmak istediniz mi

Doğduğum andan itibaren demiştim önceki sorunuzda  ??? ; Şaka bir yana olmak isterimde tabiri caizse korkuyorum o güzelliğin benim gibi birine layık olduğuna pek inanmıyorum. Kalbimde Mason olmayı geçirsem de kendimi o mertebeye layık görmüyorum tam anlamıyla kendimi. Korkumda ki sebep entelektüel birikimimin olmamasında ve yabancı dil bilgimin yok denecek kadar az olması. Sözün özü Masonluğun erdemli yolunda bir harici olarak hazır olarak yetiştirmek kendimi buda yeter bana.

 

Biraz daha açalım 🙂 Kendinizi masonluğa uygun biri olarak görüyor musunuz ?

Şu an  itibari ile asla. Bu belli bir süreç sonucu elde edilecek bir birikimdir. İstesem de ekonomik durumum onların yanında kendimi ezik hissederim işin özü… Allah onların yolunu devamlı nurlandırsın ve hayırlarını doya doya yapmalarını nasip etsin. Bana da bu güzellikleri takip etmekte yeter.  🙂

Çevrenizde ” Mason ” olan birisi veya birileri var mı ?

Maalesef hayır. Daha bir Masonun elini sıkmak nasip olmadı .

 

 Hem Masonluk adına bir haricinin düşüncelerini almış olduk hemde sizin hakkınızda foruma katılacaklara bilgi vermiş olduk. Son olarak eklemek veya forum üyelerine iletmek istediğiniz bir konu var mı ?

Masonluğu yüceltelim ve ne olduğunu ezberleyerek değil anlamaya çalışarak sorgulayalım. Özellikle sayın ADAM beyefendiyi sorularımızla sonuna kadar zorlayıp bilgimize bilgi katalım. Sayın Tij dostumun Halkçı görüşlerine değer verip en azından olumlu ve /veya olumsuz fikirlerimizi iletelim. Sonuçta bu formdan kimse korkmasın bu ülkeye komünizm gelmez. Biraz daha sağduyuyla dünyamız daha güzelleşir kanaatindeyim. HOŞÇAKAL !

 

 


Mutluluk, manevi değerlere mi bağlıdır, maddi değerlere mi bağlıdır ?

Mutluluk, her ne kadar paha biçilemez olsa da, mutluluğun elde edilebilmesi için manevi yada maddi yönden zengin olmak gerekir. Manevi düşüncemizde tüm sevdiklerimiz aramızdayken bir sıcaklık hissederiz. İçimize işlenen güven yüzlerimizde küçük bir tebessüm belirtisi yaratır. Mutluluk kolay kolay elde edilemeyeceği gibi kolay kolayda unutulamaz. En mutlu olduğum gün ne zamandı ? Sorusunu sorduğumuzda unutamadığımız o zamanlar gelir aklımıza. Ah ne günlerdi diyerek geçmişe bir örtü çekeriz. Kimi zaman mutluluk bizim için manevi değerlerden öteye çıkabilir. Aslında manevi mutluluk denilenin günümüz dünyasında pekte tatmin edici olmasa gerek.

 

 

Maddi kaynaklarımızda bizi güvende hissettirebilir. Maddi açıdan iyi olmak elbette dilediğimizi yapıp mutlu olmak değildir. Maddi açıdan sıkıntı çekmemek ve bunun verdiği rahatlıkla kendimizi özgür hissedebiliriz. Maddi açıdan zor durumda olanların her zaman karamsar düşünceleri vardır. Bu karamsarlık içten içe büyür ve çeşitli sorunlar oluşturur. Aile içinde huzursuzluk yaratan maddi kaynaklar gece başımızı yastığa koyunca rahat uyutmayan düşüncelere boğar bizleri. Elbette her şey maddi değildir. Lakin her şeyde manevi değildir. Mutluluğun sırrı bizlerizdir. Yaşama ayak uydurarak mutlu olmayı başarabiliriz. Hem manevi hemde maddi olarak zengin olabilirsek mutluluk bizler için paha biçilemez bir duygu olacaktır.

 

 

Fakat maddi değerlere fazla güvenmemiz  gerekir.  Spiritüalist görüşe göre ruhun dünyaya gelme amacı mutlu olmak değil, tekamül etmektir. Mutluluk ise bir amaç değil, bir sonuçtur. Mutluluk maddi değerlerle edinilemez, çünkü maddi değerler geçici olup, bir gün yok olacaklardır.

Maddi değerler gelip geçicidir. Unutulur ve zamanla yok olurlar. Bunun tam tersi olan manevi değerlere sahip mutluluk bizlerle birlikte  sonsuz bir yere sahip kalacaktır.

Bütün mutsuz olanlar, yalnız kendi mutlulukları peşinde koşanlardır. Bütün mutlu olanlar ise başkalarının mutlu olması için çalışanlardır.” (Budizm)

 


Ama Ben Sanıyordum ki… 13 ( Son)

Category : Kişisel Bloglar

Çok çok yıllar sonra…

 
İşlerimi erkenden bitirip ofisten çıkıyorum. Aslında öylesine yorgunum ki. Fakat bu akşam öteleyemeyeceğim bir randevum var. İşaret parmağıma takılı bilgisiyar ekranına bu gün yaptığım işlerle ilgili raporları fısıldayarak giriyor ve verileri merkeze göndermesi için talimat veriyorum. Artık gerisi onun işi. Girdiğim tüm verileri belli bir forma sokup, dünyanın her yerinden gelen bağlantılı verilerle birleştirip, ayrıntılı bir rapor haline getirecek. Tam kapatmak üzereyim ki alt ekranda vücudumdaki potasyum oranının normalin altında olduğunu gösteren uyarıyı görüyorum. Şimdi bir de kas ağrılarıyla uğraşamam…

 

Koridora çıkıp parmağımı yaşam ünitesinin haznesine sokuyorum. Saç telinin beşyüzde biri kadar incelikteki algılayıcılar derimin altına girerek gereken tahlilleri bir daha yapıyor ve kan değerlerimi ölçüyorlar. Karşımdaki ekranda bana 0.4 cc potasyum yüklendiğini gösteren yazıyı okuyorum. Bütün bunlar birkaç saniyede olup bitiyor.

 
Beni otoparka götürecek yürüyen sandalyeye oturup kolundaki parmak izi okuyucusuna serçe parmağımı koyuyorum. Merkezi bilgisiyar beni tanıyacak ve aracımı park ettiğim yere kadar götürecek. Yirmibeşince kattayım. Aracım eksi onsekizde. Bu mesafeyi kat ederken önüme çıkan kapıları, asansörü dert etmeme gerek yok. Benim yerime sensörler tarafından her şey algılanıp halledilecek.

 
Aracımın şoför kapısında sandalye duruyor. Kalkmamla aracımın kapısını açabilmem için geri çekilmesi bir oluyor. Evim iş yerime dörtyüzelli kilometre uzaklıkta; bu da bir saatlik yol demek. Şöyle kırk beş dakikalık bir şekerleme hiç de fena olmaz hani. Aracın konsolundaki dokunmatik ekrandan ev ikonunu tuşluyorum.

 

Koltuğumu uyku pozisyonuna getiriyorum. Bu hareketim otomatik olarak aracın içindeki havayı uyku için en ideal ısı ve nem seviyesine getirmek üzere klimayı da çalıştırıyor. Camlar kendiliğinden içeriye gün ışığını almayacak şekilde kararıyor. Tatlı bir uykunun içine dalıyorum. Evime varmama on dakika kala arabanın içi sevdiğim müzikle dolmaya başlıyor. Önce hafif hafif, sonra biraz daha volümlü. Uyanıyorum. Koltuğum doğruluyor, kararmış camlar tekrar eski şeffaf hallerine dönüyor. Fakat ışık gözümü almıyor. Dikiz aynasındaki lazer algılayıcı göz bebeklerimin o anki durumunu tespit ediyor ve aracımın merkez bilgisayarı ancak beni rahatsız etmeyecek kadar ışığın içeri girmesine izin verecek şekilde ayarlamayı yapıyor. Sonunda eve varıyorum. Allahtan yemeği hazırlaması için Şilep’e işten çıkmadan önce gerekli talimatı vermiştim…Şilep? Şilep benim yaşam robotuma verdiğim isim. Artık her evde bulunan , buzdolabı, mikrodalga fırın, bulaşık makinası, çöp öğütücüsü, meyva suyu sıkacağı, kahve ve çay makinesi gibi bilimum ev gerecinin birbirine entegre edildiği yekpare bir ev aleti. Gerçi şimdi daha da gelişmişleri çıktı ama yine de benim işimi görüyor. İlk aldığımda onu getirdikleri kutuların şekli bana bir şilebi çağrıştırdığı için bu ismi vermiştim.

 

Oturduğum plazanın otoparkına giriyor aracım. İner inmez bu plazada tanığım ender komşularımdan biriyle karşılaşıyorum. Üç yüz kırk beş  katta oturan  beş bine yakın kişinin  arasında komşuluk pek kolay olmuyor.

 

– Merhaba Hasan bey.

 

– Ah! Merhaba merhaba nasılsınız?

 

– İyiyim teşekkürler. Görüşemiyoruz ne zamandır.

 

– Sormayın. Dün bir kalp ameliyatı geçirdim . Kapakçıklardan birinin değişmesi gerekiyormuş. Neyse hallettiler. Şimdi spora gidiyorum.

 

– Geçmiş olsun. Kendinize iyi bakın. İyi akşamlar.

 

– Teşekkür ederim. Size de iyi akşamlar.

 

Kalp hastalığı yüzünden kaybettiğim babamı hatırlıyorum. Bir baypas için neredeyse bütün gövdesini boydan boya yarmışlar, iyileşmesi aylar sürmüştü.

 
Bir süre Hasan bey’in arkasından bakıyorum. Hasan bey bilimin kat ettiği mesafenin yaşayan bir kanıtı gibi görünüyor gözüme. Hani bazı durumlar için bir kanıt göstermeniz gerekir ve sizin elinizde öylesine güçlü bir kanıt vardır ki, onu gösterdiğiniz anda başka bir şey söylemenize gerek kalmaz ya. İşte komşum Hasan bey bilimin geldiği noktanın tek başına bir kanıtı gibi. Üstüne söyleyeceğiniz her şeyin yetersiz kalacağı bir kanıt.
Sahi bilim nasılda baş döndürücü bir hızla ilerledi şu geçtiğimiz yıllarda. Sanki durdu durdu durdu ve sonra tıpkı bir roketin ateşlenmesi gibi  bir hızla yol almaya başladı.

 
Her şey CERN’de  evrenin oluşumuna ait bilgiler elde edebilmek için yapılan şu meşhur deneyle başladı. Güya amaç Tanrı parçacığı denen şu Higgs bozonunu bulmaktı. Fakat bulunan şeyler sonunda önümüze serilen yeni bilgiler bir parçacıktan çok bizzat Tanrının kendisiymişcesine değiştirdi insanlığın seyrini.

 
Sanki Tanrı insanlara bir şaka yapmak istemiş gibi. Binlerce yıldır kutsal kitapların içine, ruhbanların dualarına, her inancın, her öğretinin kendi dünya görüşünün içine hapsettiği Tanrı, adeta haykırırcasına, bütün bunların içine sığamayacağını söylüyormuş gibi. “Siz beni hep göklerde, ulaşılmaz uzaklıklarda ve sonsuz genişliklerde aradınız. Hepiniz beni ayrı sahiplendiniz. Bir sahiplenen kendisinden başka hiç kimsenin olamayacağımı söyledi ve öyle sandı. İçinizde barındırdığınız, doğuşunuzdan gelen bütün güzelliklerinizi, bağnazlıklarınıza, dogmalarınıza hapsettiniz ve onlar daha gün yüzüne çıkamadan körelttiniz. Oysa bakın işte buradayım. Sizin şimdiye kadar hiç bakmadığınız, baksanızda göremediğiniz bir yerdeyim. Sizdeyim, Sizinleyim, Sizim…”

 
Peki bütün bunlar insanı nasıl değiştirmiş olabilir? İnsan hala aynı insan. Hırsları, zaafları, zayıflıklarıyla hala aynı insan. Eve girdiğimde ” Koku ,çam” diye sesleniyorum içerisi ferah ve mis gibi çam kokusuyla doluyor. Mutfağa yöneliyorum. Yemeğim tam istediğim kadar ısıtılmış bir şekilde mutfak masasının üzerinde duruyor.

 

Bir yandan yemeğimi yerken güncel haberleri dinlemek için ” Radyo! Haber!” diye sesleniyorum. O sırada haber yayınlayan kanallardan biri otomatik bulunuyor. İngiltere’deki  açlık sorunu yine gündemin en başında. Afrika’nın en saygın kredi değerlendirme kuruluşunun ABD’nin kredi notunu iki basamak birden düşürerek B artıdan B’ye düşürdüğünü ve görünümünü de negatife çevirdiğini dinliyorum. Bu zaten beklenilen bir şeydi. Elimdeki ABD hazine bonolarını zamanında satıp olası bir zarardan kurtulduğum için mutlu oluyorum.

 

Üstümü değiştirip hızlıca evden çıkıyorum. Randevuma geç kalmamalıyım. Zira beni bekleyen genç bir bayan var. Hoş genç veya bayan olmasa da ben geç kalmam. Randevularıma sadık kalışım hep övündüğüm bir şey olmuştur. Buluşmak için sözleştiğimiz yere vardığımda onu beni beklerken buluyorum. Ne kadar da genç! Artık kıtaların ve ulusların birbirine karıştığı, insanların hayatlarını bu kadar meşgul eden şeylerin olduğu bir çağda bile gençlerin hala Masonluğa böyle ilgi göstermeleri ne güzel. Bu duygu içime bir sıcaklık veriyor.

 

Beni görünce ayağa kalkıyor.  El sıkışıyoruz.

 

– Çok hoş görünüyorsunuz genç bayan. Sanırım bu gecenin en şanslı erkeği benim.

 

– Siz de çok şık görünüyorsunuz. Ayrıca sizin gibi Masonluğa bunca yılını vermiş bir beyefendiyle karşılıklı oturup sohbet edebilecek olmam, asıl şanslının ben olduğumu gösterir.

 

– Ah! Bu öyle abartılacak bir durum değil genç bayan. Eğer kastettiğiniz Masonlukta şimdiye kadar üstlenmiş olduğum görevler ise, bu ben çok üstün olduğum için değil, kardeşlerim böylesini uygun gördükleri içindir. Yoksa benim yaptıklarımı çok daha iyi yapabilecek bir sürü kardeşimiz var.

 

– O kadar da alçak gönüllü olmayın efendim. Yayınlanmış onca kitap, onca araştırma… Yok yok bu öyle herkesin yapacağı, altından kalkabileceği bir şey değil.

 

– Eh. Böyle düşünüyorsanız… Teşekkür ederim.

 

Birkaç saniye sessizlik oluşuyor. Sonra söze ben başlıyorum.

 

– Bana Masonluğa girmek istediğiniz söylendi.

 

– Evet çok istiyorum.

 

– Neden?

 

– Efendim Masonluğu, kendimi daha iyi bir insan haline getirebilmem için en etkin yollardan biri olarak görüyorum.

 

– Evet öyledir. Fakat bu konuda yeterli araştırmayı yaptınız mı? Hangi  kitapları okudunuz mesela? Evinizdeki merkezi bilgisayarın  kitap belleğinin kaç GB’tı bu konuyu teşkil eder?

 

Okuduğu kitapları sıralıyor. Çoğu ” Büyük Uzlaşma” dan sonra yazılmış kitaplar. Birçoğu yetersiz olmakla birlikte, iyi kitaplar da okumuş olduğunu görüyorum.

 

– Ne düşünüyorsunuz peki… Masonluk hakkında yani.

 

– Efendim. Dışarıdan ne kadar bilinebilirse o kadar şey biliyorum. Düşüncelerim daha çok şu “Kardeşlik” kavramı üzerine yoğunlaşıyor. Her dilden, her dinden, her cinsten insanların birbirilerine içtenlikle “Kardeşim” diyebilmesi… Ne kadar güzel, ne mükemmel bir şey.

 

Gülüyorum. Karşımdaki bu pırıl pırıl güzel bayana bakarken yüzümdeki tebessüme engel olamıyorum. Bunu farkediyor.

 

– Yanlış bir şey mi söyledim efendim?

 

– Yoo. Yanlış hiçbir şey söylemediniz genç bayan. Şimdi karşımda duran size bakıyorumda… Acaba bu konuşmayı bundan elli yıl önce yapsaydık nasıl ve hangi şekilde yapardık? Siz bu gün düşündüklerinizi düşünüyor ve böyle konuşuyor olabilir miydiniz acaba?

 

– Anlayamadım efendim.

 

– Anlaşılamayacak bir şey yok genç bayan. Elli yıl önce acaba Mason olabilirmiydiniz?… Tabii ki olurdunuz belki de  sırtınızda bir “gayrimuntazamlık” yükü taşıyordınız. Hoş bu da öyle küçümsenecek ,hayıflanacak bir durum değildir. Ben yıllarca taşıdım mesela. Hem de büyük bir onur ve mutluluk duyarak.

 

– Efendim. Özür dilerim ama söylediklerinizi anlamakta güçlük çekiyorum. Kusuruma bakmayın lütfen. Az önce “muntazamlık” diye birterim kullandınız? Bununla tam olarak ne demek istediğinizi anlatabilir misiniz?

 

– Uzun hikaye. Bilmiyor olmanız da normal. Masonluğun o dönemiyle ilgili pek az kaynak var bugün elimizde. O da herkesin ulaşabileceği ortamlarda değil. Çünkü masonlar kendi kurumlarının geçmişinde önceki kardeşlerinin yaratmış oldaği bu ayıbı, gerçek bile olsa örtmek istediler. Fakat yok etmediler. Bu tarihe haksızlık, bir başka büyük ayıp olurdu. Sadece üzerini örttüler. Dolayısıyla bulunması imkansız da değil. Yine de bu konular hakkın da pek bir biliginizin olmayışını anlıyorum…   Çok uzun zaman önce  kadınlar mason olamazdı. Kadınları bir yana bırakalım, siyahilerin, yahudilerin, kimileri için de Katoliklerin  mason olamayacağını savunan bir kanat vardı. Şimdi buna ” kanat” diyorum ama siz bunu öyle bir istisna gibi almayın sakın. Dünyaya kurumsal olarak egemen olan Masonluk bu kanatta daha yoğundu yani sayı ve örgüt olarak çok çok fazlaydılar. Tek tük olmakla birlikte bu düşünceye sahip masonik oluşumlar günümüzde de var. Bir de bunun tersini savunan bir kanat vardı. İşte bu tersini savunanlar, az önce bahsettiğim çoğunluk tarafından “gayri muntazam” olarak nitelenir ve onlarla herhangi bir masonik ilişki içine girmezlerdi… Nereden nereye?

 

– Az önce siz bu tarz oluşumlar günümüzde de mi var dediniz efendim? Bu çağda? Bilim ve insanlık bu kadar ilerlemişken?… Ama ben sanıyordum ki..

 

“Ama ben sanıyordum ki” derken sözünü kesiyorum. Tam bu noktada size daha önce bölümlerce anlatmaya çalıştığım o kişiyle olan görüşmelerimi anımsıyorum. Siz de anımsıyorsunuz değil mi? Ben de tıpkı şu karşımda oturan genç bayan gibiydim. Gencecik, kafansında binlerce soruyla dolanıp duran… Ben de başka türlü sanıyordum. İçime bir burukluk doluyor. İnsan yaşadıkça neler görüp neler geçiriyor diye düşünüyorum.

 

– Durun genç bayan durun. Siz şimdi hiçbir şey sanmayın. Herşeyi konuşuruz; hepsinin bir sırası var. Size bir tavsiyede bulunmak isterim. Görüyorum ki bu yola çıkmaya pek heveslisiniz. Umarım başarılı da olursunuz. Fakat şunu aklınızdan hiç çıkarmayın genç bayan: Bu yolda ihtiyacınız olan tek şey sen kendinizsiniz. Kendinizi bul ve sakın kaybetmeyin. Bazen yolunuza sizi sizden almak isteyenler çıkacaktır. Sakın vermeyin. Dokundurmayın bile. Çünkü bir kez dokundurdunuz mu, geriye size  pek bir şey kalmaz. Bir masonun en değerli hazinesi kendisidir. Unutmayın, siz güzelleşirseniz dünya ve hayat da güzelleşir. Siz temiz kalırsanız dünya ve hayat da temiz kalır. Hayatı ve dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek isteyen Masonluk ve masonların da böyle düşünmek ve bu düşünceye uygun yaşamaktan başka şansları yoktur… Size tavsiyem genç bayan… Böyle davranın, böyle düşünün, böyle olun…


Ama Ben Sanıyordum ki…12

Category : Kişisel Bloglar

Kafede gerçekleşen o görüşmenin üzerinden bir gün geçiyor. Akşam, tam dışarı çıkmak üzereyken ev telefonu çalıyor.


– Alo!

 
– Merhaba.

 
Kendisini tanıtıyor ama bunu yapmasaydı da tanıyabilirdim. Hem bu telefonu beklediğim hem de sesi kulağıma tanıdık geldiği için.

 
-Nasılsın?

 
-İyiyim efendim, siz nasılsınız?

 
– Teşekkür ederim, iyiyim. Eğer senin için de uygunsa yarın akşam seninle buluşmak isterim. Programın müsait mi?

 
Söyledikleri olağan gibi fakat ses tonu aynı şeyi işaret etmiyor. Canı sıkkın gibi.

 
– Olur efendim. Memnuniyetle.

 
– Senin tanışmanı istediğim kişiyle bir araya gelmişsiniz!

 
– Evet efendim. Dün görüştük.

 
– Ben de bununla ilgili konuşmak istiyorum seninle. Fakat telefonda olacak iş değil.

 
– Tamam efendim yarın akşam benim için de uygun. Nerede nasıl buluşalım istiyorsunuz?

 
Beni bir kulübe çağırıyor belli saatte. Oraya sadece üyeler ve  konukları girebildiğinden, kapıdan nasıl geçeceğimi de belirtiyor. Mutlaka gelmemi tembih ediyor.

 
Son söyledikleri, huzursuzluğunu ses tonunun da dışına taşıyıp somutlaştırıyor. Gerçi sebebini biliyorum ama nedense benim de keyfim kaçıyor. Oysa çok sevdiğim bir gurubun konserine gitmek üzere evden çıkmak üzereydim… Neyse diyorum. Yarına yarın bakarız. Şimdi gönlünü hoş etme zamanı… Telefonu kapatıp kendimi sokağa atıyorum.

 
Ertesi gün sözleştiğimiz saatte sözleştiğimiz yerde buluşuyoruz. Akşamın erken saatleri olmasına rağmen hâlâ dün akşamın sersemliğini üzerimden atamadım. Çünkü konser bittikten sonra geceyi öyle orada bitiremedik. Oradan çıkıp başka bir yere… Oradan da bir diğerine… Her terk ettiğimiz mekandan ayrılırken arkamızda bıraktığımız boş kadehlerden bahsetmeme gerek var mı bilemiyorum. Durumumu anlayın artık.
İçeriye girişim kolay oluyor. Onu tarif ettiği salonda yalnız başına otururken buluyorum.

 
– Merhaba efendim.

 
– Merhaba. Hoş geldin. Buyur otur, diyor karşısındaki koltuğu işaret ederek.

 
Huzursuz olduğunu anlamam için o ses tonuna bir de yüz ifadesi ekleniyor şimdi. Bu düşüncem iyice pekişiyor. Fakat bu sefer ne olacağını ne diyeceğini beklemeye niyetim yok. Ne olacaksa olsun. Ne diyecekse desin.

 
– Sizi biraz sıkkın görüyorum efendim. Önemli bir mesele yoktur umarım.

 
– Yok yok. İyiyim çok şükür… Yani bir mesele var, var aslında da, o sadece benim sorunum değil. Bizim sorunumuz. Yani senin ve benim; müşterek.

 
Bilmezden geliyorum.

 
– Anlamadım efendim. Bilmeden sizi üzecek bir şey mi yaptım?

 
– Üzüldüğüm konusunda haklısın. Fakat bunu bilerek mi bilmeyerek mi yaptığını bilemem.

 
– Efendim, lütfen açık olur musunuz? Bu haliniz de beni üzüyor.

 
İç geçiriyor. Konuşmasına başlamadan önce işaret parmağının üstünü burnuna değdirip nefes alıyor… Tam da sinirli insanlara has bir hareket.

 
– Tanışmanız için seni bir arkadaşıma yönlendirdim. Buluştunuz. Görüştünüz…

 
Bunların hepsini sanki anlayacağımdan şüphe eder gibi tek tek vurgulayarak söylüyor.

 
– Evet efendim, buluştuk ve görüştük.

 
Sanki sonunda patlıyor. Fakat bu öyle kontrolsüz bir patlama değil. Kelimeleri seçmeye çalıştığını hissediyorum.

 
– İyi, güzel ,görüştünüz de… Bu görüşme nasıl bir görüşme oldu?

 
– Benim için gayet verimli bir görüşmeydi efendim. Dostunuza bir terbiyesizlik mi yapmışım bilmeden? Eğer öyleyse özür dilerim.

 
– Hayır. Demek istediğim o değil. Tabii ki bir terbiyesizliğin yok. Fakat görüşmenizin içeriği… Nasıl desem?…Ukalaca… Hem bu sadece seni değil beni de ilgilendiren bir durum. Çünkü seninle görüşmesi için ricada bulunup, arkadaşımla görüşmenizi sağlayan benim.

 
Buluştuğum kişiyle olan görüşmemizin yankısının pek iyi olmadığını anlıyorum. Fakat “ukalaca” deyişi canımı sıkıyor. Tutamıyorum kendimi.

 
– Orada durun rica ederim efendim. Ben kimseye ukalalık yapmadım.  Hem bildiğim kadarıyla ukalalık hiçbir şey bilmediği halde biliyormuşçasına görüş bildiren kişilerin yaptığına denir. Oysa ben tam tersine, bilmediğimi daha başından belirtmiştim.

 
– Peki bilip bilmeden yaptığın yorumlara ne demeli?

 
– Ben öyledir demedim efendim. Benim şimdiye kadar öğrendiklerimden anladığım budur dedim. Yanlış anlamışsam, eksik anlamışsam, hadi hepsini geçtim, hiç anlayamamışsam, doğrusunu göstermek, öğretmek, size düşmez mi? Bunun neresi ukalalık?

 
Bütün bunları tek nefeste söylüyorum. İçimde kabaran hissin ne olduğunu anlayamıyorum. Öfkeli de değilim. Fakat çok rahat olduğumu da söyleyemem.

 
– Bak genç dostum. Daha hayatının başındasın. Bunun gibi daha nice durumla karşılaşacaksın. Sana tavsiyem önce dinlemeyi bilmendir.

 
– Peki, dinlediklerimden çıkarımlarımı ne yapmalıyım? Yutkunmalı mıyım? Yani dinleyip, görüp öğrendiklerim hakkında bir yorumum, bir görüşüm, değerlendirmem olamaz mı?

 
– Az önce Masonluk hakkında bir şey bilmediğini söylüyordun.

 
Bunu söylerken ki mimikleri beni iyice rahatsız ediyor.

 
– Evet bir şey bilmiyorum. Fakat şimdiye kadar öğrendiğim birçok şey de var. Zihnimde oluşmuş bir Masonluk tanımı var. Ancak bunlar bir şey bildiğim anlamına gelmez. Buna rağmen edinmiş olduğum düşünceler de yok değil.

 
– Ne düşünüyor olursan ol. Bütün bu fikirler doğru ya da yanlış olsun, sonuç değişmez. Ortada etiyle kemiğiyle bir Masonluk vardır. Geçmişte de vardı şimdi de var, gelecekte de olacak.

 
– Efendim ama ben sanıyordum ki…

 
– Ne sanıyordun sen?

 
Bunu hesap sorar gibi söylüyor. Bu daha da canımı sıkıyor.

 
– Ben sanıyordum ki, Masonluk daha iyi bir yarın yaratmak için uğraşır. O yarın ki içinde kadınlar vardır, erkekler vardır, katolikler vardır, müslümanlar vardır, ateistler vardır, siyahlar vardır, beyazlar vardır…
O buluşmanın gerçekleştiği yerin önünde  ciğer verdiğim ve o kadarla da kalmayıp vurulup evime aldığım şu mırnav geliyor aklıma…

 
– Hayvanlar vardır, bitkiler vardır… Masonlar bunlardan hiçbirinin mutsuzluğunu, ayrılığını isteyemez. Hepsini sarıp sarmalar, kucaklar ve eşit şekilde sever. Karısını döven bir adamla, bir sokak köpeğine tekme atan bir adam arasında, Masonluk açısından ne fark vardır? Yoktur. Ben böyle bildim, böyle anladım.
– Bunun tersini söyleyen mi oldu sana?

 
– Hayır, tersini söylemediler. Fakat tersini anlamama sebep olmuş olabilirler.

 
Bunu söylerken benim de sesimde kinayeli bir ton oluşuyor. Şaşırıyorum. Fakat huzursuz da değilim.

 
– Nasıl yani?

 
– Mesela efendim, şu belirgin bir tanımı olan inanç konusu. Kadınların mason olamayacağı konusu. Bunları nasıl açıklayabiliriz?

 
– Bak genç arkadaşım… Masonluk öyle kurum, dernek falan gibi tanımlamalara sığacak bir şey değildir. Evet, dışarıdan öyle tanımlanır, öyle görülür ama bunların ötesinde ve üstündedir… Bir felsefe, bir öğretidir. Belki anlamanı bekleyerek sana haksızlık da ediyor olabilirim. Fakat gerçek bu. Belli mi olur? Şimdi kafanı kurcalayan birçok konu ilerde bir netlik kazanır ve sen o zaman da aramıza katılmak istiyor olabilirsin. İşte o zaman bil ki genç arkadaşım, Masonluk kollarını sevgiyle açmış seni bekliyor olacaktır.

 
“Masonluk sevgiyle kollarını açmış seni bekliyor olacaktır.”… Bu tümcenin “Senin aramıza girmen için, şu an uygun zaman değil.” hatta “Seni şimdilik aramıza kabul edemeyiz.” demenin başka bir yolu olduğunu anlıyorum.

 
Ne yalan söyleyeyim. Bu kavrayış beni mutsuz da etmiyor.

 
– Benim için yaptıklarınıza ne kadar teşekkür etsem azdır efendim. Eğer bilmeden sizin başınızı ağrıttım, canınızı sıktıysam özür dilerim. Üzerimde hakkınız var… Helâl edin lütfen, diyorum ben de.

 
– Dediğim gibi arkadaşım, belki başka bir zamanda, başka bir yerde…

 
Görüşmenin bittiğini anlamak için müneccim olmak gerekmiyor.

 
Ayağa kalkıyorum. O da kalkıyor.

 
– İyi günler dilerim efendim.

 
– İyi günler. Güle güle. Kendine iyi bak.

 
Yanından ayrılırken düşünüyorum acaba bütün bunları telefonla da söyleyecekken beni buraya kadar niçin çağırdı diye… Yoksa özür dilememi, ne derlerse yapacağımı, nasıl isterlerse öyle davranacağımı, onlara kul köle olacağımı söylememi hatta kim bilir. beni kabul etmeleri için biraz da yalvar yakar olmamı mı bekliyordu acaba?

 
Kulüpten çıkarken içimde bir şeylerin uyandığını hissediyorum. Hepimizin her gün karşımızda olan o görünmez ruhani ayna tam önümde duruyor. O aynaya bakıp üstümü başımı düzeltiyorum ve aksime yanlış bir iş yapmamış olmamın verdiği gönül rahatlığıyla göz kırpıyorum


Ama Ben Sanıyordum ki… 11

Category : Kişisel Bloglar

İçeri girdiğimde bir uğultu bulutu kaplıyor kulaklarımı. Kafenin içi tıklım tıklım. Burada buluşmak istediğini duyduğumda hissettiğim hoşnutluk, yerini karamsarlığa bırakıyor . Ne gün ama… Havanın da bozacağı tuttu. Herkes kapalı mekanlara atmış kendini. Oysa günlerden çarşamba. Haftanın ortası yani. Güneşli bir havada bu kadar insanı buraya tıkmanın imkanı olmaz oysa ki. Neyse çaresiz katlanacağız. Hem kim bilir, belki o da bu durumdan rahatsız olur ve daha rahat konuşacağımız bir yere gideriz.

 
Buluşacağım kişiyi tanımadığım için, kafenin içine girer girmez ona burada olduğumu haber vermek için cebimden telefonumu çıkarıyorum. Bu heyula içerisinde birbirimizi bulabileceğimizden kuşkuluyum. Telefon daha bir kez çalıyor çalmıyor, karşımda neşeli bir ses.”Köşeye bak köşeye buradayım”.

 
Kafenin köşesine doğru baktığımda bir eliyle kulağındaki telefonu tutup, diğer eliyle bana el sallayan birini görüyorum. Telefondan konuşmaya devam ederken bir yandan da diğer eliyle bana gel diye işaret ediyor. Bu hayhuy içinde olabildiğince hızlı adımlarla ona doğru yürüyorum. Yanına yaklaştığımda hafifçe yerinden doğruluyor. Burnun üzerinde gözlüklerinin bıraktığı iz çarpıyor ilk önce gözüme nedense. Gülen bir yüzle karşılıyor beni. Kendisini tanıtıyor. Bana adımla sesleniyor. İsmimin sonuna bir “cığım” eklemesi çok hoşuma gidiyor.

 
– Ben biraz erken geldim. Bu tarafta yapacak başka işlerim de vardı. Tahminimden erken bitince sen gelene kadar kitap okurum diye düşünerek, başka bir yere uğramadan buraya geldim.

 
Masanın üzerinde duran kitaba gözüm ilişiyor. Adından kuantum fiziği ile ilgili bir kitap olduğunu anlıyorum. Ne kadar da uzak olduğum bir konu!

 
– Ben de elimden geldiği kadar çabuk olmaya çalıştım ama… Görünen o ki ne kadar hızlı davranmış olursam olayım yine de sizden önce burada olamayacakmışım, diyorum gülerek.

 
– Sorun değil. Bu gün seninle buluşacağımız için kendimi buna göre hazırlamıştım.

 
Konuşana ve mimiklerine dikkat edene kadar yaşıyla ilgili bir fikir yürütemiyorum. Görüntüsü öylesine aldatıcı ki. Bulunduğu yaşla gerçek yaşı arasında en az yirmi yıllık bir fark olduğuna kalıbımı basabilirim… Fakat iş mimiklere ve bakışlara gelince kimse yaşını gizleyemez. Ne tuhaf! İnsanların gözlerinin görünüm olarak yaşlanmadığını gözlerin hep gençliğini koruduğunu söylerler. Fakat ya bakışlar. İşte onların biyolojiyle falan anlaşılası bir yanı yok. Yılların getirdiği, dikkatli bir gözlemci için o gözlere öyle izler bırakır ki… Saklanamaz.

 
Nitekim şu anda karşımda oturan kişi için de durum bu. Öyle sağlıklı, öyle zinde bir görünümü var ki… Oldukça yakışıklı olduğunu da söyleyebilirim. Giyim tarzı da bunu destekliyor. Oldukça spor bir kıyafet var üzerinde. Kendi giymiş olduklarıma bakınca, bir üniversite öğrencisinin karşısındaki memur gibi duruyorum sanki. Bu anlaşılmaz duygu içimde bir gülme isteği uyandırıyor. Fark etmemesi için zorluyorum kendimi. – Bana senin biraz ateşli olduğunu söylediler…

 
Bunu deyişindeki kinaye hafiften yüzümün kızarmasına sebep oluyor. Bu halimi anlamış olmalı. Devam ediyor.

 
-Bunu dert etme. Hepimiz kafamızda bir sürü soruyla çıktık bu yola. Zamanla her şeyin netleştiğini göreceksin.

 
– Efendim, aklımda bir çok sorunun olduğu doğrudur. Fakat beni daha da tedirgin eden şey, bu konuda daha fazla şey öğrendikçe bu soruların sayısının daha da artıyor oluşu.

 
– E iyi ya! Ne güzel . Soru olmadan cevap olur mu? Soracaksın, soracaksın ki bir cevap bulasın.
Bu yaklaşımı beni cesaretlendiriyor.

 
– O halde size şunu sormak isterim: ” Masonluğun amacı nedir?… Masonluk nedir?”

 
Bunu söylerken kafamın çok karışık olduğunu hissettirmiş olmalıyım ki, yüzünde bir gülümseme oluşuyor.

 
– Ben bu konuda yeterli fikre sahip olduğunu sanıyordum. Sanki benimle oynuyormuş gibi bir hisse kapılıyorum.

 
– Tabii ki kendimce bir fikre sahibim. Zihnimde oluşmuş bir Masonluk tanımı tabii ki var. Fakat nasıl desem…

 
– Dur dur. Bir şey deme. Önce şu zihninde oluşmuş olduğunu söylediğin Masonluğu bir anlat bakalım. Sohbetimize onun üzerinden devam edelim.

 
Ben hayatım boyunca ön yargılı  olmadım. Ya da  olmadığımı sanıyorum. Fakat şu son söylediklerinde bile içten içe bir alay hissediyorum. Bunun neden kaynaklandığını da bilemiyorum. İçimde bir huzursuzluk hissi oluşuyor. Bu hissi olabildiğince bastırmaya çalışarak konuşmaya çabalıyorum.

 
– Ben Masonluğu kişinin, insanlık adına olabileceği en iyi kişi olması, kendi içindeki potansiyeli en iyi şekilde ve en yüksek düzeyde kullanabilmesini amaçlayan bir yol, bir öğreti olarak görüyorum. Şimdiye kadar yapmış olduğum çalışmalardan öğrendiğim bu… Doğrusunu söylemek gerekirse bunun böyle olduğuna inandığım için bu işe giriştim.

 
-Tespitlerinin doğru olduğuna inanabilirsin dostum. Bunu söyledikten hemen sonra yüzünde muzip bir gülümsemeyle ” Bak bodoslamadan konuya daldık, unuttuk. Ne içeriz?” diyor. Bunu söyledikten hemen sonra yine aynı muzip gülümsemeyle fakat bu sefer daha da abartılı bir şekilde “Eğer biraz daha bir şeyler almazsak, biri gelip bize buranın söğüt gölgesi olup olmadığını soracak. ha ha ha”.

 
Bu halinde bir zorlama hissediyorum. Hani erkek olsun kadın olsun bulunduğu yaşı kabullenemeyen kişilere has, yapmacık bir enerjik görünme durumu vardır ya… Bu hali böyle düşünmeme sebep oluyor.
Ben böyle düşünürken sanki bunu desteklermişçesine bir hareket yapıyor. “Kahve içerim” dememle beraber daha “Siz ne içersiniz” dememe fırsat vermeden sanki aklına çok parlak bir fikir gelmiş gibi bileğiyle havayı savurarak parmak şaklatıyor ve “Ben de” diyor. Der demez de yerinden fırlıyor. Bulunduğumuz kafe masaya servis yapılmayan, herkesin alacaklarını kendisinin aldığı bir yer. Bu hareketi beni rahatsız ediyor fakat hamle yapacak fırsatı da bulamıyorum.

 
Az sonra üzerinde kahvelerimizin ve küçük bir kurabiye tabağının bulunduğu bir tepsiyle dönüyor.

 
– Efendim, zahmet oldu size.

 

– Ne zahmeti canım. Rahat ol. Ne diyorduk?… Hah! Evet, arkadaşım Masonluk konusunda düşündüklerin, yani kafanda oluşan Masonluk tanımı doğrudur.

 
– Fakat efendim böylesine bütün insanlığı kucaklayan bir felsefesi olan düşüncenin bu ayrılıkçı uygulamaları neden?… Hani dilim varmıyor ama neredeyse dogmatik bir yaklaşım seziyorum. Bunun düşünsel değil kurumsal bir sorun olduğunu düşünüyorum.

 
– Ne ayrılıkçılığı? Ne dogması?… Masonluk bu saydıklarının tam karşısında yer alır. Masonluk ayrılığı değil birleşmeyi, dogmayı değil gelişimi ve değişimi, savaşı değil barışı savunur. Böyle düşünmene neyin sebep olduğunu anlayamadım.

 
– Peki şu kurumsal olarak dünya üzerindeki Masonluğun yaşadığı görüş ayrılıklarını nasıl açıklarsınız? Şu ” muntazamlık” konusu mesela… Kadınların mason olamayacağı konusu… Başka bir yerde siyahilerin mason olamayacağı konusu… Bu sonuncusu gerçi biraz yumuşamış diye duydum son zamanlarda ama korkarım ki onun üzerinde de politik baskı var. Amerikan başkanı değişince ne olacağı belirsiz. Bunun gibi bir sürü ayırım… Bütün bunlar neden peki? Bütün bunlar Masonluğun felsefesiyle çelişmiyor mu?

 
– Bak bu konuda da yanılıyorsun. Dünya üzerinde Masonluğun ayrılığı diye bir durum söz konusu değildir. Dolayısıyla Masonluğun felsefesiyle de ters düşen bir durum yoktur. Haa, eğer gerçek Masonluğun, yani bizim Masonluğumuzun, kendilerini mason olarak tanımlayan diğer kurumları tanımayışını kastediyorsan durum değişir. O zaman konuyu baştan ele almak gerekir.

 
-Sizi dinliyorum efendim.

 
– Bir kere bir kişinin veya bir kurumun kendisine mason demesi onun mason olduğunu göstermez. Yani şimdi sen gitsen ve ” gece yürümeyi sevenler derneği” diye bir dernek kursan ve desen ki, bu derneğin üyeleri mason olarak tanımlanırlar ki bunun önünde yasal hiçbir engel yoktur, yapabilirsin, bu şimdi o derneğin veya üyelerinin mason olduğunu mu gösterir? Hayır göstermez.

 
Önündeki kurabiyelerden bir tane alıp ısırıyor. Kahvesinden de bir yudum alıyor ve devam ediyor.

 
– Yani arkadaşım, Masonluk bir tanedir ve aramızda ayrılık falan da yoktur. Diğerleri olsa olsa Masonculuk oynuyor olabilirler.

 
– Anlıyorum… Peki bu durumu ülkemiz özelinde ele alabilir miyiz? O zaman kafamı gerçekten karıştıran durum daha da netleşiyor. Ülkemizde aynı oluşum içerisinde doğup daha sonra çeşitli anlaşmazlıklarla ayrılmış mason kurumları var. Şimdi siz diğerleri içinde az önce söylediklerinizin geçerli olduğunu söyleyebilir misiniz? Yani onlarda mı Masonculuk oynuyor?

 
– Kesinlikle öyle. Dediğim gibi Masonluk tektir ve bir tanedir.

 
– İşte burada tıkanıyorum ben. Yani bir gün önce kardeşim diye kucakladığınız birisini, bir gün sonra nasıl yadsıyabilir, nasıl yok sayabilirsiniz? Bu nasıl ve neye göre yapılabilir?

 
– Bu Masonluğun evrensel kurallarına göre yapılır. O kurallar ki hiç değişmemiş ve değişmeyecektir.

 
Bunu söylerken sesindeki buyurgan tını canımı sıkıyor. Kendimi tutamıyorum.

 
– Bu kuralları kim koymuştur? Bunlar hiç mi değişmemiştir? Hem sonra Masonluk bir kişiye veya bir kuruma istenildiği zaman verilip istenildiği zaman söküp alınabilecek bir rütbe midir? Oysa ben bu kuralların geçmişte değiştiğini hatta bunun tek bir kerede bile değil çok kere olduğunu okumuştum.

 
Bu üstüne gidişim onu rahatsız etmiş olsa gerek. Fakat  geri adım atmıyor.

 
– Bu kuralları kimin koyduğundan çok, kimin kabul ettiğine bakmalıyız. Kimse kimseyi silah zoruyla bir şeyi kabul etmeye zorlamıyor. Ayrıca evet, Masonluk bir kişi veya kurumdan sökülüp alınamaz fakat kurallara uymayanlar bu özelliklerini kendiliğinden kaybederler.

 
– Peki şöyle sorayım efendim: Bir gün sizin değişemeyeceğini söylediğiniz bu kuralları koyanlar, bu kuralardan her hangi birini değiştirecek olsa, düşünceniz ne olur? Bunun karşısında durabilir misiniz? Yoksa bu değişikliğe uğramış bu yeni kurallar da bir daha değişime uğrayacakları zamana kadar değiştirilemez olarak mı kabul edilecek?

 
Sesimdeki rahatlık beni bile şaşırtıyor. Bunları söylerken hiçbir huzursuzluk duymuyorum. Fakat onun için aynı şeyi söyleyemem. Sanki huzursuzlanıyor.

 
– Bak arkadaşım. Ben burada Masonluğu tartışmak için değil onu anlamana yardımcı olmak için bulunuyorum.

 
– Yani tüm bu kafamı kurcalayan şeyleri irdelemek istiyor olmakla hata mı ediyorum?

 
– Hayır hata etmiyorsun fakat bakış açının da doğru olduğu söylenemez. Bir kere en baştan başlayalım. Masonluk bir intizam kurumudur. Gerçek kuvvetini de buradan alır. Bu durum hem ulusal hem uluslar arsı boyutta böyledir. Birbirini tanıyan, birbirileriyle iyi ilişkiler içinde bulunan kurumların ve kardeşlerin yapacakları çalışmaların daha da verimli olacağı kuşkusuzdur. Bu şekilde elde edilecek kuvvet ve kat edilecek yol daha da fazladır. Mesela ben yurt dışında yaptığım çalışmalarda oralardaki kardeşlerimden nasıl yardım ve destek gördüğümü anlatamam. Bu bile tek başına bir şeydir. İyi bir şeydir.

 
– Efendim bu dediklerinize diyecek bir şey olamaz. Bunlar bana göre de iyi ve güzel şeylerdir. Fakat bütün bunları yaşamak adına izlenen yolda bana hatalı geliyor. Yani sırf bu düzen yürüsün diye Masonluğun din, dil, ırk, cinsiyet gibi farklılıkları gözetiyor olması… Bunlar yetmezmiş gibi bir de belirgin tanımı olan bir inanç sahibi olma koşulu… Ne bileyim, çelişkili geliyor bana. Anlayamıyorum.

 
Yüzünün aldığı şekil kızdığını düşündürüyor bana. Haksız da çıkmıyorum.

 
– Bak arkadaşım, ben elimden geldiği kadar açıklayıcı bir şekilde sana anlatmaya çalıştım. Biliyorum ki benden önceki görüşmelerinde de bu konu hakkında fikir alışverişinde bulundun. Bütün bunlardan sonra hala kavrayamadıysan, bu senin sorunundur. İşte Masonluk tam da sana anlatıldığı gibi… Senin anladığın gibi değil, sana anlatıldığı gibidir. Masonluk budur ve böyledir…

 
– İşine gelirse yani?

 
– Evet aynen öyle. Hem sonra daha dur bakalım. Önüne halılar sermiş bekliyoruz sanki seni. Aramıza katılmak isteyen sensin…

 
Bunu söylerken sesindeki sinirli ton çok belirginleşiyor. İçimdeki rahatlığa hala bir anlam veremiyorum. Fakat artık bu konuşmayı uzatmanın yersiz olduğunu gerçeğini de kavrıyorum. En azından kafamdaki düşüncelerin somutlaşmış halini göstermesi açısından da bu konuşmanın yararlı olduğunu düşünüyorum.

 
– Bana zaman ayırdığınız ve anlattıklarınız için çok teşekkür ederim efendim. Eğer sizin için sakıncası yoksa izninizi isteyebilir miyim?

 

-Müsaade senin arkadaşım.

 
Bunu söylerken bir yandan ayağa kalkıyor. El sıkışıyoruz. Gözlerinde “Aldın mı ağzının payını” dermiş gibi bakış yakalıyorum.

 
– İyi günler diliyorum efendim.

 
– İyi günler.

 
Kafeden çıkıp, sanki hep aklımdaymış gibi hızlı adımlarla karşıdaki markete yürüyorum. Kasap reyonuna gidip görevliye boşuna meşgul edildiğini düşündüren bir gramajda ciğer sipariş ediyorum. Sıkılgan bir tavırla hazırlıyor. Marketten çıkıp yine hızlıca karşı kaldırıma geçiyorum.

 
– Gel bakalım güzellik, gel buraya.

 
Elimde bir şeyler olduğunu anlıyor ama yine de önlemli olmayı bırakmadan şüpheci adımlarla yaklaşıyor bana. Elimdeki paketi açıp  ciğerleri önüne serdiğimde gözlerinin parladığını görüyorum. Kafeye girerken mırlayarak paçalarıma sürtünen kedi iştahla yemeğini yerken ensesini okşamama bile izin veriyor. Bir süre onu seyrediyorum… Şimdilik Masonluğu boşver. Sen yaşama bak! İnsanmış, hayvanmış diye ayırt etmeden. Her birinin ötekine verebileceği desteği esirgemediği bir dünya. Hiçbirinin gerekmedikçe ötekine saldırmadığı. Hepsinin barış ve mutluluk içinde yaşadığı.

 
Ben şimdi mutluyum.

 
Masonlar da mutlu olmalı, tüm insanların ve tüm toplumların mutluluğunu arıyorlarsa eğer.


Ama Ben Sanıyordum ki… 10

Category : Kişisel Bloglar

Buluşmak üzere sözleştiğimiz yere giderken arabada çalan radyo kanalında Mazhar Fuat Özkan’dan bir parça çalıyor:
Özleye özleye kavuştuk birbirimize Birbirimize vitaminler, moreller verdik İçimizdeki şeytanlara zülfikarlarla saldırdık Göz yaşlarımızı, bitti mi sandın?…

İstem dışı bir refleksle şarkıyı mırıldanıyorum… Derken dikiz aynasını düzeltirken kendimle göz göze geliyorum.
Sahi, var oluşumdan beri bütün güzellikleri ve bunun yanında bütün kötülükleri içimde barındırmıyor muyum? Öyle olmasa bile bunun böyle olduğuna inanmıyor muyum? Öyle ya, kişiyi dünyanın en kötü insanı yapmakla, en iyi ve erdemli insanı yapmak arasında eylem olarak uzaklık olsa olsa bir saç telinin kalınlığının binde birinden daha fazla değildir.
Bir insanın vücuduna bir bombayı bağlayıp onlarca cana kıymak üzere patlatmayı kendi canını da vereceğini bilerek göze almasıyla… Ne bileyim?… Bir babanın evde bekleyen küçük bebeğinin süt parasıyla, ona süt almak yerine gidip kumar oynaması, veya ne bileyim o parayla gidip kendisine içki alması aynı kötülüğü ve acıyı yaşatmaz mı?…
Bunları neden düşündüğümü soruyorum kendime… Bilmiyorum… Yani aslında biliyorum fakat nasıl anlatsam yarım kalacakmış hissi bir türlü yakamı bırakmıyor. Çaresiz kendime de susuyorum.
Kişi eğer kendi şeytanlarını, kendi meleklerini de içinde taşıyorsa ( ki ben inanıyorum, öyledir), o halde kendi şeytanlarıyla savaşmak için gereken zülfikarı dövmek için gereken demir cevherini de , meleklerinin kanatlarını süslemek için gerekli nuru da içinde barındıyor olsa gerek. Tersi biraz adaletsiz olurdu, değil mi?
Fakat hala tam bir adaletten söz edemeyiz. Bütün silahları bütün gücüyle hazır ve nazır bir şekilde içimizde bir kuytuda saldırmayı bekleyen şeytanlarımıza karşın, sahip olduğumuz tek şey onlarla savaşmak için gerekli silahları yapmamıza yarayacak ham madde. Ne var ki, bu ham maddenin de işlenip bir elden geçirilmesi gerekli, öyle değil mi? Herkesten  usta bir demirci ustası olması beklenemez ya! O halde ustayı bulmak gerek. Ustayı gerekli silahı yapabilmek için gerekli cevheri içimizde barındırdığımıza ve bunu çok istediğimize inandırmamız gerek.
Bütün bunları sesli bir şekilde düşünüyorum.  Ne yalan söyleyeyim; kendime gülmekten alamıyorum kendimi. Yok yok! gülmemin sebebi düşündüklerim değil. Masonluğu anlamaya çalışan biri olarak neler düşünüyorum böyle diye şaşırıyorum kendime.
Oysa yoldan geçen birini çevirseniz ve ona “Masonluk nedir?” diye sorsanız, bu düşündüklerimle alakası olmayan bir sürü başka sözle karşılaşacağınıza eminim. İşte gülmemin asıl sebebi bu. Şu dünyayı yöneten, şeytan işi Masonluk  bana neler düşündürüyor böyle. Böyle düşünen birisine bunları anlatsam yüzüme nasıl bakar acaba? Öyle ya, o şimdiye kadar neler düşünmüştür, ben ona neler anlatıyorum.
Hatta biraz daha ileri gitsem ve desem ki: ” Yahu bey baba, bırak dünyayı yönetmeyi, bireysel olarak kendini bilse yeter. En büyük arzuları da budur zaten onların”… “Kendini bilmek”… Alın işte önümüze bir yokuş daha çıktı. Bunu da tırmanmalıyız çaresiz. Aslında kendini bilmek mi, yoksa kendini bulmak mı demeli? Kişi kendini bilir bilmeye de, her bilidğimizi bulabilir miyiz? Çok yakın bir zaman da bir arkadaşımın şöyle dediğini hatırlıyorum: “İnsanın hayatı boyunca başına gelebilecek en tehlikeli anlardan biri, kendisiyle karşı karşıya geldiği andır. Bu an öylesine bıçak sırtında gerçekleşir ki, yalanlar umutlar, sevinçler yani kişinin kendisine dair ne varsa hükmünü yitirir. Bütün çıplaklığıyla kendisini gören kişinin soracağı en mantıklı soru şu olabilir: ” Sen kimsin?”. Fakat korkma dostum, bu an tehlikeli olmakla birlikte dünya yüzünde çok az insanın başına gelebilecek kadar ender yaşanır.” Nasıl yani? Dünyaya gelmiş geçmiş bunca insan kendini bulamadan mı gitmiş?… Kim bilir? Belki de aramamışlardır.
Ne diyor bu yahu dediğinizi duyar gibiyim… Demeyin. Ben Masonluğu böyle anladığım için böyle söylüyorum.
Öyle ya şimdi bir düşünelim bakalım. Bir kişi neden Mason olmak ister? Şan için mi? Para için mi? Mevkii için mi? Geçiniz. Yani geçmeyin de böyle düşünmekten vazgeçin. Çünkü siz eğer bu düşündüklerinize sahip olacak potansiyeli içinizde barındırmıyorsanız, bırakın Masonluğu size bunları kim verebilir? Önce aynaya bakmalı kişi. Asıl olan bu değil midir?
Ne uzun düşündüm öyle değil mi? Yok, uzun değil. Size satırlarca anlatmaya çalıştığım tüm bu düşünüler ancak bir göz açıp kapaması kadar bir sürede geçti aklımdan. Düşünün ki radyoda çalan şarkı bile bitmedi henüz.
Fakat itiraf etmeliyim: Bunlar benim öz düşünülerimdir; başka bir yerden alma değil. Şimdi merak ediyorsunuzdur, ne anlatmaya çalışıyor bu diye. Haklısınız; sizi suçlayamam. Fakat inanın ki bunlar ( çoğu zaman yaptığım gibi) çocukça saçmalamalar değil.
Şimdi ben Masonluğu merak ediyor… Size dürüst olmalıyım değil mi?… Masonluğa girmek istiyorum ya! Ne mevki, ne şan, ne şöhret… Samimiyetime inanmanızı isterim. Bunların hiçbirini beklemiyorum.
Ama madem samimiyetten söz ediyoruz, şunu da söylememe izin verin. Evet, benim de kendimce Masonluktan beklediklerim var. Hani iki saattir size anlatmaya çalıştıklarım var ya! Hah, işte ben de onlar için yardım bekliyorum. Bir kere şöyle sağlam, vurdum mu geri gelmeyecek bir zülfikara ihtiyacım var… Var, var da… Bu zülfikarı yapmaya yetecek demir cevheri ben de mevcut mu? Bilemem. Bir bilene sormak için çıktım bu yola zaten.
Cevherden caydım, yoksa bir kaya paçası mıyım ben, içinden bir hamtaş çıkarılabilecek?
Bu yolculuk boyunca zihnimde bir Masonluk tanımının oluştuğunu söylemeliyim. O tanımdır ki, öyle dine, milliyete, cinsiyete, ten rengine sığmaz. Eğer bir renk söz konusuysa, yani illaki bir kişinin  renginden, dininden, milliyetinden, cinsiyetinden bahsetmek gerikiyorsa, onu da yaparım o zaman: Evet Masonluk ten rengini önemser ama ciğerdekini, Masonluk milliyeti önemser ama kalp yürektekini, Masonluk dili önemser ama beyindekini, Masonluk dini de önemser ama akıl ve gönülde olanı.
Ben işte böyle anladım Masonluğu… Belki de Masonluk bana kendini bu şekilde anlattı. İtiraf edeyim, bu anlatış sürecinde bir hata varsa eğer, inanın benim değildir. Ben bütün samimiyetim ve iyi niyetimle dinledim. Eh, kapasitem yetmemiş ve anlayamamış ya da yanlış anlamışsam, masonların hoşgörüsüne sığınırım artık.
Böyle böyle geldim nihayet buluşma yerimiz olan kafenin önüne. Birazdan tanışacağım kişinin nasıl biri olduğuna olan merakım yine gün yüzüne çıkıyor. İçimde bir ürperti hissediyorum. Aracımı park edip kafeye doğru yöneliyorum. Tam kaldırımdan adımımı atmak üzereyken bir sokak kedisi mırlayarak paçalarıma sürtünüyor… Çok güzel bakıyor. Vaktim yok. Eğer çıktığımda hala buralardaysa ona bir ziyafet çekmek için kendime söz veriyor ve hızlı adımlarla kafeye doğru yürüyorum.


Ama Ben Sanıyordum ki… 9

Category : Kişisel Bloglar

Bakışları beni şaşırtıyor. Sanki ” seninle işimiz var” der gibi bakıyor bana.

– Bak. Dilersen bu sohbete bu akşam için bir son verelim. Çünkü görünen o ki bu konuda kafan biraz karışık. Öyle birdenbire her soruna cevap  bulamayabilirsin. Bu sadece bu an için değil yaşamının geri kalan kısmı için de böyle olacak. Önce bir düşünceyi içinde olgunlaştırmalı, özümsemeli, sonrasında kendi hükmünü vermelisin.

Bunları söyleyişi beni daha da şaşırtıyor. Ben tam da dediği gibi olduğu için, yani bu konuda kendi çıkarımım bunlar olduğu için öyle demiştim. Fakat yüzündeki ifadeden daha çok zorlamanın gereksiz olduğunu anlıyorum. Bir an için bir karamsarlık hissediyorum. Hani çok istediğiniz bir şey gerçekleşmek üzereyken, bir aksilik çıkar da  o çok istediğiniz şey bir anda yatar ya. İşte öyle bir ruh haline giriyorum. Huzursuzum.

Ben bu karmaşık duygular içerisindeyken konuşmasına devam ediyor.

– Biz seninle karşı taraflarda değil yan yana yürümeliyiz genç dostum. İzin ver aklını kurcalayan soruların yanıtlarını bulmana yardımcı olayım… İnan bunu bütün kalbimle istiyorum. Ben senin rakibin değil, yol arkadaşın olmak isterim.

Beni kibarca başından mı savmak istiyor? Bu yüzden mi böylesine içten sözler ediyor? Kararsızım. Sanki böyle tatlı tatlı sözlerle anı kurtarıp, arkasından bir daha beni hiç görmek istemeyecek gibi bir kurt düşüyor içime. Tam yüzüm düşmek üzereyken. Konuşmasına devam ediyor.

– Sen de kabul edersen seni bir kardeşimizle tanıştırmak isterim. Kendisi aramıza yeni katıldı. Bu yüzden senin kafanı karıştıran  bir çok konu onun da yakın zamana kadar cevap aradığı sorulardı. Kendisini locamıza benim özel hayatımda da çok yakın olduğum bir kardeşim önermişti. Bu yüzden bütün süreç hakkında bilgim var. Kendisini yakından tanıma fırsatım da oldu. Onunla sohbet etmekten çok zevk alacağını düşünüyorum. Ne dersin?

Bu teklifi  bir armağan almış gibi sevindiriyor beni. Söyleyecek söz bulamıyorum. Sanki freni boşalmış bir aracın içinde uçurumdan uçmak üzereyken, bir mucize olmuş ve araç kendiliğinden durmuş gibi. İçimde tarifsiz bir rahatlama duyumsuyorum.

– Çok memnun olurum efendim.

Bunu söylerken sesimdeki şaşkınlığı kendim bile fark ediyorum. O da fark etmiş olacak ki gülümsüyor.

– Tamam genç dostum. Benden haber bekle öyleyse. Ben sana buluşmanızın yeri ve zamanı hakkında gereken bilgiyi ulaştıracağım.

O akşamın üzerinden geçen iki hafta boyunca bu konuyu kendimce daha derinlemesine araştırmaya karar veriyorum. İnternet üzerinden yapmış olduğum araştırmalar beni kitap satışı yapan bir siteya kadar götürüyor. Tanıtım yazılarından Masonlukla ilgili temel bilgileri bulabileceğime inandığım iki kitabı sipariş ediyorum.

Bunu yapmadan önce yazarlarını da biraz araştırıyorum. Yazarlarının mason oluşu kitaplara daha da olumlu bakmamı sağlıyor.

Bütün bunları yaparken, içimde hep bir kendimi sorgulama hali hissediyorum. Sahi ben neyi merak ediyorum? Masonluğun ne olup olmadığını mı? E işte karşımda etiyle kemiğiyle bir mason var. Neden hala söylediklerini sorguluyor, bir açık, bir yanlışlık varmış gibi hissediyorum… Bunların hepsini kendi kendime soruyorum ama, aslında cevaplarını da biliyorum.

Ben belki de Masonluğu kafamda yanlış canlandırmışımdır. Olamaz mı?  Şimdiye kadar okuduklarımı yanlış yorumlamış olabilir miyim? Bir diğer sözle, benim zihnimde canlanan Masonlukla gerçek hayattaki Masonluk birbirini tutmuyor olabilir mi?…

Yok yok. Öyle olamaz. Bir kere ben kendimce bir Masonluk tanımı yapmadım ki. Onlar kendilerini nasıl anlattılarsa onu anladım. Tamam  anladım da yanlış yorumlamış olabilir miyim?…

Yok! Bu da olmaz. Şimdişu cümlenin neresi yanlış yorumlanabilir:  Masonluk, toplumsal değil, bireysel bir öğretidir. Üyelerini topluca ya da bireysel, bir düşünce veya fikri kabul etmeye ve açıklamaya asla zorlamaz. Her mason, bu temel ilke ışığında izleyeceği yolu, kendi aklı ve vicdanıyla saptar, böylece kendi hakikatini araştırır.

Yani bir mason bu yolda yalnızdır… Kendi hakikatini aradığı yolda…

Birden içimde bir gülme hissi uyanıyor, kendimi tutamıyorum. “Siz” diyorum gülerek, “siz bırakın masonun yalnızlığını da, Masonluğu anlayamaya çalışan birinin yalnızlığına bakın asıl”.

Bütün bu gel git arasında yine de beynimin içinde kopan kasırganın yarattığı hortumun içinden… Taa diplerden bir yerlerden kopup gelen düşünceleri yakalıyorum. ” Kendi hakikatini aramak”… İşte tam bu noktada sanki fırtına diniyor, üstüme üstüme gelen dev dalgalar ruhumun ördüğü aşılmaz dalgakırana çarpıp tuz buz oluyor. Gemilerim huzurla sakin limanlara demirliyorlar. Bir sükunet, bir huzur demetinin ışıktan yapılmış bir küre gibi beni içine alıp sardığını duyumsuyorum.

Evet belki de kilit soru bu: Ben neden mason olmak istiyorum? Masonluğa girmek isteyişimin amacı ne? Masonluğun ne olduğunu sanıyorum?

Masonluğun ne olup olmadığından önce, kendimin ne olup olmadığına bakmalıyım.

Bu sorulara vereceğim cevapların. Masonluğu da anlamama yardımcı olacağı hissine kapılıyorum. Neden böyle bilmiyorum ama, böyle hissediyorum.

İçimde bir çoşku var.

İki hafta sonra…

Böyle düşünceler ve uzun okumalarla geçen iki haftanın sonunda nihayet beklediğim telefon geliyor. Karşımdaki kendisini tanıtıyor. Heyecan içerisinde buluşma yeri için önerdiği yeri ve zamanı not alıyorum. Üç gün sonrası için, genellikle gençlerin gittiği bir kafede buluşmak üzere sözleşiyoruz.

Bu sefer içimde heyecanla karışık güçlü bir merak da hissediyorum. Bakalım nasıl biri bu yeni tanışacağım kişi…


Ama Ben Sanıyordum ki… 8

Category : Kişisel Bloglar

Yüzüme bakarken ne hissettiğini anlayamıyorum. Fakat bu durum bir tedirginlikte yaratmıyor bende. Sigarasının sonunu yere atıp ayağının altında ezerek söndürüyor.
– Şu mereti de bırakmak gerek artık diyor.
Bunu yaparken ağzından kelimelerle birlikte bir dolu dumanın çıktığını görüyorum.
Artık duramam. Ne hissediyor ne düşünüyorsam söylemeliyim… Çok garip. Bunu sanki kendime olan bir borç, geri dönemeyeceğim bir eşik gibi görüyorum. Tam eşikten atlamak üzereyken o konuşmaya devam ediyor.
– Doğruyu söylemek gerekirse haklısın. Evet başından beri incelediğimiz Masonluk şekil değiştiriyor. Fakat bu senin sandığın gibi kabul edilmişlerin ne yapacağını bilemedikleri için falan olmuyor. Aslına bakarsan Masonluk o zaman doğuyor. Bu noktada şunu belirtmek isterim: Ben Masonluğun öyle söylendiği gibi M.Ö. 4000’de falan doğduğuna inanmıyorum. Tamam belki Masonluğun da savunduğu ilkeler o zamandan bu yana var olmuş olabilir. Fakat bir düşüncenin var olması bir kurumu var etmeye yeter mi? Ona bakarsan Masonluğun savunduğu idealleri savunan bir sürü başka kurum var. Bu Masonluktan önce de varmış, şimdi de var, gelecekte de olacak. E o halde bir kurumun kendi ilkeleri, kendi örgütlenme tarzı üzerinde şekillenip bir vücut bulmuyorsa, orada bir kurumdan değil bir düşünceden söz edilebilir sadece. Oysa Masonluk içinde bir felsefeyi barındıran bir kurumdur…
Bunu derken “kurumdur” deyişini iyice vurgulayarak söylüyor. Ne demek istediğini anlıyorum. Devam ediyor.
– Şimdi şöyle düşün: Masonluk senin düşündüğün gibi binlerce yıldır var. Fakat düşünsel olarak var. Büyük locaların, locaların, yani şu anda kurum olarak var olan bütün her şeyin bir an için olmadığını düşün. Masonluktan söz edilebilir mi? Yani demem o ki genç dostum, Masonluk etiyle kemiğiyle belli bir tarihte, 1717’de doğmuştur.
– Bu açıdan bakıldığında Masonluğun gerçek kurucularının kabul edilmişler olduğunu düşünebilir miyiz?
– Tam olarak öyle değil. Evet her şey az önce anlattığım gibi ama örgütlenme tarzı ve semboller açısından taş ustalığı da Masonluğa çok şey katmış ve bir çok miras bırakmıştır. Fakat bu kadardır. Masonluk düşünsel olarak tam da dediğim tarihte başlamıştır.
Dikatle yüzüme bakıyor. Sanki anlayıp anlamadığımı sezmeye çalışıyor gibi hissediyorum. Haklı da çıkıyorum.
– Tamam mı? Buraya kadar her şeyi anladık mı?
– Anladık efendim. Sorun yok.
– Eh. Eğer Masonluğun bu tarihte başladığını kabul ediyorsak, bu başlangıcın nasıl bir başlangıç olduğunu ve neleri kapsadığını şimdi inceleyebiliriz. Bunu yaparken de şunu gözden kaçırmayalım. Masonluk istikrarlı bir kurumdur. Yüzyılardır bu kadar düşmanı ve karşıt görüşlüsü, onu yıkmaya çalışanı olduğu halde bırak yok olmayı, böylesine güçlenerek ayakta kalabilen bir kurum daha var mıdır? Bu istikrar Masonluğun değişmemiş olması ve değişmeyecek olmasından gelir. Başalangıcından bu yana konulmuş olan kurallara sıkı sıkıya bağlı kalışı Masonluğu bu günlere getirebilmiştir. Bu bir cümle olarak ağızdan kolayca çıkar. Fakat gel gör ki bunun gerçek hayatta oluşabilmesi için çok emek verilmiştir. Mutlulukla görüyorum ki başarılı da olunmuştur.
Bu anlattıklarını anlıyorum. Bu halim ona da yansımış olacak ki, yüzünde bir rahatlama ve konuyu istediği akışına getirebilmiş olmanın verdiği iç huzurun yansımasını görüyorum.

Kendimi tam böyle düşünürken yakalıyorum… Çok mu abartıyorum acaba? Öyle ya, karşımdaki mutlak zafer umuduyla karşısına çıktığım bir rakip değil ki. Peki neden kendimi hep bir sorgulama halinde hissediyorum? Bunun için kendimi suçlayamam. Tam ve yeterli bir şekilde öğrenemeyeceksem, ve bunu elime böyle bir fırsat geçmişken yapamayacaksam ne zaman yapabilirim? İşte karşımda bir Mason var. Yaşını Masonlukta geçirdiği zamanla orantılarsam… Kim bilir, belki ben daha bir bebekken Masonluğa girmiş olmalı.
Böyle düşünüyor olmak içimi kemiren sorulara engel olamıyor. Tutamıyorum kendimi.
– Yani, bu tarihi Masonluğun kuruluş tarihi olarak kabul etmemiz gerektiğini, o zaman konulmuş kurallara bağlılığın Masonluğu bu günlere taşıyabilmiş olduğunu düşünmeliyiz…
– Evet aynen öyle.
– Peki bu kuralar kim tarafından konulmuş? Ya da şöyle sorayım: Nasıl konulmuş? Bir ismi var mı? Bu bir anayasa mı?
– Tabii ki var? Anderson yasası. Dünya üzerindeki bütün muntazan Masonların kabul ettiği ve üzerinde mutabakata vardığı evrensel bir yasadır.
– Ve bu yasa ilk yazıldığı günden bu yana hiç değişmemiş, değiştirilmesi teklif bile edilmemiş, ilk yazıldığını koruyan bir yasadır; öyle mi?
Tanıştığımızdan beri, ne zaman yüzünde görsem kendimi rahatsız hissettiğim o ifade beliriyor yine. Yalnız bu kez bir farkla: Artık o kadar da rahatsız olmuyorum.

– Bu bahsettiğiniz yasaya daha önce okuduğum bir kitapta rastladım efendim. Bütün hatlarıyla olmasa da bir bölümde bu yasayı inceliyordu.

Okumuş olduğum kitabın ismini söylüyorum. O da hem kitap hem de yazarı hakkında güzel şeyler söylüyor. Fakat konuyu nereye getireceğimi merak ettiğini hisediyorum.

– Yanlış hatırlamıyorsam efendim o kitapta bu yasadaki bazı maddelerin daha sonradan değiştirildiğini, hatta bunun bir kaç defa olduğunu anlatıyordu. Şu halde bu yasanın değişmediğini söyleyemeyiz değil mi?

– O maddeler olayın özünü değiştiren konuları içermiyor.

Sesinde belli belirsiz bir tedirginlik hissediyorum.

– Yani şu Nuh’a inanma koşulunu, daha sonrasında Masonluğa girebilmek için hür doğmuş olma koşulunu. Bütün bunları işin özüne etki etmeyen, değiştirilmesinde sakınca olmayan koşullar olarak görüyorsunuz öyle mi?

-O zamanın koşuları altında konulmuş fakat daha sonra zamanın gereklerine göre düzenlenmiş bazı konular olabilir. Olmuştur da.

Tamam işte… Benim dediğim de o. Fakat niçin bunu kabullenmiyor da hep hiçbir şeyin değişmediğini ileri sürüyorlar?

İçimi kemirip duran noktaya gelmiş durumdayız. Bunun üzerine gitmeli mi diye düşünüyorum. Duraksıyorum. Kararsızım.

– Efendim size bir soru sormak isterim diye girişiyorum sonunda. Fakat bu soruma yanıt vermek istemezseniz de lütfen söyleyin. Zira sorum Masonlukla bağlantılı olmakla birlikte, sizin biraysel görüşünüzü belirtmenizi gerektirir.

– Buyur sor, diyor amatedirginliği şimdi daha da belirgin.

– Efendim. Şimdi bir Mason olmadığınızı ve benim gibi bu konuyu dışarıdan incelemeye ve öğrenmeye çalıştığınızı varsayalım. Şu az önce bahsettiğimiz Anderson yasasını ele alalım. Bu yasanın daha önce de birtakım değişikliklere uğradığını biliyoruz. Şimdi size sormak isterim: Sizin için bu yasa tam ve en kusursuz haline ulaşmış mıdır? Yani Masonluğun tüm ilkelerini ve felsefesini tam ve eksiksiz olarak ortaya koyan en son hali bu mudur? Ya da başka bir açıdan sorayım. Hani sizin de bir an için bir harici olduğunuzu varsayıyoruz ya. İşte bu halinizle bu yasa sizin önünüze konsa, hangi maddeler size ters gelir? Neleri değiştirip neleri eklemek isterseniz? Yoksa hiçbir şeye dokunmadan bu haliyle mi bırakırsınız?

Yüzünde oluşan ifadeyi neye yoracağımı bilemiyorum. Doğruca bana bakıyor. Fakat bu bakıştan hiçbir şey anlamıyorum.

Beni omuzlarımdan tutup sakince kendine doğru çeviriyor. Şimdi yüz yüzeyiz. Bir elini omuzumdan indirmeden gözlerime bakıyor. Tam bu anda yüzünde çok ufak bir tebessüm yakalıyorum. Belki de bana öyle geliyor. Eliyle üç kere omzuma vuruyor. Babacan bir dokunuş bu. Söyleyeceklerine başlamadan önce iç geçiriyor.

– Bu soruna cevap vermeyeceğim genç dostum.

İçimde bu soruya bundan daha iyi ve açıklayıcı bir cevap verilemeyeceğine dair bir his uyanıyor. Çok üzun ve detaylı bir yanıt almış gibi rahat hissediyorum kendimi


Ama Ben Sanıyordum ki… 7

Category : Kişisel Bloglar

Ay ışığı altında pırıl pırıl güzel bir akşamda, yan yana yürüyoruz. Cebinden sigarasını çıkarıp yakarken onu biraz düşünceli görüyorum. Sanki söyleyeceklerini kafasında toparlamaya, nasıl başlayacağını belirlemeye çalışır gibi geliyor bana. Sözü toparlamaya çalıştığı hissine kapılıyorum. Sigarasından derin bir nefes çekip konuşmaya başlıyor:
 – Bak genç dostum… Kafanda bir çok soru olduğunu biliyorum. Bu konuşmaları da zaten senin bu muhtemel sorularının yanıtlarını bulmak için yapıyoruz. Ben elimden geldiğince bu konuda sana yardımcı olmaya çalışacağım. Fakat bilmelisin ki her soruna seni tatmin edecek yanıtlar veremeyebilirim. Bu bazen yanıtı seninle paylaşamayacağım için, bazen de ne kadar anlatırsam anlatayım anlayamayacağını düşündüğüm için olabilir… Fakat dur! Beni yanlış anlamanı istemem. Bu anlayamayacağına olan inancım seninle ilgili bir durum değildir. Bizim mesleğimizde öyle konular öyle durumlar vardır ki, kişiye anlatamazsın. Anlatsan da anlamasını sağlayamazsın. Kişi yaşar, görür, ve kendi çıkarımını kendisi yapar… Fakat illa ki bunu kendisi yaşamalıdır. Buna en iyi örnek sanırım Masonluğa kabul törenidir, yani tekris. Şimdi ben sana bunu enine boyuna anlatabilirim. Fakat bunu tam manasıyla anlayabilmen için onu senin bizzat yaşaman kaçınılmazdır.
 Söylediklerinden ne demek istediğini anlıyorum. Fakat Masonluktan bahsederken onu bir “meslek” olarak tanımlaması çok ilgimi çekiyor. Bunun yanında bu tanımlama hoşuma da gidiyor. O konuşmasına devam ediyor.
 – Neyse sırası geldikçe hepsine değinmeye çalışırız. Şimdi konumuza dönelim. Sen Masonluğun içindeki düşünsel ve uygulama olarak var olan farklılıklara takılmışsın anladığım kadarıyla.
 – Efendim, bu bir takılma değil… Diye konuya girecek oluyorum. Eliyle dur işareti yaparak beni durduruyor.
 – Dur genç dostum, dur, bekle. Hepsine sıra gelecek. Sabırlı ol. Acele etme. Biz Adım adım gidelim. Şimdi biz Ne diyorduk? Masonluğun doğuşunun M.Ö. 4000 yılına dayandığını söylüyorduk Fakat bu doğuş yanlış anlaşılmasın. Bu Masonluğun savunduğu ilkelerin doğuşudur. Ya da başka bir bakış açısıyla şöyle de diyebiliriz: Masonluğun savunduğu, insan ve insanlık adına oluşmasını istediği ve benimsediği ilkeler, dünyanın ve insanlığın yaratılışından bu yana vardır. Fakat bunların yanında bir de Masonluğun kurum olarak ortaya çıkışı vardır. Bu ikisini birbiriyle karıştırmamak gerekir.
Sigarasından bir nefes daha alıyor.
– Buraya kadar tamamız öyle değil mi? Sorun yok?
Soran gözlerle yüzüme bakıyor.
– Yok efendim. Devam edebiliriz.
– Masonluk kurum olarak çok sonra ortaya çıkmıştır. Bu asıl olarak operatif dönem olarak adlandırdığımız taş ustalarının dönemine denk düşer ama biz daha çok resmi ve günümüzde de geçerliğiliği kabul edilen başka bir başlangıçtan söz ediyoruz… İşte o tarih de 1717 dir. O tarihte Masonluk kaçınılmaz olarak bir yol belirlemiştir. Kaçınılmaz olarak diyorum çünkü o tarihe kadar Masonluğun bu yol haritasının belirlenmesine sebep olacak durumlar zaten yaşanmıştı, yaşanıyordu.
Bu defa ben ona soran gözlerle bakıyorum. Beni anlıyor.
– Yani bizim Operatif Masonluk dediğimiz yapılanma, içine “kabul edilmişler” dediğimiz dönemin aydınlarını ve aristokratlarını kabul etmeye başlamıştı. Hoş, bu durum kaçınılmaz olmakla birlikte o dönem Kilise’nin baskısından bunalmış aydınlar içinde bir kurtuluş gibiydi ama, neyse… Yani sonuçta bu süreç kaçınılmaz olarak bir değişimi beraberinde getiriyordu. Öyle de oldu. Masonluğun içinde “kabul edilmişler” çoğaldıkça (ki duvarcı ustalığı önemini yitirdikçe bu da kaçınılmazdı) bu da doğal bir süreç oldu.
– Yani bizim bu gün Masonluğun doğuşunu incelerken değindiğimiz oluşum başka bir hal alıyordu öyle mi?
Yüzüme şüpheci bir ifadeyle bakıyor.
– Evet öyle.
– Yani Masonluk zorunlu bir değişime uğruyordu, öyle mi? Sırf duvarcı ustalığı önemin yitirdiği için. Kabul edilmişler de ne yapacaklarını şaşırdığı için.
Bu defa daha da ciddi düşüncelere daldığını hissediyorum. Fakat bu kez daldığı düşüncelerin kaynağı benmişim gibi geliyor. Kendime kızıyorum. Of be oğlum! Bir tut be şu ağzını. Bir sus! Ne güzel hızını almış gidiyordu… Ama yook! Tutamam ki çenemi. İlla karışacağım.
Ben kendimi ne yapayım şimdi?


Ama Ben Sanıyordum ki… 6

Category : Kişisel Bloglar

Buluşmamızın üzerinden bir hafta geçmeden telefonum çalıyor. Onun sesini duyunca heyecanlanıyorum. Kendime bile itiraf edememiş olsamda tekrar görüşebilmemiz adına şüphelerim vardı. Telefondaki sesi kendisinin de bu görüşmeyi istediğini hissettiriyor bana. Mutlu oluyorum.
Buluşma yeri olarak bu kez o bir yer belirliyor. Daha önce hiç gitmediğim bir yer ama duyumlarımdan rahatça sohbet edebileceğimiz bir yer olduğunu biliyorum.
“Bu kez de sen benim konuğum ol” deyişi çok hoşuma gidiyor.
Sözleştiğimiz saatten daha önce oradayım. Etrafı izliyor, onunla konuşacaklarımı kafamda toparlamaya çalışıyorum.
Biraz sonra fakat sözleştiğimiz saatten önce geliyor o da. Erken davranmış olmakla iyi bir şey yaptığımı anlıyor mutlu oluyorum.
Aynı aydınlık yüz ve ışıldayan yüzle karşılaşıyorum. Dostça el sıkışıyoruz.
– Çok beklettim mi? Erken gelmeye gayret etmiştim oysa. Fakat görüyorum ki sen daha da erkencisin.
– Yok ben de az önce geldim efendim.
– Randevulara sadık olmak çok önemlidir genç dostum. Çünkü ağızdan çıkan her kelime karşındakine verilmiş söz gibidir. Buna eğer dikkat ederse insan hayatının her alanında faydasını görür.
Bu söyledikleri erken gelmiş olmamdan memnun olduğunu anlatıyor bana. Seviniyorum.
– Bir sipariş vermemişsin gördüğüm kadarıyla… Bak itiraz istemem, baştan anlaşalım,konuşmuştuk, bu sefer sen benim konuğumsun…
Çay içmek istediğimi söylüyorum. O da kendisine çay söylüyor.
Çaylarımızı beklerken sevecen bir yüz ifadesiyle,
– Söyle bakalım genç dostum bir önceki görüşmemizde değinmiş olduğum kavramlar üzerinde neler düşündün, ne gibi araştırmalar yaptın? diye soruyor.
Derin bir nefes alıp konuşmaya başlıyorum.
Bu nefes alışım biraz da söyleyeceklerimin onun üzerinde yapacağı etkiyi merak edişimden kaynaklanıyor. Zira bu gün durmaya hiç niyetim yok. Düşüncelerimi özgürce ve açıkça söyleyemeyeceksem, bu hem kendime hem de karşımdakine saygısızlık olacak. Şu bilgelik konusunu düşünürken bunu da çok düşündüm. Çok istediğim bir şeye ulaşabilmek için bazı şeyleri görmezden gelip, bazılarını atlamanın başka nasıl bir açıklaması olabilir ki? Hem buna iki yüzlülük bile denebilir… Yok yok “denebilir” fazla oldu, öyledir.
Ben ne istiyorum? Masonluğa girmek. Masonluk ne istiyor? İyi, doğru ve güzel insanları arasında görmek. Peki susarak nasıl iyi insan olunur? Ya çok sonra bu ertelemiş olduğum düşünceler aklımda iyice yerleşir ve bunları kanıksarsam? O zaman her şey daha sarpa sarmaz mı? İnsan bir yalanı ömrü boyunca nasıl taşıyabilir? Bunu ne kendime ne Masonluğa ne de ” Kardeşim” diyeceğim insanlara yapma hakkım yok. Ama en çok da kendime, ilk önce de kendime yapmaya hakkım yok.
Düşünülerimin bu gün netleşmesini umarak buraya geldim. Ya O’nun tarafından çürütülür ve yerine daha mantıklı düşünceler konulur ya da kafamda bir sürü soruyla ayrılırım bu masadan… Eh! Bu da yalanlarla ayrılmış olmaktan daha iyidir.
Geçen görüşmemizde değinmiş olduğu kavramlar üzerinde düşüncelerimi anlatıyorum uzun uzun. Özellikle ” bilgelik” konusunda söylediklerim hoşuna gidiyor.
Bu arada çaylarımız geliyor. Bir yandan çaylarımızı içerken kaşığıyla ders anlatan bir öğretmenin kullandığı bir cetvel gibi hareketler yaparak.
– İşte bu çok önemlidir genç dostum diyor. Bu nu kavramış olmana çok sevindim. Kutlarım. Eğer erdemlerle bütünleşmemişse tek başına bilgi ve akılda bir işe yaramaz… Eksik kalır. Olayları, olguları, kavramları incelerken kişinin doğruyu bulabilmesi için en çokta buna ihtiyacı vardır. Bilim herşeyi bulabilir, akıl herşeyi idrak edebilir. Fakat bilgelik bunu yorumlar ve anlamlandırır. Dahası bütün bunları insanlık adına ve onun yararına olmak üzere hayatın içine katar. İşte o zaman bilimin ve aklın üretimleri vücut bulmuş olur.
Bu bu söyledikleriyle doğru yolda olduğumu, böyle bir düşünce yapısına sahip birinin karşısında hata yapmaktan korkulmaması gerektiğini hissediyor, rahatlıyorum. Bu rahatlama bana cesaret veriyor.
– Size bir şey sorabilir miyim efendim?
– Tabii ki… Çekinme. Buyur sor.
– Masonluk gerçekten bütün her şeyi bu şekilde ele alır, böyle mi inceler? Yani önemsediği bu kavramları kendi içinde hayata tam olarak geçirebilmiş midir?
– Bunu hangi açıdan soruyorsun?
– Şu açıdan efendim. Bilimi, aklı ve bunun erdemlerle güçlenmiş birleşimi olan bilgeliği bu kadar önemseyen bir kurumun bunu tam olarak en azından üyelerine yaşatacak bir ortamı tesis etmiş olması gerekmez mi?
– Evet öyle. Gereklidir. Masonluk bu dediğini gerçekleştirmek için çalışır. Fakat sana açık olacağım genç dostum. Sen de biliyorsun insanın olduğu yerde sorun ve uyuşmazlık olur. Hatta bir düşünür şöyle demiştir: ” Biz insanların en büyük sorunumuz bu dünyaya insan olarak gelmiş olmaktır.”
Bu samimi yaklaşımı cesaretimi daha da güçlendiriyor.
– Peki Bütün bu kavramları bu kadar önemseyen Masonluk neden insanlar arasında ayrımcılık yapar?
Yüzü biraz asılır gibi oluyor ama, öyle korkulacak düzeyde bir asılma değil bu.
– Şu kadınların Mason olamayacağı konusu değil mi?
– Hayır efendim, sadece o değil, ateistlerin Mason olamayacağı, siyahların Mason olamayacağı, Hristiyanlar dışındakileri kabul etmeyen Masonik kuruluşlar… Dünyanın değişik ülkelerinde uygulanan bir birinden değişik bir sürü kural ve uygulama…
Bir şey demiyor. Bir kez de bundan cesretlenerek konuşmayı sürdürüyorum.
– Daha, yıllardan beri hiç değişmediğine değişemeyeceğine inanılan kurallar. Sürekli gelişmeyi ve ilerlemeyi savunan bir öğreti nasıl olur da değişmeyi kabul edemez? Değişmeden gelişme nasıl olur?
Ondan bir yanıt yok. Kaşığı bırakmış yüzüme bakıyor. Ben devam ediyorum.
– Bana daha da ironik gelen yanı ne biliyor musunuz? Bunun böyle oluşu, bana biraz da Masonluğun kendi ilkelerine bir ihanet gibi geliyor. Bilmiyorum, belki de bütün bunları cahilliğimden söylüyorumdur. Belki de dışarıdan yürütülen düz bir mantık beni böyle düşünmeye sevk ediyordur. Fakat bütün bunlar samimi bir merak ve bir iyi niyetin ürünüdür.
– Şimdi size şunu sormak isterim? Masonluk gerçekte ne ister?
 Butün bunları ardı ardına sıralamış olmam önce onu şaşırtıyor. Fakat hiç sözümü kesmeden dinliyor beni. Yüzünden duygularını tam olarak ele verecek bir ifade de yakalayamıyorum.
Önce bir iç geçiriyor. Sonra belli belirsiz bir tebessümle,
– Bu akşam hava güzel. Çıkıp biraz yürüyelim mi? diyor.
– Tabi ki olur efendim diyorum.
Bulunduğumuz kafe sahilde bulunduğu için bu yürüyüş için çok uygun bir yer. Bu fikir benim de hoşuma gidiyor.
Bütün ısrarlarıma rağmen hesabı o ödemek istiyor.
– Yoo, bu akşam sen benim konuğumsun.
Çaresiz diretmeyi kesiyorum.
Birlikte kafeden çıkıyoruz.
İçimde belli belirsiz tatlı bir endişe hissediyorum


Ama Ben Sanıyordum ki… 5

Category : Kişisel Bloglar

Konuğumu uğurladıktan sonra kendime bir kadeh daha doldurup koltuğuma kuruluyorum. Bu akşam konuştuklarımızı düşünüyorum.
Her ne kadar beni şaşırtan şeyler yaşamış olsam da, geneli düşünüldüğünde çok yararlı bir sohbet olduğu kanısına varıyorum. 
 Konuğumla ters düştüğümüz hatta onu kızdırdığımı sandığım durumlar geliyor aklıma. Bir an yine içim daralıyor. Fakat çok kısa sürüyor bu. Ben konuğumu kıracak hiçbir söz söylemedim veya saygısız bir tutum takınmadım ki. Bildiklerimi art niyetsiz olarak özgürce dile getirmek de benim özgürlüğüm değil mi?
Yanlış biliyorsam, yanlışımı düzeltmek ona düşmez mi? Mason olan o.
 Bütün bunların yanında üstünde düşünmemi ve araştırmamı istediği şu kavramlar… Bir şeyi işaret ediyor olmalı. Ya da en azından ben öyle sanıyorum. Bilimsellik, akıl ve bilgelik…
 Bu kavramlar bir bütün olarak ele alındığında konuğumla zaman zaman ters düştüğümüz anlarla ilgili içime bir rahatlama geliyor. Öyle ya ben de bu aşamaya gelene kadar kendimce bu kavramları kullandığıma inanıyorum. Araştırırken bilimsel yöntem ve yayınlardan yararlanmaya çalıştım. Elimden geldiğince sadece masonlarca yazılmış olan değil, bunun karşısında yer alan görüşleri savunan kişilerin de yapıtlarını okumaya çalıştım.
 Tüm öğrendiklerimi kendimce akıl süzgecimden geçirip değerlendirmeye çalıştım. Belki zaman zaman daha önce öğrenmiş olduklarımın etkisinde kaldığım ve bu sebeple tarafsız bir tutum sergileyemediğim olmuştur. Fakat bunun için de kendimi suçlamıyorum.
Biliyorum ki ben elimden geldiğince içimde ön yargılardan arınmış bir zihinle olaylara eğilmeye çalıştım. İçimde hep iyi bir niyet taşıdığım konusunda da kendime güveniyorum.
 Ancak şu bilgelik konusu… Belki de asıl kilit buradadır. Araştırmak, bulmak, bilmek… Hepsi tamam da… Eğer bütün bu bilinenler bir de erdemlerle birleşmemişse bilgelik nasıl oluşabilir?
Dünyada bir sürü bilim adamı bir dolu deha var. Yaşayan bilge kişilerin sayısı kaç tanedir acaba? İsteyen herkes bilgiye ulaşabilir. Peki kaçı bu bildiklerini erdemlerle yoğurarak bilge olabilir, bilgi ve erdemlerini insanlığa sunabilir?… İnsanlığa sunmak!… Kendi içimde kendimle yaptığım bu sohbetin beni götürdüğü yerleri hayretle karşılıyorum. Öyle ya; bir bilim adamı bir bilgiye ulaşmış bir şeyi keşfetmiş olabilir. Fakat bilgeliğe sahip değilse bu bilgiyi sadece kendine saklayabilir; sadece kendi çıkarları için kullanabilir. Oysa bilgelik öyle midir? Olmamalıdır. Bilge, bildiklerini insanlık adına ve insanlık için de kullanıyor olmalıdır.
 Bütün bunları düşünüyor olmak çok hoşuma gidiyor. İçim de bir şeylerin filizlendiğini duyumsuyorum.
Görünen o ki, her şey dönüp dolaşıp kişinin içinde, kendiliğinde oluşuyor. Eğer içinizde büyük bir sevgi taşımıyorsanız, bilgeliğe nasıl ulaşabilirsiniz ki? Bilgelik olgusunu yaşayamadıktan sonra, onca şeyi biliyor olmak neye yarar? Sevmek… Evet kendinden başlayarak dalga dalga etrafa yayılan ve giderek genişleyen bir helezon halinde sevgiyi yaşamak ve özümsemek.
 İşin bu tarafını kavrayınca kişinin önündeki bütün engellerin kalkacağını düşünüyorum. Ancak bu bahsettiğim, hayata geçememiş, sözde kalan bir sevgi değil. Nasıl desem?… Yaşıyor olmayı, bu dünyaya gelmiş olmayı sadece var olmuş olmayı bile sevmek gibi bir şey…
 Böyle düşünürken aklıma Yunanlı şair Konstantin Kavavis’in şu dizeleri geliyor:

” Başımıza gelen bütün bu şeyler,
Dünyada olmamaktan daha iyi,
Hem bizim için hasret falan da neymiş ki
Sen orada yıldızlara bakar dalarsın
Ben burada sigaramı yakar dalarım
İşte olur biter”
 Belki yılların çürütemediği dünya durdukça düşünceleriyle var olacak nice bilge, düşünür, sanatçı, bilim insanının ortak noktası budur.
Sevmeyi bilmek ve becerebilimek… Bilgelik için olmazsa olmaz gibi görünüyor.
 Peki içinde sevgiyi barındırması zorunlu olan bilgelik gerçek hayatta nasıl vücut bulur?
Her şeyi kucaklamak kimseye sırt dönmemek… Bilgelik bunu mu gerektirir?… Belki.
Fakat kaçınılmaz olarak onun da karşısında olması gereken kavram ve olgular yok mudur? Mesela bilgelik dogmalara nasıl karşı olmaz?
Ya bir yere veya bir düşünceye çakılıp kalarak hiçbir şeyin değişemeyeceğini savunan bir bilge olabilir mi?
 Bilgelik büyük uğraşlardan sonra ulaşılabilecek bir mertebe midir?
 Bilgeliğin gerçek görevi asıl o zaman başlamaz mı?
 Cesaretten yoksun bir bilgelik düşünülebilir mi? Ya da kendi doğrularından başka bir doğruyu bırakın kabul etmeyi varlığını bile yadsıyan bir bilgelik.
 Bütün bu düşündüklerim, zihnimde kıvılcımların çakmasına sebep olsa da, bedenim buna daha çok dayanamıyor. Göz kapaklarımın ağırlaştığı hissediyorum.
Etrafı şöyle üstünkörü toparlayıp yatak odamın yolunu tutuyorum.

 

 

 


Ama Ben Sanıyordum ki…4

Category : Kişisel Bloglar

Bana yıl gibi gelen uzun bir süreden sonra sessizliği bozan O oluyor.

– Bak genç adam. Bir konuya açıklık getirelim. Senin Masonluğu samimi hislerle öğrenmek istediğine inanıyorum. Heyecanından da anlaşılıyor bu. Rahat ol, kendini nasıl hissettiğini tahmin edebiliyorum. Biz bu gün burada birbirimizi tanımak ve bildiklerimizi paylaşmak için bir aradayız. Ben sana Masonluk hakkında bir şeyler anlatacak olabilirim, fakat şunu gözden kaçırmayalım, bu sohbet esnasında ben de senin hakkında bir şeyler öğrenmeliyim. Ancak o zaman  bu sohbet ikimiz içinde faydalı olur ve gerçek amacına ulaşır.

Söyledikleri ve söyleyiş şekli beynimde şimşeklerin çakmasına sebep oluyor. Çok büyük bir şeyi gözden kaçırmış olduğumu farkediyor ve önümde bir dağ gibi yükselen mahcubiyetimle yüzleşiyorum… Tabii ya! Bir şeyler öğrenecek olmanın ve ilk defa bir Masonla bu kadar yakın ve yüz yüze olmanın büyüsüne kendimi öylesine kaptırdım ki, bu detayı gözden kaçırdım.

Sanki bu sohbet sadece benim bir şeyler öğrenmemi sağlayacaktı. Bu sohbet sırasında söylediklerimin, davranışlarım da karşımdakine benim hakkımda fikirler vereceğini, karşımdakininde bunu dilediğini gözden kaçırmıştım.

Vücudumdaki bütün kanın yüzümde toplandığı hissine kapılıyorum. Kulaklarım alev alev yanıyor.

Bu halimi farketmiş olacak ki, babacan bir ses tonuyla devam ediyor.

– Bak genç adam. Konumuz olan Masonluğu bir kenara bırakalım. Bunu nasıl olsa daha uzun uzun konuşuruz. Biz önce konulara eğiliş biçimimizle uğraşıp bunun üzerine gidelim. Hem bak göreceksin bunu tam olarak oturttuktan sonra her şey nasılda kolaylaşacak. Şundan da emin ol. Bu hayatının her alanında sana çok şey katacak.

Söyledikleri ve sesinin tonu içime bir rahatlama getiriyor. Ferahlıyorum.

“Nasıl isterseniz” diyorum sevinçle.

Yüzüme yayılan gülümsemenin yansımasını görüyorum yüzünde. Mutlu oluyorum.

– Şimdi genç dostum. Bizim gibi gerçeklerin peşinden koşmaya gönüllü kişilerin, biz derken seni ve senin gibi insanları da bunun içine alıyorum,

Bu son tümcesi içimi çoşturuyor. ” Teşekkür ederim” diyorum, çocuklara has sevinçli bir yüz ifadesiyle. Devam ediyor.

– Evet bizim gibi kişilerin, bu yolda yürürken elimizde bir takım silah ve aletlerimizin  olması gerekir. Bu silah ve aletler bizim yolumuza çıkan düşman ve engelleri yara ve zarar görmeden aşmamızı sağlar.

Bunun da ötesinde yolculuk boyunca karşılaşacağımız gizli veya açık bilgileri görmemizi, değerlendirmemizi ve özümsememizi sağlar.

Eğer bu silah ve aletlerden yoksun olarak bu yolculuğa çıkarsak , hem yolculuk amacına ulaşamayabilir, hem de biz yolculuk boyunca yarardan çok zarar görebiliriz.

Söyledikleri içimde bir merak dalgası yaratıyor. Sanki fantastik bir öykünün içene çekilmiş gibi dinliyorum O’nu. O bütün dinginliğiyle konuşmasını sürdürüyor.

– Bu yolculuğa çıkmaya gönüllü birinin sahip olması gereken ve olmazsa olmaz alet ve silahlar şunlardır genç dostum: Bilimsellik, akıl ve bilgelik.

Bir an için donup kalıyorum. Bu konuyla ilgili bunca okuma ve araştırma yapmış olmama rağmen üstünde hiç durmadığım, belki de önemseyip derinlemesine irdelemediğim kavramlardı bunlar.

Anlaşılan ben sadece buz dağının görünen yüzüne bakmıştım. Daha öğrenilmesi ve üstünde çalışılması gereken çok şey vardı.

Sessizliği yine O bozdu:

– Yani genç dostum biz önce bu kavramlar üzerinne yoğunlaşıp, bunlar üzerinde mutabakata varmalıyız. Gerisi nasıl olsa çorap söküğü gibi gelir.

Fakat bu hemen burada şimdi yapabileceğimiz bir şey değil. Bence sen önümüzdeki bir haftayı bunlar üzerinde araştırma yaparak ve düşünerek geçir. Sonraki buluşmamızda bu kavramlardan ne anladığını dinlemek isterim.

Bunları söyledikten sonra kalkmak için izin istedi kibarca. Bir hafta sonrası için sözleştik. Sohbetimiz her ne kadar biraz sorunlu başladıysa da bitmemiş olmasında mutluluk duyuyorum.

Bir yandan da beynimin içinde şu kavramlar dönüp duruyor. Araştırmaya nereden başlasam acaba?

Bilimsellik, Akıl, Bilgelik…

Elbet bir yolunu bulacağımı hissediyorum.


Ama Ben Sanıyordum ki…3

Category : Kişisel Bloglar

Konuğumun biraz gerildiğini görüyorum. Oturduğu koltuktaki huzursuz hareketlerinden ve kravatını belli belirsiz gevşetişinden anlıyorum bunu.


Benim de canım sıkılıyor. Yanlış bir şey yapmış olduğum, istemeden uygunsuz bir şey söylediğimi sanıyorum.
Konuğumun ruh halini anlayabilmek için sesime olabildiği kadar rahat ve huzurlu bir ton vermeye çalışarak, ”Yanlış bir şey mi söyledim acaba efendim?” diyorum hafiften, yumuşakça.
Konuğumun sıkkınlığı daha da belirginleşiyor. Yüzüne bir gölge düştüğünü görüyorum.
Sanki artık konuşmaya devam etmek istemez ve bir an önce kalkmayı düşündüğünü hissettiren bir tavırla, “Bu böyle hemen konuşup bir çözüme ulaştırabileceğimiz bir konu değil.” diyor. 

Kalkmak üzere olduğunu hissediyorum.
Fakat bu buluşmanın böyle bitmemesi gerektiğini, eğer böyle biterse bir daha gerçekleşemeyeceğini anlıyorum.
Bir şeyler yapmak ve onu burada tutmak gerektiğini kavrıyorum. Başka çaremin kalmadığını düşünüp, onu biraz daha zorlamaya karar veriyorum.
– Ben sadece kendi düşüncelerimi söyledim. Bunlar size ters gelen düşünüler olabilir. Fakat biz de bu gün zaten bunları konuşmak için bir araya gelmedik mi?
– Bir konuyu konuşabilmek için önce ön yargılardan arınmak gerekir. Görüyorum ki siz daha başından bazı ön yargılar taşıyorsunuz. Kim bilir, belki de benden önce tanışmış olduğunuz birilerinin görüşlerinden etkilenmiş olabilirsiniz.
– Benim doldurulmuş olabileceğimi mi düşünüyorsunuz?
– Dolduruldunuz mu?
– Tamam, belki yanlış bir tabir kullandım. Yani sizden önce birileriyle konuşup, onların düşüncelerinin etkisi altında kalarak mı bu konuşmayı yaptığımı düşünüyorsunuz?
– Bilemem. Bunu ancak siz bilebilirsiniz. Bana öyle geldi diyelim. Hoş, bunun pek bir önemi de yok aslında.
– Efendim, sizi temin ederim, sizden önce bu çapta bir görüşmeyi hiç kimseyle yapmadım. Yani bir Masonla yapılan bir görüşmeden bahsediyorum. Hem benim sizin dışınızda tanıdığım başka bir Mason yok ki. Tabii ki zaman zaman bu konuya ilgili olduğunu bildiğim insanlarla sohbet ettiğim oluyor. Fakat onların hepsi benim gibi bu konuya ilgi duyan ve dışarıdan araştırmaya, öğrenmeye çalışan insanlar. Benim sizinle paylaştığım düşüncelerimin hepsi, kendi araştırmalarımdan, okuduklarımdan çıkarımla oluşmuş, kendi düşüncelerim. Belki yorum farkı da yaşıyor olabiliriz. Fakat lütfen beni aydınlatın ve bütün samimiyetimle doğruları öğrenmek istediğime inanın.
Bu içtenlikli açıklamam onu yumuşatmış görünüyor. Yüzündeki gölgenin dağıldığını, yerini belli belirsiz bir tebessümün aldığını hissediyorum.
– Sana inanıyorum genç dostum.
Bu yumuşamış tavrı içimi rahatlatıyor.
– Teşekkür ederim.
– Şimdi ne yapmamızı öneriyorsun? Her şeyi başından sonuna gözden mi geçirelim?
– Öyle olursa sevinirim. Hem bana çok yararı olacağına inanıyorum.
– Fakat bu çok uzun zaman alabilir. Hatta belki bugün bitiremeyebiliriz.
-Benim için bir sakıncası yok, şayet size de uygunsa…
– Şu halde en baştan başlayalım. Bakalım ne kadar gidebiliyoruz.
– Başlayalım efendim.
– Masonluk, benim de katıldığım bir görüşle M.Ö. 4000 yılında doğmuştur. Bu tarih de öyle gelişigüzel ortaya atılmış bir tarih değildir. Bunu bilelim.
Bu tarihle ilgili bildiklerimden bahsediyorum. “Anno Lucis! Işığın yılı.” diyorum heyecanla.
Bunu biliyor olmam onu şaşırtıyor. Fakat bir memnuniyetin izlerini görüyorum yüzünde. Bu beni sevindiriyor.
– Ooo genç adam, bakıyorum baya bir derin araştırmışsın. Kutlarım.
– Teşekkür ederim.
– Fakat bu başlangıç sadece Masonluğun savunduğu düşüncelerin başlangıcıdır. Masonluğun kurumsal olarak ortaya çıkışı çok daha sonradır. İşte anlayış farklılıklarının ortaya çıkışı da bu zamanlara denk gelir. Biz Masonluğun o günlerden bu günlere değiştirilemez kurallarla geldiğini, kendisine ait bir tarihi, töresi, ilkeleri olduğunu savunuruz.
– Siz?
– Biz derken Muntazam Masonları kastediyorum. Bir de bunu kabul etmekle birlikte Masonluğun değişebileceğini ileri sürenler var.
– Masonluk değişemez mi gerçekten?… Bunu savunmak Masonluğun kendi düşünüsüyle de ters düşmez mi?
– Hayır, ters falan düşmez. Bunlar daha çok işleyişle ilgili kurallardır.
– Fakat işleyiş için gerekli olan o kurallar, Masonluğun düşünsel olarak ilerleyişini de etkilemez mi?

Yüzü karıştı. Kaşları çatıldı. Fakat kızgın değildi.
– Anlayamadım?
– Yani Masonluğun bir kurum olarak kendisini çağa uydurmadan, düşünsel olarak uydurması ne kadar mümkün olabilir?
– Yine anlayamadım. Mesela?
– Mesela şu bir yaratıcıya inanıyor olmanın şart olması konusu… Masonluğun evrensel ülküsüne, amaçlarına baktığımızda bunun o ülkü ya da amaçla ne kadar bağdaştığını düşünüyorsunuz? Masonluk kişilerin inançlarıyla neden ilgilenir ki? Bütün insanlığı kucaklayan bir felsefesinin olduğunu savunurken hem de. Ya da şöyle sorayım: Sizin kardeşleriniz içerisinde ateist olan kimse yok mu? Bunu kesin olarak bilemeyebilirsiniz. Bir şüphe boyutunda bile olabilir… Gerçekten kimse yok mu?

Bunları bir çırpıda söyleyivermiştim. Bitirdiğimde nasıl söyleyivermiş olduğuma şaşırdım. Durup derin bir nefes aldım.
Konuğum da derin bir nefes aldı. Sanırım, o da en az benim kadar şaşırmıştı. Yok, sanırım benden daha çok şaşırmıştı.
M.Ö. 4000 tarihindeydik; birdenbire nereye gelivermiştik!
Cevap vermeden önce, düşüncelerini tarttığını hissediyorum.
Biraz çetin bir ceviz mi çıkmıştım?… Bana göre değil. Sadece biraz bilgilenmiştim ben, hepsi bu. Yoksa o karşısında Masonluk hakkında hiçbir şey bilmeyen birisini bulmayı mı bekliyor, öylesini mi tercih ediyordu?
Of!… Böyle yapmamalıydım. Susmalı, bir şey söylememeli, onun anlatmasını beklemeliydim. O anlattıkça başımla anladığımı teyit etmeliydim. Sormadan yanıt vermeye kalkışmamalıydım. Yine yanlış yapmıştım işte. Şimdi ya kalkıp giderse!
Tanışmak kendimi anlatmak ve tatıtmak için binbir çabayla ayarlayabildiğim bu görüşme bambaşka bir hal alıyordu. Fikirlerinden faydalanmak, kendi görüşlerimi paylaşmak üzere evime davet ettiğim konuğumla, şimdi karşı cephelerde yer alıyoruz gibi hissediyordum. Oysa amacım kesinlikle bu değildi. Neleri hayal etmiştim, fakat iş nerelere gelmişti.
Endişeliyim. Kalbim hop hop atıyor gibi…

 


Ama Ben Sanıyordum ki…2

Category : Kişisel Bloglar

Yemeğimizi de neşeli ve sıcak bir sohbetle yiyoruz. Hazırladıklarımı beğeniyor. Seviniyorum.

-Bana Mason olmak istediğinden bahsedildi.

 – Evet. Çok istiyorum bunu.

 – Neden istiyorsun?

 – Araştırmalarımdan bunun kendimi geliştirmek adına bana çok şey katacağını anladım. Öyle umuyorum.

 – Masonluk hakkında neler biliyorsun? Şimdiye kadar bu konuda hangi kitapları okudun?

Şimdiye kadar okumuş olduğum kitapları sıralıyorum. Bir çoğunu beğeniyor. Bazılarında dudak büktüğünü hissediyorum.

 – Masonluktan neler bekliyorsun?

 – Kendimi geliştirmek, daha iyi bir insan olabilmek adına, bana yardım etmesini bekliyorum.

 – Daha iyi bir insan olmak derken ne demek istiyorsun?
– Hırslarından arınmayı. Sadece kendisi için değil çevresi ve insanlık adına da bir şeyler yapmaya çalışabilmeyi anlıyorum?

 – Bunları yapabilmek için Mason olmak şart mı?
– Ben evde spor yapmaya pek inanmam. Spor, spor salonunda yapılır. Kişi bir işe adanıyorsa, o işin iyi yapıldığı bir yerde, o işi iyi yapan, kendisi gibi adanmış insanlarla birlikte olmalıdır. Bu hem daha iyi sonuç verir hem de sıkılmayı engellediği için sürekliliği sağlar.

– Mason olmadan da iyi bir insan olunamaz mı?

– Olunabilir tabi ki. Yani olunuyordur. Fakat ben Masonluğu sigarayı bırakan birisinin, bunu bütün yakınlarına duyurması gibi algılıyorum. Herkese söylüyor ki bir daha başlamayı aklından geçirirse gururu buna engel olsun. Kişi Mason olarak, iyi bir insan olmaya kendini adadığını herkese ilan ediyor. Kötü bir işe yeltenmesi bir yana dursun, böyle bir şey aklına düştüğünde bile, sırf Mason olduğu için bundan vaz geçmeli. Eğer böyle olamayacaksa Masonluğa hiç girmemeli. Ben böyle düşünüyorum.

– Çok güzel düşünüler bunlar. Kutlarım. Yüzüm kızarıyor. ”Teşekkür ederim.” diyebiliyorum sadece. O bu mahcubiyetimi fark ediyor. Daha çok üstelemeden, konuşmasına devam ediyor.

– Mason olmak için bir yaratıcıya inanmak zorundasın. Bunu biliyorsun, değil mi?

– Şey… Fakat ben daha önceden yapmış olduğum çalışmalarda, Masonluğun inançları her ne olursa olsun tüm insanlığın barış ve mutluluğunu arzuladığını ve bu yönde çalışmalarını istediğini öğrenmiştim.

– Evet. Masonluk insanların inançlarıyla ilgilenmez. Hepsi için barış ve mutluluk ister. Fakat Mason olmak için bir yaratıcıya inanmak şarttır. Yoksa sen inanmıyor musun? Ateist misin?

– Yok. İnanıyorum inanıyorum da, ben bunun böyle ol…

– Bırak sen şimdi nasıl olduğuna inandığını. Ona bakarsan kendisine Mason diyen bir sürü kuruluş var. Bırak Tanrı inancını, kadınların bile Mason olabileceğini savunuyorlar.

– Nasıl yani? Kadınlar Mason olamaz mı?

– Tabii ki olamaz. Bak dostum, biz gelenekleriyle yaşayan ve ona sıkı sıkıya bağlı bir kurumuz. Bizim değişmesi imkansız, törelerimiz, kurallarımız vardır. Dünyadaki bütün Muntazam Masonlar bunlara bağlıdır.

– Muntazamlık?

– Muntazamlığın kuralları da bellidir? Dünyadaki bazı büyük localardan patent almış olmak , onlar tarafından tanınmış olmak gerekir. Muntazamlığın dışında kalan diğer kurumlar, sadece kendilerine Mason derler, fakat Mason olamazlar.

– Nasıl yani? Başka Büyük Localardan patent almak, onlar tarafından tanınmış olmak mı? Yoksa Mason, pardon Muntazam Mason olunamıyor mu? Fakat bana Masonluk ulusaldır demişlerdi.

– Canım Masonluk tabii ki ulusaldır. Fakat bütün Büyük Localar birbirileriyle tanışmak, tanımak ve tanınmak ister. Bu çalışmaları daha verimli bir hale getirir.

– Bunun olabilmesi için de diğer Büyük Localar tarafından tanınmak mı gerekir?

– Aynen öyle. -…. – Ne o daldın. Kafana takılan bir şey mi var?

– Şey… Ben Tanrı’ya inanıyorum da… – Eee, ne güzel işte.

– Dinlere inanmıyorum yalnız.

– Olsun. Bu sorun olmaz.

– Fakat, yemin etmem gerekirken bir kutsal kitabın üstüne el basacağım.

– Evet basacaksın.

– İnanmadığım bir kitabın üstüne yemin etmek, ne kadar bağlayıcı olabilir? Ben daha değerli bir şeyin üstüne yemin etsem olmaz mı?
– Daha değerli ne gösterebilirsin ki?

– Onurum ve şerefim üzerine yemin etsem?… Hem bu kesinlikle bozamayacağım bir yemin olur.

-……

– Ne oldu? Şimdi de siz daldınız… Efendim! Ne oldu bir şey mi oldu? Hiç hoşlanmadınız anlaşılan. Neden acaba? Yoksa siz bir insanın onurunu,şeref ve haysiyetini din kitaplarından daha önemsiz mi sayıyorsunuz?
-……


Ama Ben Sanıyordum ki…1

Category : Kişisel Bloglar

Nasıl heyecanlı olduğumu anlatamam. Belki de aylardır bu günü bekliyordum. Heyecanım, hem gelecek olan misafirim hem de konuşacaklarımız yüzünden.

Bu gün ilk defa bir Masonla karşılıklı oturup konuşabileceğim. Evet evet, bugün bir Mason evime misafir olacak. Kim bilir? Belki de bu gün benim için Masonluğa giden yolun eşiğidir.

Günlerce kendi çapımda araştırmalar, okumalar yaptım. Masonluğu az çok anlayabildiğimi sanıyorum. Bir harici için ne kadar mümkünse artık. Masonluk öyle kolay kolay kavranabilecek bir şey midir ki? Sahip oldukları sırlara vakıf olmak kim bilir ne kadar da zordur. 

Sırlar?… Evet evet bence kesin büyük bir sırları var. Yoksa neden bu kadar gizemli olmayı seçsinler ki?

Fakat bütün bu gizeme rağmen, kendilerine atfettikleri nitelikler yok mu? Sırf bunun için bile Mason olmak güzel bir şey olsa gerek. Düşünsenize, daha iyi bir insan olmak için kendinizle savaşıma girmek. Bütün insanlığın barış ve mutluluğu için çalışmak. Bütün insanlığı sevgiyle kucaklamak. Ne takdir edilesi ülküler… Katılmaz mısınız?

Fakat kendilerini biraz daha açamazlar mı sanki? Amaçları belli, çalışma yöntemleri belli, şu ritüelleri bile internette tonla… Neyi gizliyorsun yani? Fakat bunu sorgulamak da bana düşmez doğrusu. Elbet bir bildikleri vardır. Öğreniriz elbet onu da bir gün.

Muhtemelen basit bir gerekçe çıkacak ardından. Bugüne dek hem öyle oldu çünkü.

Şu forumu kurandan da Allah razı olsun. Ne öğrendiysem çoğunu buradan öğrendim. Hatta bu gün gelecek olan misafirimle tanışmama vesile olan dostum, bu forum için Masonlukla ilgili en iyi kaynaklardan biridir demişti. Ne kadar haklıymış. 

Bir gün ona ”Ben Mason olmak istiyorum.” dedim. Öyle pat diye. O da bana ”Hele dur bakalım, bu öyle elini kolunu sallaya sallaya girebileceğin bir kurum değil.” demişti, “Önce bir araştır, bir anla bakalım, sonra girmek istemezsin belki’.” 

Masonluğa bu ilgimin oluşmasının da ayrı bir öyküsü var. Ancak şimdi bir de onu anlatıp kafanızı şişirmek istemem.

Sözünü ettiğim bu dostum Mason değil. Yalnız bu konularda çok bilgili. Önce araştırmamı istiyorsa bir bildiği vardır diye düşünüp, konuyla alakalı ulaşabildiğim tüm kaynaklara ulaşmaya çalıştım.

Ve evet… İşte nihayet bu gün bir Masonla yüz yüze gelebileceğim.

Hah! Kapı çalıyor. Konuğum gelmiş olmalı. Onun için hazırladığım masanın düzenini bir kez daha kontrol edip, hızlıca kapıyı açmaya yöneliyorum. 

Karşımda orta yaşlarında şık giyimli bir bey var. Gözlüğün gizleyemediği aydınlık gözlerle gülümsüyor bana. Çok sıcak bir el sıkışma faslından sonra içeri buyur ediyorum.

Salona girdiğinde etrafı süzüyor göz ucuyla. “Bekar bir erkeğe göre oldukça düzenli bir eviniz var. Umarım habersiz gelen misafirleriniz de bu kadar düzenli görebiliyorlardır.” diye şaka yapıyor gülerek.

Ne kadar da sıcak kanlı. Bu içten tavırları beni rahatlatıyor. 

Yemek öncesi bir şeyler içmeyi teklif ediyorum. Karşılıklı oturduğumuz koltuklarımızda, tanışmamız şerefine kadeh kaldırıyor. Mutlu oluyorum.

Konuğumu sıkmak istemediğim için konuyu hemen Masonluğa getiremiyorum. Dakikalarca havadan sudan konuşuyoruz. İşten, günlük hayattan… Beni yeni terk etmiş olan sevgilimden.

Sohbetimiz çok sıcak ve içten bir havada sürüyor.


Haberdar ol

Yeni yazilardan haberdar olmak icin email adresinizi girin

YAZI ARŞİVİ

Son Yorumlar